• Tiyatro veya hikâye, yeni bir nev'in doğması için cemiyet bünyesinin ileri bir hamle ile değişmesi şarttı. Halbuki Müslüman cemiyetlerde bütün müesseseleri beraberinde sürükleyen ve sosyal tabakaların karşılıklı vaziyetlerini değiştiren bu cinsten bir değişiklik görülmez. O kadar arızalı olan, Moğol istilası ve Ehl-i Salip seferleri ile âdeta ortadan bölünen, Mısır'ın Fâtımiye devri gibi mühim bir mezhep ayrılışını, Endülüs rönesansını ve Osmanlı istila ihtişamını idrak eden İslâm tarihi bütün bu büyük hadiselere rağmen içtimaı bakımdan hemen hemen olduğu gibi kalmış, bir türlü burjuvazisi doğmamış ve Müslüman sarayı değişmemiştir.

    Belki de fikrî hayatın durgunluğunun, hatta düşkünlüğünün, iç buhranlarının en mühim amili olan içtimaı çöküntüler istisna edilirse Müslüman cemiyetlerinin tarihinin en büyük eksiği bu burjuvazinin teşekkül edemeyişidir.
  • 24 Haziran seçimlerinin ardından bir dizi analiz yapıldığına kuşku yok. Ben, "Türk siyasetinin geleceği, devletin istikrarı ve vatandaşların huzuru" adına önemsediğim birkaç konuya değinmek istiyorum.
    Birinci husus, AK Parti'nin kurumsal kimliği ve siyasi devamlılığıyla ilgili. Hatırlanacağı üzere Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, AK Parti'yi, evladı gibi nitelemiş ve "4 çocuğumu bu yüzden ihmal ettim" diyerek partisine ne kadar değer verdiğini söylemişti. 24 Haziran gecesi Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın aldığı oy ile AK Parti'nin oy oranı arasındaki farkı iyi etüt etmek gerekiyor. Birbiriyle bağlantılı pek çok faktör sayılsa da mühim olan AK Parti'nin kurumsallaşma düzeyinin geriletilememesi. Bir başka anlatımla Erdoğan ile AK Parti arasında makas açılmamalı. Bugünkü tablonun tekrar etmesine izin verilmemeli. Aksi takdirde, "Erdoğan'ı destekleme görüntüsü altında partisini zayıflatma" planı -Allah muhafaza- kalıcı oldu mu, 2019'daki yerel seçimler de sonrası da riske girer. Siyasette ortaya çıkması muhtemel dağınıklığın ve hatta kişisel hesapları da içeren yarışın bu ülkeye ödeteceği bedel ise çok ağır olur. Bu da demek oluyor ki AK Parti, "metal yorgunluğu" teşhisi ile başlayan yeniden yapılanma sürecini bir defalık bir hamle gibi okumamalı. Bünyesel dönüşümünü, Cumhurbaşkanı'nın yeni dönemdeki politika yapma biçimi ile uyumlu hale getirecek önlemleri de almalı. Unutulmamalı ki, AK Parti gerçekleştirdiği tüm reformlar bir yana Kürt kökenli vatandaşları siyaset eliyle hâlâ Ankara'ya bağlayabilen, milli birlik ve bütünlüğü teminat altına alan yegâne siyasi kurum olma özelliğini korumakta.
    İkinci husus, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin şematik yapısı. Cumhurbaşkanı etrafında kurgulanan ofis ve kurulların, yeni bürokratik katmanlara dönüşmemesine, bilhassa bakanlarla açık veya örtülü rekabetin aracı olmamasına bu davaya inananlar dikkat etmeli. Devlet yönetimi, "irade, kararlılık ve takipçilik" gerektirdiği için "Davul birinin sırtında, tokmak öbürünün elinde" algısına da fırsat verilmemeli. Dizginler Cumhurbaşkanı'nda oldukça, Cumhurbaşkanı adına ahkâm kesen değil, Cumhurbaşkanı'na fikir ve proje üreten mekanizmalar işledikçe, ilerisi için umutlanmaya epeyce nedenimiz var demektir.
    Üçüncü husus ise ekonomi. 2019 Bütçe hazırlıklarına hemen başlanarak, 2018'deki harcamaların finansmanını da içeren yeni bir program oluşturulmasında sayısız fayda var. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin başarısı, -kuşun iki kanadı misali- Külliye'deki şematik yapı kadar, yenilenmiş ekonomik ve siyasi programı da zorunlu kılmakta. Faizde, enflasyonda ve cari açıkta düşüş trendinin başlaması, kalıcı olması ve milletin gözünü döviz bürolarından asli işine çevirmesi için yeni program ve güven veren yeni ekip zorunluluktur.
    Ve nihayet... Görünür gelecekte ittifakların işleyişi ile seçim barajının düzeyi de tekrar değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.
    Seçimlerin; ülkemiz, milletimiz, İslam âlemi ve insanlık için hayırlara vesile olması dileğiyle...
  • "Orhan Veli elindeki şişeye mahzun
    bir tebessümle baktı.
    Şişe bitmek üzere idi.
    Kadehlere birer tane daha koyduk.
    Şişe boşaldı. Boş şişeyi pencereden
    dışarı attık. Sanki Orhan Veli’nin okuyucuyu gaflet uykusundan uyandırmak için
    yazdığı mısra rakı şişesinin içinde imiş gibi, şişe büyük bir şangırtı ile kırıldı.
    İçindeki mevhum sarhoş istavrit ayıldı.
    Kuş olup uçtu. O, kanarya sarısı kaşkolunu boynuna sardı. Ben harap şapkamı
    kafama geçirerek sokağa fırladık.”

    Üzerinde en çok durulmuş, zaman zaman alaya alınmış, zaman zaman da kendini
    kabul ettirmiş, tekrar inkâr, tekrar kabul edilmiş; zamanında hem iyi, hem kötü şöhrete ermiş bir şair vardır.
    İki incecik bacak, kısaca bir trençkot, kanarya sarısı bir kaşkol, müselles bir yüz, şişirilmiş göğüse benzeyen bir sırt, -denebilirse – ergenlik bozuğu bir yüz:
    İşte görünüşte Orhan Veli.

    Şiirlerinin münakaşası bana düşmez.
    Seven mi haklı sevmeyen mi?
    Orası bize ait değil.
    Nurullah Ataç onu yeter derecede tanıtmıştır. Ama kendisi Orhan Veli’yi tanımazmış. Geçenlerde bir mülâkatta;
    – Orhan Veli’mi? Tanımıyorum! demiş.
    Ben de Orhan Veli’ye sordum.
    O da onu tanımıyor.

    Bari birisi lûtfetse de şairle münekkidi birbirine tanıştırıverse.
    Daha doğrusu barıştırıverse…
    Ama Nurullah Ataç dargınlığa pek dayanamıyor olmalı ki, bıyık altından gülümsüyor ve:
    “Hakkını inkar etmiyelim. İyi şairdir.” diyor.

    Orhan Veli bıyık altından gülmüyordu. Gülmüyordu ama o da:
    “Hakkını inkâr etmiyelim,
    şiirden anlayan adamdır.” dedi.

    İstanbul şehrini zaman zaman bir moda sarar. Bazan bir şarkı, bazan bir tek “voyvo!” kelimesi, bazı defa “…bilmem kime maşallah!” gibi. Orhan Veli’nin:
    “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye”si de
    böyle meşhur olmuştu.
    Biz okuyucular, acaba şair bu mısranın meşhur olacağını bilerek mi bunu yazdı,
    diye kendi kendimize bir sual sormuştuk.
    Ben de şaire onu sordum.

    O – Ben hayatı sadelik içinde geçmiş
    basit bir adamın hayatından bahsetmek istedim. Acayiplik olsun diye yazmadım.
    Şiiri neşretmeden evvel de bu kadar yadırganacağını tahmin etmiyordum.
    Ben – Yadırganmamıştır.
    Meşhur olmuştur, dedim.
    Bir şey daha sevgili şair, ben sormak istemezdim ama sizden bahseden
    her adam bana bile şunu soruyor:
    Nasırı edebiyata sokmakla yani
    ne demek istiyor? Nasır pek mi mühim sanki? Anlıyorsunuz ya, bazı genç kızlar bunu
    pek merak ediyor da…
    Orhan Veli muztarip bir hal aldı.
    Yerinden ayrılmış turnalar gibi uçtu:

    – Hayatında büyük manevi ıstırapları olmayan bir insan için nasırın mühim olduğunu telakki ediyorum, dedi.
    İnsan bir şairle konuşurken şu suali sormak ayıp kaçar ama soracağım, dedim,
    kendi kendime:
    – Sizde nasır var mıydı o zaman?
    – Süleyman Efendi şiirinden sonra âhı tuttu. Bende de nasır çıktı.
    – Peki, gelelim rakı şişesinde balık olmıya…-
    -Yine mahsus yazmadım. O sırada yoksulluklar içinde yaşıyan bir adamın hayatını anlatır o şiir. Böyle bir insan birçok şeyler ister. Esvap ister, yemek içmek ister,
    bu arada rakı içmek de ister.
    Bu istek mübalâğalı bir şekilde anlatılmıştır.
    – Rakıyı sever misiniz?
    – Bayılırım.
    – Bendeniz de… Ucuzlamasına ne dersiniz?
    – Bir türlü inanamıyorum.
    – Ya Fahrettin Kerim Bey’e?
    – Allah derim.
    – Neşredilmemiş yeni şiirlerinizden
    bir tane lâtfeder misiniz?
    Tatlı tatlı okudu.

    CIMBIZLI ŞİİR
    Ne atom bombası,
    Ne Londra konferansı;
    Bir elinde cımbız,
    Bir elinde ayna;
    Umurunda mı dünya.

    Okur yazar hanımları küplere bindirecek
    bir şiir. Orhan Veli kızacak belki.
    Şiirini geçen akşamki Fikret Adil’in yaptığı
    bir azizlikte bir hanıma okudum.
    Fena içerledi. Elindeki votkayı masaya bıraktı. O da irticalen:

    Ne elinde nasır
    Ne başında çoluk çocuk
    Bir elinde yirmi dokuzluk
    İki ayağında nasır
    Umurumda mı Orhan Veli?
    Deyivermez mi?
    Tam bu sırada yanımıza, şimdiye kadar yazdığı mısraların adedi bir milyonu bulan, tepe taklak olmayı göze alacak bir tâbi aramakla meşgul genç şair Süavi Koçer geldi. İki şair musafa ettiler.
    – Süavi Koçer’i nasıl bulursunuz? dedim.
    İki şair birbibirine bakıştılar.
    Orhan Veli:
    -Bir harikadır! dedi.
    -En çok isimsiz şairleri severim.
    Daha ziyade adı bilinmeyen halk şairlerini. Mesela türküleri çıkaranları.
    – Bir tane söyler misiniz?
    Aldı şair bakalım ne dedi:
    Akşam olur hapishane kilitlenir
    Kimi kağıt oynar, kimi bitlenir
    Kiminin Temyizden evrakı gelir
    Düştüm bir ormana yol belli değil
    Yatarım yatarım gün belli değil.
    Kimin olursa olsun güzel şiir!

    Güzel bir şiir okunduktan sonra insan
    bir zaman susuyor, konuşamıyor.
    Neden sonra:
    – Şiire ne zaman başladınız?
    – Bu hastalık bende 11-12 yaşlarında başlar. O zamanki yazdığım şiirler alışılmış tarzda şeylerdi. Daha doğrusu kötü şiirlerdi. Şairlerden kötülerinin bile tesiri
    altında yazardım.
    Bir gün geldi. Eski şiirlerden bıktık.
    İstedik ki, biraz daha farklı olsun.
    “-Ama da biraz daha ha!… demedim.”
    Devam etti:
    – O sıralarda gavur şairlerini okuyorduk.
    – 12 yaşında mı?
    – Hayır. Daha çok sonraları.
    Bu arada Baudelaire’den sonraki nesillerin. Daha çok modern şairlerin kitaplarını.
    Bir de sürrealistleri. İşte herkesin acayiplik telakki ettiği şiirleri o zaman yazdık.

    -Şimdi o şiirlerinizi beğenir misiniz?
    – Şimdi onları beğenmiyorum.
    Şekil bakımından zayıf buluyorum.
    Şiirin bir de ustalık denen şeye dayandığını
    o zaman bilmiyormuşuz demek.
    Bugün bu şairlerden ayrıldık.
    Halk edebiyatından istifade ediyoruz.
    Ama bir hamle yapabilmek için, eskilikten silkinebilmek için o şiirleri de yazmak lazımdı.
    – En çok sevdiğiniz bir şiiri okur musunuz?
    Hangisini okuyacağını bir müddet kestiremedi. Sonra şu şiiri okudu:

    SERESERPE
    Uzanıp yatıvermiş sere serpe
    Entarisi sıyrılmış hafiften
    Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor
    Bir eliyle de göğsünü tutmuş
    İçinde kötülüğü yok biliyorum
    Yok, benim de yok amma
    Olmaz ki
    Böyle de yatılmaz ki…

    Bu pek sevimli şiiri de dinledikten sonra
    şaire kafiyeye dönüp dönmemeye niyetli
    olup olmadığını sordum.
    – Şimdilik vezne, kafiyeye bağlanmamak lâzım. Sonra faydalanılabilir.
    – Niçin?
    – Vezinsiz kafiyesiz şiir, şairi güçlüğü doğrudan doğruya şiirde aramak imkaniyle, daha doğrusu zaruretiyle karşılaştırıyor.
    Bu zaruret de şiirin çevresini genişletiyor. Günün birinde vezinli kafiyeli şiire dökülecek olursa o zamanın şairleri bugünkü nesillerin tecrübesinden istifade etmiş olacaklar.
    Orhan Veli elindeki şişeye mahzun bir tebessümle baktı. Şişe bitmek üzere idi. Kadehlere birer tane daha koyduk.
    Şişe boşaldı. Boş şişeyi pencereden dışarı attık. Sanki Orhan Veli’nin okuyucuyu gaflet uykusundan uyandırmak için yazdığı mısra rakı şişesinin içinde imiş gibi, şişe
    büyük bir şangırtı ile kırıldı.
    İçindeki mevhum sarhoş istavrit ayıldı.
    Kuş olup uçtu. O, kanarya sarısı kaşkolunu boynuna sardı. Ben harap şapkamı
    kafama geçirerek sokağa fırladık.
    Genç şair işte o zaman kendisinin
    en güzel mısralarını mırıldandı:

    İstanbul’un mermer taşları
    Başına da konuyor aman martı kuşları
    Gözlerimden boşanır hicran yaşları
    Edalım
    Senin yüzünden bu halim.

    Artık ne okuyucuyu gaflet uykusundan uyandırmak var, ne rakı şişesinde
    balık olmak meselesi:

    İstanbul’un orta yeri sinema
    Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama
    El konuşur, sevişirmiş bana ne
    Sevdalım
    Boynuna vebalim.

    Ne sere serpe, ne cımbızlı şiir beni sarmıştı. Ne yapalım anlıyamıyoruz işte.
    Ama böylesini anlıyoruz.
    İçimize bir gariplik çöküyor.
    Anadolu çocuğuyuz nidelim.
    Yapamıyoruz biz Breton, Tzara ve Michaux ile.
    – Üstat, sen bana o adı bilinmez halk şairinden bir türkü daha söylesene.
    – Peki!…

    Hapishane içinde üç ağaç incir
    Kollarım kelepçe anam boynumda zincir
    Zincir sallandıkça her yanım sancır
    Düştüm bir ormana yol belli değil
    Yatarım yatarım gün belli değil.

    Orhan Veli’yi pek sevdiği Rumeli hisarına gitmek üzere vapura bildirip dönerken yirmi sene evvel başka bir şairin yazdığı
    şu mısraları hatırladım:

    ‘Göllerde bu dem bir kamış olsam’
    Şu şair istekleri bir çeyrek asırda aynı imkânsızlığı devam ettirmek şartiyle,
    ne kadar değişiyor. Şair değilim bereket! Göllerde kamış rakı şişesinde balık olmayı
    bir şişe siyah şarap karşısında alelâde bir beni âdem olmıya da değişmem doğrusu.


    Sait Faik - Söyleşi 2 Şubat 1947 Yedi Gün
    “Orhan Veli İçin Bir Biyografi ve
    Basında Çıkmış Yazılardan Seçmeler”
    (1953) - Adnan Veli Kanık
  • RAKI ŞİŞESİNDE BALIK OLMAK İSTEYEN ŞAİR

    Üzerinde en çok durulmuş, zaman zaman alaya alınmış, zaman zaman kendini kabul ettirmiş, tekrar inkâr, tekrar kabul edilmiş; zamanında hem iyi, hem kötü şöhrete ermiş bir şair vardır.
    İki incecik bacak, kısaca bir rençkot, kanarya sarısı bir kaşkol, müselles bir yüz, şişirilmiş bir göğüse benzeyen bir sırt, -denebilirse- ergenlik bozuğu bir yüz:
    İşte görünüşte Orhan Veli.

    Şiirlerinin münakaşası bana düşmez. Seven mi haklı, sevmeyen mi? Orası bize ait değil. Nurullah Ataç onu yeter derecede tanıtmıştır. Ama kendisi Orhan Veli'yi tanımazmış. Geçenlerde bir mülakatta:
    — Orhan Veli mi? Tanımıyorum! demiş.
    Ben de Orhan Veli'ye sordum. O da onu tanımıyor.
    Bari birisi lütfetse de şairle münekkidi birbirine tanıştırıverse. Daha doğrusu banştırıverse. Ama Nurullah Ataç dargınlığa pek dayanamıyor olmalı ki bıyık altından gülümsüyor ve "Hakkını inkâr etmeyelim. İyi şairdir" diyor. Orhan Veli bıyık altından gülmüyordu. Gülmüyordu ama o da; "Hakkını inkâr etmiyelim, şiirden anlayan adamdır" dedi.
    İstanbul şehrini zaman zaman bir moda sarar. Bazen bir şarkı, bazen bir tek "voyvo!" kelimesi, bazı defa ".. bilmem kime maşallah!" gibi. Orhan Veli'nin:
    "Yazık oldu Süleyman Efendiye"si de böyle meşhur olmuştu. Biz okuyucular, acaba şair bu mısranm meşhur olacağını bilerek mi bunu yazdı, diye kendi kendimize bir sual sormuştuk. Ben de şaire onu sordum.
    O- Ben hayatı sadelik içinde geçmiş basit bir adamın hayatından bahsetmek istedim. Acayiplik olsun diye yazmadım. Şiiri neşretmeden evvel de bu kadar yadırganacağını tahmin etmiyordum.
    Ben- Yadırganmamıştır. Meşhur olmuştur, dedim. Bir şey daha sevgili şair, ben sormak istemezdim ama sizden bahseden her adam bana bile şunu soruyor: Nasırı edebiyata sokmakla yani ne demek istiyor? Nasır pek mi mühim sanki? Anlıyorsunuz ya, bazı genç kızlar bunu pek merak ediyor da...
    Orhan Veli mustarip bir hâl aldı. Yarinden ayrılmış turnalar gibi uçtu.
    — Hayatında büyük manevî ıstırapları olmayan bir insan için nasırın mühim olduğunu telâkki ediyorum, dedi.
    İnsan bir şairle konuşurken şu suali sormak ayıp kaçar ama soracağım, dedim, kendi kendime;
    — Sizde nasır var mıydı o zaman:
    — Süleyman Efendi şiirinden sonra ahi tuttu. Bende nasır çıktı.
    — Peki, gelelim rakı şişesinde balık olmaya...
    — Yine mahsus yazmadım. O sırada yoksulluklar içinde yaşayan bir adamın hayatını anlatır o şiir. Böyle bir insan birçok şeyler ister. Esvap ister, yemek içmek ister, bu arada rakı içmek de ister. Bu istek mübalâğalı bir şekilde anlatılmıştır.
    — Nasır kadar sükse yapacağını umuyor muydunuz?
    — Onu belki düşünmüşümdür. Bazı kelimelerin, bazı cümlelerin kullanıla kullanıla manaları kalmıyor. Okuyucuya birçok sözler tesir etmez oluyor. İşte o zaman şair okuyucuyu dürtmek, basma kalıp sözlerin içine attığı gaflet uykusundan uyandırmak istiyor. Rakı şişesinde balık olsam mısraı -mısraı değil satırı-da bu maksatla söylenilmiş olabilir
    Şaire söylemedim ama düşündüm: Şair okuyucuyu dürteceğine, gaflet uykusundan uyandıracağına basma kalıp sözleri söylemeyiverse daha iyi olmaz mı sanki?
    — Rakıyı sever misiniz?
    — Bayılırım.
    — Bendeniz de... Ucuzlamasına ne dersiniz?
    — Bir türlü inanamıyorum.
    — Ya Fahrettin Kerim Beye?
    — Allah, derim.
    — Neşredilmemiş yeni şiirlerinizden bir tane lütfeder misiniz?
    Tatlı tatlı okudu.
    CIMBIZLI ŞİİR
    Ne atom bombası,
    Ne Londra konferansı;
    Bir elinde cımbız,
    Bir elinde ayna;
    Umurunda mı dünya.

    Okur yazar hanımları küplere bindirecek bir şiir. Orhan Veli kızacak belki. Şiirini geçen akşamki Fikret Adil'in yaptığı bir azizlikle bir hanıma okudum. Fena içerledi. Elindeki votkayı masaya bıraktı. O da irticalen:
    Ne elinde nasır Ne başında çoluk çocuk Bir elinde yirmi dokuzluk İki ayağında nasır Umurumda mı Orhan Veli?
    Deyivermez mi?
    Tam bu sırada yanımıza, şimdiye kadar yazdığı mıs-raların adedi bir milyonu bulan, tepe taklak olmayı göze alacak bir tabi aramakla meşgul genç şair Süavi Koçer geldi. İki şair musafaha ettiler.
    — Süavi Koçer'i nasıl bulursunuz? dedim.
    İki şair birbirine bakıştılar. Orhan Veli:
    — Bir harikadır! dedi.
    — En çok hangi şairleri seversiniz?
    — En çok isimsiz şairleri severim. Daha ziyade adı bilinmeyen halk şairlerini. Meselâ türküleri çıkaranları.
    — Bir tane söyler misiniz?
    Aldı şair bakalım ne dedi:
    Akşam olur hapishane kitlenir
    Kimi kâğıt oynar, kimi bitlenir
    Kiminin temyizden evrakı gelir
    Düştüm bir ormana yol belli değil Yatarım yatarım gün belli değil.
    Kimin olursa olsun güzel şiir!
    Güzel bir şiir okunduktan sonra insan bir zaman susuyor, konuşamıyor. Neden sonra:
    — Şiire ne zaman başladınız?
    — Bu hastalık bende 11-12 yaşlarında başlar. O za
    manki yazdığım şiirler alışılmış tarzda şeylerdi. Daha doğrusu kötü şiirlerdi. Şairlerden kötülerinin bile tesiri altında
    yazardım. Bir gün geldi. Eski şiirlerden bıktık. İstedik ki biraz daha farklı olsun.
    — "Ama da biraz daha ha!" demedim."
    Devam etti:
    — O sıralarda gâvur şairlerini okuyorduk.
    — 12 yaşında mı?
    — Hayır. Daha çok sonraları. Bu arada Baudlaire'den sonraki nesillerin. Daha çok modern şairlerin kitaplarını. Bir de sürrealistleri. İşte herkesin acaiplik telâkki ettiği şiirleri o zaman yazdık.
    — Şimdi o şiirlerinizi beğenir misiniz?
    — Şimdi onları beğenmiyorum. Şekil bakımından
    zayıf buluyorum. Şiirin bir de ustalık denen şeye da yandığını o zaman bilmiyormuşuz demek. Bugün bu şiirlerden ayrıldık. Halk edebiyatından istifade ediyoruz.
    Ama bir hamle yapabilmek için, eskilikten silkinebilmek için o şiirleri de yazmak lâzımdı.
    — En çok sevdiğiniz bir şiiri okur musunuz?
    Hangisini okuyacağını bir müddet kestiremedi. Sonra şu şiiri okudu:

    SERE SERPE
    Uzanıp yatıvermiş sere serpe
    Entarisi sıyrılmış hafiften
    Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor
    Bir elle de göğsünü tutmuş
    İçinde kötülüğü yok biliyorum
    Yok, benim de yok amma
    Olmaz ki
    Böyle de yatılmaz ki

    Bu pek sevimli şiiri de dinledikten sonra şaire kaeye dönüp dönmemeye niyetli olup olmadığını sordum.
    — Şimdilik vezne, kafiyeye bağlanmamak lâzım.
    Sonra faydalanılabilir.
    -Niçin?
    — Vezinsiz, kafiyesiz şiir, şairi güçlüğü doğrudan doğruya şiirde aramak imkânıyla, daha doğrusu zaruretiyle
    karşılaştırıyor. Bu zaruret de şiirin çevresini genişletiyor.
    Günün birinde vezinli kafiyeli şiire dönülecek olursa o zamanın şairleri bugünkü nesillerin tecrübesinden istifade etmiş olacaklar.
    Orhan Veli elindeki şişeye mahzun bir tebessümle baktı. Şişe bitmek üzere idi. Kadehlere birer tane daha koyduk. Şişe boşaldı. Boş şişeyi pencereden dışarıya attık. Sanki Orhan Veli'nin okuyucuyu gaflet uykusundan uyandırmak için yazdığı mısra rakı şişesinin içinde imiş gibi, şişe büyük bir şangırtı ile kırıldı. İçindeki mevhum sarhoş istavrit ayıldı. Kuş olup uçtu. O, kanarya sarısı kaşkolünü boynuna sardı. Ben harap şapkamı kafama geçirerek sokağa fırladık. Genç şair işte o zaman kendisinin en güzel mısralarını mırıldandı.

    İstanbulun mermer taşları
    Başına da konuyor aman martı kuşları
    Gözlerimden boşanır hicran yaşları
    Edalım
    Senin yüzünden bu halim.

    Artık ne okuyucuyu gaflet uykusundan uyandırmak var ne rakı şişesinde balık olmak meselesi:

    İstanbulun orta yeri sinema
    Garipliğim, mahzunluğum duyurmaym anama
    El konuşur, sevişirmiş bana ne
    Sevdalım
    Boynuna vebalim.

    Ne sere serpe, ne cımbızlı şiir beni sarmamıştı. Ne yapalım anlayamıyoruz işte. Ama böylesini anlıyoruz. İçime bir garipliktir çöküyor. Anadolu çocuğuyuz nidelim. Yapamıyoruz biz Breton, Tzara ve Michaux ile.
    — Üstat, sen bana o adı bilinmez halk şairinden bir türkü daha söylesene.
    -Peki.
    Hapishane içinde üç ağaç incir
    Kollarım kelepçe anam boynumda zincir
    Zincir sallandıkça her yanım sancır

    Düştüm bir ormana yol belli değil
    Yatarım yatarım gün belli değil.

    Orhan Veli'yi pek sevdiği Anadoluhisarı'na gitmek üzere vapura bindirip dönerken yirmi sene evvel başka bir şairin yazdığı şu mısraları hatırladım.

    Göllerde bu dem bir kamış olsam.

    Şu şair istekleri bir çeyrek asırda aynı imkânsızlığı devam ettirmek şartıyla ne kadar değişiyor.
    Şair değilim bereket! Göllerde kamış, rakı şişesinde balık olmayı bir şişe siyah şarap karşısında alelade beni âdem olmaya da değişemem doğrusu.
  • 77 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Ne anladığımı yazacağım. "Sen yorum yapma bir daha." diyecekler okumasın. Kendini beğenmişler ile uğraşamam.
    Neyse moruk, yazardan başlayıp kitaba, ardından da karakterlere gidecek olan bir rota tasarladım. Bir yere takılırsanız özelden sorabilirsiniz. Adamın hayatına baktım biraz. Yazar olabilmesi için koşullar uygunmuş doğrusu, villalarda falan oturuyormuş. Yeteneğini de yadırgamamış hiç. Asıl kararı nasıl vermiş olduğunu merak etmedim değil, benim babam pastacı olsaydı ben de pastacı olur muydum? Belki olmayabilirdim ancak pastadan anlayacağım kesin olurdu.
    Neyse moruk, ailesi iyiymiş anlayacağımız. Adamın villası bizi germemeli. İkinci şahıs ağzı ile anlatıyor ama kimin anlattığını çözemedim. Olaya, devrin satranç üstadı ile girişiyor, anlatıcı. Bu eleman aslında üstat falan değil diyor. Satranç olmasaymış bir halta yaramazmış. Varlığı falan gereksizmiş dünyada. Zaten ailesi de bebeyi terk etmiş, sağolsunmuş, bir papaz kucaklamış bunu. Papaz da alkolik kankası ile satranç oynayan bir tip. İlahi sabrını güçlendirmek için bu yolu benimsemiş. Zaten bebeyi de o yüzden yanında tutuyormuş. Eleman, yaramaz değil ama ilgisiz bir tip. Ne ile meşgulse kağnı arabasının yavaşlığına denk gelecek bir yavaşlıkta yapmaktaymış. Neyse, bir gün, alkolik kankası ile satranç oynarken papaz, yakınının öldüğünü ve papazından görevini yapmasını iddia eden herifin biri kapıyı çalıyor. Papaz, "Hay Allah." diyor, giyiyor cüppeyi gidiyor. Alkolik lavuk, "Şimdi ne olacak ha?" diye sorgularken, bu bebe tahtada bir taşı oynatıyor. Lavuk şaşırıyor ve bu zümzük ile oyunu oynamaya başlıyor. Papaz geliyor daha sonra, zümzüğün bir işe yarayabileceğini gördüğünde mutlu oluyor adam.
    Neyse moruk bebe alıyor başını gidiyor. Önüne geçen satranç beylerini deviriyor. Bu sırada "Siz de satranç mı biliyorsunuz?" havalarına giriyor. İç dünyasında, dış dünyanın insanlarını küçümsemek ile yetinse iyi, "Her şeyi ben bilirim.","Dünyadaki en mühim iş satrançtır." diyerek radikal bir curcuna yaratıyor. "Halbuki satranç bir oyun değil midir?" diye sormuştum kendime, anlıyorum ki moruk, insan kendini ne ile özel hissediyorsa -ve başarı sağlıyorsa tabi-, tabiatta başka bir şeyin olamayacağına, onun haricinde başka şeylerin yaşanamayacağına yönelik inançlar geliştiriyor, duvarlar örüyor. Bu bebe de böyle yapıyor. Normalde oturtup konuşmaya girişsen iki lafın belini doğrultamayacak olan adam, satranç ve satranca ilgisi olan elemanların yanında dünyanın efendisi hallerine sokuluyor. Öykü tam da burada başlıyor moruk. Kaptan, bu adamı dimağına sokmuş bir kere, satranç oynamanın yollarını aramakta. Niyetinin ne olduğunu anlayamadım, zaten garipte geldi. Karşında ilgi duyulan bir usta var ve sen de satrançta orta düzeyde oyunlar yapabilecek bir elemansın, adamı da yerden yere vurmuşsun; "Bu bebenin bir sıfatı bile yok." diye, ne diye belini bükmeye uğraşırsın ki? Açıkçası bebe, satrancın İstanbul'u gibi belirtilse de, o denli de zavallı olarak kabul edilmiş. Olayı anlatan kaptan da, zavallı adamın kendini beğenmişliğini yok etmek istiyor, kendine bunu görev edinmiş. Nasıl yaparım bunu diye düşünürken, kerizin birini buluyor. Kerizde para var ve de hırslı bir tip. Kaptan bu kerizi alıyor, bebenin gözünün dibinde satranç oynamaya girişiyor, ancak, bebe oralı olmuyor, "Sıradanlık kokmaya başladı buralar, şuralarda hava alalım az." diyerek uzaklaşıyor ortamdan. Keriz ayar oluyor duruma, bebenin yanına gidiyor, "Yiyosa gel oynayalım." falan diyor. Bebe, "Menajerim, unvanı bulunmayan insanlar ile oynamama müsaade etmiyor." diyor. Keriz, kerizlik yapıp, para karşılığında eş zamanlı yapılacak bir müsabaka ayarlıyor. Kaptan, "Para en ehemmiyetli mühimmat, nasıl yaparsın bunu?" sorguluyor kerizi, ama keriz, "Profesyonel işadamı, ben olsaydım da onun gibi yapardım." diyerek durumu tatlıya bağlıyor.
    Neyse moruk, bunlar tütün odasında toplanıyorlar Bebe, "ben tek siz hepiniz." diyor. Bunlar kırbaçlanmış horozlar gibi ötüşüyorlar. Birbirlerini kışkırtıyorlar. Bebe sukutunu koruyor, sakince de "Siz on dakika düşünün." diyor. Bu topluluk, öyle bir kargaşa halindeki, kimisi bebeyi pataklamak istiyor, kimisi onun usta olduğunu söylüyor. Neyse moruk, oyun başlıyor. Bunlar on dakika düşünüp oynuyorlar, her kafadan ayrı ses, bebe hemen hamle yapıyor. Sıkılgan davranışlarda tavır sergiliyor falan. Berikiler zıvanadan çıkıyor. Bunlar on dakika düşünüp, yeni bir hamle yapacaklar iken, arkadan sessizce aralarına sokulmuş hacının biri, "Öyle oynama, ağına düşersin." diyor. Ardından, kimsenin anlayamayacağı şeyler söyleyerek hacı olduğuna inandırıyor herkesi. Keriz, "Dayı, çok biliyorsan geç oyna." diyor buna, bu, "Yok sen oyna, ben yardımcı olmaya çalışırım." diyor. "Bunlar düşüne dursun, ben şurada az işim kalmıştı onu halledip geleyim." diyen bebe geliyor, taşlardaki değişikliği sezerek hımm mımm diyor.Elemanlar, bebenin bu düşünceli hallerinden memnun oluyorlar doğrusu. "Şimdi işin bitecek." gibisinden laflar çeviriyorlar kendi aralarında hacıya güvenerek. Hacı da, zihninden oyunlar kuruyor, bebenin ne düşünebileceğini düşünüyor. Bebe oynadıktan sonra ise hacı, durumu çözmüş olacak ki, beraberliği getirecek hamleyi söylüyor. Bebe, ne olduğunu anlamadan, "Bir oyun daha?" diyor. Gözler hacıya çevriliyor, hacı, "Yok ben tövbeliyim arkadaşlar." diyor ve gidiyor. Kaptan, "Ee? Ne olacak şimdi ha?" diye soruyor, keriz ise bebenin hacıya yenilmesi için gereken ücreti bebeye ödemeye hazır.
    Neyse moruk, o sırada kaptan hacının yanına gitmiş. Hacı ile konuşmaya başlamış. Ben yine okuyor gibiydim o aralar, aklımdan eski sevgilim geçiyordu. Yeni bir manita yapmış, iki hafta sonra ayrılmışlar. "Çok darlıyordu beni." diyordu. Ben de bunları işitirken ne hissedeceğime karar verememiştim. Hacı konuşurken, bu tilkiler dolaşıyordu zihnimde. Hacı, zindana düştüğünde dahil oldum muhabbete. Bunun amcası muhterem bir adammış. Ailecek hürmet ediyorlarmış. Bunlar amcayı gözetirken, bir gün, Nasyonel Sosyalistler evi damı basmışlar. Varını yoğunu almışlar amcanın. Bizim hacıyı da rehin alıp zindana atmışlar. "Ben hacılığa zindanda eriştim." dedi hacı Hz. Yusuf gibi. Alışamamış zindana. "Amcayı savunurken, başımıza gelene bak." diye konuşuyormuş kendi kendine. Bir yandan da bunu sürekli dürtüklüyormuş Nasyonel adamlar. ""Amcan kimdir? Neden amcan?" gibi sorular sorarak sınırlarımı zorluyorlardı." diyor. Neyse, bu henüz hacılığa erişmeden, satranç kitabı ütüyor nasyonel gardiyandan. Kitaba, suratını buruştursa da, "Yapacak bir şey yok." deyip kolları sıvıyor. İyice hatim ediyor kitabı, hafızlık mertebesine erişiyor ama nefsindeki eski çılgınlığını sindiremiyor bir türlü. Ara ara evliya, ara ara deli hallerinde takılıyor. Kendisi de ne olduğunu çözemiyor. Hacının dimağı kıldan ince bir vaziyette salıyorlar, tamam diyorlar, özgürsün. Hacı da gemileri özlüyor, geliyor mekana. Tesadüfen satranç oynayanları görüp, dikizlemeye koyuluyor. Yanlışları görüyor ve etik algısı ile düzeltmeyi görev biliyor.
    Açıkçası moruk, hacının durumu bana garip gelmedi değil. Felsefeden ilham aldığı belli. "Hiç olmak." tercihini düşünmeyi düşünürken sıyırmış balatayı.
    Neyse moruk, hacı hikayesini anlattıktan sonra, mikrofonu kaptan eline alıyor ve hacı ile bebe arasında oynanacak müsabakaya konsantre topluyor. Bunlar, oynamaya başlıyor. Tıpkı, bebenin, horozlar ile oynadığı gibi, hacı da, bebe ile oynuyor ancak hacı çılgın, normalde bebenin vermesi gereken tepkileri hacı veriyor. Sabırsızlığı boyunu aşıyor. Dönüşüm geçiyor. 'Adam gibi adam.' diyebileceğimiz hacı, avını yakalamak üzere, pusuya yatmış panter gibi. Bebe sakin. On dakikanın onunu da kullanıyor. Millet mızmız, "Bebe çok kasıyor." falan diyorlar. Hacı sinirli, "Oyna artık." diyor. Bebe, "Ancak böyle oynarım." diyor. İki saate yakın oynuyorlar. Herkes beziyor ama kimin kazanacağına dair olan merak odada tutuyor onları. Kıpırdamıyorlar bir yere. En son hacı, bebeyi yeniyor moruk. Hacı, "Olley." falan çektiriyor. Meksika dansına bağlıyorlar oradan. Bebe tepkisiz. "Bir oyun daha?". Hacı, "Olur." diyor. Kaptan, "Hacı, ilaçlarını almadın." diyor lakin hacı umursamıyor. Oyun başlıyor. İkinci oyuna sabrı olmayan gidiyor. Hacı yerinde duramıyor. Bebe, kendinden emin gibi. Kaptan, hacı için endişeleniyor. Keriz, bebenin yenileceğini düşündükçe tatmin oluyor.
    Neyse moruk, hacıya haller geliyor daha sonra. Satranç tahtası falan devriliyor. Oyun bozuluyor. Kaptan, hacıyı durdurmaya çalışıyor. Bebe, oyunun bozulduğuna tepkili. Keriz ise, bir şey olsa da bebeye sümsüğü çaksam diye tetikte.
    En sonunda moruk, hacı düzeliyor. Kaptan, "Oynama şu mereti bir daha." diyor. Hacı, "Tövbe oynamam." diyerek bitiyor öykü.