• 392 syf.
    ·5 günde·5/10
    Uzun bir yazıya gerek yok bence. Çünkü Kulin'in daha önce 2 kitabını okumuştum. Onlar da beklentimin altında kalmıştı. Öncelikle güzel bir giriş yapılmasına rağmen bu güzel girişin orta ve finalde aynı lezzette olmaması benim için kitaptan soğumama en büyük engel oldu. Kurgu ve konunun ileride nelere gebe kalması ve yaşanabilecek olayların okuyucuda bir merak, bir duygu potansiyeli açısından bir boşlukta kalması da ikinci en büyük sıkıntılardan biri.

    Eserin konusu yaşanmış bir olaylar zinciri dahilinde yazılmaya çalışılmıştır. 1930'lu yılların başında Nazi Almanyası'nın lideri Hitler'in diktatörlüğü ve Yahudilerin çektikleri cefaları üzerine, tarihe geçmiş olayları bir kez daha hatırlıyoruz. Ari ırkını kendine amaç edinmiş Adolf Hitler kendi vatanında veya başka yerlerde yaşamış tüm Yahudilerin ölmesini istemiştir. İşte bu zulümden kaçmak uğruna binlerce Alman Yahudileri tüm dünyaya yayılmışlardır. Tabii birçoğu da Hitler'in kanlı pençesinden kurtulamamıştır ne yazık ki. Milyonlarca yakılan kitaplar da aynı insanlar gibi zulme uğramıştı ayrıca . Doktor Gerhard da, bu zulme uğramış herhangi bir insandı. Bu bilimadamları bir umut ışığı arıyorlardı. Karanlığın hüküm sürdüğü Nazi Almanyası'nda bir gün bir telgraf ile hayatlar yeşermeye başlamıştı. Bu telgraf Türkiye Cumhuriyetinden geliyordu. Kurucu ve ebedi lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk, küllerinden yeniden yaşama döndürdüğü Cumhuriyetin temellerini sağlam atmak istiyordu. Bunu eğitimle, bilimle yapmak istiyordu. Ve bu durumun önemi yıllar sonra daha iyi anlaşılacaktı.
    Evet, bu bilimadamlarını Atatürk istemişti. Ve faydasını da gördü ülkemiz. Çünkü cehalet en kötü düşmandır. Albert Malche, TBMM'ye ilham vermiş mimar Clemens Holzmeister, Diş Hekimliğimize en büyük faydası dokunan Alfred Kantorowicz ve sayamadığım onlarca bilim adamı. Hepsi ama hepsi büyük bir titizlikle seçildi, halk da elinden geleni yaptı bu misafirler için. Sözde milliyetçi ve şeriatçilerin provokasyonlarına rağmen. İşte böyle güçlendi, canlandı bir millet. Fakat tarih hiçbir zaman boş durmayacaktı. Acı, yıkım, gözyaşı hep olacaktı.

    Esasında bu yazımdan sonra ''Eee, güzel bir konu ele alınmış fakat neden beğenilmedi?'' gibi bir soru sorulması gayet normal. İşte bu güzel olabilecek konu hep başlardaydı. Tam kitap ile bağlantı kuracakken, tam bir duygu seline kapılacakken, Yahudilerin çektikleri sıkıntıları doyasıya okumak varken, işte bu durum gerçekleşemedi. Gerçekleşemediği için de eser hep durgun kaldı. Kitabın büyük bir bölümü Doktor Gerhard'ın torunları üzerine yazılmış. Aniden bir çocuk doğuyor, sonra bir diğeri ve yine bir diğeri daha. Okuyucu da bunların aşklarını, yaşantılarını okumuş bulunuyor. Güzel bir konuyla başlayan bir kitap, sırf sayfalar dolsun diye yazılmış. Bu da benim için bir hayal kırıklığıydı. Yazar ayrıca gereksiz ayrıntılara girip, 1930'lu yıllardan bu yana kadar ne kadar deprem, sel, darbe, muhtıra varsa anlatmış. Nihayetinde 15 Temmuzla kapamış.:) Sonrasında bir oh be çektim.

    Her ne kadar yukarıda fazla uzun bir yazıya gerek yok desek de incelemenin nasıl biteceği belli olmuyor. Gerçi bu yazımım belki de kısa zaten.:) Dediğim gibi çok güzel okunabilecek bir eser değil. Tabii çok beğenenler de var. Ama Ayşe Kulin'in çok güçlü bir yazar olduğunu düşünmüyorum. Belki ileride başka romanları ile fikrim değişir mi bilemiyorum. Kalın sağlıcakla.
  • 144 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Okuduğum kitap, kitabın 1977 yılı Ekim ayında Tekin Kitabevi tarafından yapılan 13. Baskısıydı. 12 Mart 1971 tarihindeki muhtıra olayından sonra Uğur Mumcu'nun kendisinin ve arkadaşlarının başından geçen olayları anlattığı eseri çok geç okudum. Kitap, ismini, Uğur Mumcu'nun askerliğinde yaşadığı kendisiyle ilgili bir istihbarat notundan alıyor. Yıllardır kütüphanemde olmasına rağmen ilgimi çekmemişti. Yanılmışım. Yasakların, şüphenin, cezanın ne boyutlara gelebileceğinin çok net bir ispatı bu kitap. "Güleriz, ağlanacak halimize" cümlesini aklımda tutarak okudum. Okumamışsanız ve elinizde varsa hiç geciktirmeyin, hemen okuyun.
  • Her hatıra bir muhtıra gibi tek kişik el yordamlarına..
  • Şêx Mehmûd Berzencî, tarihte ilk ve tek olan Kürdistan Krallığını ilan etmiş değerli şahsiyettir.

    10 Ekim 1922'de kurduğu Güney Kürdistan Hükümeti’nin Kürdistan Kralı olarak ilan ettiği Şeyh Mahmud Berzencî, 9 Ekim 1956'da Bağdat’ta hayata gözlerini yummuştur.

    Güney Kürdistan’ın önde gelen Kadirî tarikatı mürşitlerinden Şeyh Ahmed’in torunu olan Şeyh Mahmud, Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarından itibaren çalkantılı bir politik süreç yaşadı ve bağımsız bir Kürdistan için sık sık başlattığı isyanlarla adından söz ettirdi. Karizmatik kişiliği ve politik kimliğiyle tanınan Kürt lider, Kürt kenti Kerkük’ün İngilizler tarafından işgali sonrası bir Kürt delegasyonu oluşturarak İngilizlere, 7 Nisan 1918'de birçok Kürt liderinin imzaladığı ve Kürt bağımsızlığını vurgulayan bir muhtıra sunmuştu. Bu muhtıra ertesinde çeşitli müzakereler ve girişimler sonrası 1 Kasım 1918'de Britanya Hükümeti adına Binbaşı E. M. Noel, merkezî hükümetin kararıyla Kürdistan Hükümdarı olarak ilan edilen Berzencî’yi tanıdıklarını deklere etti.

    Çok geçmeden dünya siyaset dengelerinin değişmesi ve Dünya Savaşı galiplerinin çıkarlarının çakışması neticesinde Britanya, Kürt politikasını yeniden gözden geçirince Berzencî ile İngilizler arasında sorunlar çıkmaya başladı. 22 Mayıs 1919'da İngilizlere karşı isyan başlatan Berzencî, Süleymaniye’deki İngiliz birliklerini esir alarak Bağımsız Kürdistan Hükümeti’ni ilan etti.

    KÜRDİSTAN KRALLIĞININ İLANI SONRASI

    Hükümetin ilanı sonrası İngilizlerle kıyasıya bir çatışmaya giren Berzencî, 12 Haziran 1919'da Derbendî Bayzon Savaşı’nda yaralanarak esir alındı ve Bağdat’a götürüldü. Burada yargılanarak idam cezasına çarptırıldı. Londra Hükümeti tarafından ölüm cezası onaylanmayınca arkadaşlarıyla birlikte Hindistan’a sürgüne gönderildi. Fakat taraftarları Amediye, Akra, Musul ve Kerkük’te gösterilerde bulunarak, Şeyh Mahmud adına eylemler yapmaya başladı. Kürtlerin bu eylemleri Güney Kürdistan’ın Irak’a bağlanmasını engelleyemeyince İngiliz askerlerine yönelik saldırılar başladı. İngilizlerin sert müdahalelerine karşılık Kürtler, subaylara suikastler düzenleyerek iki yıl içerisinde otuza yakın İngiliz yetkili öldürdüler.

    Araplar ve Kürtler arasında çatışmaların sertleşmesi üzerine Eylül 1922'de Şeyh Mahmud, sürgünden geri getirilerek kendisine bazı yetkiler verildi. Şeyh Mahmud Berzencî, 10 Eylül 1922'de 7 bakandan oluşan bir kabineyle hükümet kurduğunu ilan etti. Resmî olarak Hikûmeta Cenûbî Kurdistan olarak geçen özerk yönetim, yargı ve yürütme organlarını ve halk meclisini aynı gün içerisinde açtı. 14 Eylül 1922'de, Meclis Kurulu Başkanı sıfatıyla katıldığı oturumda, meclis, Süleymaniye’yi başkent, Şeyh Mahmud Berzencî kral ve hükümet başkanı ilan etti. Kısa bir süre sonra Kurdistan adıyla bir resmî gazete yayımladı.

    Bütün bunlar olurken, Sadiq Qadirî, Ehmed Behced Efendi, Elî Efendi Bapîr Axa, Faik Arif Bey, Hecî Axayê Fethullah, Yüzbaşı İdham Bey, Refiq Hîlmî Bey, Salih Qeftan, Şêx Muhammed Gulan, Şukrî Alaka (Hristiyan Cemaati temsilcisi) ve Tevfiq Bey gibi isimlerle Cemaata Kudistana Mezin (Büyük Kürdistan Cemiyeti, bazı kaynaklarda Kürdistan Derneği olarak da geçmekte) adlı bir cemiyet kurdular. Mustafa Paşa Yamulki’nin başkanlığını yaptığı bu cemiyetin esas amacı Berzencî hükümetini desteklemek ve bağımsız Büyük Kürdistan Devleti’ni kurmaktı. Bu faaliyetler çerçevesinde 2 Ağustos 1922’de Kürtçe, Türkçe ve Farsça yayın yapan Bangî Kurdistan adlı bir gazete de çıkarılmaya başlandı.
    İTMEK BİLMEYEN MÜCADELESİ

    30 Nisan 1923'te İngiltere ile Irak arasında protokol imzalanınca İngiliz Hükümeti, Güney Kürdistan Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya ve Güney Kürdistan’ı nihai olarak Irak’a ilhak etmeye karar verdi. Irak ordu kuvvetleri, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin desteğiyle 19 Temmuz 1924'te Süleymaniye’ye girdi, Berzencî birlikleriyle birlikte dağlara çekilmek zorunda kaldı. 19 Ocak 1927'de ‘İran-Irak sınırında bulunan Piran köyünde oturacağını ve artık Irak Hükümeti’ni rahatsız etmeyeceğini’ taahhüt ettiği bir sözleşmeye imza attıysa da Irak ordu birliklerine yaptığı saldırılarla sıkça peşine düşülen Berzencî, 4 Kasım 1930'da tekrar ayaklanma başlattı. Ayaklanmanın kanlı bir şekilde bastırılması neticesinde Berzencî, tutuklanarak Irak’ın güneyine sürüldü. 1941 yılına kadar sürgünde ağır koşullarda yaşayan Berzencî, daha sonra Bağdat’a yerleşti ve 9 Ekim 1956 yılında burada yaşamını yitirdi.
  • 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşından hemen sonra imzalanan Ayestefenos Antlaşması’na Ermenileri koruyan bir hüküm eklenir. Fakat Rusya’nın bu yolla Balkanlarda ve Kürdistan’ın kuzeyinde etkin olması İngilizlerin işine gelmez. Gelmez çünkü İngiltere-Hindistan ticaret yolu ve Ortadoğu’da Rusya’nın etkin olması geleneksel İngiliz politikalarının zayıflaması anlamına gelir. Bu yüzden İngiltere, Osmanlı’nın yanında yer alarak diplomatik bir baskıyla önce antlaşmayı iptal eder, ardından da Berlin’de bir barış konferansı toplarlar.

    Neye uğradıkları konusunda şaşkınlık içinde kalan ve gerçekte olanın ne olduğunu kavrayamayan Ermeniler, yine de iyi bir hamleyle,İstanbul Patriği Mıgırdiç Hırımyan başkanlığında bir heyet oluşturur ve konferans öncesi Avrupa devletlerini ziyaret ederek destek isterler. Avrupa devletleri başlangıçta Ermenileri iyi karşılarlar fakat Ermeni heyetinin arzusu, Ermenilere özerklik tanınması ve Ermenilerin himayesi için Rusya’nın desteklenmesi yönündedir. Bu durum, elbette haklı gerekçelerle Ayestefenos’u iptal ettirmiş olan Avrupa’da kimsenin işine gelmez.

    Neticede Berlin Antlaşması’nın 61’inci Maddesinde Ermenilere yönelik de bir koruyucu hüküm konur. Bu sefer de Ermeni heyeti bunun yeterli olmayacağını bildiği için Ermenilerin artık Müslüman ahaliyle yaşamak istemediği konusunda konferansa bir muhtıra sunar. Çünkü eğer Ruslar onları korumazlarsa zaten azınlıkta bulundukları Kürdistan’ın kuzeyinde tutunamayacaklarını bilirler. Fakat diplomasiyi kuran İngiltere olduğu için, yeni antlaşmanın son halinde,Rus ordularının Osmanlı topraklarından çıkarılması zorunlu hale getirilir. Ayestefenos Antlaşması’nda kabul edilen ve Ermenilerin hak iddia ettiği topraklarda yapılacak ıslahatların tatbik edilmesinin sorumluluğu da Avrupa devletlerine yüklenir.

    Ermeni heyeti tam bir hayal kırıklığı yaşar ve Hırımyan, konferans sonrası yaptığı açıklamada ünlü Demir Kepçe söylevini verir. Yaşadıkları durumu tüm ulusların bir kazandan keşkek yemek için bir masaya toplanmasına benzeten Hırımyan, “Her ulus kazandan kendi payına düşeni demir bir kepçe ile alırken, sıra Ermenilere geldiğinde onların eline keşkeği kaşıklamak için bir kağıt parçası (Ayestefenos ve Berlin Antlaşmaları) tutuşturuldu; kağıttan bir kepçe ile kazandan pay almak mümkün değil, bu yüzden Ermeniler demirden bir kepçeye sahip olmalı” der.

    Papaz efendi, bununla yaşadıkları dramı müthiş bir metaforla mı anlattı yoksa Türk tarihçilerin iddia ettiği gibi Ermenileri demir kepçe olan silahları kullanmaya mı çağrıldı bilinmez ama bütün bu sürecin sonunda Ermeniler ile komşuları arasındaki krizin yanlış bir şekilde derinleştirilmesi büyük bir felakete yol açtı ve Ermeniler açısından büyük bir kayıp meydana geldi. Siyasal olarak herhangi bir şey elde edemediler ve nüfuslarının büyük bir kısmı katledilerek tehcir edildi ve bütün dünya da bu meselede mahir bir şekilde sessiz kaldı. Ruslar dahi onlar için bir şey yapmadı.

    Kısacası Ermenilerin, İngilizlerin kaygılarını kavrayamamış olması ve bu meseleye bakışlarındaki Rusya’dan yana olmak gibi bir bağnazlık onlara pahalıya patladı. Yanlış oynayan, oyunu kaybetmiştir. Kaybedecek tarafta yer alanın artık bir şansı yoktur.

    Kürtlerin devletleşme sürecindeki her kritik an ve Ortadoğu’daki her gelişme istemsizce bu meseli aklıma getirir. Ermenilerin düştüğü hataya 1918 sonrası Şeyh Mahmud Berzencî de düşmüş ve İngilizlerle arasındaki krizi, Türklerin yönlendirmesi sonucu doğru yönetememişti. Sonuçta bir dönem Britanya’dan onay alan Kürdistan Krallığı lağvedildi ve Kürtlerin ülkesi, sonraki yıllarda uluslararası antlaşmalarla dörde bölünerek sorun bir sonraki yüzyıla tevdi edildi.

    Son yüzyıldır yaşadıklarımızı anlatmaya tekrar gerek yoktur herhalde.

    Bugün yeniden şekillendirilen Ortadoğu’da her gün kartlar yeniden karılıyor ve bazı zamanlar Kürtlerin siyasetinin hantallığı ve ferasetten yoksunluğu tefsire bile gerek kalmayacak şekilde ortaya çıkıyor.

    Kürdistan’ın güneyinde Kerkük, güneybatısında Afrin, kuzeyinde hendekler ile gelinen nokta pek de iç açıcı değil. Her biri üzerinde, çokça tartışılabilir ama sonuçta kaybetmiş olanlar Kürtlerdir ve bu durum düzeltilmedikçe hakikat de bundan başkası değildir.

    Kürdistan’ın doğusu ise her gün yeniden bir cehenneme uyanıyor: İşte durmadan darağaçlarına asılan Kürt gençleri…

    Daha kötüsü, diğer parçalardaki ve diasporadaki Kürt kamuoyunun sosyal medyada tag açmak ve hiçbir sonucu olmayan imza kampanyaları düzenlemek dışında ciddi bir tepkiye sahip olmayışlarıdır. Bu sessizlik, Kürtlerin bir kamuyu harekete geçirmedeki başarısızlıkları ve bir uluslararası gücün himayesinden eksik oluş, İran’a güç veriyor ve en çok ses getiren idamın ertesinde bile sınır ötesi bir operasyonla bir Kürt partisinin neredeyse tüm üst düzey yöneticilerini öldürebiliyor.

    Bu, korkunçtur ama bu böyledir.

    İki soru vardır hep: Ne yapmalı ve nasıl yapmalı?

    Kürtler henüz vakit varken kazandan kendi paylarını almak gibi ortak bir stratejiye sahip olmalı, gittikleri her yere büyük bir diplomatik akıl ve ellerinde demirden kepçelerle gitmeliler.
  • ARİZA
    Küçükten büyüğe takdim edilen muhtıra. Alttan üste yazılmış olduğundan elkab hürmet-kârâne olup "devletlü" sıfatıyla başlar devletlü, inayetlü, übbehetlü, merhametlü, veliyyü'n-niam vufûrü'l-kerem efendim sultanım hazretleri en yaygın elkab formülüdür.
    Bir belgenin arıza olmasının şartlan;
    -Küçükten büyüğe yazılacak,
    -Gönderen halini açıklayacak,
    -Arzuhalden farklı olarak bir dilekte bulunulmayacak,
    -Arizanm bitiminde sunanın ismi bulunacaktır.
    -Belgenin nihayetinde XIX. yüzyıldan itibaren tarih-imza (mühür) bulunur. İmza veya mührün yerinde daima "bende" kelimesi bulunur
    -Arizalar battal boy kağıtlara ortadan ikiye katlanarak yazılmışlar, genellikle ilk sayfada meram anlatılmış, sığmadığı durumlarda karşı sayfaya devam edilmiştir.
    ARZ--ARZUHAL
    Resmi görevlilerin bir konu hakkında bilgi vermek veya dilekte bulunmak üzere sundukları resmi mahiyetteki belgelere "arz" denir. Aynı kimselerin veya reayanın özel dilek veya şikâyetlerini dile getirdikleri belgeler "arzuhal" adını alır. Aynı nitelikteki belgeler ilmiye ricali tarafından sunulduğunda "ma'ruz" adını alır. Genellikle kağıdın alt yarısına enden 1/4 lük bir marj bırakılarak yazılır. Arzın üzerindeki boş kısım gereken muamelenin yapılabilmesi için boş bırakılmıştır. Her zaman tarih atılmamıştır. Kadılar tarafından yazılanların çoğunda alt satırda arabi yazıyla tarih verilmiştir. Sol alt köşede muhakkak arz sahibinin adı ve vazifesini ihtiva eden bir imza bulunur. İmzanın tam arkasına gelecek şekilde kâğıdın arka yüzüne arz sahibinin mührü basılır.
    BERAT
    Padişah tarafından bir memuriyete tayin, bir gelirden tahsis, bir şeyin kullanılma hakkı, bir imtiyaz veya muafiyetin verildiğini gösteren ve veren padişahın tuğrasını taşıyan belgedir.
    "Ni$cm-ı şerij-i alişan", "Sebeb-i tahrir- i tevki'-i reji'-i hümayun oldur ki" gibi nişan formülü ile başlarlar.
    Maliye'den verilen beratlar çoğunluğu teşkil ederler. Divan'dan ve Kazas¬kerler tarafından verilen "askeri" beratlar, ayrıca beylerbeyilerin verdikleri tımar beratları da mevcuttur.
    Divan kalemlerinde hazırlanan beratlardan tımar beratlarında tarih, belgenin zahrmda orta kısımda Maliye beratlarında olduğu gibi ay ve günü tam olarak, Arapça ile yazılmıştır. Vezaret, konsolosluk, tercümanlık, bazı muafiyet beratları ve benzerlerinde tarih beratın ön yüzünde aynı kalemle ve satır değişmeden, gün tam tarih olarak değil, evail, evasıt, evahir şeklinde atılmıştır.
    Maliye kalemlerinde yazılan cizyedarlık, mukataa, iltizam v.b. beratlarda kesin tarih bulunur. Tarihçi kaleminde yazılan tarih berat metninin yazıldığı kalemden daha ince açıl¬mıştır.
    Beratların Maliye'nin hangi kaleminden verilmiş olduğu beratın zahnndaki Muhasebe-i evvel (Muhasebe-i L) , Küçük Kale (Kale-i K), Anadolu, Haremeyn, Mukataa-i Ganem gibi kalem isimlerinden veya rumuzlarından anlaşılır. Bunlar Bab-ı Defteri'de kodlanacaktır.
    Beratlarda berat verilen şahsın ismi ve elkabı fermanlardan farklı olarak tuğradan hemen sonra gelmez. Nakil-iblağ kısmında yer alır.
    BUYRULDU
    Sadrazam, vezir, defterdar, kazasker, kaptan paşa, beylerbeyi v.s. yüksek rütbeli vazifeli-lerin astlarına gönderdikleri emirler. Bir hususa dair emrin sonunda tarihten önce buyruldu kelimesi yer aldığından bu ismi almışlardır. Buyruldular iki kısımda mütalaa edilirler:
    l. Beyaz Üzerine
    a. Merkezde verilenler
    Buyruldu vermek selahiyetine sahip olanların temiz bir kağıt üzerine yazdıkları emirler. Elkab sade ve kısadır. Buyruldu kelimesi ihmal olunarak "deyü" kelimesi ile bitenler de görülmüştür.
    b. Taşrada verilenler
    Mahallî divanın kararı olarak beylerbeyiler tarafından verilmişlerdir. Başlangıç kelimesinin üstünde makam mührü yahut altında yazan şahsın pençesi ve zat mührü bulunmaktadır. Elkab sade değildir. Fermanlarda olduğu gibi "Şeriat-şiar/Kıdvetü'l-Kudat" ayrı ayrı külfetli elkab kul-lanılmıştır.
    2. Arz, Telhis üzerine
    a. Merkezde verilenler
    Bir arz/arzuhal üzerinde muameleye başlanılabilmesi için, mahalli kaydının görülmesinden nihai hükme kadar çeşitli buyruldular yer alabilir Bu tip belgelerde kalem derkenarları genellikle sadaret kethüdasının sadrazam adına koyduğu buyruldularla olmuştur. Nihai kararın uygulamaya konması için mutlaka sadrazamın sahhıyla beraber "mucib buyruldusu" gerekmiştir. Ancak bu buyruldudan sonra tezkire verilir emir veya ferman yazılabilirdi,
    b. Taşrada verilenler
    Bunlar da merkezde olduğu gibi mahalli divana gönderilen arz/ilam üzerine kısa veya uzun yazılırlardı. Bazılarında buyruldu ve sahh yer alırken çoğunluğunda buyrul¬dunun üstünde sahh yerine Beylerbeyi mührünün bulunduğu görülmektedir.
    Buyruldular muhakkak divani hat ile yazılmışlardır. Bab-ı Asafı belgelerindeki buy-ruldularm yanında muhakkak "S" kıvrımı veya "küçük u harfinin ucunda bir çıkıntı" şeklinde divan işareti dediğimiz rumuz bulunur. Bu işaretin bulunmadığı buyruldular (Beylerbeyi buyruldulu belgeler hariç) Bâb-ı Defteri kalemlerine aittir.
    FERMAN
    Divan-ı Hümayun veya Paşakapısı'ndaki divanlarda alınan kararlara uygun olarak yazılan ve tuğra bulunan padişah emirleridir. Re'sen veya müracaat üzerine hazırlanıp gönderilirler.
    Fermanlarda tuğradan hemen sonra mürselunileyh denilen fermanın muhatabı olan şahsın elkabı yazılıdır. Sadrazamdan sancakbeyine, şeyhülislamdan naiblere kadar kime hangi elkabın yazılacağı kanunnamelerle belirlenmiştir. "Düstur-ı ekrem", "Emirü'1-ümerai'l-kiram", "A'le¬mü'İ-ulemai'l-mütebahhirin", "Kıdvetü'n-nüvvabi'l-müteşerri'în", "Kıdvetü'l-kuzat", "Akza kuza¬tü'l-müslimin", "Kıdvetü'n-nüvvab", "Diistûr-ı mükerrem" bunlardan bazılarıdır.
    Fermanın arka yüzünde defterdarın kuyruklu pençesi varsa Maliye kalemlerinde hazırlanmış demektir. Bu fermanların önyüzünde "Divan işareti" bulunan bir muamele kaydı yoksa, Bab-ı Defteri'ye ayrılacaktır.
    Divan kalemlerinde hazırlanan fermanlarda tarih aynı kalemle ve satır değişmeden, gün tam tarih olarak değil, evail, evasıt, evahir şeklinde atılmıştır. Maliye kalemlerinde yazılan ferman-larda kesin tarih bulunur. Tarihçi kaleminde yazılan tarih ferman metninin yazıldığı kalemden daha ince açılmıştır.
    Fermanın arka yüzünde "Girid Eyaleti Kandiye Kalesi Muhafızlığı ibka (veya tevcih)" gibi veya sadece "ibka, tevcih" ibareleri varsa A. NŞT, "İzn-i sefine emri" kaydı varsa A. DVN. MHM olarak kodlanacaktır.
    Müsvedde fermanlar ve ön yüzünde tashih olmamasına rağmen arkasında "battal", "tebdil" kaydı olanlar A. DVN. MHM olarak kodlanacaklardır.
    HATT-1 HÜMAYUN
    Padişahların kendi el yazıları ile yazdıkları emirlerdir. Beş grupta mütalaa edilirler:
    l. Beyaz Üzerine
    Arz veya telhis olmaksızın re'sen verilen emirler, temiz kâğıt üzerine yazıldığından bu adı alırlar. Genel olarak elkab ile başlarlar. Sıklıkla rastlanılanı sadrazama hitaben "Benim vezirim" elkabıdır. "Sen ki Bostancıbaşısın"t "Sen ki Kaptan-ı Derya Paşasın" gibi sair görevlilere yazılanları da mevcuttur.
    2. Unvanına
    Ferman ve beratların önemli olanlarında tuğranın üst, sağ veya sol tarafında yer alan ve o belgede yer alan hususların kusursuz yerine getirilmesini temin için yazılanlardır. "Mucebince amel oluna " "Mucebince amel ve hilafından hazer oluna" klişeleri en çok rastlanılan emirlerdir.
    3. Telhis, takrir ve arz üzerine
    a. Sadrazam tarafından özet olarak bildirilen bir hususta, padişahın kararının istendiği telhis üzerine yazılan hatt-ı hümayunda "Benim vezirim" veya "kaymakam paşa" gibi kısa bir elkabdan sonra padişah emir veya kararını bildirirdi. Çoğunlukla elkab yer almadan doğrudan doğruya ma'lûmum/manzûrum olmuştur gibi kısa, ihtiyaç halinde uzunca görüş bildirenleri de mevcuttur.
    b. Alt seviyedeki görevlilerin takrirleri için bazen ayrıca telhise gerek duyulmazdı. Sadra¬zam defterdar, serasker takriri veya taşra valilerinden gelen tahrirat, kaime veya şukkanın üze¬rine kime ait olduğunu yazarak padişaha sunardı. Bunların üzerindeki hatt-ı hümayunlar da tel¬hislerdeki şekillerde olurdu.
    c. Padişahların cuma selamlığı veya biniş-i hümayun adı verilen dışarı çıkışlarında halkın doğrudan doğruya sunduğu arz/arzuhal üzerindeki hatt-ı hümayunlar.
    4. Müsvcdde hatt-ı hümayunlar
    Hatt-ı Hümayunların büyük ekseriyeti padişahların elinden çıkmakla birlikte mühim meselelerde sadrazam, defterdar, kaptan paşa gibi üst seviye devlet adamları tarafından da hatt-ı hümayun olarak yazılması istenilen metin müsvedde olarak sunulurdu. Bu belgelerde HAT kategorisinde değerlendirilecektir.
    5. Teihis üzeri buyruldunun metninde geçiyorsa
    Bazı hatt-ı hümayunu kesik veya kesik olmayıpta üzerinde hatt bulunmayan telhisler, takrirler ve mektupların üzerindeki buyruldularda: "ol babda mûcebince amel oluna deyü şeref-sudûr buyurulan hatt-ı hümâyun-ı şevket-makrûn" veya benzeri ibarelere rastlanmaktadır. Bu belgeler de HAT kategorisinde değerlendirilecektir.
    Genel olarak Hatt-ı hümayunlarda tarih pek az bulunur. "ünvanına" olanlarında belgenin tarihi olduğundan tesbiti kolaydır. Telhis ve arzuhal üzerine olanların çoğunda tarih bulunmaz. Bu şekil hanlar tasnif esnasında ayrıca toplanarak sonradan tahmini tarihleme yoluna gidileceklerdir.
    Bazı telhis veya takrirlerin üzerindeki hatt-ı hümayunlar kesilmiş olarak bulunur. Hem hatt hem de kesildiği parça ayrı ayrı bulunsalar dahi HAT kodunu alacaktır.
    İRADE
    Tanzimat Öncesi Merkez Evrakının son yıllarına doğru 1248-1250 (1832-1834) den itibaren hatt-ı hümayunlar yerlerini yavaş yavaş padişahın iradesini sadrazama bildiren Mâbeyn Baş kâtibinin yazılarına terketmiştir. 1255 sonuna kadar çıkan iradeler de HAT kodunu alacaklardır.
    KAİME
    Üst makamdan alt makama yazılan yazılardır. Akranlar arasında da kaime yazılır. Elkab hürmetkarânedir. "Saadetlü" sıfatıyla başlarlar. "Saadetlü, mekremetlü, mürüvvetlü karmdaş-ı e'azzım sultanım hazretleri" en yaygın elkab şeklidir. Kaime¬lerde Tarih-İmza (Mühür) bulu¬nurken mührün (imzanın) üzerinde "bende" kelimesine rast¬lanılmaz. Kaimeler de battal boy kâğıtlara ortadan ikiye katlanarak yazılmışlar genellikle ilk sayfada meram anlatılmış, sığmadığı durumlarda karşı sayfaya devam edilmiştir.
    ŞUKKA
    Üsten alta yazılan yazıdır. Elkabında " devletlü" sıfatıyla yazılanlar yüksek rütbe¬lilere, "inayetlü saadetlü" sıfatıyla başlayanlar kapı kethüdaları, dergah-ı ali kapıcıbaşıları, matbah ve gümrük eminleri gibi alt derecede vazifelilere gönderilmişlerdir. Yazının nihayetinde tarih ve mühür üzerinde "bende" kelimesi bulunmaz. Orta boy kâğıtlara enden tamamı kullanılarak yazılmışlardır.
    TAHRİRAT
    Posta ile gönderilen resmi mektublardır. Alttan üste yazılma hüviyetini XIX. yy. baş¬larından itibaren kayb ederek, bilhassa Tanzimattan sonra merkez-taşra yazışmalarına alt-üst farkı gözetilmeksizin umumen tahrirat adı verilmiştir. Yazının nihayetinde tarih ve mühür üzerinde "bende" kelimesi bulunur.
    TAKRİR
    Bir memuriyet veya rütbe ve maaş itasına ve kalem veya daire teşkiline ve mevadd-ı saireye dair devair-i resmiyye nazır ve reis ve eminleri tarafından elkabsız olarak tezkire gibi yazılan ve mühürlenen belgelerdir.
    Padişaha sunulan takrirlerin bitiş cümlesinde "padişahım" kelimesi zikr edilir. XIX. asra kadar takrirlerde altta imza, mühür ve tarih bulunmaz. Nadir olarak "bende kelimesine rastlanılır. Asrın başlarında sadece takrir sahibinin mührü basılırken daha sonra makam adı da yazılmağa başlanmıştır. Takrirlik kâğıdın üstten 1/4 lük kısmı boş bırakılarak yazılır.
    TELHİS
    Sadrazam tarafından padişaha sunulan arzlardır. "Şevketlü kerametlü mehabetlü padi¬şahım" gibi elkab kullanılmış, "Padişahım" kelimesi daima elkab satırının sonunda üst tarafa yazılmıştır. Nadiren tarihe rastlanılır. İmza-pençc gibi bir işaret veya mahall-i tahrir rükün¬leri bulunmaz.

    Sayın Prof. Dr. Mehmet Kanar'dan.