• 407 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Bu kitabın, Dünya Fikir Mimarları dizisinin üçüncü cildi olduğunu tercüme eden Gülperi Sert'in sunuş yazısından öğreniyoruz. Diğer iki kitabı, Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski ve Kendileriyle Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche 'ı okumuştum. Tesadüf doğru sıralamayla okumuşum.

    Zweig'in biyografilerini okuyanlar bilir ama bilmeyenler için de şunu ifade etmek gerekirse, klasik biyografi anlatımından farklıdır. Bu kitap da diğer biyografiler gibi coşkulu ve derin tahliller içeriyor. Eğer kronolojik bir beklentiniz varsa uzak durun. Daha derin, edebi anlatım ile cümleler birbirini kovalar.

    Kitabı tercüme eden Gülperi Sert de, sunuş yazısında çok güzel bilgiler veriyor. İzlediği yolu anlatırken, anlaşılmayan veya açıklanması gereken kısımları da dipnot olarak verdiğini ifade ediyor. Bu çok önemli. Zweig'in birden fazla dile yatkınlığı, o dillere ait cümleleri de eserlerine almasına yol açar. Bunun sebebi de, Zweig'in seçkin bir okur kitlesine hitap etmesiymiş . Gülperi Sert'in aydınlatıcı sunuş yazısı (gibi yazılar) keşke, başka kitaplarda da olabilse.

    Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar ile Zweig bizleri, 'bu sanatçıların kendi iç dünyalarına götürecektir. (s.1)'. Bu sayede serinin diğer kitaplarıyla arasındaki farkı da gösteriyor. Bu üç ismin evreni, çevreyi ya da hayalleri satmayıp, kendi dünyaları üzerinden bir sanat yaptıklarını anlatır.

    Zweig, en başta içe dönük yazarla dışa dönük yazarların farkını ortaya koyarak, şu an okunan kitabın, 'ben' merkezci yazarlardan oluştuğunu belirtir. Realistirler; belgeli konuşmayı ve olayları olduğu gibi anlatmayı severler. Biyografi yazmanın ve özellikle de birisinin kendisini (oto-biyografi) yazması zordur. Çünkü içerden dışarıya aktarım yaparken insan kendini tam olarak ifade edemeyebilir. O yüzden kolay gözüken otobiyografinin hiç de kolay olmadığını vurgular.

    Zweig'in kitaplarına biraz korku ile başlanabilir. Ama okudukça sizi içine çeken bir yapısı var. Kelimeler peşi sıra geliyor. Bırakmıyor sizi. Kelimeler size, siz de kelimelere dokunarak ilerliyorsunuz.

    Casanova'nın hayatına odaklanıyor. Şöhretli olmak için mücadele etmediğini, o beğeni, ün, tanınmanın kendisine doğrudan geldiğini ifade ediyor. Faklı yerlere, mekanlara, ülkelere gidip, meslek, çevre, ortam, kadın değiştirse de yine de kendisi kalan bir kişiden bahsediyor Zweig.

    Zweig, Casanova'nın edebi yönünü anlatır: Felsefi sözlerle yazılarını doldurmadan, olduğu gibi, aynen bir dedenin etrafına topladığı torunlarına başından geçenleri anlatması gibi anlatır diye ifade eder.

    Casanova'nın kaba bir şekilde milletin cebini boşaltmak yerine hiç hissettirmeden asil insanların ceplerinden paralarını alması hünerinden de bahseder. Bu dünya için yaşayan Casanova'nın hayatına şiirsel bir anlatı ile dokunur. Öteki dünyası yoktur. Burada yaşar ve burada ölen bir kişinin kendine ait dünyasının ipuçlarını anlatır. Bencilliği sonuna kadar savunur ve o doğrultuda hareket eder.

    Zweig yine uzun uzun cümleler kullanır. Kelimeleri vagonlara yerleştirir/ katar vagonları çeker / cümleler ağırlaşır/ katar da uzar, cümleler de uzar.

    Casanova'nın, a'nı, kendini, isteklerini, sorgusuz sualsiz ve sınırsız yaşam aşkıyla yaşadığını söyler. İçinde sadece 'ben' olduğunu ve o şekilde hayatın yollarında dolaştığından bahseder. Psikolojik derin tahlillerle iç dünyasını anlamaya ve onu okuyucuya anlatmaya çalışır. Bunu yaparken de çok dikkat eder. Haksızı haklı, haklıyı da haksız yapmamaya çalışır Zweig.

    Stendhal olmak için karşılaşılan güçlükler; Kırmızı ve Siyah ile Stendhal adını alan Fransız bir yazarın iç dünyasına yolculuğa çıkartıp, Fransız sokaklarında dolaştırıyor.

    Tolstoy'un yaşadığı yere sonra da eserlerinin içine giriyor. Oralardan bizlere görmediğimiz, duymadığımız ya da o şekilde bakmadığımız şeyleri aktarmaya başlar. Bize iyice yaklaşır; bir kitap sayfası olur. Öyle gizem dolu, uçuk hikayeler peşinde koşmadığından; ayağı yere sağlam basacak şekilde var olan durumu öznel açıdan ulaştırır.

    Savaş ve Barış'ı eksiksiz (bir belgesel gibi) bir şekilde aktarmak için sadece masa başında oturup, dışarı seyredip, kalem, kağıt ve içecekle satırları örmemiş. Savaşın geçtiği mekanları dolaşmış, yanlışlık olmaması için Genelkurmay'dan haritalar alarak, savaş alanlarını ince ayrıntısına kadar dolaşmış, hesap yapmış.

    Tolstoy, duyduğunu, gördüğünü unutmaz ve o şekilde aktarır; içinde şeytani bir güç ya da gizem dolu satırlar bulunmaz der Zweig. Tolstoy'un sanatı, karşısında bulunan kişiyi yanıltmayacak, yanlışa sürüklemeyecek, şaşırtmayacak, 'nasıl yani' demeyecek kadar açıktır der. Başının üstünde haleler olmaz. Olsa olsa görünmeyeni adım adım göstermeye çalışır.

    Zweig'in gözünden Tolstoy, Dostoyevski kıyaslamasına da bakacağız. Dostoyevski'yi Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski da ballandıra ballandıra anlatmıştı. Burada da bu ikili arasındaki temel farkları okuyucuya aktarıyor.

    Zweig'tan yine muhteşem bir biyografi. Zor, meşakkatli, kapsamlı bir çalışma. Bu kitap herkese hitap etmiyor. Özellikle okumak isteyen veya edebiyat üzerinde kalem oynatan kişiler içinde kendilerini cezbedecek mutlaka bir şey bulabilirler.

    Üç serilik kitabın bu sonuncusu. Benim içinde bu seri içinde birinci Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski, ikinci Kendileriyle Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche ve üçüncüsü de bu kitap oldu.

    Bu kitap da güzel ama niçin bu isimler seçilmiş (içe dönük yazarlar olduğu için seçilmiş diyor ama ?) - o soru işareti. Casanova nın tek kitabı var, o onu da yaşlılığında yazar.

    Stendhal kısmı da diğer iki kişiye oranla az.

    Ama Tolstoy'a geldiğimizde Rus edebiyatının büyük edebiyatçısını her yönüyle ele alıyor.

    Zweig yine muhteşem bir şekilde cümleleri arka arkaya sıralıyor. Zweig'in biyografilerini okumadan önce, acaba sorusu kafaya takılır. Yine kalın biyografi, 'ne anlatmış ki' diye içten içe düşündüm. Başlayıp başlamamak arasında gidip geldim. Ama başlandığında, elinizden bırakamayacağınız kadar akıcı, bilgilendirici, sürükleyici bir kitap olduğunu ifade edeyim. Zweig yine zamana ışık olmuş. Bizde şu an o yakılan ışık altında bazı şeyleri görebiliyoruz. O yine zor olanı başarmış ve bizler de daha kolay olan okumayı seçerek onun aydınlattığı yoldan ilerliyoruz.


    Eğer biyografi okumayı seviyorsanız (Zweig tarzı) mutlaka okumanızda fayda var. Zweig bu kitabı 1928 yılında yazmış. Anlatılan üç kişiyi daha yakından tanıyıp, onların yazdıkları kitapları daha farklı bir açıdan okuyabilir ya da anlamaya çalışabilirsiniz. Benim için öyle olacak. Sıradanlığın dışına çıkıp iyi ve kaliteli bir şey okumak isterseniz bu kitabı mutlaka değerlendirin.

    Ezcümle: Bu kitabı 11 - 15 Haziran 2019 tarihleri arasında okuyup, inceleme yazısı ise 24 Haziran 2019 tarihinde siteye eklenmiştir. Tavsiye ederim.
  • 430 syf.
    ·13 günde·8/10
    Bazen şimdi ben ne okudum dediğiniz anlar olur. Bu kitap da tam anlamıyla öyle bir roman. Tam olarak ne iyi ne de kötü yorum yapabileceğim, son derece enteresan bir eser.

    Efendime söyleyeyim bilenler bilir, ben bu kitabı okurken bir yandan da Finnegan Uyanması 'nı okuyordum (Swann'ların Tarafını bitireli günler oldu ama onda bir arpa boyu yol dahi ilerleyemedim -epi topu 80 sayfa okudum) Bu kitabı okuma yolculuğunda, çektiğim azabı, ıstırabı gören James Joyce'un ruhu dayanamayarak mezarından kalkıp gelip içime girdi. Yani anlayacağınız bu incelemede yazılanlar yalan, dolan, dubaradır. Şimdiden bir sürçü lisan ettiysek affola (Bunu da Marcel Proust hayranları küfretmesin diye yazıyorum)

    Kitabımız üç bölümden oluşur. İlk bölümde güzelimiz, canımız ciğerimiz Marcel'ciğimizin çocukluk dönemine tanık oluruz. Anneciğinden bir iyi geceler öpücüğü bile alamaz zavallı çocuğumuz. O öpücük için sayfalar boyunca koşturur durur güççük Marcel'ciğimiz. Hikaye Combray'da geçer ve küçüğümüz, oranın çiçeğine, ağacına, bilimum börtü böceğine aşıktır. Ki bakın burası çokomelli, Combray'ın meşhur kilisesindeki vitraylar çok ama çok önemlidir.

    (İnceleme Arası - İç Ses) Hönkürerek ağlamıyorum, gözüme yüksek dozajlı edebiyat kaçtı. Yavrucuğum, senin ne değerli annen varmış öyle. O nasıl kıymetli bir iyi geceler öpücüğü de sayfalarca bitemedi. Arkadaş ne Combray'mış, kilisenin vitraylarını ince ince tasvir ederken Proust Amca, en son kendimi jiletliyordum Müslüm Baba jiletleriyle.

    Gel zaman git zaman küçüğümüz bir parça büyür ve tiyatroya, edebiyata, felsefeye merak salar. Etrafından, özellikle de Swann'dan duyduğu isimlere daha tanımadan hayranlık duyar. Bir de hikayemizin baskın karakterlerinden gıcık mı gıcık Leonie Hala vardır. Leonie Hala ile ilgili anlatım tıpkı annesinin öpücüğü gibi sayfalarca sürer durur.

    (İnceleme Arası - İç Ses) Yoldayım, güzelim kitabı okuyorum; huzur verici bir bahar meltemi kıvamında akıp gidiyor roman, sayfalar sayfaları, betimler betimlemeleri kovalıyor. Adeta kızgın kumlardan serin sulara, kilise vitraylarından karakterimizin hayranı olduğu muhteşem ötesi yazar "Bergotte"un yüksek edebiyatına uzanırken birden bir ses kulağımda çınlamaya başladı. Kulağımdaki ses bana "Kitaba renk katmalısın, renk katmalısın, katmalısın, katma..." diyordu ki kendimi bir anda Raskolnikov'un ruh halinde buldum ve gıcık Leonie Hala'nın boynunu kıtır kıtır kör testereyle kesmeye başladım. Amanın da amanın ne güzel kan fışkırıyordu her yere. Ortamın kızıla boyanmasıyla birlikte o güzelim mobilyalara da bir renk geldi sonunda.

    Böylece güzide kitabımız da ikinci bölümüne geçer. Burada kitaba adını veren Charles Swann'ın hayatına daha fazla konuk oluruz. Swann, o kontes benim bu markiz senin balolarda, danslarda düşüp kalkan biriyken Adnan Hoca tarikatından hallice Verdurinizm tarikatının kediciği, pardon güzeller güzeli Odette'e tutulur. Swann'ımız canımız Odette'e yürür, yürümekle de kalmaz adeta koşar ve Verdurinlerin evinden çıkmaz hale gelir. Tabii ki olay Fransa'da geçtiğinden ötürü, Swann'ın Odette'e olan aşkı Fidayda üzerinden değil de bir sonat üzerinden olur. Verdurin tarıkatının üyeleri başta Swann'ı severken zamanla sıkılırlar ve zamanla Odette'i ondan uzaklaştırmayı başarırlar. Sonrasında ise Swann'ın vıcık vıcık romantizm dolu acılı sayfaları başlar ve böylece sürüp gider.

    (İnceleme Arası - İç Ses) Swann, canım kardeşim düşünüp taşındım, kitabın başında sana şöyle irice bir koç boynuzu yakışır dedim ama yetmedi sayfalar ilerledikçe anca olsa olsa bir Ren Geyiği boynuzu yeter dedim ama yok, bölümün sonlarına doğru anladım ki senin gibisine yakışan hem gergedan hem de geyik boynuzudur.

    Üçüncü bölümde Marcelimiz artık bir ergenustur. Hormonları tavan yapmış ve bir ergenus olması sebebiyle gördüğü her kıza yürüme moduna programlanmıştır. Bu arada vıcık -boynuzlu- romantiğimiz Swann'ımız Odette'le evlenmiş ve ondan bir kızı olmuştur. Bizim Marcel hiç durur mu, hemen ona yürümeye kalkar ve kitap da böylece uçar gider...

    (İnceleme Sonu - İç Ses) Proust Amca be seni hiç sevemedim. Modern edebiyatta karşılaştırıldığın Joyce ve Kafka'nın geçen mezarlarını ziyarete gittim; nedendir bilinmez her ikisinin de kemikleri dile gelmiş ters takla atıyordu. Amca sen nasıl bir adamsın ki Modern edebiyat zamanında yaşayıp, romantizmi romantik edebiyatçılardan daha romantik yorumlayabildin. Yüksek edebiyatın çıtasını hem upuzun betimlemelerin hem de benzetmelerinle öyle bir yere çıkarmışsın ki 1.60'lık boyum doğal olarak yetemedi. Son olarak Proust severlere sonsuz saygı besliyor ve Kayıp Zamanların İzinde serisine dur duraksız devam edeceğimi burada bir seçim vaadi olarak ifade ediyorum.

    Bitmek Bilmeyen İnceleme Yapmışlar Notu: Bir James Joyce sever olarak bu incelemeyi böyle kapatmayı güzide gönlüm elvermedi. Ondandır ki ne diyoruz canlar:

    "Dublinliyim ezelden, Dublinliyim ezelden
    Göynüm geçmez Odette'ten, göynüm geçmez Odette'ten vay
    Odette'in bir kızı varmış, Odette'in bir kızı varmış
    Sevemedim seni Marcel Proust, sevemedim seni Marcel Proust vay..."

    Şappi, şappi

    https://www.youtube.com/watch?v=uzfMHophWxA
  • Romanda adam sevdiği kadın hakkında şöyle bir cümle kuruyor;
    " Bu kız kendim olmam için bende eksik olan tek şeydi.."

    Muhteşem bir anlatım..
  • "Limon ister misin Kötü Çocuk ? "

    Edebiyat tarihinde bazı kitapların bir bütün olarak edebi değerinin dışında tüm kitabın süslü giriş kapısı gibi çekici giriş cümleleri vardır. İşte Kötü Çocuk da böyle başlıyor.

    Öncelikle şunu belirtmeliyim ki kitabı bir arkadaşımın tavsiyesi ile aldım. Bana kitabın pedagojik literatürdeki yerinden bahsettiğinde ilkin inanmamıştım. Çünkü ben kitabın edebi yönden şimdiden dünya klasikleri arasına girdiğini biliyordum fakat bilimsel yönünden bihaberdim. Ertesi gün elinde uluslararası camiada ün yapmış pedagoji dergilerindeki makalelerle geldiğinde tüm tereddütlerim yok olmuştu. Kitap zengin edebiyat içeriğinin arka planında muhteşem bir bilimsel anlatım taşıyormuş. Özellikle Hanna Arendt'in "Kötülüğün Sıradanlığı" isimli çalışmasına yaptığı atıflar beni benden almış, seni sana bırakmamışlardı. Kelli felli akademisyenler adeta çılgına dönmüşlerdi. Bir ellerinde salçalı ekmek, diğerinde beyzbol topu gününü gün eden çocukluk arkadaşı profesörler, bu kitap yüzünden birbirleriyle "kötü" olmuşlardı. Aynı kilise korosunda detone olmuş o çocuklar, şimdi bir kitap yüzünden birbirlerinin akademik hayatına mı kast ediyorlardı ? Aman Tanrım, neler oluyordu böyle allasen ?! Entelektüel dünya çalkalanıyor, Orta Doğu'da kartlar 7956.kez yeniden dağıtılıyordu.

    Gelelim kitabın hayatıma olumlu etkilerine ve bana kattıklarına. Madde madde sıralayacak olursak;

    -Bu kitabı bana bir arkadaşımın tavsiye ettiğini söylemiştim. Kötü Çocuk sayesinde arkadaşlığın ne kadar önemli bir kavram olduğunu gördüm. Arkadaş seçimi çok önemliymiş. Kendisiyle irtibatımı kestim. Mutluyum.

    -Malum yaz ayları geldi. Pencereleri açmadan duramıyoruz. Peki kendi kendine aralıklı vaziyette duramayan, sürekli bir destek, payanda isteyen pencereler, pencerelerimiz... Onları ne yapacağız? Artık o araya minder koymama gerek kalmadı. Kötü Çocuk benim bu problemimi çözdü. Minder boşa çıktı. Mutluyum.

    -Kitap yazmam içi bana özgüven aşıladı. Yayınevlerinin kitap basma konusunda pek bir kriter bulundurmadıklarını bu kitap sayesinde öğrendim ve ben de bir kitap yazmaya başladım. Yakında neşredeceğiz inşallah. İsmi ise pek afili : "Efendi Çocuk". Who knows, may be one day they will fight each other in a Marvel movie.
    I am happy.

    İncelememde sonlara doğru gelirken, kitabı yarım bırakmak zorunda kaldığımı da belirtmeliyim. Hayır, hayır, yanlış anlaşılmasın. Kitabı o kadar sevdim ki bitirmek istemedim, haliyle yarısında bırakmayı seçtim.

    Kitapla ilgili yazacağım maddelerin sonu gelmez, fakat incelememi bitirmek durumundayım. Çünkü sırada yarım bırakılmayı bekleyen başka kitaplar, başka ufuklar, başka şaheserler var.

    Kalın sağlıcakla.
  • 384 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Çoooooo...k güzel bir kitaptı. En güzel distopya. Olabilir sanırım. Kurgu muhteşem , anlatım muhteşem , duyguyu aktarma şekli muhteşem kısacası kitap muhteşem. Neyse ben zaman kaybetmeden vezir e başlıyorum. Kesinlikle okumalısınız . Kitapla Kalın.
  • 64 syf.
    ·9/10
    Anlatıcının kahraman kişi konumda olmadığı bu kitap, anlatının gemide tuhaf bir adamı fark etmesi ve onun yaşam öyküsünü dinlemesiyle başlıyor. Stefan Zweig, psikolojik öykülerin, karakterlerin ve tahlillerin büyük ustası. Bu kitapta da bir erkeğin, kendinden çok güçlü duran, gururlu, kibirli bir kadını alt etme arzusunun nasıl başka yönlere evrildiğini çok iyi anlatıyor. Güçlüyü itaat ettirme arzusu, sonucundaysa güçlüye itaat etme arzusu... Tamamen kendi egolarımızla alâkalı.
    Anlatının ustası, bu kitapta da ustalığını sürdürmüş. Olay örgüsü çok sağlam, anlatan kişiyle sohbet ediyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Sonu muhteşem. Olayların aynı şekilde başlayıp, aynı şekilde bitmesi, geriye dönük anlatım çok hoştu. Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.
  • 318 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Doğunun bozkırlarında at koştururcasına hızla, bitmesini istemediğim bir anı yavaş yavaş yudumlarcasına aheste okudum. Gizemli doğu gözümde bir daha güzelleşti ve büyüdü. Harika bir anlatım. Etkilenmemek elde değil. Amin Maalouf'un diğer eserleri gibi muhteşem. Mutlaka okunmalı.