• Hintçe “Tek” olarak tanımlanan Sanskritçe sözcük dharma'nın neredeyse tam çevirisiydi. Hintlilerin dharma'sıyla Greklerin “erdem”leri aynı olabilir miydi? “Bizim ‘erdem' diye çevirdiğimiz şey Grekçe'de ‘mükemmellik'tir.”
    Diyalektikten önce. Nitelik mutlaktı. Batı dünyasının o ilk öğretmenleri Niteliği öğretiyorlardı ve bunun için seçtikleri araç retorikti.
    Robert M. Pirsig
    Ayrıntı, 2013, Çev: Süha Sertabiboğlu
  • ULUSAL BAĞIMSIZLIK HAREKETİNİN DOĞUŞU

    Saray, İngiltere’nin de onayıyla Mustafa Kemal’i Anadolu’daki 9. Ordu’ya, mütareke sonrasında silah bırakmamış Osmanlı güçlerini silahtan arındırmak amacıyla müfettiş olarak atadı. İstanbul’dan deniz yoluyla ayrılarak modern Türk tarihindeki derinden sarsıcı bir olay olan İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalinden dört gün sonra, 19 Mayıs 1919’da Samsun limanına vardı. Mustafa Kemal birlikleri silahsızlandırmak yerine, komutanlarla görüşerek Amasya’da ortak bir direniş genelgesi yayınladı. Saray onu harcamaya kalkınca da görevinden istifa etti. Sonrasında Müdafa-i Hukuk örgütleri onun çevresinde toplandılar. Bu tür örgütlerin kongreleri 1919’da Erzurum’da (23 Temmuz-17 Ağustos) ve Sivas’ta (4-11 Eylül) yapıldı ve her seferinde Kemal Paşa’yı kongre başkanı olarak seçtiler. Aralık ayında Mustafa Kemal, Anadolu’nun merkezindeki Ankara’ya taşındı ve bu kenti ulusal direniş hareketinin merkezine dönüştürdü.

    Burada, İngilizce’ye nation, national ve nationalist olarak çevrilen Türkçe millet, milli ve milliyetçi terimleri hakkında birkaç şey söylemek gerekir. Bu kelimeler, bağımsızlık savaşı boyunca ve sonrasında, milliyetçiden çok vatanperver, dışlayıcıdan çok bütünleştirici anlamlarda kullanılmışlardır. Bu terimler Anadolu’nun tüm İslâmî unsurlarını -Türkler’i, Kürtler’i, Çerkezler’i, Araplar’ı ve Lazlar’ı- kapsıyordu ve her birinin kendi benlikleri vardı; Mustafa Kemal, 1919’un ekim ayında, Misak-ı Milli’nin buna göre belirlendiğini belirtmişti. Dinleyicilerine, ‘Efendiler!’ diye başlayarak anlatmıştır, ‘Bu hudut sırf askeri mülahazat ile çizilmiş bir hudut değildir, hudud-ı millidir. Hudud-ı milli olmak üzere tespit edilmiştir. Fakat bu hudut dâhilinde tasavvur edilmesin ki, anasır-ı İslâmîye’den yalnız bir cins millet vardır. Bu hudut dâhilinde Türk vardır, Çerkez vardır ve ana-sır-ı saire-i İslâmîye vardır. İşte bu hudut memzuc bir halde yaşayan, bütün maksatlarını, bütün manasıyla tevhid etmiş olan kardeş milletlerin hudud-ı millisidir.’
    Milli Misak, yeni devletin sınırlarını belirliyordu. Sınırlar, 1913 yılında Balkan Savaşı’ndan sonra imzalanan ve Osmanlılar’a Balkanlar’da toprak veren barış antlaşmaları ile Ekim 1918 ateşkesinin sınırlarına dayanarak belirlenmişti. Milli Misak’ı 17 Şubat 1920’de tamamıyla kabul eden son Osmanlı Meclisi’nde, bun-dan iki gün sonra Türk ve millet kavramları tartışılmış ve Türk kav-ramının tüm farklı Müslüman unsurları içine kattığına karar verilmiş-ti. Hatta bazı mebuslar Osmanlı Yahudileri’ni de Türk kavramı içine katmışlardı. Mustafa Kemal bu fikirleri 1 Mayıs 1920’de tekrarlıyor-du: ‘Burada maksut olan ... yalnız Türk değildir. Yalnız Çerkez değil-dir. Yalnız Kürt değildir. Yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürek-kep anasır-ı İslâmîye’dir, samimi bir mecmuadır. Binaenaleyh bu heyet-i âliyenin temsil ettiği, hukukunu, hayatını, şeref ve şanını kur-tarmak için azmettiği emeller, yalnızca bir unsur-ı İslâm’a münhasır değildir. Anasır-ı İslâmîye’den mürekkep bir kitleye aittir.’ Osmanlı veya Kemalist vatandaşlık anlayışı asla etnik olmamıştır. Osmanlı kimliği, etnik köken veya dinden bağımsız olarak hanedan etrafında odaklanmıştı; Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler, hanedana itaat ettikleri ve zaman içinde gelişmiş olan kültüre bağlı kaldıkları sürece Osmanlı sayılırlardı. Aynı şekilde, Türk vatandaşlığı da Misak-ı Milli tarafından tanımlanmış, oluşan devletin sınırları içerisinde yaşamaya (doğmaya değil, yaşamakta olmaya) dayanmaktaydı. Kurtuluş Savaşı boyunca, gayri-Müslimler de (Rum ve Ermeniler) kendi devletleri için savaştıklarından din önemli bir rol oynadı; yalnızca Osmanlı Yahudi-leri milliyetçilere katıldılar. Doğum prensibine göre, Mustafa Kemal’in Meclis’teki düşmanları, onu yeni Türkiye sınırları içerisinde beş yıl yaşamadığı için seçilme hakkından bile mahrum edilmesi için uğraştı-lar, çünkü artık yeni Yunanistan’ın bir parçası olan Selânik’te doğ-muştu.
    İngilizler milliyetçi meydan okumaya İstanbul’u işgal ederek kar-şılık verdiler. İstanbul Meclisi son olarak 18 Mart 1920’de toplandı ve
    İngiltere’nin eylemini kınadıktan sonra belirsiz bir süre için oturum-larını erteledi. Padişah 11 Nisan’da Meclis’i feshetti ve böylelikle uzun süredir sultanın Müttefikler’in tutsağı olduğunu iddia eden Ankara milliyetçilerinin meşruluğuna katkıda bulunmuş oldu. Yine de, milli-yetçiler; özellikle de Saray, milliyetçileri zındıklar olarak tanımlayan ve müminlerin görevinin onları öldürmek olduğunu belirten bir fetva yayınladıktan sonra, sultanın taraftarlarına karşı bir iç savaş ilan et-mek zorunda kaldılar. Milliyetçiler buna karşılık olarak Ankara müf-tüsüne, halifenin gâvurların elinde esir bulunduğunu ve onu kurtar-mak için savaşmanın müminlerin görevi olduğunu söyleyen bir karşı fetva yayınlattılar.
    1920 ilkbaharı milliyetçiler için en tehlikeli dönemin başlangıcına işaret eder. Bu dönemde Saray’la ve yabancı güçlerle bir ölüm kalım mücadelesine giriştiler. Yunan güçleri Batı Anadolu’yu 1919’da işgal etmişti, temmuz ve ağustos aylarında Bursa ve Edirne’yi de işgal ede-rek ilerlemeye devam ettiler. Ertesi yıl, padişah, 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması’nı imzalayarak Anadolu’nun önemli bir kısmını Yu-nanistan’a Ermenilere ve Kürtlere bıraktığı gibi Milletler Cemiyeti tarafından Fransız mandasına verilen Suriye’ye de toprak verecekti. İstanbul bile Boğazlar’ı yönetecek bir uluslararası komisyona bırakı-lıyordu.
    Milliyetçiler Türk-Müslüman devletinin hayatta kalmasının tehli-kede olduğuna inandılar. Bu tehdit, Yunan ordusunun haziranda yeni bir saldırı başlatarak Kütahya ile Eskişehir’i aldığı ve Ankara’nın ula-şım hatlarını tehdit ettiği 1921 yılına da yansıdı. Ağustos ayında as-kerî durum o kadar ciddileşti ki BMM, başkomutan olarak Mustafa Kemal Paşa’ya askerî konularda otoritesini kullanması için yetki ver-di. 13 Eylül 1921’de Sakarya Savaşı’nda elde edilen başarı milliyetçi hareket içindeki rakiplerine karşı Kemal Paşa’nın elini güçlendirdi. Bu konuda doğru fikirler yürüten akademisyenlere göre, Mustafa Kemal’in yenilmesi durumunda yönetim rakiplerinden biri olan ve mükemmellik seviyesinde bir askerî kimliği bulunan Kâzım Karabekir Paşa’ya geçecekti. Sakarya Savaşı Mustafa Kemal’in kariyerinde ve bağımsızlık mü-cadelesinde bir dönüm noktası oldu. Mareşalliğe terfi ettirilerek ken-dine Atatürk soyadını aldığı 1934 yılına kadar kullandığı Gazi unvanı verildi. Büyük güçlere karşı konumu da kuvvetlendi. Moskova’yla Türk-Rus sınırını belirleyen bir antlaşma imzaladı; İngilizler de Ak-deniz’deki Malta Adası’nda tuttukları -İttihadçı ve milliyetçi- tutuklu-ları serbest bıraktı. On bir ay sonra, 1922 Ağustosu’nda, Mustafa Ke-mal Yunan hatlarına karşı bir genel saldırı başlatarak Yunan ordusunu 2/3 Eylül’de teslim olmaya zorladı. Milliyetçi güçler 9 Ey-lül’de İzmir’e girdiler ve 11 Ekim’de Mudanya Mütarekesi imzalandı. Ulusal Kurtuluş Savaşı kazanılmıştı; şimdi sıra yeni kurulacak devle-tin ve toplumun nitelikleri hakkında milliyetçilerin kabul edeceği bir uzlaşma bulmaktı.
    İngilizler farkında olmadan milliyetçilerin işini, barış şartlarını görüşmek için hem İstanbul hem Ankara’dan heyetler çağırarak ko-laylaştırdı. İngilizler milliyetçileri dağıtacağı yerde, onları birleşmeye ve kararlı davranmaya itti. Milliyetçiler Ankara hükümetinin yeni Türkiye’nin tek meşru otoritesi olduğunu öne sürdüler. İstanbul’da ise aslında padişahın yönetiminde devamı benimseyen bir muhafa-zakâr olan General Refet Bele, sultanı hükümetini dağıtarak milliyet-çilerin izinden gitmeye ikna etmeye çalıştı. Eğer başarılı olsaydı milli-yetçilerin padişahlığı nasıl olup da kaldırabileceklerini tahmin etmek zordur. Ancak, Vahdeddin Refet Bele’nin önerisini reddetti ve 1 Ka-sım’da Ankara’da BMM buna, 16 Kasım 1920’den beri sultanın hükü-metinin bir işlevi kalmadığını öne sürüp padişahlığı kaldırarak karşı-lık verdi. Bu andan itibaren, İstanbul da, tüm diğer taşra gibi, Ankara’dan yönetilecekti. Vahdettin, 17 Kasım 1922’de bir İngiliz sa-vaş gemisiyle ülkeden kaçtı; ertesi gün Meclis Abdülmecit Efendi’yi ülkenin yeni halifesi olarak seçti.
    Meclis padişahlığı kaldırmıştı ama halife milliyetçi hareket içinde de halk arasında da büyük popüleritesiyle destek görmeye devam ediyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın durumu güvende olmaktan çok uzaktı. Bazı milletvekilleri, onun Meclis’e seçilmesini, seçim yasasını değiştirip yalnızca, seçim bölgelerinde beş yıldan fazla bir süre otur-muş olan kişilerin seçilebilmesini sağlayarak önlemeye çalışıyorlardı. Bu, Mustafa Kemal’i, yeni Türkiye’nin sınırları dışında doğmuş olduğu ve Türkiye’nin hiçbir yerinde sürekli olarak beş yıl oturmadığı için saf dışı bırakacaktı. Ancak, değişiklik önerisi komisyonda geri çekildi.
    Mustafa Kemal tecrit edilmiş olduğunu ve destek alanını geniş-letmesi gerektiğini fark etti. Bunun sonucunda, kendi siyasi partisini, daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi adını alacak olan ve eski rejim karşıtı herkesi temsil eden Halk Fırkası’nı kurdu. Halk terimi sosyal sınıflarından bağımsız olarak eski düzene karşı olan herkesi kapsı-yordu; temel görevleri eski düzeni ve onun temsilcilerini alt etmek ve ‘halkın devleti’ni kurmaktı. Kemalistler karşıtlarına bu anlamda ideo-lojik savaş açtılar ve Mustafa Kemal konuşmalar yaparak ve basına beyanatlar vererek mesajını tüm ülkeye yaydı. Mustafa Kemal’in liderliği aynı zamanda bazı muhafazakâr silah arkadaşlarının da tehdidi altındaydı. Bunlar uzun yıllardır tanıdığı Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir ve Refet Bele gibi, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda kahramanca çarpışmış ama eski meşruti-yet düzeniyle gelmiş olan ılımlılık ve meşruluğu kullanmak isteyen kişilerdi. Monarşi, büyük ölçüde padişahın taktik hatası sonucunda kaldırılmıştı ama bu kişiler halifenin yeni Türkiye’yi cumhurbaşkanı olarak yönetmesinde bir engel görmüyorlardı. Bunlar, tıpkı kendile-rinden önceki İttihadçılar gibi, Türkiye’nin önceden bir sultan-halife, şimdiyse bir cumhurbaşkanı-halife tarafından, aşağıdan saldırılama-yacak ama yukarıdan kolayca yönlendirilebilecek bir sembolik ma-kam tarafından yönetilebileceğine inanıyorlardı. Öte yandan, Kema-listler ise, toptan bir toplumsal, ekonomik ve siyasi dönüşüm istiyorlardı. Devleti artık geleneksel toplum kuralları ve sembolleriyle yönetmek istemiyor, Türkiye’yi 20. yüzyılda hızla ilerletecek yeni, laik bir ideoloji yaratmak istiyorlardı. Kemalistler, Batı’nın materyalizmi-ni, teknolojisini, modern silahlarını, fikirleriyle beraber benimsemek, böylelikle toplumu, kelimenin en geniş anlamında, dönüştürmek isti-yorlardı. Bu, dinin devletten ayrıldığı değil, devletçe kontrol edildiği bir laik toplum yaratmak demekti. Onlar için çağdaşlık ekonomik ve toplumsal boyutlarla birlikte siyaseti ve kültürü de içeren geniş bir bütünlüktü. Geleneksel, ataerkil toplumlarını kökten ıslah ederek hem çağdaşlığı hem çağdaşlaşmayı başarmak istiyorlardı.
    1923 sonrası Kemalizm’in siciline bakarsak rejimin gelenekselci-likten baş döndürücü bir hızla modernliğe doğru ilerlediğini görürüz. Hükümet demokratik olmayabilirdi ama en azından yeni-ataerkil pa-dişahlık da değildi. Kemalistler, laikliği yani dinin devletten ayrılması ilkesini değil, devletçe denetlenen İslâm’ı getirdiler. İslâm’ı, reform programları ve devrimlerini, gerektiğinde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından meşrulaştıracak şekilde kullanmaya niyet ettiler. Bilgi ve bilim, ‘hayatta en hakiki mürşit’ olarak tanımlanmaya başladı. Şehir kadınları da bir modernleşme rejiminde bir şekilde çağdaşlaşmadan yararlanmaya başladılar.
  • Müzelerimizde gördüğümüz bembeyaz mermerden Aphrodite veya Apollon heykelleri idealleştirilmiş bir güzellik sergiler. Polykleitos'un MÔ V.yüzyılda yarattığı ve sonradan Kanon adı verilen bir heykelde ideal oran için gerekli kuralların hepsi ahenk içinde özetleniyordu; daha sonra Vitruvius, bedenin en doğru orantılarını tespit edecektir. Bu güzellik düşüncesi ışığında bu oranlan yansıtmayan bütün varlıkların çirkin görülmesi doğaldı. Ama antikçağda yaşa­yanlar güzelliği idealleştirirken, neoklasisizm antikçağda yaşayanları idealleş­tirir ve (genelde Doğulu geleneklerin etkisi altında) bütün düsturları reddeden hantal, grotesk ve orantısız varlıkların da tasvirlerini Batı geleneğine aktar­dıklarını unutur. Yunan mükemmellik geleneği, kalos (genel anlamda "güzel" olarak tercüme edilir) ile agathosun (genelde "iyi" olarak tercüme edilir, ama çeşitli olumlu de­ğerleri kapsar) bileşiminden oluşan kalokagathia kavramıyla temsil edilirdi. Kalos ve agathosun özü itibariyle Anglo-Sakson dünyada gentleman adı veri­len, yani haysiyet, cesaret, zarafet ve yeteneğin yanı sıra spor, savaş ve ahlak alanlarında gurur verici meziyetlere sahip aristokratik kişileri tanımladığı be­ lirtilmiştir. Yunan uygarlığı bu ideal ışığında fiziksel çirkinlikle ahlaki çirkinlik arasındaki ilişki konusunda kapsamlı bir edebiyat geliştirmiştir.
  • “Mükemmellik ve organik yaşamın ilk hareket gücü.” Fizik, gökbilim, ilk felsefe, zooloji, mantık, siyaset ve biyoloji gibi konularda pek çok eser veren Batı kültürünün temellerini dayandırdığı büyük feylesof Aristoteles’in “entelecheia” adını verdiği ruhun tanımı… Tek bir kelime ile açıklanması zor olan bu kavram, “varlığın gerçekleşmesi”, “varlığın kendini tanımlaması” olarak düşünülebilir. Platon’un öğrencisi ve Büyük İskender’in de hocası olan Aristoteles’i, “Hristiyanlıkla birlikte bilim dünyasının üzerine karabasan gibi çökmüş ve 1500 yıl boyunca bilimsel ilerlemeyi sekteye uğratmış şahıstır” diye tanımlamak hem Hristiyanlıktan hem de Orta Çağ’ın skolastik düşünce yapısından bihaber olan ve kendi döneminde mütevazı bir merakla hayatı inceleyen üstelik incelemelerini doğrusuyla yanlışıyla medeni bir cesaret ve özgüvenle yazmaktan geri durmayarak sonraki araştırmacıların önünü açan şahsına yapılan büyük bir haksızlık… Ayrıca “Altın Orta” adını verdiği ahlak felsefesi son derece takdire şayandır. Mutluluğun ancak çok ile az arasındaki orta yolu tutturmak ile mümkün olabileceğini vurgular. “Ne korkak ne de aşırı atılgan olmak bunun yerine sadece cesur olmak”, “Ne aşırı aç ne de aşırı tok olmak sadece ölçülü doymak”, “Ne cimri ne de savurgan olmak bunun yerine ölçülü harcamak” gerekir diyen Aristoteles, ilgilendiği diğer pek çok alanda da onu çelişkilerden korumuş olan bu felsefesinin gücünü, kendi yaşamında uygulayarak ispatlamış biri. Ne var ki, iki uç noktayı deneyimlemek yoluyla bilgi sahibi olmadıkça, her bireyin kendisi için ideal olan orta yolu bulmasının pek mümkün olmadığını da hatırlamakta fayda var. Burada çelişkiyi yaratan durum ise uç noktaları deneyimledikçe orta yolu tercih etmek yerine daha da radikalleşmek… Herkesin “istiap haddi” de denen kendisine mahsus doyum noktasına ulaşması, “altın orta”sını bulmasının püf noktası…
  • … Batılı milletlerin bugünkü siyasî teşkilâtları, sosyal ihtiyaç ve değişmeler karşısında alınmış iyi kötü birtakım günlük tedbirlerden ibarettir. Makûl ve tarafsız bir idare temin ve tesis etmekten çok, bu değişmeleri kolaylaştırmaya hizmet etmektedir. Dolayısıyla Batılıların sosyal ve siyasî teşkilâtlarının mükemmel olduğuna inanmak ve batılı milletleri ilerilik ve refahlarını onlardan bilerek taklide koyulmak, hata ve gaflet içinde mutluluk aramaktan başka bir şey değildir. Çünkü onlar bile, eserlerinde böyle bir mükemmellik bulmuyor ve devamlı olarak eksiklerini gidermeye çalışıyorlar...
  • 240 syf.
    Akademik bir eser olmasına rağmen, dili sade ve yalın. Bazı ağır bir akademik dil ile kaleme alınan eserlere göre daha akıcı.
    Eserin muhteviyatı, Servet-i Fünun edebiyatının edebi tenkid görüşleri. Servet-i Fünun dergisinde yazılan makaleler rehberliğinde Servet-i Fünun tenkidinin sadece karşılıklı münakaşa ve benimsenmiş prensipleri müdafaadan ibaret olmadığına vurgu yaparak,Servet-i Fünun yazarlarının da bir edebiyat ve tenkid anlayışları olduğu tezine açıklık getirir mahiyette.

    Eserden edindiğim bilgiler rehberliğinde muhteva hakkında bilgi verebilmek adına,
    " Tenkid " kelimesinin kökenine ve anlamına kısaca değinmek isterim.
    Tenkid dilimizde, Fransızca " critique " kelimesinin karşılığı olarak kullanılan bir edebiyat terimi olarak çıkar.
    Tanzimat edipleri " Kritik " kavramı için,
    " Muhakeme" ve " Muaheze " terimlerini,
    Edebiyat-ı Cedideciler " Nakd " kökünden türemiş olan " Tenkad, tenakkud, intikad, tenkit " kelimelerini,
    Servet-i Fünun yazarları ise çoğunlukla
    " Tenkid " kelimesini tercih etmişler ve kullanmışlar.
    Sadece Cenab Şahabettin, tenkid hakkındaki yazılarında,
    "Doğrusu tenkid mi, yoksa intikat mıdır?" diye, sorar ve cevap verir.
    "Bilmem ve bilmek için de uğraşmak istemem!" diyerek, tenkidin ne olması gerektiğini araştırıp yazılarında
    " İntikat " ve " Müntekit " kelimelerini kullanmayı tercih etmiştir.

    Batı dillerinde bugün tenkidin karşılığı olarak kullanılan kelimenin kökü, Yunancada " Hüküm " demek olan
    " Krites " e dayanır.
    Terimin neo-latin şekliyle bugünkü Avrupa dillerine nüfuz etmesi, ancak 17.yy. da gerçekleşmiş. Ve bugünkü haliyle; edebi teoriyi ( Nazari tenkit) ve günlük tenkidi (Review) içine alacak şekilde kullanılmaya başlanmış.
    Günümüz yaşam koşullarında yaygın manası: Bir sanat eserinin ister şahsi zevke, ister bazı estetik prensiplere göre, sistemli bir şekilde değerlendirilmesi.

    Herhangi bir sanat eserinin başarısı, muhtevadaki unsurların uyumlu bir bütün sağlamasıyla ölçülür. Bu vesile ile ifade etmem gerekirse, özenle hazırlanmış mükemmel bir çalışma. Burada Denis Diderot 'un,
    " Mükemmellik ile ilgili fikirler görecelidir! " cümlesini telaffuz etmek isterim ki elbette benim mükemmel gördüğüm bir esere, herkesin aynı doğrultuda yaklaşmasını beklemem olanaksız hatta neredeyse imkansız!...

    Neticeyi tayin, ben bir akademisyen değilim!... Fakat edindiğim kazanımlara göre kaleme alınan eserlerde ister akademik bir lisan, isterse de günlük bir lisan kullanılsın, dikkate değer gördüğüm mühim unsurlar eserin akıcı olması, akılda kalması ve muhteva olarak belagatli sözlere fazla müracaat edilmemesi.

    Eserin zihin dünyama katkısı herşeyden önce, tenkidin edebi değerlere dayanması gerektiği. Mütemadi eserlerin yazarlardan ayrı müstakil bir vakıa olduğunu ve yapılan tenkidlerin bu düşünce doğrultusunda hareket edilerek değerlendirilmesini savunanlardanım. Site genelinde sıklıkla denk geldiğim bazı incelemeler var ki eser hakkında değerlendirilme yapılması gerekirken, yazarın benimsediği muhalif görüşleri esere yansıtılmakta. Ki buna verebileceğim en güzel örnek, Necip Fazıl. Yazar hakkında herhangi bir malumata sahip değilim! Ayrıca eserlerini okumak şu ana kadar kısmet olmadı lakin ilerleyen süreçte okumayacağım anlamına da gelmez! Aklımın kabul de zorlandığı okurların, büyük resme odaklanması gerekirken detaylar da kaybolması!... Eser hakkında olumlu ya da olumsuz bir tenkidde bulunamazken eseri tecrit ederek yazarı tenkid etmek!
    Enterasan, bir yaklaşım...

    Tenkidin mahiyeti ve Servet-i Fünun yazarları hakkında bilgi sahibi olmak isteyen okurlara tavsiye olunur...
  • 350 syf.
    Kitap hakkında bilgi içerir.

    "Felsefe: Kendisini akla dayanan nedenlerle, gerekçelerle meşrulaştirmaya çalışan bireysel, eleştirsel, refleksif, bütüncü ve tutarlı bir düşünme faaliyetidir."

    Kitap, felsefenin tanımı ve felsefenin yaratıcısınin Eski Yunan mı veya felsefenin Eski Yunan'da doğduğu tartışması ile başlıyor. Ardından Eski Yunan'in Sokrates öncesi felsefe dünyası enine boyuna ortaya koyuluyor.

    Burada ilk noktada yazar, felsefenin Eski Yunan'da doğduğu fikrindedir. Neden Eski Mısır ve Mezopotamya değil de Eski Yunan diye sorulmasına cevaben de genel olarak şunu diyor diyebilirim: Filozofun toplumun kendine sağladığı kolektif dünya görüşünü, mitolojik- dinsel tasavvurunu özel bilgi, birikim ve düşünce ile eleştirerek aşarak bireysel- kişisel çabası sonucu dünya hakkında bütün olarak sistemli, tutarlı, akılsal bir tasarım geliştirmesi gerekiyor. Bu durumun gerek Mısır gerekse Mezopotamya veya diğer yerlerde olmadığını ilk defa Eski Yunan'da gerçekleştiğini dile getiriyor. Ben de yazara bu konuda katılıyorum.

    Bunun oluşmasında coğrafi etkenler, siyasi ve dinsel yapı da etkili olmuştur. Bu noktada Yunan dinine biraz giriş yaparsak; Homeros'un metinlerinin çizdiği din portresi daha çok üst tabakanın yani ekonomik olarak refah seviyesi yukaridaki kitleye hitap eden bir şekildedir. Heisodos bunu yumuşatmak daha aşağı tabakaya hitap etmesini sağlamaya çalışmıştır dinin. Örnek: Homeros'ta Zeus kadın peşinde koşarken, Heisodos'ta Zeus halk için adalet getirmeye çalışır. Öte yandan Demeter, Dionizos, Operaues Kültü gibi inançlar da bulunmaktadır. Bu inançların ortak özelliği aşağı tabakaya hitap ederek, arınma, öteki dünyada kralsin gibi anlayışta olmaları diyebiliriz. Özellikle Dionizos, ölüp dirilen ve insanın içindeki şeytani yanla sürekli mücadelesini gerekli kilan aynı zamanda da tanrısal bir yönü de olan bir külttür. Akla hemen İsa gelmiş olabilir haklı olarak. Şahsen benim gelmişti.

    Yunan Felsefesi kişi bazında Thales ile okul olarak da Milet okuluyla başlıyor diye kabul ediliyor. Milet okulunun üç ismi var: Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes. Bu okulun üç isminin felsefelerindeki ortak özellikleri, görünen her şeyin temelinde olan arkhe'yi aramalaridir. (Arkhe: Bir yandan başlangıçta bulunan şey, öte yandan varlığın yapısını teşkil eden, değişenin altında değişmeyen her şeyin kendisinden meydana geldiği şey anlamindadir.)

    Thales'e göre arkhe su'dur.
    Anaksimandros'a göre aperion'dur. (zitliklari barındıran her şeyin ondan gelip onda ortadan kalkacagi sey)
    Anaksimenes'e göre ise hava'dır.

    Milet Filozoflarinin felsefelerini etkileyen temel unsur doğa ve doğa üzerine yaptıkları gözlemler olmuştur. Göksel ve ruhani bir açıklama hıc düşünmemisler. Zaten madde-disi açıklamalar kesin bir dille ilk Platon'da başlıyor deniliyor. Milet Filozoflari varlık ile oluşu beraber görmüşler ve aralarında bir çatışma gormemislerdir.

    Burada siyasi bir olay yaşanır: Perslilerin istilası neticesinde Milet okulu yıkılır ve göç yaşanır. Milet okulunun şekillendirdigi zihinler, az önce tasvir ettiğimiz dinsel düşüncedeki insanların yoğunlukta olduğu bir geleneğin içine girmiş olurlar. Bu gelenek ile etkileşim neticesinde ise Pythagoras ve Pythagorasçılar ortaya çıkar. Bunlar, felsefeyi evrenin ana maddesi hakkında bilgi veren bir etkinlik olarak değil bir yaşam biçimi ortaya koyan bir hayat yolu olarak görmüşlerdir. Nitekim Pythagoras bir tarikat kurmuş. Ruh göçünu savunmus,bu nedenle et yemeyi yasaklanmis. Nihayetinde amaçları evren hakkında bilgi vermek değil, insanları 'kurtarmak' olmuştur. Tabi bu yola girenler alt tabaka insanlar ve haliyle Homeroscu din anlayışına da tepkililerdir. Pythagorasçilarin bütün Batı ve Doğu felsefesine etkisi şudur: Ruh- beden ikirciligini kabul etmeleridir.

    Milet okulu felsefesinde varlık ile oluş birbiriyle çatışmasiz ele alındığını söylemiştik. İşte bu noktada geri dönüşümsuz çatışmanın başlayacağı kişiye geliyoruz ki bu kişi Nietsche gibi birçok filozofu da etkilemiş bir insandır: Heraklietos. Heraklietos'un felsefe kısaca, her şey her an değişme halindedir. Dolayısıyla üzerinde konuşacağımiz, inceleyecegimiz vb her şey her an değişmektedir. Yani evren ve doğada tek var olan 'oluş'tur. Varlık çöpe gidiyor yani. Ayrıca her şeyin göreli olduğunu, bir amacı olmadığını, oluşun bir yasası olduğunu da söylemiştir.

    Heraklietos'un arkhe'si olan ateşiyle yaktığı çatışma Parmenides ile farklı bir boyuta taşınır. Parmenides Heraklietos'tan farklı düşünür ve onu eleştirir. Parmenides'e göre varlık vardır, oluş yoktur. Aynı zamanda boşluk da yoktur ve bu varlık Bir'dir yani tek bir varlık vardır ve o her yerdedir. Varlık ezeli-ebedi, bölünemez, değişmez, sürekli olmak zorundadır. Ayrıca evren sonludur, çünkü sonsuz olan şey eksiktir ve yetersizdir. Sonlu ise tamamlanmıştır.

    Parmenides'e göre varlığın iki nedenden dolayi varlığa gelmiş olması imkansızdır:

    1) Var olmayan var değildir ve onu düşünmek imkansızdır. Dolayısıyla varlık var olmayandan gelemez.
    2) Varlık eğer varolmayandan oluşursa onun varolmayandan neden daha önce veya daha sonra değil de o anda varlığa geldiğini açıklamanın zorluğu ortaya çıkar. Burada zaman kavramının kabulü söz konusu olursa neden o anda oldu ve bunun olmasını ne sağladı sorunu ortaya çıkar. Ki bu ikinci kanıtı İbni sina- Farabi gibi islam Filozoflari ve Leibniz kendi felsefelerinde yararlanmislardir.

    Artık Parmenides'ten sonra gelen Filozoflar hem varlığı kabul etmek hem de değişmeyi, oluşu açıklamaya çalışmıslardir. Bu filozoflara pluralist (çoğulcu) deniyor. Bunlardan ilki Empedokles'tir. Arkhe'yi birden fazla kabul eder. Ancak aslında geçmiştekilerin su,hava, ateşine toprağı ekleyerek dört maddeyi öngörür. Bunların birbirleriyle birleşmesi, ayrılması şeklinde oluşu varlığı inkar etmeden açıklar. İkinci pluralist filozof Anaksagoras'tir. Ana madde olarak sonsuzu alır. Ona göre saf tözler yoktur. Bir eti parçalayinca eti görürüz. Bu sonsuza kadar gider ve bunla beraber her. şey her seydedir der. Anaksagoras'in önemli yanı ise heralde kendisinin evrende bir amaca uygun olarak etkide bulunan bir ilke düşüncesini, ilk ortaya atan kişi olmasıdır. Ayrıca, Anaksimandros kaostan kozmosun oluşmasına ne neden ne de amaç one sürmüştü. Empedokles sevgi ile birlikte duran karışımın nefret ile kozmosa döndüğünü söylemiş ancak neden? sorusuna cevap vermemisti. Anaksagoras ise ilk karışımdan kozmosa dönüşün 'Nous' dediği akıl, düzenleyici ilke ile olduğunu öne sürmüş. Yani fail nedenle beraber bu nedenin neden dolayi evreni meydana getirdiğine ilişkin bir açıklama yapmış olmuştur. Bu da kozmosun kaosa göre bir iyilik ve mükemmellik hali olmasıdır.

    Sokrates öncesi Yunan felsefesinin son temsilcileri ise atomcular yani Leukippos ile Demokritos'tur. Bunlar maddenin nihai yapitasinin bölünemez atomlar olduğunu ve bu atomların şekil olarak farklı olduğunu öne sürmüş ve bunların birbirleriyle olan etkileşimi ile oluşu açıklamışlardir. Ayrıca bir boşlugun da olduğunu kabul etmişlerdir. Hiçbir şeyin rastlantı eseri olamayacağını her şeyin bir nedeni olduğunu söylerler; ancak burada tamamen makinist bir anlayışla bunu dile getirirler.

    Ve son olarak hem atomcularin hem de aslında Yunan felsefesine hakim olan temel görüşün kısa özeti olan sözü yazmak istiyorum:

    "Hiçten hiçbir şey çıkmaz. Varolan hiçbir şey yok edilemez. Her değişme parçaların birleşmesi ve ayrılmasından başka bir şey değildir."

    Burada Hiçten hiçbir şeyin çıkmayacagi kısmı Yunan felsefesinin temel ilkesi gibi bir şey durumdadır.

    Kitabı kısaca özetlemiş oldum. Yazar gayet açık ve anlaşılır bir uslupla kaleme almış ve olaylar- Filozoflar arasındaki bağlantıyı güzel kurarak fikirlerin nasıl oluştuğunu, kimlerden ve hangi şartlardan etkilendiğini çok iyi idrak etmemizi sağlamış. Felsefeye ilginiz var ise ve aynı zamanda anlayamam endişeniz de varsa bu endişenizin yersiz olduğunu size kanıtlayacak çok güzel bir eserle karşı karşıysiniz. Herkese tavsiye ediyorum.

    Keyifli okumalar.