• "Sahi nedir sevmek, bir muma ateş olmak mı, yoksa yanan ateşe dokunmak mı?..
    Şems-i Tebrizi, “Sevmeyene karınca yük, sevene filler karınca / Dağı bile taşır insan aşık olunca, inanınca” diyor… Küçük İskender’e göre ise, birini gerçekten sevdin mi; yaşı, ne kadar uzakta olduğu, boyu, kilosu sadece lanet birer sayıymış… Özdemir Erdoğan şarkısında, “Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir / Bazen küçük bir an için ömür bile verilir” diye anlatıyor sevgiyi…
    Halil Cibran, “Sevgi bir şey istemez, tamamlanmaktan başka” diyor… Mevlana, “Sevgi karanlık bir tünelde yakılan mum ışığı gibidir; size yolunuzu gösterir ama uzakta ne olduğunu söylemez” diyor.
    Fuzuli’ye sormuşlar, “Sevmek mi daha güzeldir, sevilmek mi?” diye; “Sevmek” demiş.. “Çünkü, sevildiğinden hiçbir zaman emin olamazsın”… Nazım Hikmet, “Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim. Aklıma gelişini seveyim. Ne güzel de darma duman ediyorsun beni” diyor dizelerinde…
    Dostoyevski der ki: “Sevmek, güzel birinde aşkı aramak değil; o kişide bilmediğin bir zamanın beklenmedik bir anında kendini bulmaktır.” Can Yücel, “Tabaklarda kalan son kırıntılar gibiydi sana olan sevgim. Sen beni hep bıraktın, bense hep arkandan ağladım” diyor…"
  • (Ethan Allen'in bir sözünden bahsediyor)

    Aklı geçersiz kılmaya çalışanlar, akla akılla mı yoksa akıl olmadan mı karşı çıktıklarını ciddi olarak düşünmek zorundalar; eğer akla başvuruyorlarsa, yıkmaya çalıştıkları ilkeyi bizzat güçlendiriyorlar demektir: Ama bu işi akıl olmaksızın yapıyorlarsa (ki kendileriyle tutarlı olmak için öyle yapmak zorundalar), ne mantıklı bir kanıya varabilir ne de makul bir sav geliştirebilirler.
  • Yeryüzü yarılıp tek bir esnemeyle her şeyi yutsun istiyordum.
    Kentin denizin dibini boyladığını görmek istiyordum.
    Bir mağarada oturup mum ışığında kitap okumak istiyordum.
    Kendi bedenimi,kendi arzularımı tanıyabileceğim bir değişim için gözün imhasını istiyordum.
    Gördüklerimi ve duyduklarımı derinlemesine düşünebilmek için bin yıl yalnız kalmak istiyordum;
    Ve unutmak için dünyanın insan yapımı
    olmayan bir parçasını istiyordum;
    kusma raddesine geldiğim insandan tamamen bağımsız bir parçasını...
    Bütünüyle toprağa ait,fikirden yoksun bir şey istiyordum.
    Kanımın damarlanmda tekrar akmaya başladığını hissetmek istiyordum; yok olma pahasına bile...
    Taşı ve ışığı içimden söküp atmak istiyordum.
    Doğanın karanlık doğurganlığını istiyordum;
    Rahmin derin kuyusunu,sessizliği ya da ölümün karanlık sularının kıyıya vurmasını;
    Acımasız gözün aydınlattığı gece olmak istiyordum;yıldızlarla,süzülen
    kuyruklu yıldızlarla bezeli bir gece...
    Geceye ait olmak;ürkütücü bir biçimde sessiz,aynı anda hem kavranamaz hem de anlaşılır olmak...
    Bir daha asla konuşmamak,dinlememek, düşünmemek...
    Hem kapsanan hem de kapsayan olmak! Merhamet yok,şefkat yok!
    Sadece toprağa ait bir insan olmak;
    bir bitki,bir solucan,bir nehir gibi.
    Ayrışmış olmak;ışık ve taştan mahrum,
    molekül kadar değişken,atom kadar dayanıklı,dünyanın kendisi kadar kalpsiz!..
  • Karanlığa küfretmektense bir mum yakın.
  • Bu sefer nasıl bir giriş yapacağım hakkında hiçbir fikrim yok. Aşk izah edilebilir mi, belli kalıplara sığdırabilir mi? Kelime ile açıklanacak bir durum değil, his ile gösterilemeyen, eskiden beri kullanıldığı haliyle, midede kelebekler uçuşması vaziyetidir. Tabiatı dolayısıyla hareketsiz duran bir taşa anlam yüklemek, Sohrap Sepehri'nin tabiriyle, taşın bile halinden anlamaktır. Şu son cümlemi okuyan aşık bir insan, "taşın bile" deyişimdeki taşı küçümsememi, yargılayacaktır belki de.

    Nedir peki? Fikir ve duygu karışımı, akıl ve kalp kavgasıdır. Incecik bir ipe atılan sıkı düğümdür. Sadece üç harf içine sığmaya çalışmış lakin her seferinde insandan da taşmış bir sarhoşluk halidir. Ateş ve suyun aynı ortamda varoluş sanatıdır. Birbirinin zıttını oluşturan her şeydir. Yıllardan beri açıklanamayan bir sır olarak kalırken gönüllerde, sinirbilimcilerin, aşkın nörobiyolojisi başlığı altında çalışmalara ayrılan zamanın ana temasıdır. Bazen tüm suçu Eros'a atmak, mantıklı hareket edeceğim derken akıl ve korkunun esiri olmaktır. Bazen bomboş gibi görünen bir sayfanın, daha da boş bir köşesine yazılmayı bekleyen kelimedir. Susarak konuşmayı bilmek, derin sessizliklerde bulunmuş ve içinde kaybolunmuş huzurdur. Göz göze gelebilmenin bayıltıcı etkisini hissedebilmek, duyulacak bir ses tonunun gönülde iz bırakabileceğine şahit olmaktır. Hayatın süreğen akışında boğulmak, öldüm zannederken yeniden can bulma sırrına erişebilmektir.

    Tüm bunları söylüyorum ama net şekilde işte şudur diyebileceğim bir tanımı da yoktur. Kendimce ve anlatabildiğim kadarıyla yansımalarını bahsetmekle yetiniyorum. Iskender Pala'nın kendisi de aynı fikirde. Tanımlamayan... Belki binlerce kez tanımı yapılmış olmasına rağmen tanımlanamayan, diyor. Aşkın tanımlanmaya ihtiyacı yok ki zaten, hissedilsin hakkıyla, yeter! Denir ya yine, "Gülü tarife ne hâcet, ne çiçektir biliriz."

    Tanımlanamayan bu aşk kelimesinin yansımalarını görüyoruz kitapta. Beş farklı hikaye, kimisi yarım kalmış, kimisinden dolup taşmış. Ilk hikaye "Şehnaz Beste" isminde, Hayal Banu ve bir şair arasında geçiyor. Babanne makamındaki Hayal Banu ve torunu Dilşeker otururken, Dilşeker tamburu ile öğrendiği Şehnaz Beste'yi çalmaya başlar. Hayal Banu'da zamanında kalma derin bir anlamı olan bu besteyi yıllar sonra duyduğu an yarası kabuk bağladığı yerden kanar. Ürperir, halden hale girer. Hayal Banu kapanan eski defterlerin yeninden aklında ve kalbinde hatırlanmasıyla hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Düşünür, düşünür ve düşünür. Dilşeker ne olduğunun farkında bile değildir, gördüklerine anlam veremez. Hayal Banu aşkın, içinde yanan mum ışığında, elinde sıkıca tutulmuş bir kağıt ve gümüş bir kolye ile sanki bu besteyi duymayı beklemiş gibi hayata gözlerini yumar.
    Hayal Banu ve şair birbirlerine mektup göndermişlerdir. Anlaşma şekilleri ve birbirini tamamlayış şekillerini sadece kendileri anlıyordur. Birbirlerine has olan bir anlaşma.
    *Bu Hayal Banu'nun gülümsemesidir*, cevabına karşın, *Bu, şairin gülümsemesidir*, cevabı.

    Kitapla alakalı okuduğum birkaç yorum, hikayelerdeki aşk kavramının abartıldığı, bu kadar olamayacağı, aşklarda gösterilen fedakarlıkların, günümüz zamanında bulunamayacağı şeklinde. Ben öyle olduğunu düşünmüyorum açıkçası. O zamanlarda yaşanmış şeylerde kadir kıymet kavramı varmış, insanlar hislerini göz nazarında tutarlarmış. Şimdiki kanıtı zaten, Şu anda 19.yy'dan kalma hikayelerin çevirilerini okuyor olmak.

    İkinci hikaye "Pervanenin Kanatlarında" isminde. Bu hikayeyi daha önce, yine İskender Pala'nın Kitab-ı Aşk kitabının en sonunda okumuştum. O zaman çok beğenip tekrar tekrar döndüğüm bir hikâyeydi. Şimdi başka örneklerini de görmek beni ayrı şekilde mutlu ediyor. Hikâye Ebubekir Efendi ve Tiryandafila arasında geçiyor. Kırk yaşını almış Ebubekir Efendi, Hristiyan papazın kızı Tiryandafila'yı görüp aşık olmasıyla başlıyor her şey. Bu niyetini Tiryandafila'ya söylemeden önce Müslüman birinin Hristiyan birine olan aşkının ilerde nasıl şekilleneceğini düşünüyor. Ilerlemiş olan yaşının engel olabilme ihitmalini sorguluyor kendi kendine. Bu düşüncelerden doğan bir sıkıntı kaplıyor içini, çeşitli gazeller yazmaya başlıyor. Tam bu sırada verilen bir pervane örneği var.

    *...O sırada rahlesinin üstündeki mumun çevresinde dönen bir pervane dikkatini çekti. Alevin çevresinde halkalar çizerek dönüyor, her defasında çemberin yarı çapını daraltırcasına aleve biraz daha yaklaşıyordu. 'Galiba benim bu pervaneden farkım yok! O da bende bir ateşin çevresinde dönüp duruyoruz.' Göz kalbe iletiyordu güzelliği ve kalpte bir kıvılcım tutuşuyordu. Bu kıvılcım hem ışık, hem ateş olma potansiyeline sahipti. Işık olmanın yolu ateş olmaktan geçiyordu. Önce yanmak ve alevin ışığını süzerek nura döndürmek gerekiyordu. Gönülde tutuşan ateşi söndürmek için göz damla damla su akıtıyor, ancak gözyaşı ateşi söndürmekten ziyade onun hararetini artırıyordu. 'Şu mum mu bana benziyor; ben mi muma dönmüşüm? Galiba mumlar gibi kendi gözyaşlarımın denizinde boğulana kadar sürecek bu yangın!' diyordu. Pervanenin, kanadını muma değdirdiğini ve o ilk yanlış ile birlikte biraz gerilediğini gördü. Işığa vurgun pervanenin aşk azabını ilk tadışıydı bu.*

    Farkına vardığı şu örnekten sonra içindeki aşkı söylemek için Tiryandafila'nın yanına gitme cesaretini buldu içinde ve yanında kırk tane inci tanesi verdi. Tiryandafila'nın Rahip babası bu aşka hiç sıcak bakmadı. Ebubekir Efendi de kavuşamayan aşıklar kervanına katılmış oldu. Tirayndafila gizliden gizli mektuplar yazdı Ebubekir Efendi'ye. Her mektubuyla birlikte kendisine verdiği incilerden bir tanesini saçının bir teline takarak kendisine gönderdi, karşılığını da Ebubekir Efendi'nin lirik gazelleri olarak okudu.

    Ardından dört sene geçmiş Ebubekir Efendi Tiryandafila'nın aşkından vazgeçmemiş ve Papa, 'Eğer dinini değiştirip Hristiyan olursan sana kızımı veririm deyince bizim Müslüman Ebubekir Efendi o beklenen cümleyi kurmuş oldu: "Kırk yıllık Kâni olur mu yani!" Şimdi günümüzde kullanılan bu latifeli cümlenin de hikayesi bu şekildeymiş. Ebubekir Efendi gazellerinde mahlas olarak Kâni'yi kullanırmış. (Kâni, maden ocağından çıkarılmış cevher gibi sözler söyleyen)

    Dininden vazgeçmeyen Ebubekir Efendi'nin bu tavrı karşısında Papaz kızını başka bir yere gönderir. Aradan yıllar geçer, Ebubekir Efendi bir sürgün gemisinde Tiryandafila'nın olduğu yere gelir. Karşılaşırlar ve Ebubekir Efendi Tiryandafila'yı görür görmez sesi titrer, gözü kararır ve yere yığılır. Gece, yakacak odun bulamayan Tiryandafila Ebubekir Efendi'nin üzerine kapanır ve onun üşümemesi için sarıp sarmalar. Ebubekir Efendi uyandığında son inci tanesinin mektubunu göndermediğini söyler. Tiryandafila, son mektubu gönderdiği taktirde Ebubekir Efendi'yi kaybetme korkusuyla göndermediğini söyler. Tüm gece üşümüş ve vücut sıcaklığını kaybetmiş olan Tiryandafila, başı Ebubekir Efendi'nin omuzlarına düşmüş şekilde ölmeye ramak kalmışken, Ebubekir Efendi son şiirini de Tiryandafila'ya okur ve yüzündeki son gülümsemesiyle huzurla ölür.

    Üçüncü hikaye ise "Denizle Boyunca Aşk" isimli hikayedir. Istanbul'a Japonya'dan gelen heyete, iade-i ziyaret amacıyla bir geminin gönderilmesi ile başlar. Gemide Ali Ruhi Bey isminde, gemide gidilen yerde olup bitenleri yazmak için gelen bir sivil bulunuyordur ve bir teğmen olan, ünlü kaside şairi Nef'i Efendinin, uzaktan torunu olan Yusuf Naf'i ile olan aşk üzerine edilen sohbetleri bahsedilir. Birinden biri ortaya bir düşünce atar, soru sorar, diğeri bir beyit ya da hikaye ile cevap verir, düşünceyi pekiştirmiş olur. Zaman zaman geçen sohbetlerden bazılarını Aşkın Gözyaşları kitabındaki Şems ve Mevlana'nınkine benzettim.

    Diğer hikaye "Aşk ve Şiir" isminde, Aşkî lakaplı İlyas ve Cemile arasında geçen uzun soluklu bir aşk hikayesidir. Bu sefer hikayenin içeriğinden çok anlatılmaya çalışılan fikirden bahsedeceğim. Incelememin başında, yaptığım tanımlamalar arasında, birbirinin zıttını oluşturan her şeydir demiştim. Bu hikayede de ilk olarak o cümlenin yansımalarını görüyoruz.
    *Aşk hep böyleydi zaten. Âşığa niyazı, mâşuka nazı verir, oradaki eşitliği bozar, birini yüceltip diğerini düşkün hale koyar ve ortadaki liyakati kaldırırdı. Eşitlik ve liyakat oradan kalkınca sevilen ne dese, âşığına hangi zulmü reva göre mazur, seven ise neye uğrasa, hangi belaya tutulsa layıktır. Mâşukun kendisi her halükarda sevilendir, dolayısıyla istiğna (gönül tokluğu) onun özüne yerleşmiş olur. Aşığın kendisi de her durumda sevendir, yoksunlukta onun özünü kaplar.*

    İfade edilen azlık-çokluk, derinlik-yüzeyselliğin belirtildiği zıtlık durumu, âşık ve mâşuğun rolleridir bir bakıma. Diğer anlatılmaya çalışılan mesele ise İlyas'ın Cemile'ye duyduğu aşkın kendini, beşeri aşktan ilahi aşka bırakmasıdır. Zaman zaman içindeki ilahi aşkı, Cemile'ye duyduğu aşk ile bir tutmaya kalksa da, tekkedeki şeyhinin anlattığı hikayelere verdiği örneklerle yine kendine gelmiş olacaktır.

    Son hikaye ise "Yollarda" ismi ile, Sâ'di Çelebi ve Hersekzade arasında geçmekte. Yoğunlukta olarak birbirlerine yazdıkları mektupları okuyoruz. Yazıcının araya girerek belirttiği açıklamalar ile karmaşık ve karanlıkta kalan kısımlar açıklığa kavuşmuş oluyor.

    Hikayelerin -ikinci hikaye hariç- içeriklerine çokça değinmek isteyip büyüsünü bozmayı istemedim. Derin hisler, hiç bozulmamış ve anlamdırılmamış cümlelerde saklıdır diyelim.

    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • "Mum olmak kolay değildir. Işık saçmak için önce yanmak gerekir."