• Vatansız kalmış olmak Kamal'ın içini sızlattı.
  • Her sabah uyanınca aklıma sen geliyorsun ve çocukluğumdan kalma bir damla gözyaşı, nasıl bir gözyaşıysa artık, ne yapsam yakamı bırakmıyor: çok zaman gözlerime kan oturdu, sonra kurudu ağlamaktan ama o bir damla kaldı oralarda bir yerde, bir dünya ağrısı gibi kalakaldı, alımlı bir intihar gibi, bir ilkgençlik utancı gibi, bir çocukluk muskası gibi, bir doğum izi gibi, bir baba özlemi gibi, bir yoksulluk sızısı gibi kalakaldı, işte o bir damla gözyaşı, her sabah sen aklıma geldiğinde gözlerimden süzülüp içime akıyor.

    O bir damla gözyaşı boğazımı, dilimi, kelimelerimi paramparça edip kalbimin üzerine düşüyor. Ne tuhaf değil mi, bu kalp onca şeyi kaldırdı, onca göçüğün altından bir yolunu bulup sağ çıktı ama o bir damlayı kaldıramıyor. Kimseler inanmaz buna. Kendine inancını kaybetmiş, hakikat için düştüğü yolda pusulasını elinden düşürüp kaybolmuş, pusulayı düşürmedim aslında kendi ellerimle kırdım, pusulasız kalmış bir adama neden inansınlar? Tamam, bu başka bahis, geçelim.

    Derdi olanın dilinde düğüm eksik olmuyor. Musa bile öyle yalvarmadı mı Rabbine; Allah’ım dilimdeki bağı çöz, dilimdeki
    bağı çöz, dilimdeki bağı çöz. Dert, insanın dilini bağlayan karmaşık düğüm. Allah’ım bizim de dilimizdeki bağı çöz.

    Her sabah aynanın karşısına geçip uzamış sakallarımı saran beyazlara bakıyorum. Kimseler bilmiyor ama ellerin var yüzümde, bembeyaz parmakların, sakallarımın arasında dolanan parmakların, sakallarıma düşen aklar gibi ellerin. Ellerin yüzümü yaşlandırıyor; ellerin cehennem, ellerin yasemin, ellerin gül kurusu, ellerin ateş. Kadın zarif elleriyle erkeğin yüzünde yazıyor o hiç bitmeyecek hikâyeyi; erkeğin gözaltlarına, sakallarına.

    Sen bazı gece yanlarında da bir sıtma nöbetine tutulmuş gibi aklıma geliyorsun. Bak, mülteci kamplarında her gün yemek sırasına, hastane sırasına giriyor kadınlar, bak, bu beşinci kış mevsiminde de bir çadırın içinde umut etmenin Türkçesini öğrenmeye çalışıyor mülteci çocuklar, bak, yanı başımızda Halep yanıyor mesela, çocukların yüzü neden bembeyaz Halep’te, Halep yanıyor, bir tek hastane kalsaydı keşke, Halep yanmasaydı, Halep yanıyor, koca bir coğrafya yanıyor ama işte o bir tek damla gözyaşı gelip senin hayaline düşüyor.

    Birleşmiş Milletler kahrolsun demiş miydim daha önce? Bir meydanda söylemiştim ve beni alıp camları demirli bir minibüsle bilmediğim yerlere götürmüşlerdi o gün. Öfkeli, umursamaz ve acımasızdılar. Nato, G20, Avrupa Birliği, Amerikan seçimleri kahrolsun ama senin hayalin yaşasın. Avrupa sınırları, dikenli teller, mülteci komiserlikleri kahrolsun ama senin hayalin yaşasın.

    Sen hep orada ol, tam yakınımda ol diyecek oluyorum, bir şeyler mani oluyor, bir şeyler deyip geçiştiriyorum ama sen biliyorsun nasılsa. Sen hep biliyorsun bir erkeğin başlayıp da bitiremediği cümleleri, susup durmasını, sana bakıp ölmesini, Erkekler, kalbi durduğunda değil, çaresiz kaldıklarında ölürler.
    Bir aşkı, içlerinde bir yerlerde tutmak zorunda kaldığında ölürler. Elini uzatması gereken anda uzatamadığında ölürler.

    Bir erkeğin ölümü, kadınının kalbinin kırıklığıyla başlar.

    Sen çok yaşa, Şule Gürbüz çok yaşasın, Osman Konuk da. Çünkü İlhami Çiçek’in elinden şöyle bir tutmadı bu umursamaz dünya; Arkadaş Zekai’nin ve Nilgün Marmara’nın. Zahmet edip elini bile uzatmadı. Kırgınım. Dünya kırgınlığımın da farkında değil. Kimi arkadaşlarım var, çok yakın, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi bir vakitler, kırgınım ve onlar da farkında değiller.

    İnsan kırgınlığını nasıl anlatır bir başkasına?

    Nazan Öncel’in kırgınlığını nasıl oluyor da hepimiz anlayabiliyoruz mesela? Yeteri kadar acı çekmişse insan, anlatabilecek bir güce sahip olabilir mi?

    Bir gün cami avlusundaki banka oturmuş uzaklara bakıyordum. Konuşmaya başlamasıyla fark ettim yanıma birinin oturduğunu. İnsan uzaklara dalınca fark edemiyor yanındakileri. Yaşlı bir adamdı. Hiçbir şey sormadan anlatmaya başladı: “Musa, Cenab-ı Hakk’a, ‘Ya Rab! Seni nerede arayayım?’ diye sormuş. Allah Teala ‘Beni gönlü kırıkların yanında ara,’ demiş.” “Bana niye anlatıyorsun ki amca?” diye sordum. “Uzaklara baktığın için,” diye cevap verdi. Böyle söyledi ve o da benimle birlikte uzaklara bakmaya başladı. O gün anladım ki hakikate açık bir kalbin kırılması da vesileymiş. O kalpler başka. O kalpler bambaşka.

    Çok şeye kırılıyorum son zamanlarda. İzin ver, zarif bir vav harfınin kucağına yaslanır gibi yaslanayım hayaline. O vav harfi hep oradaydı; eski, küçücük evimizin rutubetli duvarında. Sobanın hemen arkasındaki duvarda. Her vakit oradaydı merhametli vav harfi; öksürürken sırtımızı ovuyordu,
    babam eve gelmediğinde başımızı okşuyordu, annemin temizlikten şişen, moraran ellerini tutuyordu.

    Rüzgâr esse çökecek gibi duran o ince, rutubetli, kasvetli duvar, bir vav harfine tutunarak ayakta kalıyordu. Duvar dediğim, evimiz, çocukluğumuz, bir tencere yemeğimiz, memleketten gelen ince bulgurumuz, bayat ekmeğin arasına sürdüğümüz salça.

    Kürtçe, Arapça, Süryanice, Türkmence yakılmış bir ağıtın göğsüne yaslanır gibi, hayaline yaslanayım. Bir coğrafyanın bütün dillerine saplanmış, saplanıp kanatmış ve yüz yıl geçse de geçmek bilmeyen yaralarımız. Marquez’in derdini Mahmud Derviş’in derdinin yanına yaklaştıran da bu. Aynı yalnızlık. Aynı toprak. Aynı çaresiz kadınlar, savaşı kaybetmiş erkekler.

    Gece yarılarında aklıma geldiğinde penceremden bakıyorum.

    İstanbul senin gözlerinden akmış gibi kapkara; sen şehir oluyorsun birdenbire, karanlık bir İstanbul, içinde kayboluyorum, bulursam kendimi vuracağım, ama karanlık, bulursam kendimi vuracağım, bir Ahmet Kaya şarkısını boşaltacağım beynime, kalbimi bir cami avlusuna terk edeceğim, ama kapkaranlık, pencereden bakıyorum ve gece yarısı bir radyo istasyonundan taşan delilik gibi bırakıyorum kendimi şehre;

    senin karanlığına. Senin gözlerini siler gibi dokunuyorum gökyüzüne.

    “Beni onlara verme.”
  • Söylenmemesi Gerekenin Şiiri

    Reddini doldurursa avucuma kan gibi,
    Kırmızı bir çığlıkla yırtılır dudaklarım:

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Kırılsa da baharı bekleyen pencereler
    Akrebin gözlerinden geçse de dehlizlerim
    Eski bir mezarlığa gömülmeden izlerim

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Simsiyah bulutların arasından ansızın
    Çatlayan yüreğime koydu susuzluğunu
    Ver Allah’ım, bana Ver O’nun sonsuzluğunu...
    Hüzünlü bakışları şafağımda tebessüm,
    Gündüzümde ışığı, gecemde hilâli var.
    Evimin tenhâsında büyüyen melâli var.
    Kum fırtınasında mı, selde mi yürüyorum?

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Gemilerde aradım yüzünün görkemini
    Martılarla yoruldum, tayfalarla vuruldum
    Kalbimi morga koydum bir liman köşesinde
    Nefesini aradım dalgaların sesinde
    Tutundum hayatımın çürüyen yıllarına
    Bakıp bakıp ağladım boş kalan yollarına
    Beni anlamaz diye kabuslar görüyorum,

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Ciğerimde bir köz gibi taşıdım yokluğunu,
    Ver Allah’ım, bana ver, suya küskün kuğunu...
    Mor lekeler bıraktı solgun yanaklarıma
    Kartal kanı bulaştı rüyâlarıma bile
    Fırtınalar diner mi ulaşmadan sahile?..
    Hayâlin bozkırında kurtkapanıydı ömrüm
    Nasıl da bir başıma kopardım dikenleri
    Nasıl da acımasız köprülerde yürüdüm
    Uzaktan gülümseyip deniz fenerlerine
    Sonunda mahkum olup, kapandım ellerine
    Kirpiklerimden sızan hicrânı siliyorum,

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Israrlı denizlerin dibinde volkandır aşk.
    Kesif bir muammâyı öğretir balıklara,
    Balıklar derde düşen âşığı avuturlar,
    Âşık ölünce kuşlar uçmayı unuturlar...
    Güneşle buluşmayı göze alan derinde,
    Yağmur yüklü bir ömür paylaşır göklerinde...
    Eleğimsağma renkler düşürünce şehrâyin
    Başlamalı yeniden içimizde bir âyin
    Belki de döndü talih, çözüldü bilmeceler
    Tükenecek siyaha baş koyduğum geceler
    Umarım, kaybettiğim devrânı buluyorum

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Âh, Allah’ım, Gösterme bana soğukluğunu,
    Nicedir bekliyorum, dağlar ardında O’nu!
    Nefesimde rüzgârın gölgesidir dağılan,
    Kanımda gözlerinin hasretidir boğulan...
    Bir zamanlar benzerdik muhabbet kuşlarına
    Dalardım o gizemli, mahmur bakışlarına...
    Gittiği gün sokaklar içinde kaldım, sefil
    Öldü kafeste bülbül; soldu nergis, karanfil.
    Bedevî kahramanlar yurdundan geliyorum

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Melekler en çaresiz ânımda buldu beni
    Gaflet şarâbı içtim, âşikar kıldı beni...
    Baykuşlar dahi mutlu bu habersiz dönüşten,
    Hangi yokuş daha yâr olabilir inişten?
    Doruktaki saraydan koyar mı beni mahrum?

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Bu son yürüyüşümdür, yârına kalmaz umut
    Allah’ım, bir gül gibi O’nu baharımda Tut!
    Esrarlı bir evimiz olsaydı fildişinden,
    Beyaz bir gölge gibi yürüseydim peşinden...
    Desturun var mı diye dururken eşiğinde,
    Bizim olan bir kalbi bulsaydım beşiğinde...
    Bu nehir yine sarhoş akar mıydı ülkemden,
    Bir deprem ortasında sarsılır mıydı beden?
    Korkarım ki dergâhtan, yine kovuluyorum.

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Biliyorum, yalnızlık ekecekler bahçeme.
    Biliyorum,yağmurda yürüyecek kötürüm...
    Biliyorum, mülteci türküler duyacağım,
    Biliyorum, gülerse, O’nunla ben de hürüm...
    Acı hâtırâsından bile kâm alıyorum.

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Unutulan kalplerin tahtında rüyâdır 'aşk'
    Gözlerime bakarsa, görür ki, deryâdır 'aşk'
    Âh, ölüm habercisi beyaz parıltılarım!
    Âh, Azrâil çağıran çizgileri yüzümün!
    Âh, paslanan kılıcın dudağında sönen mum!
    Âh, yolcuyu hüsranla buluşturan uçurum!
    Kim bilir, kelebeğin kanadından bakanı?
    Kim bilir, baldıranda misk-ü amber kokanı?
    Sanki aynı hüzzamla yüz yüze kalıyorum,

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Haddim değil güneşi götürmek Kâinat'a!
    Gökle buluşmamızı çok görür harâmiler
    Anlamazlar ki bin kez gelsem bile hayata,
    Bu can gökte yaşayıp, gökte ölmeyi diler...
    Âh, gönül toprağıma yaprak döken serviler,
    Efkârıyla bir garip derbeder oluyorum,

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Ben Raymalı Ağa’yım, sözümle kırılır yay
    O, bir anda ruhumu altüst eden Begimay
    Lâcivert bir mâcera değildir aradığım
    Şahmaranın kolları sarınca çiçekleri
    Kirâlık duygulardan kefen biçer cüceler
    Baharda yağmur olur yüreğim,
    Güzün sarı yakamozlar içinde,
    Kışın kar tanesidir...
    Derinden baktığında eritir aynaları,
    Sanmayın perdelerin ardından gülüyorum,

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Bana, misket oynamak yakışır hüzünlerle,
    Bana binlerce yılın ıstırâbıdır gelen...
    Bana dönmez yüzünü efsâneler güzeli,
    Hayâl kırıklığıdır avucuma dökülen...
    Sabahın sitemiyle büyürken kaygılarım
    Akşamın dayanılmaz yükünü çekiyorum

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Reddiyle çâresizlik yıkılırsa başıma,
    Nasıl mihmân olurum o gün mezar taşıma?
    Sırlıdır her kapının arkasında inkisâr,
    Boynu bükük kükremez mahkûm olsa da arslan,
    Her iklimde farklıdır yılanın tutkuları.
    Uçan bir eczâ gibi olmamalı intizâr!
    Kızıla boyanırsa yaprakları kaktüsün,
    Yanılgıya dönüşür parlaklığı her süsün.
    Duy sesimi ey yitik hazinem! Ağlıyorum.

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Âh, bir tutunabilsem burçlarına güneşin.
    Sessiz yürüyebilsem zifîrî gecelerde,
    Âh, küçük bir vatanım olsa kalbinde senin,
    Kundağında vuslatı yudumlasak evrenin...
    Bitmeyen bir şarkıya kenetlense gönlümüz,
    Birbirine karışsa ölümümüz, ömrümüz
    İpek avuçlarında uyanmak diliyorum,

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Kırabilsek, sevdâyı çalan oyuncakları...
    Sırtımda hamal gibi taşırım çocukları.
    Neden mahrûm edelim karanlığı ışıktan,
    Neden solsun bir çölün kumlarında şakâyık?
    Al bu zâlim kuşkuyu efsânevî âşıktan!
    Sana tahtım da layık, bil ki, bahtım da layık
    Titrek bir suskunluğun nidâsıydı târihim,
    Senin olsun otağım, varım yoğum, tâlihim...
    Giderken götürdüğün kalbimi arıyorum.

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Susmalı ayrılığın uğursuz puhuları!
    Yıkılmalı hayatı küçümseyen köprüler...
    Dönmeli, sahrâlara sürdüğümüz tebessüm.
    Âh, îdam fermânıyla yargılanan tanyeri...
    Âh, bir gülün içimde kımıldayan elleri...
    Yarama merhem diye hüznünü sarıyorum,

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Kader umudumuzu taşımadan ırağa,
    Yürümeliyiz artık bizim olan durağa...

    Nurullah Genç
  • Konya (Ilgın) Doğumlu Hemşehrim Zülfü Livaneli. Yazar, müzisyen, siyasetçi...
    Aslında kitap kapağında veya belleklerde her ne kadar "Merhamet, Zulmün Merhemi Olamaz" yazsa da beni derinden etkileyen en güzel cümle '' Ben Bir İnsandım'' kelimeleriydi. Yaşamayı hak eden bir insan... Bu güzel insanın doğup büyüdüğü bir yer de güzel olurdu tabii. Tarih boyunca farklı dinlere, insanlara, kültürlere ev sahipliği yapmış bir şehir: Mardin. Tozu, toprağı, insanı, yemekleri güzel Mardin şehri.

    Yıl 2016. Mardinli Hüseyin, çocukluğunda az tozunu yutmadığı memleketinde yaşı kemale ermiş, iyilik timsali bedeniyle ailesiyle yaşamını sürdürür. Kalbi güzel Hüseyin, merhamet duygusunu Suriyeli mültecilere de aşılamaktan geri kalmaz. Bir gün yaptığı yardımlarla karşılaştığı mülteci bir kıza aşık olur, evine getirmeye kalkar fakat ailesi kabul etmez. Çünkü bu kız Ezidi'dir. Müslüman Hüseyin, Yezidi (Ezidi) Meleknaz. İki kalp, iki aşık. Kör bir bebeği olan Meleknaz ve Hüseyin'in körlük derecesinde bir aşkı. Ve bu aşka düşman kötü zihniyetli olan Işid belası. Hüseyin'i ve sevgisini ölümle tehdit eden bir zihniyet. Eserde; bu durumu, bu vahameti, Hüseyin şöyle özetliyor ve haykırıyordu: '' Beni tekrar alıp karnına soksan bile kurtaramazsın artık Anne''.

    Eser; Ezidi insanların -aslında Yezidi değil Ezidi imiş- yaşadığı sıkıntıları ve bu durumun inançlarından dolayı kaynaklandığını, tarih boyunca hep ezilmiş, bir kenara atılmış olduklarını anlatıyor. Özellikle Ezidi kadınların çekmiş oldukları çileler meğer ne kadar kötüymüş, ne kadar dayanılmazmış! Eserdeki İbrahim diyordu ya '' Ben şu anda bu duyguları aklımdan geçirirken Irak, Suriye dağlarında bir çocuk açlıktan ölüyor, bir kadın tecavüze uğruyor.'' Ben de bu incelememi yazarken diyorum ki '' Ne olur artık çocuklar dağlarda ölmesin, kadınlar işkence görmesin!'' Ne diyordu Işid, fetvalarına bakın hele: Kız çocuğu 10 yaşından büyükse birleşme yapabilirsin, küçükse de kendini tatmin edebilirsin. Kızlar ikizse aynı anda yatağa giremezsiniz. Birini sen sahiplenirsin, ötekini arkadaşın. Afedersiniz. Nasıl bir düşünce yapısı bu? Hangi din, hangi insanlık bu durumu normal görür? Kitabın sonlarına doğru ise kendisini ve arkadaşlarını köle gibi satın alan adama, Ezidi bir kadın öyle cevap verir ki, çok şahane, çok duygusal, çok zekice...

    Okuduğum bu kitapta bazı bilgiler edindim: Yöresel kelimelerden; mırra'nın acı bir kahve, meftune'nin patlıcan ve kuzu eti ile yapılan bir yemek olduğunu, Ezidiler konusuna gelince ise de Kerbela- Hz. Hüseyin- Yezid mevzusu ile hiçbir bağlantısının olmadığını öğreniyorum. Ayrıca Ezidi insanları, marul ve koyu mavi renkten uzak duruyorlar. Şeytana tapınan insanlar olarak bildiğimiz veya öyle ilişkilendirdiğimiz bir konunun aslında tamamen tersi olduğu, sadece bir melek olan Melek Tavus'a inandıklarını görüyoruz. En eski bir inancın sahipleri olan Ezidiler, şiir ve söz dünyasında da çok etkililer. Kutsal bir kitapları yok, sadece hafızalarında yazılı büyülü sözlerle inançlarını sürdürüyorlar.

    Son olarak sade, etkileyici, yormayan bir dil görüyorum. Sayfalar hızlı bir şekilde ilerliyor. Konu çemberinin dışına kesinlikle çıkılmıyor. Kadim şehri Mardin'den çok güzel kesitler sunan, gizemli bir inanca sahip insanlarla, bu insanlara olmadık zulümleri yapan vahşet timsali canavarların dünyasından, kadınların, Ezidi kadınlarının sanılanın aksine ne kadar da asil ve güçlü olduklarını betimledim. Saygılar...