• Zikir hatırlamak, anmak ve düşünmek anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Zikir Müslüman hayatının her alanını kaplar. Bazen farkına varmadan, bazen de bilinçli olarak zikir halindedir. Öneminden dolayı, Kur’an’da 250 den fazla ayet, zikir kavramını farklı anlamlarla yer almaktadır.

    Zikir unutulanları hatırlamak, unutulmayanı canlı tutmak için yapılır.

    Zikrin önemi
    Allah, müminleri kendisini çokça zikretmesini istemektedir ki mümin huzur bulsun ve kurtuluşa ersin:

    “Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28)

    “Allah’ı çokça zikredin ki, felaha eresiniz.” (Enfal, 8/45)

    “Beni anın, ben de sizi anayım.” (Bakara, 2/152)

    "Sabah akşam, yalvararak ve ürpererek, sesini yükseltmeden, için için Rabbini an; sakın gafillerden olma.” (Araf, 7/205)

    Allah Resulü de zikrin önemi ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

    “Size en hayırlı, Allah katında en değerli, derecenizi en fazla yükseltecek, sizin için sadaka olarak altın ve gümüş dağıtmaktan daha kazançlı, düşmanla karşılaşıp da sizin onların boynunu vurmanızdan, onların da sizi öldürmesinden daha çok sevap getirecek amelin ne olduğunu haber vereyim mi?” diye sordu. Onlar da:

    "Evet, söyle." dediler. Resûl–i Ekrem de:

    “Allah Teâlâ’yı zikretmektir.” buyurdu. (İbn Mâce, Edeb 53)

    Zikrin Çeşitleri
    1. Lisan ile: Her an Allah’ı anma, esma-i hüsna telaffuzu, tesbih ve Kuran okuma dil ile yapılan zikirlerdendir.

    2. Kalb ile: Allah’ı gönülde anma, yüceliğini ve nimetleri zihinde düşünmedir. Onun güzel isimlerinin manalarını tefekkür etmedir

    3. Organlar ile: Allah’ın rızasını kazandıran, ona yaklaştıran hareketler ile Resulünün sünnetine uyan ve Allah’ı hatırlatan tutum ve davranış şeklinde olur.

    Asıl olan kalbin zikretmesidir; dil buna sadece bir tercümandır. Zikir ile Allah’a olan muhabbet zuhur eder ve ibadetlerin lezzeti hissedilir.

    Zikir nerede ne zaman ve nasıl yapılır?
    Zikir, mümin hayatının her alanını kapsamaktadır, yeri ve zamanı yoktur, her an ve her durumda yapılır. Çünkü Allah’ı hatıra getiren her söz, her düşünce ve her davranış zikirdir.

    Allah’ın azametini gösteren durumlar karşısında Allah-ü Ekber deyip tekbir getirmek bir zikirdir.

    İnsanları hayrete düşüren Allah’ın cemal, kemal ve ihsanı karşısında Subhanellah demek bir zikirdir.

    Allah’ın sayısız nimetleri karşısında Elhamdülillah demek hem zikir hem de şükürdür.

    Bediüzzaman Birinci Söz’de, Allah’ın kuluna verdiği nimetlere karşı fiyat olarak üç şey istediğini ifade eder: Zikir, fikir ve şükür.

    Başta Bismillah demek zikirdir. Sonunda Elhamdülillah demek şükürdür. Ortada nimetin Allah’tan geldiğini ve onun bir hediyesi olduğunu düşünmek ise fikirdir.

    Bu durumda zikrin yeri ve zamanı yoktur.

    Kuran her durumda zikrin yapılabileceğini bildirmektedir:

    “Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler: 'Ey Rabbimiz! Sen bunların hiç birini anlamsız ve amaçsız yaratmadın. Sen yücelikte sınırsızsın! Bizi ateşin azabından koru!' ” (Âl-i İmrân, 3/191).

    Zikirlerin başında Kuran ayetleri gelmektedir, çünkü Kuran bir zikirdir: "İşte bu (Kuran), bizim indirdiğimiz bir zikirdir. Şimdi onu inkar mı ediyorsunuz?" (Enbiya, 21/50).

    Her konuda bize örnek olan ve yol gösteren Allah Resulü, zikrin nasıl yapılacağı ve bu zikirlerin insana neler kazandıracağı konusunu da müminlere yol göstermiştir.
    Resulüllah’ın tavsiye ve teşvik ettiği bazı zikir örnekleri şunlardır:

    “Zikrin en üstünü lâ ilâhe illallah’tır.” (Tirmizî, Daavât 9)

    Resulüllah (asm) Efendimiz bir gün Ashab-ı Kiram’a (ra): “İmanınızı tecdid ediniz (yenileyiniz)” dediğinde Ashab (ra): “Nasıl tecdid edelim Ya Resulallah (ssm)?” diye sordular. Resulullah (asm) Efendimiz de cevaben: “(Lâilâheillallah) zikrine devam ediniz. Çünkü buna devam etmek kalbi nurla doldurur ve müminin yakinini artırır.” (Ramuz el-Ehadis, s. 247, no: 2337)

    “Sübhânallâhi velhamdülillâhi velâ ilâhe illallahü vallâhü ekber.' demek, benim için, üzerine güneş doğan her şeyden daha kıymetlidir.” (Müslim, Zikir 32)

    “Allah’ın en çok hoşlandığı sözü sana bildireyim mi? Allah’ın en çok hoşlandığı söz, sübhânallahi ve bi–hamdihî demektir.” (Müslim, Zikir 85)

    “Her namazdan sonra kim otuz üç defa sübhânallah, otuz üç defa elhamdülillâh, otuz üç defa Allâhü ekber der, yüze tamamlamak için de lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l–mülkü ve lehü’l–hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr: Allah’tan başka ilâh yoktur; yalnız Allah vardır. O tektir, ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur. O’nun gücü her şeye yeter.” derse, günahları deniz köpüğü kadar çok olsa bile affedilir.” (Müslim, Mesâcid 146)

    Sonuç olarak diye biliriz ki, herkes için sabit bir zikir kalıbı yoktur. Her mümin her zaman, bilinçli veya farkına varmadan bir zikir hali içindedir. Kişiden kişiye, kişinin ruh haline, düşüncesine ve önceliklerine göre değişir. Bunların içinde en değerli olanı, Allah’ın varlığı, birliği, ilim, kudret ve iradesini hissettirecek, Allah’ın güzel isimlerini anmak ve o isimlerin taşıdığı manalar üzerinde düşünmek olduğu ulema tarafından ifade edilmektedir.

    Allah’ı anarak, düşünerek, Resulünü hatıra getirerek vakitlerini değerlendiren mümin, alışkanlıklarını, günlük davranış ve işlerini ibadete dönüştürür. Allah’la irtibatı canlı tutar ve gafletten kurtulur. Her iki alemde de güzel bir hayat yaşar.
  • “Karanlığa sövmek yerine mum yakmak en iyi çözüm olduğunu” bilenlerdeniz. Bu açıdan başkalarının ortaya koyduğu karanlıkları mum yakarak / Kur’an ve hadislerle aydınlatarak izale etmeyi daha uygun görmekteyiz.

    Zaten “müspet hareket” bizim nurani, Bediane bir düsturumuzdur. O halde şunu söyleyebiliriz ki; Allah’ı zikretmek hem ayet hem hadislerle sabittir. Ve bunların hiçbirinde Allah’ın bir isminin tek başına zikredilmeyeceğine dair bir emir yoktur.

    - “Müfid /faydalı cümle” konusuna gelince; “Allah, Hay, Hu” kelimelerinin tek başına zikredildiği zaman, bunları zımnen faydalı bir cümle haline getiren hazfedilmiş unsurları vardır. Bu tür kısaltmaların Arap edebiyatında yaygın kullanımı vardır.

    Buna göre, “Allah, Hay” denildiği zaman, bunun aslı “Ya Allah! Ya Hay!” şeklinde nida edatının hazfıyla yapılan bir münacattır. Bu “nida” sitilindeki münacatın diğer kısmı da münacatın şeklinden anlaşılır.

    Buna göre, kişi, “Allah!” dediği zaman, “Allah’ım! Ben sana iman ediyorum -seni tanıyorum-seni seviyorum-affını diliyorum-lütuflarını istiyorum…” şeklinde bir münacatta bulunuyor.

    Zeki, akıllı, şuurlu, anlayışlı kimseler için “Leb deyince hemen ‘leblebi’ anlar.” denilir.

    Demek ki Sonsuz ilim sahibi olan Allah’a yapılan münacatlarda “leb” demek yeterlidir. Rabbimiz bizim içimizden geçirdiğimizi, niyetlerimizi, açığa vurduğumuzu da gizli tuttuğumuzu da çok iyi bilir.

    Zikri teşvik eden ayet ve hadislerden bazıları şöyledir:

    “Onlar (takva sahipleri öyle kimseler) ki çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah'ı zikrederler / anarlar, günahlarının affedilmesini dilerler…” (Al-i İmran, 3/135)

    “ Onlar (takva sahipleri) ayaktayken de otururken de yatarken de Allah'ı zikrderler / anarlar ve göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler...” (Al-i İmran, 3/191)

    mealindeki ayetlerde, Allah’ı zikretmek, takvanın önemli bir unsuru olduğuna işret edilmiştir.

    Zikir kelimesinin “hatırlamak, anmak” manasında olması, bilinen “lisani zikre” aykırı değildir. Dille seslendirmek kalben yapılan anmayı daha da güçlendirir. İbadetlerde niyetin dillendirilmesinin önemi de bundan kaynaklanmaktadır.

    “Onlar (o hidayete erenler), iman eden ve kalpleri Allah'ı zikretmekle / anmakla huzura kavuşan kimselerdir. Bilin ki kalpler ancak Allah'ı zikretmekle huzur bulur.” (Rad, 13/28)

    Dil kalbe eşlik ettiğinde zikrin / anmanın / hatırlamanın kalitesi daha da artar...

    “Ey İman edenler! Allah’ı çok zikredin.” (Ahzab, 33/41) mealindeki ayette “Allah”ı çok zikredin denilmiştir. Zikretmek, anmak hatırlamak demektir. Bu zikir, kalp ile akıl-fikir ile davranış biçimiyle kendini gösterdiği gibi, dil ile de yapılır. Namazda okunan ayet ve zikirlerin hem kalp hem lisan ile okunması emredilmiştir.

    Demek ki, “Allah’ın zikri” yapılırken kalp ile dilin birbirine eşlik etmesi önemlidir.

    - İlginçtir, bütün Mushaf’ta Allah lafz-ı celalinin en çok “Allah’ı çok zikredin.” ayetinin yer aldığı sayfada on altı defa zikredilmiştir.

    Bu da “Allah” isminin tek başına zikredilmesinin de önemli olduğuna -tevafuk penceresinden- verilen bir derstir. Zira Kur’an’da tesadüf yoktur. Her şey sonsuz ilim çerçevesindedir.

    - Hz. Peygamber (asm) “Amellerinizin en hayırlısı, Rabbiniz katında en makbul, derecelerinizi en fazla yükselten, sizin için altın ve gümüş infak etmekten daha hayırlı, boyunlarını vurduğunuz ve onların da boyunlarınız vurduğu bir savaş alanında düşmanlarınızla karşılaşmaktan daha hayırlısını size haber vereyim mi?” diye sordu; orada bulunanlar “Evet.” dediler. O da “Allah’ı zikretmek.” diye buyurdu. (İbn Mace, h. no: 3790)

    Bediüzzaman Hazretlerinin aşağıdaki ifadelerinden, onun da ehl-i tarikin “Allah, Allah” diye zikretmelerinde dinen bir sakınca görmediğini anlayabiliriz:

    “Tarîkatın dinî ve uhrevî ve ruhanî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız âlem-i İslâm içindeki kudsî bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, tesirli ve hararetli vasıta tarîkatlar olduğu gibi; âlem-i küfrün ve siyaset-i Hristiyaniyenin, nur-u İslâmiyeti söndürmek için müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal'a-i İslâmiyeden bir kal'asıdır."

    "Merkez-i Hilafet olan İstanbul'u beş yüz elli sene bütün âlem-i Hristiyaniyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul'da beş yüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük câmilerin arkalarındaki tekyelerde "Allah Allah!" diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve marifet-i İlahiyeden gelen bir muhabbet-i ruhanî ile cûş u huruşlarıdır.” (bk. Mektubat, s. 445-446)
  • Ehl-i sünnet itikadının esasları:

    Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna, hesap, mizan, cennet ve cehenneme inandım, bunların hepsi de haktır.

    Yüce Allah, sayı yönüyle değil, ortağı olmaması yönüyle birdir. O, doğurmamış ve doğrulmamıştır. O'na hiçbir şey denk değildir. O yarattıklarından hiçbirine benzemez; isimleri, zati ve sübütü sıfatıyla daima var olmuş ve var olacaktır.

    Allah'ın Zatî Sıfatları

    1) Vücüd (Var olmak): Bu alemde görülen her şey, daha önce yok iken vücuda getirilmiş ve her biri bir gaye için yaratılmıştır. Bu kâinat, maddesiyle şekliyle sonradan var olmuştur. O halde, her yoktan varolan gibi, alemimiz de bir yaratıcıya muhtaçtır. O yaratıcı ise, bu alem cinsinden olmayan, onun dışında, varlığı zâtının icabı (vacibü'l-vücud) olan, mutlak kemal sahibi Allah Teala'dır.

    2) Kıdem (Varlığının başlangıcı olmamak),

    3) Beka (Varlığının sonu olmamak),

    4) Vahdaniyet (Bir olmak),

    5) Muhalefetün-lil Havadis (Sonradan yaratılmışlara hiç benzememek),

    6) Kıyam binefsihi (Varlığında hiçbir şeye muhtaç olmamak)

    Allah'ın Sübutî Sıfatları

    1) Hayat (Diri olmak),

    2) İlim (Bilmek-Allah her şeyi bilir),

    3) Semi (İşitmek-Allah her şeyi işitir),

    4) Basar (Görmek, Allah her şeyi görür),

    5) İrade (Dilemek, kâinatta her şey Allah'ın dilemesiyle olur),

    6) Kudret (Her şeye gücü yetmek),

    7) Kelam (Konuşmak. Cenab-ı Hak konuşur, fakat onun konuşması ses, dil ve harf yardımıyla değildir. Nasıl konuştuğunu ancak kendisi bilir. 104 kitabı bu sıfatla indirmişitr. Peygamberlerle de bu sıfatla konuşmuştur),

    8) Tekvin (Yaratmak, Allah her şeyi yoktan var eder. Ondan başkası bir zerreyi dahi yaratamaz.)

    Allah'ın ezeldeki sıfatları mahluk ve sonradan olma değildir. Allah'ın sıfatlarının yaratılmış ve sonradan olduğunu söyleyen, yahut tereddüt eden veya şüphe eden kimse Yüce Allah'ı inkâr etmiş olur.

    Kur'an-ı Kerim, Allah kelamı olup, mushaflarda yazılı, kalplerde mahfuz, dil ile okunur ve Hz. Peygamber (asm)'e indirilmiştir. Bizim Kur'an-ı Kerim'i teleffuzumuz, yazmamız ve okumamız mahluktur, fakat Kur'an mahluk değildir. Allah'ın Kur'an'da belirttiği Musa ve diğer peygamberlerden, Firavun ve İblis'ten naklen verdiği haberlerin hepsi Allah kelamıdır, onlardan haber vermektedir. Kur'an ise Allah'ın kelamı olup, kadim ve ezelidir.

    Allah bir şey (varlık)'dir, fakat diğer şeyler gibi değildir. O'nun varlığı cisim, cevher, araz, had, zıd, eş ve ortaktan uzaktır. O'nun Kur'an'da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır, Allah'ın Kur'an'da zikrettiği gibi el, yüz ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz sıfatlardır. O'nun eli, kudreti veya nimetidir denilemez. Zira bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur. Bu, Kaderiyye ve Mutezile'nin görüşüdür. O'nun elinin, keyfiyetsiz sıfat olması gibi, gazabı ve rızası da keyfiyetsiz sıfatlarından iki sıfattır.

    Allah, eşyayı bir şeyden yaratmadı. Allah, eşyayı oluşundan önce, ezelde biliyordu. O, eşyayı takdir eden ve oluşturandır.

    Allah'ın dilemesi, ilmi, kazası, takdiri ve Levh-i Mahfuz'daki yazısı olmadan, dünya ve ahirette hiçbir şey vaki olmaz. Ancak onun Levh-i Mahfuz'daki yazısı, hüküm olarak değil, vasıf olarak yazılıdır. Kaza, kader ve dilemek, O'nun nasıl olduğu bilinmeyen sıfatlarındandır.

    Allah, yok olanı yokluğu halinde yok olarak bilir, onun yarattığı zaman nasıl olacağını bilir, var olanı, varlığı halinde var olarak bilir, onun yokluğunun nasıl olacağını bilir.

    Allah ayakta duranın ayakta duruş halini, oturduğu zaman da oturuş halini bilir. Bütün bu durumlarda Allah'ın ilminde ne bir değişme, ne de sonradan olma bir şey hasıl olmaz. Değişme ve ihtilaf, yaratılanlardan olur.

    Allah'ın,

    "... Ve Allah Musa ile gerçekten konuştu." (Nisa, 4/164)

    ayetinde belirttiği gibi, Musa Allah'ın kelamını işitti. Şüphesiz ki Allah, Musa ile konuşmasından önce de, kelam sıfatı ile muttasıftı. Yüce Allah yaratmadan da ezelde yaratıcı idi. Allah, Musa'ya hitap ettiğinde, ezelde sıfatı olan kelamı ile konuştu. O'nun sıfatlarının hepsi, mahlukların sıfatlarından başkadır. O bilir, fakat bizim işittiğimiz gibi değil. O kadirdir, fakat bizim gücümüzün yettiği gibi değil. Biz uzuvlar ve harflerle konuşuruz. Oysaki Allah, uzuvsuz ve harfsiz konuşur. Harfler mahluktur, fakat Allah'ın kelamı mahluk değildir.

    Allah insanları küfür ve imandan hali olarak yaratmış, sonra onlara hitap ederek emretmiş ve nehyetmiştir. Kâfir olan; kendi fiili, hakkı inkâr ve reddetmesi ve Allah'ın yardımını kesmesiyle küfre sapmıştır. İman eden de kendi fiili, ikrarı, tasdiki ve Allah'ın muvaffakiyet ve yardımı ile iman etmiştir.

    Allah Âdem'in neslini, sulbünden insan şeklinde çıkarmış, onlara akıl vermiş, hitap etmiş, imanı enredip, küfrü yasaklamıştır. Onlar da onun Rab olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu , onların imanıdır. İşte onlar bu fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra küfre sapan bu fıtratı değiştirip bozmuş olur. İman ve tasdik eden de fıtratında sebat ve devam göstermiş olur.

    Allah, kullarının hiç birini iman veya küfre zorlamamış. Onları mü'min veya kâfir olarak yaratmamıştır. Fakat onları şahıslar olarak yaratmıştır. İman ve küfür kulların fiilleridir. Allah, küfre sapanı, küfrü esnasında kâfir olarak bilir. O kimse daha sonra iman ederse, imanı halinde mü'min olarak bilir, ilmi ve sıfatı değişmeksizin onu sever.

    Kulların hareket ve sükün gibi bütün fiilleri hakikatten kendi kesbleri (kazançları)'dir. Onların yaratıcısı ise Yüce Allah'tır. Onların hepsi Allah'ın dilemesi, ilmi, hükmü ve kaderi ile olur. Taatların hepsi, Allah'ın emri, muhabbetti, rızası, ilmi, dilemesi, kazası ve takdiri ile vacip kılınmıştır. Masiyetlerin hepsi de Allah'ın ilmi, kazası, takdiri ve dilemesi ile olmakla beraber, rızası ve emri değildir.

    Peygamberlerin hepsi de (salat ve selam olsun) küçük ve büyük günah, küfür ve çirkin hallerden münezzehtir. Fakat onların sürçme ve hataları vaki olmuştur.

    Hz. Muhammed (asm), Allah'ın sevgili kulu, resülü, nebisi, seçilmiş tertemiz kuludur. O hiçbir zaman puta tapmamış, göz açıp kapayacak bir an bile Allah'a ortak koşmamaktır. O, küçük büyük hiçbir günah işlememiştir.

    Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi, Ebu Bekr es-Sıddık, sonra Ömer el-Faruk, sonra Osman b. Affan Zu'n-Nureyn, daha sonra Aliyyu'l-Murtaza'dır. Allah hepsinden razı olsun. Onlar doğruluk üzere, doğruluktan ayrılmayan, ibadet eden kimselerdir. Hepsine sevgi ve saygı duyarız. Hz. Peygamber (asm)'in ashabının hepsini sadece hayırla anarız.

    Bir Müslümanı, helal saymaması şartıyla, büyük günahlardan birini işlemesi ile kâfir sayamayız. Bu durumdaki bir kimseden iman ismini kaldıramayız, ona gerçek amlamda mü'min deriz. Bir mü'minin kâfir olamamakla beraber günahkâr olması caizdir.

    Günahlar, mü'mine zarar vermez demeyiz. Keza günah işleyen kimse cehenneme girmez de demeyiz. Dünyadan mü'min olarak ayrılan kimse, fasık da olsa cehenemde ebedi kalacaktır, demeyiz. Mürcie'nin dediği gibi, iyiliklerimiz makbul, kötülüklerimiz de affetdilmiştir, demeyiz. Fakat kim bütün şartlarına uygun, müfsit ayıplardan uzak amel işler ve onu küfür ve dinden dönme gibi şeylerle boşa çıkarmaz ve dünyadan mü'min olarak ayrılırsa, şüphesiz Allah onun amelini zayi etmez, bilakis kabul eder ve ondan dolayı sevap verir, deriz.

    Allah'a ortak koşmak ve küfür dışında, büyük ve küçük günah işleyen, fakat tövbe etmeden mü'min olarak ölen kimsenin durumu Allah'ın dilemesine bağlıdır. Dilerse ona cehennemde azap eder, dilerse affeder ve hiç azaba uğratmaz. Herhangi bir amele riya karıştığı zaman, o amelin ecrini yok eder. Keza ucüb (kendi amelini üsütün görmek) de böyledir.

    Peygamberlerin mucizeleri ve velilerin kerametleri haktır. Ancak haberlerde belirtildiği üzere İblis, Firavun ve Deccal gibi Allah düşmanlarına ait olan, onların şimdiye kadar vukua gelmiş ve gelecek hallerine mucize de keramet de demeyiz. Bu onların hacetlerini yerine getirmedir. Zira, Allah, düşmanlarının ihtiyaçlarını, onları derece derece cezaya çekmek ve sonunda cezalandırmak şeklinde yerine getirir. Onlar da bunu aldanarak azgınlık ve küfürde haddi aşarlar. Bunların hepsi de caiz ve mümkündür.

    Yüce Allah yaratmadan önce de yaratıcı, rızık vermeden evvel de rızıklandırıcı idi.

    Allah ahirette görülecektir. Müminler Allahı cennette aralarında mesafe olmaksızın, teşbihsiz ve keyfiyetsiz olarak baş gözleriyle göreceklerdir.

    İman; dil ile ikrar kalb ile tasdiktir. Gökte ve yerde bulunanların imanı, iman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakin ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Müminler iman ve tevhid hususunda birbirlerine musavidirler. Fakat amel itibariyle birbirlerinden farklıdırlar.

    İslam, Allah'ın emirlerine teslim olmak ve itaat etmek demektir. Lügat itibariyle iman ve İslam arasında fark vardır. Fakat İslamsız iman, imansız da İslam olmaz. Onların ikisi de bir şeyin içi ve dışı gibidirler.

    Din ise; iman ve şeriatlerin hepsine verilen bir isimdir. Biz, Yüce Allah'ı kendisini kitabında tavsif ettiği bütün sıfatlarıyla gerçek olarak biliriz.

    Hiç kimse Allah'ın şanına layık şekilde hakkıyla ibadet etmeğe kadir değildir. Fakat insan ancak Allah'ın kitabında, Rasulullah'ın bildirdiği ölçüde Allah'a ibadet eder.

    Bütün müminler; marifet yakin, tevekkül, muhabbet, rıza, korku ve ümit ve iman hususunda birbirlerine musavidirler. Bu konuda imanın dışındaki hususlarda farklılaşırlar.

    Allah, kullarına karşı lütufkardır, adildir; kulun hakettiği sevabı lütfuyla kat kat fazlasıyla verir. Kulunu, adaletinin icabı olarak işlediği günahdan dolayı cezalandırır. Keza lütuf olarak bağışlarda.

    Peygamberlerin şefaatı haktır. Peygamberimizin şefaati, günahkâr müminler ve onlardan büyük günah işleyip cezayı hak etmiş olanlar için hak ve sabittir.

    Kıyamet günü amellerin mizanla tartılacağı hususu haktır. Hz. Peygamber (asm)'in havzı haktır. Kıyamet günü, hasımler arasında iyilikler, alınarak kısas ve hesaplaşma olması haktır. İyilikler bulunmadığı takdirde kötülüklerin atılması, hak ve caizdir.

    Cennet ve cehennem halen yaratılmıştır, ebediyyen de fani olmayacaklardır. Yüce Allah'ın cezası da, sevabı da ebedidir. Allah dilediğini kendisinin bir lütfu olarak hidayete ulaştırır, dilediğini de adaletinin gereği olarak sapıklığa düşürür. Allah'ın sapıklığa düşürmesi, hızlanıdır. Hızlanın manası ise; Allah'ın razı olacağı şeylerden onun muvaffak kılmayıp, yardımını kesmesidir. Bu Allah'ın adaleti gereğidir. Keza, Allah'ın günahkârları, isyanları sebebiyle cezalandırması da adaleti icabıdır.

    Şeytan, mümin kuldan imanı baskı ve cebirle alır, dememiz doğru değildir. Fakat kul imanı terkederse şeytan da onun imanını alır, deriz.

    Kabirde Münker ile Nekir'in sualleri haktır. Kabirde ruhun cesde iade edilmesi haktır. Bütün kâfirler ve asi müminler için kabir sıkıntısı ve azabı haktır.

    Alimlerin, Allah'ın sıfatlarını Farsça (Arapçadan başka bir dille) söylemeleri caizdir. Fakat Yed yani el kelimesi, Allah'ın sıfatı olarak söylenemez. Fakat Fasça olarak "Ruy-i Huda" Allah'ın yüzü demek değil, keramet ve zillet manasındadır. İtaatli olarak kul, Allah'a keyfiyetsiz olarak, asi kul ise keyfiyetsiz olarak Allah'tan uzak olur. Yakınlık, uzaklık ve yönelmek yalvaran kula racidir. Keza, cennette komşuluk ve Allah'ın önünde bulunmak, keyfiyetsiz şeylerdir.

    Kur'an Allah'ın Rasulü'ne indirilmiş olup, mushaflarda yazılıdır.

    Kemal manasında Kur'an ayetlerinin hepsi de fazilet ve büyüklük bakımından birbirine müsavidir. Fakat bazısında zikir ve zikredilen fazileti bahis konusudur. Ayetü'l-kürsi buna misaldir. Burada zikredilen Allah'ın yüceliği, azameti ve sıfatlarıdır. Bu ayette hem zikir hem de zikredilenin fazileti olarak, iki fazilet biraraya gelmiştir. Bu kısımda ise sadece zikir fazileti vardır. Kâfirlerin kıssalarında olduğu gibi, bu ayetlerde zikredilenin bir fazileti yoktur, çünkü zikredilenler kâfirlerdir. Keza Allah'ın isim ve sıfatlarının hepsi de azamet ve fazillette musavidir, aralarında farklılık yoktur.

    İnsan tevhid ilminin inceliklerinden herhangi birinde güçlükle karşılaşırsa, sorup öğreneceği bir alim buluncaya kadar, Allah katında doğru olana inanması gerekir. Böyle bir kimseyi arayıp bulmakta gecikmesi doğru değildir. Bu hususta tereddüd edilerek beklemek mazur görülmez. Eğer tereddüt ederek beklerse kâfir olur.

    Mi'rac haberi haktır; onu reddeden sapık ve bid'atcı olur.

    Deccalın, Ye'cüc ve Me'cucun ortaya çıkması, güneşin batıdan doğması, Hz.İsa'nın gökten inmesi ve sahih haberlerde bildirilen kıyamet alametlerinin hepsi de hakktır.
    Yüce Allah dilediğini doğru yola hidayet eder.

    Hz. Muhammed (asm) son peygamberdir. Ondan sonra peygamber gelmez.

    Ashâb-ı kirâmın tamamını sevmek, hiçbirini kötülememek gerekir.
  • 160 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Amerikalı bir öykü yazarının kısacık 17 öyküden oluşan kitabı..
    Yazarın hayatı anlattığı öykülerden çok daha ilginç geldi bana..
    Lise terk ve evleniyor iki çocuk babası olmayı yaşarken yazarlık idealinden vazgeçmeden kendisi ve ailesinin geçimini sağlamak için hademelik ,benzincilik gibi işlerde çalışarak bir üniversitede edebiyat profesörlüğüne kadar yükseliyor.

    Gelelim öykülere,mümkün mertebe evrensel bir insan gibi sadece ilkel duygularıma inmeye çalışarak anlatılan öykülere bakmaya çalıştım ama Türkiye’de yaşadığım ve bir doğulu olduğum gerçeği iliklerime nasıl işlediyse artık biraz tuhaf bularak yargılamıcam yargılamıcam diye kendimi tembihleyerek,bu adamlarda insan anlamaya çalış diyerek öyküleri boyunca düşündüm.İlişkiler konusundaki bazı cümleler kamçı gibi beynimde şırankk!! etti yalan yok,etkilendim.

    Öykülerdeki kadın ve erkeklerin hayatla aralarında nesnelerle kurdukları bağ içerisinde içki ve türevleri başrolde bir kere..

    Öykülerdeki sıradan insanların büyük bir çoğunluğu ,hayatlarının dönemecinde olduklarını hissettikleri anlarda bile önemli olabilecek tüm kararları ve en samimi hallerini kanlarına büyük ölçüde alkol karıştıktan sonra alıyor ve hissediyorlar.Bu hayata ayık kalmayarak meydan okuyorlar sanki.


    Varolan halleriyle alkol almadanki duygu ve hisleri onlara yetmiyor bana öyle geldi..
    Birayı sudan daha fazla tüketiyor öykü kahramanları mesela..
    Arkadaşları ile yaptıkları yemek aktivitelerinde buzlu limonlu cinler, tonikler ,sulandırılarak içilen viskiler şövalyenin zırhı ve kılıcı gibi hayatın getirdiklerine savunma araçları olarak ellerinde..

    Yazarın kendisi de başarı kazandıkça alkole giderek kendisi vermiş akciğer kanserinden de ölmüş.

    Şu bir gerçek ki insan,alkolden daha güçlü değil.Alkol ciddi miktarda hayatınıza girdiği anda isteseniz de istemeseniz de o alkolün elinizin bir parçası avucunuz içinde taşıdığınız, size güç verdiğini zannettiğiniz içinizi ısıtan bir güç görünümünde ciddi bir bağımlılık..Kim ne derse desin bu böyle.

    Aşk kavramının en yoğun ve keskin sorgulandığı ve kitaba da adını veren hikaye,’ Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz’ öyküsü.

    Bir kardiyolog ,arkadaşları ve karısı ile muhabbet amaçlı, akşam ve alkol fonlu yemek masası etrafında
    aşkın mutlak bişey olup olmadığını sorguladıkları saatler.

    Kardiyolog diyor ki;aşk ne bizim yaşadığımız ne de bir çok insanın yaşadığı şey gibi basit bir şey değil.Hadi itiraf edin birimizden birine bişi olduğunda geride kalan bir süre yas tutup sonra sokağa çıkıp yeniden aşık olup hayatına devam edecek diyor.

    Karısı ,’ şarhoş değilsen sarhoş gibi konuşma ‘diye tepki veriyor:)

    Kardiyolog devam ediyor ‘Bir gece bir vakaya çağrıldım,otoyolda sarhoş bir g*t ergen,70 lerinde karı koca çifti biçmiş.Ergen sedyede oracıkta ölmüş ama 70 lk ihtiyar çift yaşam için mücadele ediyor çoklu kırıklar,iç yaralanmalara rağmen.Kadın daha kötü durumda.Onlara bakar bakmaz anladım nörolog,ortopedist arkadaşlarımı çağırdım sabaha kadar vücutlarını toparlamaya çalıştık.Vücutlarında sadece delikler açıkta göz ve burun delikleri her yerleri sargılar içinde.İhtiyarlıkları yaşam mücadelerine yardım etmiyor.Adam karamsarlığa büründü sebebi ahı gidip vahı kalmış ihtiyar karısını o sargılar içerisinde başını çevirip göremediği için..
    İşte gerçek aşk bu,bizim yaşadığımız değil diyor.
    Etkileyiciydi

    Bir çok öyküyü okurken bu hikayenin anlatılmaya değer neresi olabilir ki diye fazlasıyla düşündüm.Çoğunlukla bir kitabı bitirdiğimde hatırlamak için aklımda kalan yazacak çok şey olur ama bu öykü kitabını okumayı bitirdikten sonra kitabın öykülerine bir kez daha göz atmak ihtiyacı hissettim..

    Yaşam felseleri o anda ne hissediyorlarsa onun gerektirdiğini düşündükleri şeyi yaparak yaşıyorlar.Kitabı değerlendirenler basit ama karmaşık ruh halleri diye değerlendirmişler ama ben diyorum ki Orhan Veli gibi ‘Düşünme arzu et sade,Bak böcekler de öyle yapıyor’ dedim.
    Akılları ,o an ne hissediyorsan kendini tatmin etmen o arzuyu yaşayarak ortadan kaldırman en akıllıca diyor son derece materyalist bir yaklaşım ben bu ölçüde arzularının esiri olmalarını yadırgadım kendi adıma.

    Mesela ‘Gittiğimizi Kadınlara Söyle ‘ başlıklı hikayede evlerinin arka bahçesinde gardenpicnik yapan iki aile var.Kocalar biraları devirip devirip biraz arabayla gezintiye çıkıyorlar bisiklet süren şortlu iki genç kızı gözlerine kestirip tavlamaya çalışıyorlar öykünün sonunda açıkça söylemese de kızlara tecavüz ediyorlar ve bir kaya ile kızları öldürüyorlar.Ne bu şimdi
    bir insan böyle mi hayatını çar çur ermeli evrim varsa bile hangi levelında takılı kaldın sen..
    Yani aslında kitabı okumak beni iyi duygularla baş başa bırakmadı ve korkunçluk seviyesine yükselebiliyor kaygım bazen, böyle gelişmemiş insan müsveddeleri ile aynı yeryüzünde yaşıyoruz.

    Şarkıcı Teoman ‘la bir röportaj yapmışlar diyor ki; ‘eskisi gibi insan içine karışamıyorum,yeniden aşık olamıyorum, arkadaş edinemiyorum sanırım yüreğim soğudu’ diyor.
    Ben de o derece olmasa bile benzer hisler yaşıyorum arada..

    Hülasaten; bu öykü kitabını okumamış olsam da aşk ın bir çok insanın yaşadığını zannettiği şey den çok daha derinliği olan asil bir duygu olduğunu biliyordum.

    Orta yaş okurlara bir şey kazandırmıcak bir okuma aktivitesi olacağı kanaatinde olduğunu nazikçe söyler ,
    İyi okumalar dilerim.
  • İmam A'zam Hazretleri hadîs-i şerifte de işaret edildiği üzere, abdest suyuyla birlikte akan günâhın necâsetini keşfen gördüğünden, abdest alımında kullanılmış müsta'mel suyun, tekrar abdest almak için kullanılamıyacağına hükmetmiştir. (Şa'rânî, Mîzânü'l-kübrâ)
    İmam Şa'rânî Tabakât'ında İmam Şâfi'i ile Ahmed b. Hanbel"in sûfiyye meclislerine devam etme ve onların zikir ve sohbetlerinde bulunma konusunda i'tinâ gösterdikleri, kendilerine; zikir ve sohbetten başka meşgaleleri bulunmayan sûfilerle niçin haşir-neşir oluyorsunuz? denildiğinde de: «Takvâ, zikir, muhabbet ve ma'rifetten meydana gelen dini hayâtın ana sermâyesi sûfîler nezdinde bulunmaktadır» cevâbını verdiklerini nakletmektedir.
  • ‘muhabbet dil ile olsaydı,
    kalbin ne hükmü kaldırdı.?’

    Cahit Zarifoğlu
  • ÇİÇEKLERİN DİLİ: ...Çiçekler rüzgârın burudeti (soğukluğu), kadınlar erkeklerin ihaneti ile solarlar. Çiçekler, aşk ve muhabbet saileridir (habercisidir).
    Beyaz salkım ağacı, hakiki muhabbete; penbe salkım ağacı, zerafete; gece safası, mahcubiyete; latin çiçeği, şiddetli muhabbete; hanımeli, rabıta-i muhabbete (sevgi bağlılığına); şebboy, letafet ve samimiyet-i ebediyeye (sonsuz samimiyete); gün çiçeği, muhabbet-i sermediye (sürekli sevgiye); yasemin, ibtila ve aşk meftunluğuna; fulya, bir arzuya; beyaz fulya, "Aşkımın ızdırabına merhamet ediniz" ifadesine; tarla papatyası, "Beni seviyor musunuz?" sualine; Cezayir menekşesi, ibtida-i muhabbete (sevginin başlangıcına); çiçekli ve kokulu sarmaşık, muhabbet busesine; erik ağacı çiçeği, bir vaade; gül, güzelliğe; yer sarmaşığı, "Ölürüm, kalbimi size bağlarım" sözüne; lâle, ilân-ı aşka; asma, serhoşluğa; menekşe, mahcubiyet ve gizli muhabbete; inci çiçeği, dostluğa; peygamber çiçeği, sadakata; gelincik, şiddetli arzuya; sarı fulya, sadakatsizliğe; ipek çiçeği, servete; beyaz leylâk, tesir edilmişliğe; kırmızı karanfil, şiddetli meftuniyete; beyaz karanfil, "Sizi çokdan beri seviyorum"
    sözüne; mina çiçeği, hıyanet ve riyakârlığa; adi menekşe, "Daima sizi düşünüyorum, bütün kalbim sizindir" sözüne; lavanta, büyük bir muhabbete; saman sapı, münasebetin kesilmesine delalet eder...".