• 208 syf.
    ·7 günde·Beğendi·6/10
    2020'de ulaşmak üzere kendime bazı hedefler koydum. bunlardan biri de her gün kitap okumaktı. bir paragraf bile olsa elime alıp okumam gerekiyordu. çavdar tarlasında çocuklar, bu yılın ilk kitabı olarak başlangıçta işimi hiç kolaylaştırmadı. çok ciddiyim, kitaptan nefret ettim. tam ne anlatıyor bu herif diye düşünerek kitapta zar zor ilerlerken holden insanları anlatmayı bırakıp kendi hakkında ipuçları vermeye başladı ve işler ilginçleşti. işin aslı; roman bir olay örgüsü üzerinden gitmiyor, aksine tamamıyla karakter bazlı diyebiliriz. özellikle sonlara doğru giderek karanlıklaştığını söylemek yanlış olmaz. holden'ın büyümeye ve değişime karşı duyduğu korku çok güzel betimlenmiş; onu kendimle çok bağdaştırdım ve bunun soluğumu kestiği anlar oldu. salinger muhteşem bir yazar.

    bitirmeden önce bu kitabın neden bu kadar popüler olduğunu anlamadığım zamanlar oldu çünkü bence herkesin okuyup zevk alabileceği bir roman değil. ama varoluş sancısına birebir.
  • 424 syf.
    ·32 günde·Beğendi·10/10
    Khaled Hosseini… Beni en çok etkileyen romanların yazarı. Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş’ten sonra bu üçüncü romanıyla da tanıştıktan sonra, böyle bir yazarın bu kadar az eserinin olmasına çok üzülmüştüm. Ama 2018 yılında Deniz Duası isimli eserinin yayımlandığını görünce biraz olsun içim rahatladı. Henüz son kitabını okumadım ancak okunacaklar listemde en üst sıraya koydum.

    Yazarımız bu eserinde birbirinden koparılan iki kardeşin farklı hayatlarını ele alarak tek romanda çok roman olmayı başarmış aslında. Bu konuda okurlar tarafından eleştirilmeyi göz önünde bulundurmuştur muhtemelen. Çünkü içinde birden fazla hikâyeye yer vermesi, romanın ana konusundan okuyucuyu uzaklaştırabiliyor. Zamanlar arasında geçiş de çok belirgin olmadığından kafa karışıklığına sebebiyet verebilir.

    Romanlarındaki genel tema ele alındığında kardeşlik, arkadaşlık, merhamet, yoksulluk, adalet, ihanet ve sadakat gibi kavramlar üzerinde yoğunlaştığı görülüyor. İyi ve kötü kavramlarını belirgin bir şekilde ifade ediyor. Farklı kültürleri detaylı inceleyerek kültürler arası çatışmadan da bahsediyor.

    Ben tüm romanlarında ağlanacak bir satır, paragraf ya da bölüm mutlaka buldum. Hosseini’nin hayatı da aslında iyilik kavramını betimleyen bir roman olur. Kendisi Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin iyi niyet elçisi olarak mültecilere yardım çalışmaları yapmaktadır.

    Eserden çok yazarcılık yapmak istemem ama ben Halit Hüseyni’nin tüm romanlarını büyük bir şevkle okur ve tavsiye ederim :)
  • 424 syf.
    ·11 günde·5/10
    o muhteşem ilk iki kitaba kıyasla tam bir fiyaskoydu diyebilirim. anlatılan o kadar karakter var ki hepsi askıda kalıyor, siz anlamadan başka ir hayata giriş yapıyor ama devamı gelmiyor hemen başka bir hikayeye geçiyor. tek beğendiğim kısım çokta iyi olmasa da sonu güzel bitti.

    Kitabın başı çok güzel bir masal ile başladı ve içimden harika bir kitaba benziyor dedim keşke demez olaydım :) kötü demek istemiyorum ama çok değişik bir tarzda yazılmış, uçurtma avcısı yada bin muhteşem güneş gibi bir kitap beklemeyin, bir paragrafta da yıllar öncesini anlatırken bir bakıyorsunuz paragrafın başında normal günlük hayatını anlatıyor.
    Bölüm başlarında kimin ağzından yazıldığını hemen anlaşılmıyor, anlamak için 1-2 paragraf okumak gerekiyor. Ayrıca çok fazla yan karakter var ve bir sürü soru işareti ile kitap bitiyor. Kitap bittiğinde bir şeyler eksik kalmış hissi yaşadım, çok beğenmedim açıkçası.
  • 400 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Söze orta yerinden başlamak gibi olmasın da, sayfalar ilerledikçe, kapıdan çıktığımda elinde bastonuyla Kır Abbas’ı göreceğim hissine kapıldım. Görmeyi de çok isterdim doğrusu. Kitabın başında tepemi attıran, neredeyse nefretimi kazanan, “köyün en akıllı delisi” bu ihtiyar gönlümde kocaman bir yeri kapladı. Onun hakkında sayfalarca yazabilirim emme sürpriz bozancı olmak istemiyorum. Bu inatçı, doğru bildiğinden şaşmayan, sıra dışı ihtiyarın, son zamanlarda dilime doladığım sözüyle yazıma devam edeyim.
    “Pekey, pekey bakalım!” Bu kitabı neden bu kadar sevdim? Sevmek sözcüğü az kalır, hayran oldum… “Kele bacım, ne ola ki bu kitabı bana bunca sevdiren?”

    İnsan belli bir yaşı devirdiğinde hüzünden kaçar hâle geliyor. Daha önce hiç Fakir BAYKURT okumamış olan bendeniz, onun kitaplarını okuyunca Kemalettin Tuğcu kederine gark olacakmışım gibi saçma hislere kapılarak bu olağanüstü yazarın usta kaleminden yıllarca mahrum olmuşum. “Ben ne yaptım bunca yıldır? Vay suyum ısına, vay adım bata!”

    Fakir BAYKURT, eserlerinde köy gerçeğine ve sorunlarına en çarpıcı biçimiyle parmak basıp, en can alıcı şekilde gözler önüne sermiş muhteşem bir yazar. Onun usta kaleminden dökülmüş böylesi bir esere benim inceleme yazmak haddim değil. O yüzden işin “devlet - köylü – aydın üçgeni", "eşitsizlik", "kadın sorunsalı", "edebî dil" vb. için paragraf açmadan, “ben” ne anlayıp ne hissettiysem kısaca onu aktarmak istiyorum. “İstemem o ki” birileri "marak etsin" ve mutlaka bu "gözel" eseri okusun.

    TOZAK KÖYÜ
    Ankara’nın yanı başında, düzlüğün ortasında, bir yudum “kölgeliğe” hasret, kırk yamalı bir yoksul yorgan ki, alevinin hası köylüsünü örtmek istese de örtemez. Cumhuriyet’in Devrimleri hemen başucunda yapılmış ama Tozak kırına devrimin rüzgârı bile değmemiş. Kır Abbas der ki, ‘’ Otuz, belki daha fazla yıl önce neyse bugün de o! Kuyumuz, suyumuz aynı! Günümüz, kölgemiz, arpamız, buğdayımız aynı! Kıracın üstünde belki daha da kötü olduk...”

    Her geçen gün gelişmekte olan dünyada, bir lokma yiyeceğini dahi kavrulmuş topraktan dişiyle, tırnağıyla toplayıp hayata tutunmaya çalışan, koca yürekli insanların köyü…

    KIR ABBAS
    Boyun eğmeyişin, mücadelenin simgesi, köylünün en deli akıl hocası, ağzından küfür kıyametle dökülen bilgelik dolu sözlerine hayran olduğum. Kalbimin Nietzsche’si…

    HAMDİ BEY
    Toz toprağın içinde yeşeren umutların mimarı, yol göstericisi, kökten yetişme aydın, "Fakir’imin" ta kendisi.

    BATTAL MUHTAR
    Muhtar Battal değil, “Battal Muhtar”... Köylüsünün acısına – sevincine, varlığına – yokluğuna, tozlu ve yanık kaderine ortak, adam gibi adam muhtarım…

    Ve EĞİTMEN RIZA, CENNET KADIN, SENEM GELİN, YUSUF OĞLAN, ve de korkusuz dedesinin korkusuz torunu, bağların yeşeren umudunun meyvesi mini minnacık YEŞER…

    “İyisi üzümün ha!” diye bağırarak köyü gezen satıcıya boyun bükmekten usanıp, pekmezini, şırasını, şarabını kendi yapmak için, yanmış kavrulmuş toprakla amansız, aç susuz bir mücadeleye giren, bu mücadelede hiçbir destek görmediği gibi sürekli ayağına takılan çelmelere rağmen yılmadan yoluna devam eden TOZAK KÖYLÜSÜ…

    EN NİHAYET KAPLUMBAĞALAR
    Bir ufak kölgeliğe, bir dal yeşilliğe hasret, umut dolu kaplumbağalar. Tozaklı’nın yurttaşı, kader yoldaşı ve rüyasının ortağı, kendi yurdunu başına taç yapmış kaplumbağalar…

    Hangi birinizi unutabilir insan?

    Bunu da söylemeden geçersem haksızlık olur:

    Baskı ve dayatmanın her türlüsüne karşı olsam da sevgili Tuco Herrera bu kitapları okumamız yönünde yaptığın zulüm derecesindeki baskı için teşekkürü borç bilirim. İyi ki kafamıza vurup durmuşsun yoksa bu okumayı kim bilir daha ne kadar erteleyecektim…

    Bu dünyadan bir Fakir BAYKURT geçmiş. Gelip de gönlümün tahtına oturmuş.
    Adını yaşatanlara selam olsun.
  • 480 syf.
    ·5 günde·Beğendi·8/10
    "Anlayacaksınız ki hayat sizin nefesinizde. Başka hiçbir yerde, hiçbir şeyde değil. Hayatı siz kuracaksınız. Nefesinizi  üfleyeceksiniz… Hayat… Nefesinizin yettiği kadar.”

    Dört farklı kadının ortadoğuda keşisen yollarının gizemli hikayesi...

    Kitabın kurgusu puzzle tadında. Her bir paragraf puzzle parcası gibi. Paragrafları parça parça puzzle yerleştirir gibi okudum. Puzzle bitince resim ortaya çıkar ya, kitap da bitince anlam kazaniyor ve muhteşem bir kurguya dönüşüyor.

    İntikam için yollara düşen Madam yanına kendilerinden kaçan diğer kadınları da alır. Ve gizemli yolculuklarına sizi de dahil eder.Bu yolculuk aslında onların iç dünyasındaki yolculuklarıdır.Düğümlere üfleyen kadınlarken, kendi hayatlarında düğüme dönen problemleri çözen kadınlar olurlar.
    Ve her kitapta olduğu gibi aşk burada da başrol. Aşk karşısında herkes çaresiz ve güçsüz. Bu kitapta aşkın gücüne bir kez daha şait olacaksınız.
    İnsan kaderinin karşısında ne yapabilir?
    Kendi hikayesini kendi yazabilir mi?
    Hayatta tesadüfler var mıdır?
    İnsan kendini sevebilir mi?
    Hayatı akılla mı duygularla mı yaşamalı?
    Bunların cevabını bulurken aynı zamanda yaşama, aşka, kadere ,orta-doğu ya, tarihe dair bir çok şey buluyorsunuz. Ķadınlara hayata dair bir çok mesaj veren güzel bir kitap bence....
  • 204 syf.
    ·8/10
    Bizler için hayatı yaşanılabilir kılan şey nedir ?
    İnancımız ,ideallerimiz ,aşkımız ,ailemiz, başarılarımız, şiddetli arzularımız,yıkıcı öfkelerimiz ve daha pek çok şey...
    Peki ya ölüm neyi ifade ediyor?
    Ölüm, bizi biz yapan şeylerden koparan bir karanlık mıdır ,yoksa bir ödül ve lütuf mudur?
    Bellki de ne kadar korkarsak korkalım aslında yaşama mana katan aslı gerçeklik ölümdür.
    Hayatımıza dokunan ,anılarımızdan silinmeyen insanlar, olaylar, izlediğimiz filmler ya da kitaplar vardır.Sevgili Jose Saramago’nun “Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş “adlı kitabı bu anlamda benliğime dokunan yegane kitaplardan biri oldu .Franz Kafka’nın da dediği gibi “İnsanı ısıran ve sokan kitaplar okumalıyız.Okuduğumuz kitap bir yumruk indirerek bizi uyandırmıyorsa ne işe yarar ki.” İçimizdeki donmuş değerleri parçalayacak bir eser olmalı okuduğumuz kitap. Saramago’nun eserini okurken hissettiğim duyguyu ancak bu sözlerle tarif edebilirim .Saramago yaşamıyla bizden biri, eserleriyle benliğimizin en ücra noktalarına dokunan bir usta.
    Eserin başında Kehanetler Kitabı’ndan bir alıntı yer almaktadır .”İnsan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz.”Kitabımız giderek yitirilen bu insanı değerlere atıfta bulunuyor ve konu bu ana tema etrafında şekilleniyor.
    Saramago’nun edebiyatında baskın olarak kullandığı pesimist yaklaşımına rağmen bizleri sorumlu olduğumuz gerçeklerle yüzleşleştirerek ve hala ümidin var olduğunu anlatarak ayağa kalkmamızı, düşünmemizi istiyor.
    Sevgili yazarımız kitabında ilk sözlerine “Ertesi gün hiç kimse ölmedi.” diyerek başlıyor.adı bilinmeyen bir ülkede ölüm o güne kadar gerçekleştirdiği vazifesinden vazgeçer ve artık hiç kimse ölmez .Bir anda bütün ülkeyi dalga dalga bir sevinç kaplar ancak çok geçmeden bu sevinç yerini hayal kırıklıkları ve kaosa bırakır.İnsanların ölmemesi zamanın durduğu anlamına gelmemektedir.Artık onları ezeli bir yaşlılık beklemektedir.Bu durum hükümetten kiliseye ,sağlık kuruluşlarından sigorta şirketlerine, ailelerden cenaze levazımatçılarına kadar büyük bir toplumsal çözülme ve ahlaki çöküş yaşatmaya başlar.Din tüccarlığı yapan kilise için artık ölümün olmadığı bir dünyada insanları sömürebilecekleri bir gerçeklik kalmamıştır . Sağlık kuruluşlarında yatan ancak ölmeyen büyük bir insan kitlesi gün geçtikçe artmakta,sigorta şirketleri emeklilik ücretlerini ödeme konusunda büyük bir batağa saplanmaktadır.Bakıma muhtaç yaşlılar çatı katlarında unutulup terk edilmektedir.Bir yanda ölmemenin sevincini yaşayan elit tabaka diğer bir tarafta ölmek için yalvaran, acı içinde insanlar.Artık ölmeyi arzu eden ve de öldürülmesi istenen kişiler mafya eliyle sınırdan başka ülkelere bırakılarak ölüme gönderilmektedir.Hükümet ise bu işe göz yummakta, sahte kınama cümleleri ile insanların nabzını kontrol etmektedir.- Saramago’nun kullandığı ironik ve gerçeküstü dilin simgesel ifadeleri günümüz politikacılarının ve siyasetinin acımasız iki yüzlü tavırlarına da dikkat çekmektedir .-
    Ansızın beklenmedik bir şey olur ve ölüm tekrar insanların arasına geri döner .Ölüm ,insanlara fani hayatlarında öteledikleri ,fırsat bulamadıkları şeyleri yapmaları için son bir şans verir ve ölüm vakitleri gelmeden bir hafta önce eflatun renkli zarflarla bu durumu insanlara bildirir. Yazarımız ölüm gününü öğrenen insanların son anlarında ki psikolojilerini, varoluşsal sorgulamalarını çarpıcı bir üslupla dile getirmiştir.Kitabın bitiş kısmı ise tahminlerin ötesinde bizleri dumura uğratacak bir sürpriz sonla okurlarına veda ediyor.
    Kitabın yazım dili ise saramago’nun karakteri gibi kalıpları yıkan bir tarzda kaleme alınmış.”Virgüllerin Adamı” olaraklarak anılan sevgili Saramago uzun soluklu ,düşündüren, noktalara pek rastlanmayan cümleler yazıya dökmüştür.Karakterlere dair özel isimlere yer vermeden, sadece "ölüm"ü karaktere bürünmüş bir özel isim olarak kullanmıştır.Diyaloglar tırnak işaretleri içerisine alınmadan ,paragraf başlarına sık rastlanmadan kimilerini zorlayacak kimilerini de kendisine hayran bırakacak türden bir ustalık eseri ortaya konulmuştur.
    Eğer hala Jose Saramago ile tanışmadıysanız bu kitap sizin için muhteşem bir başlangıç olabilir .Tabii kendinizi sorgulama cesaretiniz varsa .
    Okuduklarınızın kalbinize işleyeceği bol kitaplı günler dilerim.
  • Ben, yaratılışlarının iyi yanları üzeri örtülmüş bir su kaynağını andıran, aralıksız, yorulmak nedir bilmeden toprağın üzerine çıkmaya çabalayan, fakat kendilerine yol bulamayan, yine toprağın itilen, kendine oralarda gizleneceği çukurlar arayan, belki günün birinde kuruyup giden kadınları severdim.
    Joseph Roth
    Sayfa 100 - Can Yayınları