• 368 syf.
    ·6 günde·10/10
    Kitaba ilk başladığım zaman çok sıkılmıştım hatta kitabı yarıda bırakacaktım çünkü çok fazla betimleme vardı ve neredeyse yok denecek kadar az diyalog vardı.Sonra biraz daha devam etmek için kendimi zorladım ve ilerledikçe kitap daha iyi oldu.En azından diyaloglar çoğaldı ve olayı yavaş yavaş anlamaya başladım. 40.sayfalara geldiğimde kitap artık sürükleyici olmaya başlamıştı.Ve ikinci gün tam 2,5 saat boyunca okumaya devam ettim.Oturmaktan popom düzleşene kadar okudum sanırım sonra ara verdim ahahahah
    Kitap şimdi bitti ve hemen duygularımı yazmak istiyorum. AŞIRI GÜZELDİ. Gerçekten mükemmel bir kitaptı.Zaten bi sayfadan sonra olaylar o kadar heyecanlı bir hal alıyor ki kitapla bir bütün oluyorsunuz.Bu kitap kurgusuyla,karakterleriyle mükemmeldi.Bazı yerler vardı karakterlerin fark etmeyip benim fark ettiğim ve kitabın içine girip onlara söylemek için her şeyi verebileceğim.Quincy karakterini çok sevdim.Çok güçlü bir karakter.Kole’da öyle.Bu kitabı kesinlikle hemen okumaya başlasanız iyi olur yoksa çok şey kaçırıyorsunuz..
    İkinci kitapta ne olacak aşırı merak içerisindeyim.Hemen ikinci kitaba başlayacağım sanırım, kendimi tutmakta çok zorlanıyorum.O zaman akışa bırakıyorum ve ikinci kitabı okumaya gidiyorum.
    5/5
  • 137 syf.
    «Ülkeyi yerinde saydırmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Bütün önlemleri almışlar. Yazık şu memlekete."

    "Toplumcu Gerçekçi" edebiyatın eserlerini okumak zordur. Duyarlı ve yarı duyarlı olan insanların yüzünde sert bir tokat etkisi yaratır ya da beyninize inmiş bir balyoz darbesi kadar etki yaratır. Çünkü toplumun tüm aksaklıklarını, siyasilerin tüm yalan dolanlarını, din adına yapılan sömürüleri, ülkenin zenginliğine hangi çıkarcı kesimlerin sahip olduğunu size anlatır. Toplumcu gerçekçi edebiyatı kimler okumaz?: Burjuvazi bir yaşam süren orta ve üst sınıflar, Üst düzey egoistler, başkalarının acıları karşısında duyarsız kalanlar ve masal okumaktan öteye geçmek istemeyen bireyci edebiyat düşkünleri. Herkes kendi sorununa takılıp kalmışken devleti sömürenlere kim karşı koyacak değil mi?

    Bu sözlere alınmak isteyenler alınabilir. Alınması muhtemel olan takip ettiğim insanlar da var. Ben toplumcu gerçekçi edebiyat okumam diyenler de var okumayın dert ettiğim durum bu değil lakin o bireysellik sevdası yüzünden on yıllardır sömürülüyoruz ve burnumuzun ötesine dahi gidemiyor aksine ülkece her yıl daha da geriliyoruz. Toplumcu gerçekçi edebiyat bu bireysellik duygusunun yayılmasının kurbanı oldu. Ahmed Arif Cengiz Aytmatov'a Talip Apaydın senden on gömlek üstündür der
    #83794133
    lakin Talip Apaydın'ın öykülerini bilen yok bu kitabını da siteye ben ekledim. Henüz eklenmeyen kitapları da var. Demek ki halkının davasına sahip çıkan yazarın yazgısı buymuş. Bu ülkede yaşayan insanlar hiçbir toplumcu gerçekçi yazarı hak etmiyor. Yine de onların eserlerini okuyan, anlatan bizler bu uğraştan vazgeçemiyoruz. Onlara gösterilen bu umursamaz tavrı azaltmak, değersizliği hafifletmek adına bunu borç biliyoruz. Yoksa amaç bireysel edebiyata, popüler edebiyata, modern edebiyata bağımlı İnsanlara yeni yazarlar tanıtmak değildir asla. Sadece ülkenin gerçek yazarlarına olan bir saygı borcu o kadar.


    "Halk öylece kalsın olduğu yerde, yöneticileri dinlesin, onların sözünden dışarı çıkmasın. Değilse anarşi olur. Geleceğimiz tehlikeye girer. Sağımız solumuz uçurum baksanıza? Öcü dolu çevremiz. Herkes önüne baksın. Başka şeye heveslenmesin. Sizi en iyi biz yönetiriz. Bizden başkasına inanmayın...
    Böyle diyorlar. Dinlemeyenin de canına okuyorlar. Düşünmek, söylemek, yazmak yasak. Biz sizin yerinize düşünürüz, ne yapmak gerekirse yaparız diyorlar. Siz susun, eğin başınızı oturun. Demokrasi ancak bu sınırlar içinde olacak. Onların izin verdiği kadar. Fazlası zararlı."

    İşte tüm mesele bu. Bizim yerimize düşünüyor ve uyguluyorlar ama biz kılıf uydurup kendi sorunlarımızla boğuşmayı kendi özgürlüğümüz olarak görüp her şeye kulağımızı tıkıyoruz. Richard Sennett'in de bir kitabında geçtiği gibi bu esnek kapitalizm çağında ne işe yaradığımızı bile bilmiyoruz ya da bize kimin ihtiyaç duyacağını... Çünkü herkes otorite tarafından aynı şeyleri yapmaya, düşünmeye yönlendiriliyor. Aykırı davranan, muhalif olan da sansüre uğruyor, sürgüne yollanıyor ya da hapse atılıyor. Ne güzel bir istismar düzeni alın bu düzende size Nur topu gibi "Domokratik bir ülke, Laik bir ülke, İnsan haklarına dayalı bir anayasası bulunan bir ülke" hani bir tabir var "yersen"..


    Bir başka Köy Enstitülü yazar olan Osman Şahin Talip Apaydın'ı nasıl anlatıyor bir bakalım:

    "Talip Apaydın, doğruluk adına acı çeken, insan eşitliğine inanan aydın yazarlarımızdan biridir. O'nun öykü insanları rahatı, tokluğu bilmezler. Açlığın, sahipsizliğin baskı altına aldığı insanlardır onlar. Umutları ve nefretleri ile bir arada yaşarlar.Uyanıkken de düş görürler. Boğaziçi kültürünü, yalı yaşamını, zengin sofralar geleneğini bilmezler. Yıllarca ağa, bey, patron, işveren kimliğindeki insanların ağızlarından yazgılarının sesini duymaya alışmış, beyaz derili zencilerimizdir onlar.

    Talip Apaydın, öykülerine bizim en kutsal değer saydığımız"insan emeği"ni eksen aliyor. Bütün olumsuzluklara karşın yeni bir çağın, yeni bir umudun sökmekte olduğunu okurlarına ustaca sezdirirken, kendi yaratıcı gücünü de katarak, sosyalist ger çekçi sanat anlayışının getirdiği taze renk ve tonlarla, kıyıda kö sede kalmış insan ruhlarının sözcüsü oluyor. Ezilen, yoksulluk çeken insanların koşullarını, konuşmalarını, inceliklerini, düşünce yapılarını, yalın, betimleyici bir dille bizlere ulaştırıyor."

    Talip Apaydın bu öykü kitabında şehir insanlarının sıkışmışlık duygusuna, otorite karşısında boyun eğen komşuların idealist, devrimci ruhlu insanları nasıl sindirmeye çalıştıklarını ele alıyor. Kısaca ınsanların duyarsızlığına eklenen despot rejimin faaliyetleri ile içinde bulunduğumuz "Karabasan"ı aktarıyor bizlere...

    Bu kitabın içinde 15 öykü yer alıyor. Kısa lakin çarpıcı öykülerden oluşan bir kitap. Çok etkileyici bulduğum ikinci öykü olan "Munise" öyküsüne değinmek istiyorum ilk başta.

    Munise ev hizmetlerinde çalışan bir emekçi. Geniş geniş pencereli evlere temizliğe giden bir kadın. Munise pencerelerin camını silerken karşı evde oturan adam Munise'nin bu tehlikeli cam silme macerasının karşısında adeta içi ürperir, şimdi düşecek birazdan düşer diye diye evham yaparken bulur kendini sonrasında Munise kimdir diye düşünmeye başlar ve içinden dökülür kelimeler:

    #84977779

    Daha sonra gel bacım der. Canını sokakta mı buldun der ve başlar düşsel diyalog..

    Munise duş alıp gelecek, Munise duştan sonra uygar bir kadın olup gelecek karşımıza ve yıllardır sessizliğe mahkum kalan Anadolu kadını da dile gelecek..

    #84980469

    Munise artık insanı yaşam koşullarının farkında fırsat eşitliği sağlandığı vakit en modern Türk Kadınının edindiği sorunların benzerini dert edinebilecek olduğunu ifade eder. Çocuklarının eğitimi, yabancı dil eğitimi, klasik müzik ilgilerini, anlatacak ve Mantosunu, pırıl pırıl çizmelerini giyip evden Munise Hanım olarak çıkacaktır. Tabii aynı anda karşı evde ev hizmetlerinde çalışan Munise camları silmiş ve perdeleri örtmüş olacaktır.

    Fırsat eşitliği sağlandığı takdirde Gecekonduda yaşayan halkın da kendi devrimini sağlayabilir olduğunu anlatmak adına mükemmel bir kısa öykü. Hem de yok sayılan kadınlardan, ev hizmetlerinde çalışan kadınlardan birinin rol aldığı bir kısa öykü. Kadınların sıkıştırılmış olduğu kalıplara devrimci bir tavırla karşı duran yazarlar varsa onlar Toplumcu Gerçekçi edebiyatın temsilcileridir. Küçük insan bunalımları, bireysel yetersizlikten ya da varoluşsal sancılardan doğan edebi ürünlerin elde edemeyeceği bir çizgi bu. Çünkü yazgı olarak yutturulan sömürülerin ifşasını yapıyor bu yazarlar. O yüzden okutulmuyor, o yüzden bireyci edebiyat on yıllardır piyasaya şiddetle pompalanıyor ve kendi sorunlarımız ekseninde kalmamız sağlanıyor.


    #85025386

    İşte yukarıdaki alıntıda geçen gerçekçiliği ben hiçbir şeye değişmiyorum. Apaydın'ın başka bir öyküsünde geçen "Dünya kendimizden ibadet değildir" ifadesindeki gibi birey olarak yaşadığımız sorunlar, içsel hesaplaşmalar, maddi sıkıntılar tabii ki gündemimizi meşgul edecek etmeli de lakin bu sorunların çok ötesinde olan şeyler var. Yok edilmeye çalışılan Cumhuriyet değerleri, demokrasi, laiklik, hukuk sisteminin yanında bireysel sorunlarımız ne kadar önemliyse o kadar önemseyelim bu sorunları..

    "Köyde tarikatçılık almış yürümüş. Köyün gençlerini bir görsen, hep başları takkeli, elleri tesbihli. Habire dua okuyorlar. Tüm erkekler sakallı. Otuzuna gelmeden sakal bırakıyorlar. Baktım da şöyle, içim sızladı. Bir İran köyü de böyledir herhalde.»
    Yok, o kadar değil. Onlar sarıkla entariyle dola sırlar, televizyonda görmedin mi? Bizimkiler eski de olsa ceket pantolon giyerler.»
    Ama gidiş oraya doğru. Yüzleri bakışları epey benzemiş zaten. Görsen sararmış yüzlerde bir süzülme, bir teslimiyet... Aklın almaz. Kendi akrabalarımı bile zor tanıdım."

    Sayfa 28 "Tedirgin" adlı öyküden.

    Bu kitaptaki öyküler 1980'li yıllarda yazılmış. Lakin hem Talip Apaydın hem diğer arkadaşları ülkenin teslim edildiği tarikatları, bozulan eğitim sistemini, beklenen karanlığı çok çok uzun yıllar önce dile getirdiler ama kimse dinlemedi. Başka eserlerden bazı alıntılarla bitiriyorum. Bir başka Enstitülü'de görüşmek üzere....


    Mahmut Makal; Bizim Köy

    #77961187

    #77962101

    #77963073


    Mahmut Makal: Köy Enstitüleri ve Ötesi

    #52717145

    #52773214

    #52773034


    Osman Şahin; Ateş Yukarı Doğru Yanar


    #83944017

    #83865450

    Mehmet Başaran:
    Özgürleşme Eylemi Köy Enstitüleri

    #52241055

    #52212472


    Fakir Baykurt;

    #59746293

    #59749913

    #59752973

    #68376623

    #74476261
  • 136 syf.
    ·Puan vermedi
    Bir hukukçunun okuması gereken kitap listesinde “ sokratesin savunması” ve “bülbülü öldürmek” kitabıyla aynı sıraya yerleştiririm.(Felsefi açıdan da mükemmel bir kitaptır). İkili diyalog halindedir , bir yaşlı adam ve genç adam bulunmaktadır. Yaşlı adamın bilginliği ve hitabetinin güçlülüğü muazzam bir ikna sanatı ortaya çıkarmaktadır. Kitapta bir çok yerde genç adamla aynı fikirleri paylaşmış olsamda yaşlı adama kulak verdikten sonra ne kadar sığ düşünceli olduğumun farkına vardım. Derinlemesine düşünebilme kabiliyeti hukukçularda muhakkak olması gereken bir özelliktir. Bu kitabın okunmasından sonra “12 Angry Men” i izlemenizi öneririm. Sığ düşünme ile derin düşünme arasındaki hayati önemi anlayacaksınız.
  • Rönesans dönemi hümanisti Leon Battista Alberti (1404-72), kap­samlı bir entelektüel birikime sahipti ve kimileri tarafından Leonardo Da Vinci ile kıyaslanacak düzeyde çok çeşitli bilgi alanlarına çok önemli katkılarda bulunmuştu. De pictura (1435)adlı resim üzerine kitabı perspektif biliminin temel ilkelerini ortaya koyarken, Dereaedificatori­a (1450) adlı mimari kitabı Rönesans döneminde mimari tasarım ve mühendislik alanlarının başlıca metni haline gelmişti (Bizzat Alberti de başarılı bir mimardı). Dahi bir matematikçi olarak, kriptografi ve kar­tografi alanlarında çığır açıcı çalışmalara imza attı. Ayrıca, Latince ve İtalyanca dillerinde kayda değer sayıda edebi çalışma üretti ve belki de İtalya dili ya da daha belirleyici konuşmak gerekirse Toskana lehçesi gramerinin ilk örneklerini verdi. Alberti'nin ahlak ve etik alanlarındaki en önemli çalışmaları arasında yıllar içinde Latince olarak yazılan Inter­coenales, 1437-1438 arasında İtalyanca basılan dört ciltlik Della Jamig­lia (Aile Üzerine) ve ölümünden hemen önce tamamladığı De iciarcha (Alberti, "iciarch" terimini Yunanca'dan aldığını ve bu terimin "mü­kemmel insan ve ailesinin reisi" anlamına geldiğini bizzat belirtir) sayı­labilir. Diyaloglar biçiminde yazılan Della Jamiglia eserinde Alberti aile değerleri, eğitim, kocalık, kaderin değişkenliği, yurttaşlık görevleri ve başka meseleler üzerine yazar. Yine diyalog formundaki De iciarchi yurttaş bağlılığı, üretim faaliyeti ve başarı ile ilişkili hümanist idealleri anlatır.
  • Bir gün teybime tesadüfi bir diyalog kaydetmiştim. lnsanlar ses­lerinin kaydedildiğini fark etmeden sohbet ediyorlardı. Bu bandı sonradan dinlediğimde, her şey mükemmel bir mizansen, bir 'ka­yıt'mış gibi geldi bana. Kişilerin hareket mantıkları, duyguları ve enerjileri açıkça hissedilebiliyordu. Seslerdeki o harika tını, o olağa­nüstü duraklamalar ... Hiçbir Stanislavski, bu duraklamaları imkanı yok açıklayamaz. Hemingway'in o ünlü üslubu da bu diyalog yapısı karşısında taklitçi ve naif kalır ..
  • 309 syf.
    ·2 günde
    FRANKENSTEIN ya da MODERN
    PROMETHEUS – MARRY SHELLEY

    Madem sevmeyecektin beni neden yarattın?

    19.yy’da dünyaya başkaldırmış, gotik edebiyatının öncülerinden olan on dokuz yaşındaki bir kıza göre cesareti takdire şayan olan yazarımız Mary Shelley’in ilk romanı olma özelliği göstermektedir. Öncelikle gotik kavramını masaya yatırmamız gerekir. O dönemin getirilerinden olan sosyal statü Rönesans’ın ilan edilmesiyle sanat- edebiyat gibi alanlarda birtakım yeniliklerin oluşmaya başlaması, 18. yy’ın anlayışlarının karşısında duran, günümüzün fantastik- bilimkurgu romanlarının altyapısını oluşturmuştur. İnsanoğlunun geçmişten günümüze tarihine baktığımız zaman merak ve arzu dürtülerinin sonucu her daim yeni buluşlar, tarifler gibi diğerleri tarafından hor görülen bakışlara sebebiyet de vermiştir. Shelley tüm bu kötü bakışlara nazaran insanlık için ‘’Ölümden sonra diriliş’’i , galvanizmi ,yaratan ile yaratılan arasında kurulan ilişkiyi anlamlandırmamız için, ‘’Bu dünya için ne kadar iyi bir insanız? ‘’ , ‘’Sadece yaratılan kadar mı varız ya da insanların düşüncelerinde hayat bulan makineler miyiz? ‘’ sorularıyla yaratılan canavarın iç sesleriyle sorgulamamızı istiyor. Bu ilişkiyi o kadar iyi kuruyor ki, yaratıcı yarattığı canavarı terk etmesine rağmen o yaratıcısını terk etmiyor. Dünyayı yeni doğmuş bir bebek gibi anlamlandırmaya, sesler, sözcükler, resimlerle bağlantı kurmaya başlarken aslında özünü bulmasını, kimseye ihtiyacı olmadığını , yaratıcının var ettiği bedene nazaran düşünceleri ve hislerini yalnızca kendisi var edebileceğini de anlamış oluyor. Tanrı’nın insanoğlunu yaratıp, hatası yüzünden onu dünyayla cezalandırması gibi, Frankenstein’da sevdiklerini öldüren bu yaratığı görünüşünün, iticiliğinin diğer insanlar üzerinde oluşturduğu yalnızlıkla cezalandırdığını sanırken varoluşunun- karakterinin bir parçası olan merakının soyut bir kategoriden somuta dönüşmesiyle birlikte kendisini cezalandırmış oluyor. Tanrı’ya karşı gelerek kendisini üstün görmesi, simyacıların ‘’ölümsüzlük iksirini’’ arayıp bunu gerçekleştirmeye çalıştıkları gibi o da bunu bir bedeni geri döndürerek yapmaya çalışıyor. Roma dönemi üç stoacı felsefeciden biri olan Seneca’nın ölüm ve tinle ilgili görüşlerine göre baktığımızda ölüm bir yok oluş- hayatın sonu değil, yeniden başlangıç bir doğuştur. Canavarın hal ve hareketleri tam anlamıyla bu görüşü yansıtırken, insanın özünde var olan kötülüğün aslında iyiliği yaratım için kullanıldığı görülmektedir. Hayatta başlangıç ve bitiş noktaları her ne kadar belirsiz gibi gözükse bile insan kendisi kesin çizgilerle çizmeli ve yoluna devam etmelidir tıpkı canavarın kendi hayatını şekillendirmesi gibi. Canavar hayata attığı adımı kendisi seçemedi ama ondan sonraki yaşamını yaptığı hatalar ve kötülüklerle Luciferın peşinden giderek mi devam edecekti? Lucifer geçmişten günümüze dine-dile bağlı olarak farklı anlamlara dönüşmektedir. Bunu burada değinmemin sebebi romanın temeli yaratıkta kendi aydınlığını kendisi keşfetmiştir. Karanlıktan gün ışığına giden yolda kendini dinlemesidir. Bir zamanlar yaratıcısının en iyi dostuyken (şeytanın Tanrı’yla olan ilişkisi gibi ilk yaratıldığında) yaratıcısını sevdiği kişilerle imtihan ederek gerçek bir canavara dönüşmüştür. Kimine göre yaratıcısının taş kalbiyle beslenen , kimine göre de doğayı, insanını taklit eden bir canavar. Çünkü onu sürekli değişen ve dönüşen bir süreç içerisinde görmekteyiz tıpkı bir tiyatro sahnesi gibi. İnsanların içinde yaşadıkları duygu ve düşünceler yaratık sayesinde ortaya çıkmaktadır. Bir nevi insan psikolojisini çok iyi yansıtmaktadır.

    Kitabın sonuna ulaştığım vakit fark ettiğim bir nokta da yaratıcısının ismi Frankestein’dir. Yaratık gerçekte bir isme sahip değildir.

    Anlatım Tekniklerine Dair..

    Roman mektup tekniği ile başlarken, bir yandan da Shelley’nin bu kurguyu arkadaşlarıyla girdikleri bir iddia üzerine kurguladığını anlıyoruz. Roman tam anlamıyla yüzüncü sayfalardan sonra gerçek hikayeye giriş yaparak Frankenstein’nın doğuşuna tanık oluyoruz. Romanın ileri safhalarında yaratık iç monolog ve bilinç akışı teknikleriyle bize kendine daha yakın bir şekilde tanıtmış oluyor. Yatıcı ve yaratılan arasında oluşan diyalog tekniği sayesinde (gösterme tekniği), bize olayları daha akılda kalıcı şekilde sunuyor.

    Filmine Dair..

    Frankenstein’in çok uzun zaman önce siyah- beyaz çekilen on üç dakikalık ilk gösterimi 1910 yılında kaydedilmiştir. Bana ilk izlediğimde sessiz ve kısa oluşu Charlie Chaplin’in gösterimlerini anımsattı ama geçişler arası kopukluk olduğundan ve kısa bir zaman dilimine sığdırılmaya çalışıldığından dolayı pek anlamlandıramadım. Diğer izlediğime geçecek olursam Netflix yapımı The Frankenstein Choponicles dizisini bilimkurgu sevenler için önerebilirim. 2 sezonluk bir dizi olduğundan dolayı olaylar daha yavaş ve farklı boyutlar- karakterler üzerinde ilerliyor, ilk izlediğimde kitabı tersten okuyor gibi olmuştum, kitabın nasıl yazıldığı ve her işlenen cinayetin tek sebebinin bir kitap oluşunu yansıtan polisiye ve korku filmi şeklinde uyarlanmış. Son olarak söyleyebilirim ki hepimizin bildiğini düşündüğüm Schooby doo çizgi filmindeki canavar Shelley sayesinde hayat bulmuştur. Sevdiğim birkaç alıntı..

    ➢ Hiç arkadaşım yok, Margaret. Başarının coşkusuyla alevlendiğimde mutluluğuma katılacak kimse olmayacak; eğer hayal kırıklığına uğrarsam, kimse o kederli halimde bana destek olmak için çaba harcamayacak. Düşüncelerimi kağıda dökeceğim, orası doğru; fakat duyguların aktarımı için yetersiz bir araç. Duygularımı paylaşabilecek, bakışları benimkilere karşılık verebilecek birinin dostluğunu özlüyorum.

    ➢ Ne yazık! İnsan neden hayvanda görülenlerden daha üstün duygularım var, diye böbürlenir ? Bu hayvanları yalnızca daha gerekli varlıklar haline getiriyor.

    ➢ Derler ki Sir Issac Newton, kendini büyük ve keşfedilmemiş gerçekler okyanusunun kıyısında deniz kabuğu toplayan bir çocuk gibi hissettiğini söylermiş.

    ➢ Hiçbir şey insan zihnine büyük ve ani bir değişim kadar acı veremez. İster güneş ışıldamaya devam etsin, isterse bulutlar kararsın, hiçbir şey gözüme bir önceki günkü gibi görünmeyecekti.

    ➢ Niçin ölmedim? Bir insanın hiç olmadığı kadar perişanken, niçin unutuşa, huzura gömülüp kalmadım? Ölüm, tazecik çocukları, üzerlerine titreyen anne-babalarının tek umudunu koparıp alır. Nice gelin, nice genç sevdalılar, vaktiyle sağlık ve umut içindeyken bir gün gelip mezarda çürür, solucanlara yem olur! Nasıl bir malzemeden yapılmaydım ki, bir tekerleğin dönüşü misali bana habire eziyet eden bunca sarsıntıya direnebilmiştim?

    ➢ Victor, sahtelik hakikate bu derece benzeyebilirken, kim mutluluğundan emin olabilir ki? Sanki bir uçuru mun kıyısında yürüyorum, binlerce insan bu uçuruma doğru yığılıyor ve beni aşağı atmaya çalışıyorlar.

    ➢ Tamamlanmamış, yarım kalmış yaratıklarız. Bizden daha akıllı, daha iyi, daha candan biri dostların öyle olması gerek yarım zayıf ve kusurlu tabiatımızı mükemmel olmadığı müddetçe öyle kalıyoruz...

    Ne birbirimizden kopabiliyor ne de, "Elveda!" diyebiliyorduk.