• 288 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Muhteşem ötesi bir kitap oldum.Resmen aşık oldum kitaba ve kitabın devamı yoldaymış.Çok merak ediyorum onu da Meryem Çimen Kıvılcım hocam emeğinize sağlık.Gelelim kısa bir özetine:

    Defne ve Ozan biraz kafa dinlemek için tatile çıkmaya karar verirler.Edirne'de bulunan Moira adında bir butik otelde yer ayırttırmışlardır.Otele vardıklarında biraz gecikmişlerdi ama Nona onların gelmesini bekliyordu.Kahvaltı vs. saatlerini söyledikten sonra Defne ve Ozan odalarına çekilirler.Defne hemen uykuya dalar.Ozan da hemen sonra uyur ama uykusunda bir müzik sesleri ile uyanır.Ormanın içinden gelmektedir.Tekrar uyumaya çalışır ama kayıtsız kalamaz.Kalkar ormana doğru yürümeye başlar.Ormanın derinliklerine gittikçe müzik seslerinin yanında kadın seslerini de duymaya başlar.Biraz daha yaklaşınca yarı çıplak halde eğlenen kadınları görür.Çalılıkların arkasına saklanır ve izler.Tam o anda kadınların arasından birine yakalanır ve tüm kadınlar Ozan'ın üzerine doğru atlarlar.Ozan gözünü açtığında ormandadır.Moira otelini arar ama bulamaz.Biraz daha ilerleyince taştan köy evine benzer evler olduğunu farkeder ve oraya gider.Bir kadın görür ve oteli sorar ama kadın anlamaz.Kadın ve çocuğu Yunanca bir şeyler konuşuyorlardı.Ozan'ın etrafında toplanan insanlar Ozan'ı inceliyorlardı.Çünkü Ozan onlara göre çok farklıydı.Giyimi,konuşması bakımından.Onlar genel olarak beyaz togalar giyiyorlardı.Sonra yapılı bir adam Ozan'ın yanına gelerek yakından inceledi.Sonra da Yunanca bir şeyler söyledi ama anlamadı Ozan.Birileri anlar diye Türk olduğunu ve Moira adında bir oteli aradığını söyler.Moira ismini duyunca hepsinin yüzü şaşırmış bir ifade alır.İri yarı adam daha sonra gidip yanında çekik gözlü bir çocukla gelir.Çocuk sorular sormaya başlar.İşte adın ne gibi.Ama kimse Ozan ismini söyleyemiyordu.Biri Orph, diğeri Orphan,bir diğeri de Orphanos diyordu.Daha sonra çocuk nerden geldiğini sordu ama Ozan Türkiye dediyse de anlamadılar.Daha sonra Ozan burası neresi diye sorunca Trakya(Edirne/Eski adı Adrianapolis) yanıtını aldı ve çocuğun isminin Avaz olduğunu öğrendi.Derken Ozan'ı bu iri yapılı olan adam evine alır.Adamın adı Maximus'du.Kızı Cornelia yiyecek şarap ve ekmek getirdi.Burda böyle yeniyormuş.Ozan ekmeği şaraba batırarak karnını doyurdu ve sonrasında ise Avaz aracılığı ile sohbet ettiler.Defne'den,müzisyen olduğundan vs.Maximus hemen kızından kitharayı istedi ve Ozan'a çalması için verdi.Ozan'da kayıtsız kalamayarak çalmaya başladı.Ev halkı büyülenmişti resmen.

    Defne ise uyanmaya yakın bir rüya görmüştü ve otel odalarında Ozan'ın kafasını kesik halde yatakta görmüştü.Bağırarak uyandı.Nona hemen yanına gitti ve kâbus gördüğü konusunda onu biraz rahatlattı.Ama bir türlü Ozan'a ulaşamıyordu.Bekle bekle Ozan yok.Daha fazla dayanamadı ve ormana aramaya çıktı.Ormanda giderken kir pas içinde bir adam görür.Ama adam sürekli "Arkana bakma" diye sayıklıyordu.Defne'ye baktığı gibi bağırmaya başlayınca Defne'de korkup bağırmaya ve kaçmaya başlar ama hızla kaçarken ayağı kayar ve yere düşer.Acılar içinde kıvranırken biri seslenir ve Defne'ye yardım eder.Bu kişi Raphael'dir.Neyse Defne'yi alır doktora götürür.Durumu anlatır Defne ama o da öyle bir otel olmadığını söyler.Defne'yi kendi kaldığı otele götürür.

    Raphael ise Zamanlar Arası İstihbarat Teşkilatı'nda çalışıyordu artık.Ve görevi Ozan üzerineydi.Bu yüzden de Defne'ye yaklaştırmıştı teşkilat onu.

    Maximus,Kral Oeagrus'a Ozan'ı anlatmış ve tanışmak için de yemekte buluştular.Ozan Kraliçe Calliope,Kral Oeagrus,Linus ve Marsyas ile tanışmıştı.Başta Marsyas'ı gördüğünde küçük bir baygınlık geçirdi ama sonra alıştı.Çünkü Marsyas bir satirdi.Keçi bacaklara sahipti.Neyse Ozan burda da kithara çaldı ve herkes yine büyülendi.Derken Kral ve Kraliçe aralarında konuşuyordu.Kraliçe Ozan'ın daha önce kaçırılan oğlu olduğunu düşünüyordu.Bu kısım sizde canlar Gerçekten Ozan Kraliçe'nin oğlu muydu?

    Polislerden gelen haber ve ceset tespiti sonrasında Ozan ölmüştü.Ölmüş müydü ki?Zaman geçti Defne hala Ozan'ın acısını yaşarken,Raphael ile bir ara yakınlaşır ve birlikte olurlar.Daha sonra çok pişman olur Raphael'i kovar ama ona haksızlık yaptığını düşünerek açıklama yapar.Birgün yakın arkadaşı Gizem ile festivale giderler ama Defne burda bayılır.Geri dönerler ama Defne hep uyku modundadır.Gizem zorla hastaneye götürür ve hamile olduğunu öğrenir.Başta istemez bebeği Raphael'den olduğu için çünkü Ozan ile bebekleri olmamıştır ve ondan başka kimseden bebek istemez.Ama sonra babasının Ozan olduğunu soylemek şartı ile Gizem'in ısrarları sonucunda da kabul eder.

    Peki şimdi ne olacaktı?
    Raphael ne amaç ile çalışıyordu?
    Ozan nasıl geri dönecekti?
    Defne ile Ozan kavuşabilecek miydi?
    Ozan'ın geçmişi nedir?
    Annesi,babası kimdir?
    Avaz ve Cornelia arasında neler oluyor?
    Avaz, Cornelia,Ozan,Lea,Marsyas kaçabilecekler miydi?

    Hadi bakalım canlar gerisi sizde
  • Loki, bir gün, Frigg’in giyenin uçmasına izin veren
    şahin postunu denemektedir. Uçarak Geirrod’un salonuna gelir
    ve pencere eşiğine konup içeriyi izlemeye başlar. Geirrod, kuşun
    onu seyretmesinden hiç hoşlanmaz ve hizmetçilerinden birine
    kuşu derhal yakalaması için emir verir. Hizmetçi salonun duvarına
    tırmanır. Loki, duvara güç bela tırmanan adamın sinirlenmesinden
    keyiflenir ve son ana dek orada öylece durur. Fakat
    ayağı takıldığı için kaçmayı da başaramaz. Geirrod, şahinin
    gözlerinden onun aslında kılık değiştirmiş birisi olduğunu anlar
    ve kim olduğunu öğrenmek ister. Ama Loki konuşmayı reddeder
    ve bu yüzden kafese kapatılıp üç ay boyunca aç bırakılır.
    Nihayet, devin bu ‘dostane’ tutumu işe yarar ve kim olduğunu
    itiraf eder. Bunun üzerine Geirrod, Thor’u güç kemeri ve muhteşem
    çekici olmaksızın salonuna getirmesi halinde onun hayatını
    bağışlayacağını söyler.
    Loki’nin Thor’u buna nasıl ikna ettiğini bilmiyoruz ama
    büyük tanrı silahsız halde Loki’yle birlikte Geirrod’un sarayına
    doğru yola koyulur. İki kafadar yolda dişi bir devin evinde konaklarlar.
    Dişi dev, Thor’a Geirrod’un kana susamış doğası hakkındaki
    hakikati anlatır ve ona bir güç kemeri, bir asa ve bir çift
    demir eldiven ödünç verir; tedbirli olmak her zaman iyidir.
    Thor, büyük Vimur nehrine geldiklerinde kendisine ödünç verilen
    kemeri beline bağlar, asayı eline alır ve kemerine sıkıca tutunan
    Loki’yle birlikte sığ suda ilerlemeye başlar. Nehrin ortasına
    geldiklerinde su birdenbire ikisinin omuz hizasına kadar
    yükselir. Ne olup bittiğini anlamak için etrafına bakınan Thor,
    karşıdaki tepelerin oluşturduğu vadinin üzerinde çömelmiş
    vaziyette durmakta olan Gialp’i görür. Gialp, Geirrod’un kızıdır
    ve suların aniden yükselmesinin sebebi odur. Snorri, aldığı terbiyeden
    ötürü onun bunu nasıl yaptığını bize söylemez fakat
    anlaşıldığı kadarıyla Gialp o sırada nehre işemektedir (kimi
    antropologlar ve halkbilimciler onun adet gördüğü kanısında
    olsalar da, bir halk öyküsü için bu açıklama oldukça uygun görünüyor).
    Bunun üzerine Thor, bir filozof edasıyla “nehri kaynağında
    kurutmalı” diyerek yerden bir kaya alır ve ona fırlatır.
    Suda ilerleyip karşı kıyıya vardığında, bir üvez ağacına tutunup
    kendisini suyun dışına çeker. Snorri, üvez ağacına bu yüzden
    “Thor’un kurtuluşu” dendiğini de eklemeyi ihmal etmez.
    Öykünün bu kısmı, Snorri’nin alıntıladığı başka bir Edda şiirine
    ait dörtlükte desteklenmektedir. Bu durum, Snorri’nin
    elinde, bu şiirin, öykünün kendi Edda’sında yer alan nesir halini
    yazmasına yardımcı olan, daha uzun bir versiyonu bulunduğuna
    işaret etmektedir:
    "Sakın ola yükselmeyesin Vimur, sığ sularından geçerken ben,
    Seni aşıp devlerin sarayına doğru yol alırken.
    Bil ki yükselirsen eğer, benim tanrısal kudretim,
    Yükselecektir göklere değin.
    Sonra Thor ve Loki, Geriord'un, böylesine önemli iki tanrı
    için son derece uygunsuz bir ağırlama yeri olan keçi ağılının
    bulunduğu salonuna giden yola devam ederler. Ağılda tek bir
    mobilya parçası vardır, o da bir sandalyedir. Thor sandalyenin
    üzerine oturduğunda sandalye birdenbire yerden yükselir ve
    onu çatıya doğru sıkıştırmaya başlar. Dişi devin daha önce kendisine
    ödünç vermiş olduğu asayı çatı kirişlerine doğru bastırmak
    suretiyle, kendisini aşağıda tutmaya çalışır ve aniden bir
    çatırtıyla birlikte acı bir feryat kopar. Geirrod’un kızları, sandalyenin
    altından yukarı doğru iterek Thor’u tavana doğru sıkıştırıp
    ezmeye çalışmışlar, ama onun bu karşı hamlesi, kızların
    belini kırmıştır. Yalnızca bir elyazmasında muhafaza edilmiş
    olsa da, Snorri’nin Edda’sı bu olayı anlatan şiirden de bazı dizeler
    alıntılamıştır:
    Bir defa kullandım bütün gücümü,
    O da, devlerin sarayında.
    Geirrod’un kızları Gialp ve Greip,
    Beni gökyüzüne kaldırmaya çalıştıklarında.
    Geirrod, bu olaydan sonra, Thor’u iki büyük ateşle ısıtılan
    ve aydınlatılan salonuna çağırır. Thor salondan içeriye adımını
    attığında Geirrod kor haline gelmiş bir demir külçeyi maşa yardımıyla
    ateşten çıkarıp tanrıya fırlatır. Neyse ki Thor demir eldivenlerini
    takmıştır. Demir külçeyi havada yakalayıp Geirrod’a
    geri fırlatır. Dev, kendisini korumak için salonun sütunlarından
    birinin arkasına doğru hamle yapar. Ama demir külçe, sütunu,
    Geirrod’u ve onun ardındaki duvarı bile delip dışarıda toprağa
    saplanır. Snorri’nin anlattığı öykü bu şekilde sona erer. Öykünün
    son kısmı, Saxo Grammaticus’un Gesta Danorum’unda yer
    alan tuhaf bir parçayla da desteklenmektedir. Saxo, Danimarkalıların
    İskandinavya’nın kuzeyine doğru at sırtında yaptıkları
    maceralı ve uzun bir yolculuğu anlatırken, onların yol boyunca
    tanık oldukları bazı korkunç manzaraları da betimlemiştir. Atlılar,
    ilk çağlardan kalma yıkık bir kente benzeyen bir kasabaya
    gelmişler. Burada, temizliğe ve bakıma fena halde ihtiyaç duyan
    taştan bir salon varmış. İçeri girdiklerinde ise “un ufak olmuş
    bir kaya parçası ve onun hemen yakınındaki bir platformun
    üzerinde, bu taş yığınına karşı oturur halde karnı deşilmiş ölü
    bir adam” görmüşler. Danimarkalı önder Thorkell, bunu takipçilerine
    “bir keresinde devlerin küstahlığı yüzünden çileden
    çıkan tanrı Thor, kızgın bir çelik fırlatarak düşmanı Geruthus’un
    karnını deşmiş, sonra bir dağı delip geçmiştir” diye açıklamış.
    Yakınlarda belleri kırılmış iki kadın da bulmuşlar.
    Bu tuhaf öykü, aç bir mitoloji uzmanı için bulunmaz bir nimettir.
    Zira bu öyküyü yaratıcı yorumlarla süslemek mümkündür.
    Sözgelimi, acaba bu mit genç bir savaşçının mertlik törenini
    mi anlatmaktadır? Silahsız haldeki Thor, doğal düşmanlarının
    ve hayvanların saldırısıyla mı karşı karşıya kalmıştır? Bu öykü,
    tanrıların kudretiyle doğanın güçleri arasındaki mücadeleyi mi
    betimlemektedir? Yoksa, burada genç ve erkek bir tanrı olan
    Thor, “ilk bağlanma süreci sırasında dişi nesneye duyduğu aşırı
    bağlılığın ve baba figürüyle girdiği yıkıcı rekabetin oluşturduğu
    ikili gücün” yol açtığı tehditlerle mi yüzleşmektedir? Ben buradan,
    kitap yorumlarının bir sonu olmadığı ve bu konuda yapılacak
    çalışmaların bıkkınlık verici olduğu sonucuna varıyorum.
    Thor’un devlere karşı verdiği mücadeleleri anlatan, varlığını
    koruyabilmiş başka mitler de vardır. Sözgelimi, Thor’un
    Hrungnir ile yaptığı düelloyu anlatan ve Lokasenna’da yer alan
    öykü bunlardan biridir. Loki, şiirin sonlarına doğru artık öylesine
    çirkefleşir ki, Thor onu susturmak için çıkagelir. Loki “Niçin
    etrafta deli danalar gibi dönüp duruyorsun” diyerek onu alaycı
    bir hoşgeldinle karşılar. Öfkeden köpüren Thor, ona tehditler
    savurur:
    Kapa çeneni seni aşağılık pislik. Kudretli çekicim,
    Miollnir kapatacak çeneni, yoksa
    Hrungnir’in katilini sağ elimle vuracağım sana,
    Bedenindeki bütün kemikler parçalansın diye.
    Sonraki dizelerde de tehditler savurmaya devam eder:
    Hrugnir’in katili gönderecek seni Hel’e,
    Ölüm diyarının kapılarına.
    Skald şiirlerinde Thor’un Hrungnir’i nasıl yok ettiğine yönelik
    kimi anıştırmalar bulunmakla birlikte, bize öykünün ayrıntılı
    halini yine Snorri anlatmaktadır.
  • 208 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Colleen Hoover'a aşığım. Onun kitaplarından sevmediğim çok nadir çıkar. Hatta şu ana kadar hiç çıkmadı. Tarryn Fisher için de güzel yorumlar okumuştum. Sanırım onun yazdığı sadece Fırsatçı serisini okumuştum. Onda da ikincide bırakmıştım. Pek o zamanki bana hitap etmediğini düşünmüştüm. Şimdi yeniden okusam devam eder miyim bilmiyorum.

    Asla Asla da bu iki muhteşem yazarın ortak bir eseri olarak ortaya çıkmış. Birinci kitap gerçekten çok iyiydi. Sonunda "Aman Tanrım ne olacak şimdi?" demiştim. Hatta ikinci kitabı internetten indirip devam etmiştim. Şimdi Epsilon'un iki kitabı birleştirmesine sevindim açıkçası. Yazarlar sanırım üşendikleri ve kendi kitaplarına devam etmekte oldukları için kitaplar çok kısa olmuş.

    2 ve 3 için yorum yazdığımı düşünürsek bu yorumu okuyanların birincisini okuduğuna inanarak yorumlamaya devam edeceğim. Eğer birinciyi okumadıysanız buradan sonra ilk kitap için spoiler olabilir ama ikinci ve üçüncü için spoiler olmayacak.

    Birinci kitabın sonunda Charlie'yi kaybetmiştik. Silas da anılarını tekrar kaybedeceklerini öğrenmişti. Yani Charlie'nin kaybolduğu yetmiyormuş gibi bir de zaten o kitapta geçen 48 saatte öğrendiklerini de kaybedeceklerdi. Charlie için en az Silas kadar ben de endişelendim. Sonuçta kendisi hakkında hiçbir bilgisi olmadan bilmediği yerde olacaktı.

    Bu kitapta amacımız Charlie'yi bulmak ve şu 48 saatte bir unutma mevzusuna bir açıklama getirmekti. Kitapta favorim Silas. Onu erkek kardeşi London takip ediyor. Silas olmasa birkaç puan daha kırardım sanırım. *Karakter için puan kıran esin yine sahalarda.*

    Bence yazarlarımızın ikinci kitapta kafaları karışmış. Biri "Kötü son yazalım," demiş. Diğeri de "Ah hayır okuyuculara bunu yapmayalım ve iyi bir son yazalım," demiş. Benim için sorun 48 saatte unutma olayının saçma bir yere bağlanmasıydı. O sayfalara gelince "Şaka mı bu?" demiştim. "Benimle dalga mı geçiyorsunuz?" diye de devam etmiştim.

    Maalesef tüm beklentilerim suya düştü. Muhtemelen iki yazar "Okuyucuları şaşırtalım," demişler ve işte tam o noktada batırmışlar. Bazen şaşırtmanızı beklemeyiz sevgili yazarlar. Bazen sadece istediğimiz şekilde bir sonuç çıkmasını isteriz. Boşu boşuna ilk iki kitaba ipuçları yerleştirmişler.

    Hele o son.

    O son çok hızlı geçmişti. Tamam böyle bağlamalarını bir noktada kabul ederim ama bağladıktan sonra böyle ışık hızıyla bitirmek zorunda mıydınız? Oldu bittiye geldi her şey!

    O lanet epilog için diyecek tek bir kelimem yok.

    Ama bir şey söyleyeceğim elbette. O şekilde bağlamasalar bence o epilog olabilirdi. Ama bağladıkları yerden sonra o epilog dünyanın en saçma epilogu olmuş.

    Yorum yazmaya devam ettikçe puanım düşecek gibi görünüyor.

    9 puan vermiştim. Hala da puanı aynı tutacağım. Sırf Colleen, Silas ve işaretlediğim kısımlar için. Bir sürü post it harcadım. Gerçekten güzel cümleler vardı.

    Bir de kitabın orijinal dili çevrilmeyecek kadar zor değil diye hatırlıyorum. Fakat çevirmen bazı yerlerde kişileri karıştırmış. Özellikle sonlarda bunu çok sık yaptı. Başlarda da Silas yerine bölüm ismini Charlie yazmış. Keşke ikinci kere okusaymış. O zaman hataları bariz bir şekilde görebilirdi. Ben okurken yer yer sinir oldum.

    Spoiler yazmak istemediğim için burada bırakıyorum.

    Güzel ve akıcıydı bence okunabilir. İlk kitabı iki kere okumuş biri olarak tekrar okurum diye düşünüyorum. Bu düşüncem yüzünden de puanı 9 olarak hala uygun buluyorum.

    *yorum yazmayı özlemişim.* *gözyaşlarım*
  • 800 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Uzun zamandır buralardan mecburi uzaklıktaydım. Ama içinde bulunduğum aşırı yoğunluğa rağmen, elbette ki okumaktan uzak kalmadım ve bu sürede neler neler okudum...🤩

    Buraya dönüşümü de bu okumalarımdan en özel, en keyifli ve en etkilendiğim kitap ile yapmak istedim: “Yapraklar Evi”
    Fazla detaya inmemeye çalışsam da uzuuunca bir yorum olacağı için şimdiden özrümü de dileyeyim.️
    Gerçi bu müthiş ötesi kitap için “Okudum!” veya “Adeta izledim!” desem asla ve kat’a yetmeyecektir. Çünkü bu kitabı resmen “YAŞADIM”. Her satırını, her kelimesini hem beynimde, hem kalbimde, hem de tüm damar ve hücrelerimde hissettim. Evet! Beynimde hissettim çünkü, fotoğrafçılıktan sinemacılığa, mimariden dekorasyona, matematik-fizik-kimya-biyolojiden etimolojiye, belgeselcilikten gazeteciliğe, tıptan telekineziye, doğa sporlarından paranormal olaylara, kısaca sanat, spor, bilim ve genel kültürden yana dolu dolu, detaylı ve ulaşılması zor bilgiler edindim. Kalbimde hissettim çünkü, sevdalısı olduğum Dante, Borges, Ovidius, Vergilius, Tolstoy, James Joyce, Heidegger, Fante, Rushdie, Kierkegaard, Sartre, Baudelaire, Kipling, Rilke, Toni Morrison, John Milton, Sylvia Plath, Jean Genet, Conrad, Poe, Nietzsche, Jules Verne gibi edebiyatın efsane isimlerinden pasajlar, alıntılar, cümleler ve dizeler ile süslenmiş ve bu ustalara atıflarla dolup taşan cümleler edebi doygunluğu bana fazlasıyla yaşattı. Kanımda, damarlarımda, tüm hücrelerimde hissettim çünkü, iç ölçüleri dış ölçülerinden büyük olan bir ev, durmadan genişleyen-uzayan ve labirente dönüşen sonsuz koridorlar, ansızın beliren yeni oda ve odacıklar, saniyeler içinde karma karışık yollar bütünü haline gelen korku verici değişimler, dibi görünmeyen ve sonuna ulaşılması günler süren sarmal merdivenler, keşfe çıkan insanların başına gelen akıl almaz olaylar, ev halkının (çocuklar dahil) içine düştüğü psikolojik gerilim bu hissiyatı yaşamama haylice sebep oldu.

    Mark Z. Danielewski’nin sahip olduğu bilgi seviyesi ile edebiyata olan bu hakimiyeti, kendisini tam anlamıyla bir deha olarak görmenizi sağlıyor. Hikaye içinde hikaye, onun içinde başka bir hikaye ve hatta daha da derinleşen ve birbirini takip eden başka hikayeler; bilimsel bile olsa bir konu hakkında hiçbir şekilde açıkta kalmayacak detaylı açıklamalar; “Kurgu mu, gerçek mi?” sorusunu her daim kendinize sormanıza sebep olan akış; bu muhteşem eserin neden “Sıra Dışı Bir Edebiyat Olayı” etiketini aldığını bizlere kanıtlıyor.

    Kitap hakkındaki yerli ve yabancı basında çıkan haberlerde, içeriğinden ziyade şekli oldukça fazla söz konusu olmuş. Haksız da sayılmazlar aslında. Alışılmış düz yazının yanında ters ve yan yazılar, farklı font ve büyüklükler, renklendirilmiş bölümler, yer yer tek kelime veya hecelik sayfalar, üzeri çizilen cümle ve paragraflar, hatta ayna ile okumak zorunda kalınan yansıma yazılar gerçekten de kitabın şeklini ön plana çıkarmaya yetiyor. Özellikle dipnotlarda karşılaşılan farklı yazı karakterleri, farklı kişilere, yani notları tutan Zampano, notları bulup yayımlatan Johnny Truant ve açıklama yapma gereğinde bulunan editörlere aittir. Bu arada büyük bir vurgu ile belirtmek isterim ki kitap baştan sona kurmaca, hiçbir gerçeklik payı yok. Zaten bunu editörler de, yazarın kendisi de röportajlarında üzerine basa basa söylemektedirler. Bunu dememdeki sebep ise, (bilimsel-sanatsal konular hariç) bazı dipnotlardaki isim, kitap ve makaleleri araştırma gereği duyup da internette aratırsanız hiçbir şey bulamazsınız. Ama yazarın üstün dehası, konunun gerçek mi kurgu mu, oyun mu yoksa bir şaka mı olduğu sorusunu beynimizde sürekli yankılatıyor.

    Bunları anlatmak oldukça yer tutacağı için biraz da konudan bahsedeyim. Will Navidson ve Karen’ın iki çocuğu ile birlikte doğaüstü olayları deneyimlemek zorunda kaldıkları bir evde başlarına gelenleri ve bu evde ikiz kardeşi (Tom) ve arkadaşlarıyla (Reston, Halloway, Wax, Jed) çıktıkları keşifleri içeren videoları (ki bu videolar Navidson Kaydı olarak adlandırılmaktadır) inceleyen-araştıran-yorumlayan yaşlı, kör ve artık ölmüş olan Zampano’nun evini tutan genç bir dövmeci çırağının (Johnny Truant) bu notları açığa çıkarmasıyla başlayan bir kitap olarak bahsetmek en kısa bilgilendirme olacaktır diyebilirim. Danielewski; gerilim, merak ve heyecanı sürekli hissettiren anlatımı ile okuru her an kitabın içine çeken kurgusu ve ilginç tasarımı ile eşsiz bir kitap yaratmış. Tüm edebiyat sevdalısı arkadaşlarıma bu kitabı korkmadan ellerine alıp okumalarını şiddetle tavsiye ediyorum.

    Bu arada tabiki Monokl Kitap’a da bu müthiş eseri basma yetenek ve cesaretinden dolayı da sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Sağ olsunlar, var olsunlar.
    Gökhan Sarı’nın kusursuz çevirisi ve Ezgi Yıldırım’ın özen dolu editörlüğü de takdirlerin ve hayranlığın en büyüğünü hak ediyor.
    Sevgiyle...
  • Yargılayanlar ve ölüm cezasının zorunlu olduğu hükmünü getirenler; öncelikle - çünkü toplumsal birliğe zarar vermiş ve halen verebilecek olan bir organın kesilmesi önemlidir- söz konusu olan durum yalnızca buysa, ömür boyu hapis yeterlidir. Neden öldürmekte ısrar ediyorsunuz? Hapisten kaçabilir diye mi bahane öne sürüyorsunuz? Siz de tedbirlerinizi alın. Eğer demir parmaklarıkların sağlamlığına inanmıyorsanız, neden o zaman hayvanat bahçesi kurmaya cesaret ediyorsunuz?
  • 3

    Sekizinci Tepe

    Dolmabahçe / Beşiktaş

    Depremin İlk Sabahı

    Kızılay çadırına vuran yağmur damlalarının sesiyle gözlerini açtığında evinde olduğunu sandı bir an. Çadırın içinde yorgunluktan sızanları, uyanık olup da halen depremin şokundan çıkamamış, ağlayıp yakınanları görünce her şeyi hatırladı. Gözleri Zeynep'i aradı, çadırda değildi. Savaş ve İstanbul da yoktu. Oysaki Dolmabahçe'ye hep birlikte gelmişlerdi. Evleri şehrin öbür yakasında olan gönüllü kurtarma ekibindekilerle birlikte sabaha karşı çadıra girip bir köşeye kıvrıldığında ailesini düşünürken uyuyakalmıştı Aden.

    'Bir deniz aracı bulmuş olsalar Zeynep bana haber vermeden karşıya geçmez, buralarda bir yerde olmalılar.'

    Enkazdan çıkardıkları çocuğu, profesörün kucağında tatlı tatlı uyurken görünce onu uyandırmamaya dikkat ederek yavaşça dışarı çıktı. Yağmur bekliyordu ama yanılmıştı. 'Yağmurun hiç canı yokmuş, hemen kesiliverdi.' Saati merak etti. 'Sanırım öğlen olmuştur, aramamı bekliyorlardır.' Ailesiyle hâlâ konuşamamıştı. Evde oldukları ümidiyle kendini rahatlatmaya çalıştı. Onlardan haber almadan rahatlaması imkânsızdı. Bir süre telefon aramakla geçti. Kime sorsa şarjının bittiğini söyledi, elektrik olmadığından hiç kimse telefonunu vermek istemiyordu.

    Yıkılmış şehrin içler acısı halini gördükçe içini büyük bir çaresizlik kapladı. Alışkanlıkla gözü bir an saat kulesini aradı, tabii ki yerinde yoktu; daha doğrusu burada ağaçlar dışında hiçbir şey yerinde değildi. Dolmabahçe'nin yüz yıl önce kocaman kayalarla doldurulan çürük zemini onca çabaya rağmen tutmamış, depreme dayanamamıştı. Dolmabahçe Sarayı'nın neredeyse tamamı denize uçmuştu. Koskoca saraydan geriye kalan az miktardaki molozların ürpertici soğukluğu kanını donduruyordu. Saray kalıntılarındaki toz ve beton karışımının nemli kokusunda ölümün acı tadı hâkimdi. Muhteşem ağaçların olduğu bahçenin önü açılınca Dolmabahçe Meydanı eski fotoğraflarındaki kadar büyümüş görünüyordu. Bu durum sahilde çok daha belirgindi. Beton kabuklarını kırıp, üzerinden atarak özüne dönmenin sevinciyle göz alabildiğince uzayıp giden Beşiktaş sahili sanki başka bir yaşama giden büyülü bir yoldu. İstanbul işte tam da bu yolun başladığı yerde duruyordu hem de Savaş'la birlikte sahildeki büyük ateşin yanında.

    Onları bulmanın heyecanıyla sahile gitmek için kayaların üzerine çıktı. Depremin sağa sola serpiştirdiği büyük kayaların üzerinde zorlukla yürüyerek sahile yaklaştı. Bir anlığına başını kaldırıp Boğaziçi'ne baktığında neye uğradığını şaşırdı, yıkılan köprü enkazının silüeti birden karşısında belirmişti. Enkaz dağının karanlık gölgesine doğru çekilirken kayalıklardan düşecek gibi oldu; neyse ki son anda dengesini sağlayabildi. Beşiktaş kıyılarından yüz metre açıktaki suları kaplayan bu birikinti anlatılanlardan çok daha korkunç görünüyordu. Deprem gecesi Boğaziçi'nde aniden yükselen bu ucube, insanlığa meydan okuyor gibiydi. Yıkılmış kadim şehrin kalıntılarının içinde neler yoktu ki? Boğaz köprülerinin, Marmaray Tüp Geçidi'nin, batan teknelerin ve yıkılan bina molozlarının üst üste gelmesiyle oluşan bu devasa yığın sanki yedi tepeli kadim şehre eklenmiş sekizinci bir tepeydi.

    Köprünün Asya'daki parçası Beylerbeyi açıklarında Boğaz'a gömülmüş, dikey kuleler ve büyük halatlara tutunan Avrupa yakasındaki parçanın aşağı sarkan ucu ise Ortaköy açıklarında Boğaziçi'nin sularına mızrak gibi saplanmıştı. Kırk beş derecelik açıyla dizlerinin üzerine çökerek sulara dalan köprü, kollarını iki yana açan büyük bir V harfi gibi enkaz dağını kucaklamaya çalışıyordu.

    Korkutucu manzaradan gözlerini kaçırıp arkadaşlarının yanına doğru yürüdü. Onlara yaklaştığında İstanbul'un ona dikkatle baktığını fark etti; gözlerini Aden'den alamıyordu. Düzgün fiziği nedeniyle erkeklerin ona ilgi göstermesine alışıktı; ama tüm gece enkaz aralarında yaşadıklarından sonra saçı başı dağılmış, uykusuz kalan çimen yeşili gözleri şişmiş, önceki şıklığından eser kalmamış, üstü başı toz toprak içindeki bu haliyle onu etkileyebilmesi genç kadına hiç normal gelmemişti.

    "Köprüyü gördünüz mü ne hale gelmiş," dedi Aden. "Öbür köprülerin durumu netlik kazandı mı?"

    "Aynen anlattıkları gibiymiş," dedi Zeynep.

    "Peki ya vapur seferleri?"

    "Bir gelişme yok." Ateş başında ona da yer açtı. "Gel canım ısın biraz."

    Üşüdüğünü ancak o söyleyince fark etmişti. Aralarına girdi ve ellerini ateşe uzatıp ısıtmaya başladı. Zeynep sadece kurtarma ekibi oluşturmamış, tam bir lider olmuştu. Tüm gece enkaz aralarında birlikteydiler, Aden elinden geldiğince ona destek olmaya çalışmış ve ikisi kısa zamanda samimi olmuştu.

    Zeynep'le Savaş önemli bir konu hakkında konuşuyorlardı. Aden onları bölmek istemedi. Öbür arkadaşlara yaklaşıp, "Bana biriniz telefonunu versin lütfen," dedi.

    "Yine mi telefon mevzusu?" diye hayıflandı İstanbul. "Neden artık bırakmıyorsun?"

    "Anlamadım."

    "Her şeyi kontrol etmeye çalışmaktan vazgeçip boş veremez misin?" dedi İstanbul.

    "Allah aşkına senin ailen falan yok mu?" diye karşılık verdi.

    "Biraz odun toplasam iyi olur," diyen İstanbul ateşin yanından ayrılarak uzaklaştı.

    'Kaçıyor bu!'

    Peşinden gidip yetişti. "Dur bir dakika."

    "Ne var Aden?"

    "Sana bir şey sordum, neden cevap vermiyorsun," dedi Aden. "Senin merak edecek kimsen yok mu?"

    İstanbul'un yüzü birden karardı, bakışları öyle sert ve anlaşılmaz oldu ki Aden ürperdi. "Bence artık sen de vazgeçmelisin. Bırak, her şey düşeceği yere kadar düşsün. Belki sözlerim sana duygusuz gelebilir, ama bizim kontrol dediğimiz şeyin aslında büyük bir yanılsamadan başka bir şey olmadığı ortaya çıktı," diyerek gözleriyle Aden'e enkaz dağını işaret etti. "Oraya baktığımda yanılsamanın sona erdiğini, hiçbir şeyin kontrolünün bizde olmadığını görüyorum. Peki ya sen ne görüyorsun?"

    "Görmek istediğim şey beni karşıya geçirecek herhangi bir deniz aracı," diye yanıtladı Aden ve devam etti. "Vapur seferlerinin ne zaman başlayacağını nasıl öğrenebiliriz?"

    "İskeleyi onarmaya çalışıyorlar ama bu hemen olacak bir şey değil. İstersen oraya gidip tekne ya da başka bir deniz aracı bulup bulamayacağımızı görevlilere sorabiliriz. Hem orada gönüllüler sıcak çorba dağıtıyorlardı."

    Dün yediği öğle yemeğinden bu yana ağzına bir lokma bile koymayan Aden öyle acıkmıştı ki hiç düşünmeden, "Hadi, gidelim," dedi. Sonra duraksadı, o mesele hâlâ netlik kazanmamıştı, İstanbul kanun kaçağı olabilirdi. Ne olursa olsun Aden ondan korkmuyordu, tuhaf bir şekilde onun yanında kendini güvende hissediyordu. Belki de hayatını kurtardığı için böyleydi ama aklı ona dikkat etmesini söylese de kalbi rahattı. Üstelik İstanbul'un fikirlerini onun sıradan bir suçlu olamayacağını kanıtlayacak kadar güçlü buluyordu. 'Belki de zararsız bir düşünce suçlusudur, bu ülkede bunlardan çok.'

    Onunla gitmeye karar verince Zeyneplere dönüp, "Biz gidiyoruz, birazdan döneriz," dedi ama Savaş'la öyle derin bir sohbete dalmışlardı ki duymadılar. Konuşmalarını bölmek istemedi. "hadi gidelim."

    İstanbul yürürken bakışlarını Aden'in üzerinden ayırmıyordu. Sonunda dayanamayan Aden, "Bana niye öyle bakıyorsun?" diye sordu.

    Hafifçe tebessüm etti. "Çünkü bana cehennemde olmadığımı hissettiriyorsun."

    Aden kısa bir an duraksadıktan sonra, "Nerede olduğumuzdan emin değilim," dedi.

    Sigarasını sıkıştırdığı iki parmağı ile Boğaziçi'ndeki yıkıntıları işaret eden İstanbul, "Şu doyumsuz güzelliğe bakar mısın?" dedi.

    Aden ister istemez bakışlarını oraya yöneltti. Doyumsuz güzellik dediği şey, depremden kalan enkaz dağı olamazdı. Bazen çok mantıklı, bazen de dengeyi fena halde yitiriyor diye aklından geçirdi. "Sen neden bahsediyorsun?"

    "Bize dayattıkları medeniyeti görüyorsun. Yıkılmış hali ne kadar da çekici duruyor, öyle değil mi?"

    "Sen ne dediğinin farkında mısın?" diye çıkıştı. "O enkazın altında kaç insanın can verdiğini biliyor musun? Lütfen onlara biraz saygın olsun."

    "Ben sana uygarlığın tasfiyesinden bahsediyorum," diye karşılık verdi İstanbul. "Ölenlerle işim yok, bunca şeyden sıyrıldıkları için onlara özeniyorum bile."

    "Sen nasıl bir insansın anlayamadım hâlâ."

    İstanbul mağrur bir tavırla, "Değişmekte olan biriyim; çünkü kargaşanın hüküm sürdüğü her yerde değişim esastır," dedi ve gülümsedi. "Hüzünle baktığın harabede sen de çok yakında kendini bulacaksın. Yıkımın altında akan yaratıcılığı görebilecek potansiyelin olmasaydı çoktan ölmüştün; aksi halde şu an senin için ağzımı yoruyor olmazdım. Yaşıyorsun ama boş, içinde nasıl bir güç taşıdığın hakkında hiçbir fikrin yok." İstanbul bunu bir hastalıktan bahsedermiş gibi söylemişti. "Gece sana artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak derken bunu anlatmak istemiştim."

    Aden enkaz dağını izlerken, "Böyle bir şeyin nasıl oluştuğunu hâlâ aklım almıyor," dedi.

    "Büyük dalgaların batırdığı ne varsa Ortaköy civarında toplanmış," diye karşılık verdi İstanbul. "Toprak kayması da olmuş; asıl işi akıntı yapmış ve ne bulduysa sürükleyip oraya taşımış. Yaklaşım viyadükleri ve dikey kuleler çökmüş olmalarına rağmen taşıyıcı ve kılavuz halatlar hâlâ direnmekte. Akıntının sürüklediği ne varsa köprünün dev halatlarınca bir süzgeç gibi toplanmış. Binlerce enkaz parçasından oluşan modern medeniyet sürüsü, balıkçı ağı görevi gören köprünün devasa halatlarına takılmış ve üst üste yığılan birikinti büyüyerek sonunda bu hale gelmiş."

    Kabataş İskelesi'ne gelmişlerdi Aden görevlilere telefon sordu. Biri telefonunu kullanabileceğini söyledi. Aden teşekkür edip telefonu ondan aldı ve hemen annesini aradı. Sonuç değişmemişti, ne annesine ulaşabildi ne de babasına. Telefonu geri verdiği görevli teknisyen, İstanbul'a karşıya geçmenin tek yolunun çok yüksek fiyatlarla taşımacılık yapan balıkçı tekneleri olduğunu anlatıyordu. Vapur seferlerinin ne zaman başlayacağı meçhuldü. Aden ve İstanbul onu duyduktan sonra birbirlerine baktılar. İkisinde de para yoktu.

    Oradan ayrılıp çorba içmek için Fındıklı Parkı'na doğru yürümeye başladıkları sırada, İstanbul'un bir ailesi olmadığından emindi, aksi halde ailene ulaşmaktan vazgeçmelisin demezdi. Mesleğini merak etti. "Az önce öyle bir anlattın ki mühendis olmalısın."

    "Kafanda beni belirleyecek ölçüt arama, bulamazsın," dedi İstanbul. Yürümeye devam ederlerken sakince yıkılan binaların üzerinde göz gezdirdikten sonra sözlerine devam etti. "Oyunu sonlandıran esaslı bir depremdi. Gösteride bize verilen rollerin artık hiçbir önemi yok. Modernleşmenin önünde durulamıyordu. Bu yıkım bize iyi gelecek, bu felaket bizleri kurtaracak. Artık yıkımın altında kalan her şeyden kuşku duyacaklar. Köprüler, yollar ve evler yeniden yapılıp da kendimizi bir kez daha beş yüz kanallı gösteri salonlarına hapsedene kadar epey vaktimiz olacak."

    Çorba sırasına girdiklerinde çok kişi vardı, ama hızlı işliyordu, sıra hemen geldi. Karton bardaklarda dağıtılan sıcak çorba Aden'in elini yaktı. "Uf! Çok sıcakmış." Bardağı masanın üzerine bırakınca İstanbul onun bardağını da aldı. Parkın ağaçlık bölgesinde sağlam kalan bir bank buldular. Oraya oturup çorbalarını içmeye başladıklarında İstanbul hâlâ bu yıkımın onları nasıl özgürleştireceğini anlatıyordu. Saplanıp kaldıkları bataklıktan çıkmak ve yepyeni bir hayata kavuşmak için büyük bir fırsat yakalamışlardı. Tanınmasına sebep olacak hiçbir konuya girmiyor, kimliğini sır gibi saklıyordu, felaketin kurtarıcı etkisini anlatırken ise hiç susmuyordu. Daha dün yaşanmış bir afetin, etkisi hâlâ sürerken nasıl oluyor da böyle şeyler hayal edebiliyor diye soruyordu Aden kendine!

    "Bak çok güzel konuşuyorsun ve fikirlerin de çok ilginç, " dedi sadece, delice olduğunu düşünse de Aden bu düşüncesini dile getirmedi. "Yalnız o zavallının cüzdanıyla kendi cüzdanını neden değiştirdiğini bana anlatacak mısın?"

    O adamın kimliğini geri koyduğumu söylemedim mi ben sana?" Birden gerilmişti İstanbul. "Anlaman için aynı şeyi kaç kere daha tekrar etmem gerekiyor."

    Aden gerçeği öğrenmezse çıldıracakmış gibi hissediyordu. Neden içinden yükselen bu meraka karşı koyamadığını bilmiyordu ama gerçeği öğrenmek için her türlü yolu denemeye kararlıydı. "Madem öyle geriye yapılacak tek bir şey kaldı. Sanırım bunu bildirmem gerekecek. Tabii gerçeği bana hemen itiraf edersen sana söz veriyorum, kaçak bir suçlu bile olsan tüm bunlar aramızda sır olarak kalacak. Hiç kimseye anlatmayacağım. Kararını ver! Bu olayı sen mi açıklığa kavuşturacaksın, yoksa ben mi?" diye bir solukta sıraladı cümlelerini.

    "Beni tanımıyorsun Aden ve sana yapabileceklerim hakkında hiçbir fikrin yok. Dikkat etsen iyi olur."

    Saldırgan bakışları ve tehdit dolu sözleri yüreğini ağzına getirmişti. Korkusunu gizlemeye çalışarak sahilde yardım malzemeleri dağıtan görevlilere refakat eden askerleri işaret etti. "Sana zarar verme niyetinde olsaydım açıklama şansı tanımaz, hemen şikâyette bulunurdum. Şimdi söyle bakalım, tüm bunlar neyin nesi İstanbul?" Sessiz kalmaya devam edince, "Susuyorsun, demek ki kanun kaçağısın," diyerek ısrar etti.

    İstanbul çok önemli bir şey söylemek istermiş gibi baktıktan sonra, "Hayır, anlamıyorsun," diye atıldı.

    "Evet, anlamıyorum," diye yanıtladı kafa sallayarak. "Çünkü gerçeği anlatmıyorsun. Sana son kez soruyorum, orada neler olduğunu bana anlatacak mısın?" Biraz bekledikten sonra askerlere doğru hareketlendi. "Peki, sen bilirsin. Sanırım bu mesele artık beni aştı."

    İstanbul ona hemen yetişip, "Dur bir dakika!" dedi ve bileğini yakalayarak tüm gücüyle sıkmaya başladı. Yanlış kişinin karşısına dikildiğini düşünen Aden'in korkusu had safhaya gelmişti; ama İstanbul birden şaşırtıcı bir şekilde yelkenleri suya indirdi. "Tamam, anlatacağım," dedi ve onu bıraktı.

    Nihayet rahat bir nefes almıştı Aden.

    "Onun cebine kendi cüzdanımı ve telefonumu yerleştirdim."

    "Bunu neden yaptın?" Aden sorusunu yöneltirken bir yandan hâlâ sızlayan bileğini ovuşturuyordu.

    İstanbul bakışlarını indirip düşünceli sözlerle açıklamaya başladı. "Ölmem gerekiyordu. Deprem bana istediğim gibi bir ceset bulmak için büyük bir fırsat verdi. Kimliğimi, cüzdanımı ve telefonumu onun üzerinde bulduklarında resmi olarak ölü sayılacağım. İhtiyacım olan tek şey bu, yani ölü kalmaya devam etmek. Bak, eğer ağzını kapalı tutmayı beceremeyeceksen..." Sustu, gözlerini kapatıp sinirlerine hâkim olmaya çalışarak sözlerine devam etti. "Meraklı bir kız yüzünden eski hayatıma dönmek zorunda kalmak istemiyorum. Bu riski göze alamam. Beni anlıyor musun? Çeneni kapalı tutacaksın."

    "Peki, kimsin sen ve neden kendini ölü göstermek zorundasın?"

    "Bu kadar," dedi İstanbul. "Başka bir şey sorma."

    Bu olayı üstünkörü açıklamalarla geçiştirmesine izin vermeyecekti Aden. Yine sessiz kalınca son kozunu oynadı. "Demek inat ediyorsun. Bunu çözmenin tek yolu yardım istemek. Askerler senin hakkında kimlik sorgulaması yaparsa gerçek bir dakikada ortaya çıkar," diyerek tekrar onların yanına doğru hareketlendi."

    "Aden dur. Bekle. Dursana kızım, nereye gidiyorsun?"

    "Senin yalanlarınla uğraşamam İstanbul. Gerçeği öğrenmeye gidiyorum. Bakalım, beyefendi kabuk değiştirirken geride ne bırakmış, gerçekte kimmiş?"

    Blöf yapıyordu, kimseye anlatmaya niyeti yoktu. Onu korkutup gerçekleri öğrenmeye çalışıyordu. İşe yaradı mı diye geriye dönüp baktığında ona yetişmek üzere olan İstanbul'un yüzündeki ifadeyi görür görmez panikledi ve geri geri yürümeye başladı. İstanbul'un bakışları öyle tuhaftı ki daha önce bu kadar korktuğunu hiç hatırlamıyordu. Sonra önüne dönüp adımlarını hızlandırdı ama boşaydı, İstanbul yanına gelmişti bile, aniden eliyle Aden'in ağzını kapattı ve "Bana başka bir çare bırakmadın," dedi. Aden'in gözleri kararırken dizlerinin bağı çözüldü. Bayılmadan önce bedeninin havalandığını hissetti. Beynine binlerce iğne batırılıyordu sanki. Yere düşmeden önce İstanbul onu tuttu.

    "İşte şimdi tamamen elimdesin."