• Esmâ binti Yezîd (radıyallahu anha) Resûl-i Ekrem'in huzuruna giderek:
    -" Anam, babam sana feda olsun, ey Allah'ın Resûlü! Ben kadınlar tarafından gönderilen bir elçiyim. Allah Teâlâ seni bütün erkeklere ve kadınlara peygamber göndermiştir. Biz sana ve senin Rabbine iman ettik. Fakat biz kadınlar olarak, sizin evlerinizde kapanıp kalıyoruz. Sizin cinsî isteklerinizi tatmin ediyoruz. Erkekler ise cuma namazı kılmak, camilere ve cemaatlere gitmek, hastalara gidip hatır sormak, cenazelerde bulunmak, defalarca haccedebilmek, bunlardan daha faziletli olarakta Allah yolunda savaşıp cihad etmek gibi üstünlüklerle bizi geçmiş durumdasınız. Şurası da muhakkak ki erkek kısmı hac veya umreye gitmek, kâfirlerle savaşmak üzere evinden çıktığı zaman, mallarını biz koruyor, iplik eğirip elbiselerinizi dokuyor ve çocuklarınızı besliyoruz. O halde «biz kadınlar o hayırlı işlerin ecir ve sevabın da sizlere ortak olamaz mıyız?»"dedi.
    Doğrusu Esmâ binti Yezîd (Radıyallahu anha) çok güzel konuşmuştu, Efendimiz onu sonuna kadar dikkatle dinledikten sonra yanında bulunan sahabelere dönerek:
    -"Siz bir kadının dini konulardaki sorularını bundan daha güzel ifade ettiğini hiç duydunuz mu?" diye sordu. Sonra da Esmâ binti Yezîd (radıyallahu anha)/ya:
    -"Ey kadın! Şunu iyice anla ve seni gönderen hanımlara anlat ki, kadın kısmının kocası ile iyi geçinip onun hoşnutluğunu kazanması saydığın o değerli ibadetlerin hepsine denk olur" buyurdu.
    Esmâ binti Yezîd (radıyallahu anha) bu cevabı alınca çok sevindi ve "lâ ilâhe illallah"diyerek oradan ayrıldı.
    İbnu'l Esîr, Üsdü'l-Gâbe,Vll, 19; Mehmet Zihni, Meşahîrü'n-nisâ', l, 36
    İmam Nesai
    Sayfa 136 - Tahlil Yayınları (2. Cilt)
  • Mekke'de inen Lokman sûresi, Kûfiyyûna göre 44 âyettir.

    Rahman, Rahim Allah 'ın Adıyla
    1. Elif-Lâm-Mîm.
    2. Bunlar {bâtıla karşı Allah tarafından muhkem kılınmış} hakim kitabın âyetleridir.
    3. (Bunlar) ihsan edenler {yani, takva sahibi olan kimseler} için {dalâletten kurtaran} bir hidâyet ve {azabtan uzak tutan} bir rahmettir.
    Allah Teâlâ, ihsan edicilerin niteliklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:
    4. Onlar ki namazı ikame ederler {yani, eksiksiz kılarlar},...

    Allah'ın, Nihayet tam bir huzur ve güvene kavuşunca namazı ikame edin (en-Nisâ, 4/103) buyruğunda da, "namazı ikame etmek", "eksiksiz/ tam kılmak" anlamındadır.
    ...{mallarından} zekâtı verirler ve onlar âhirete {yani, amellerinin karşılıklarının görüleceği ölümden sonra dirilişe: onun ger-çekleşeceğine} kesin olarak inanırlar.

    5. İşte onlar {yani, bunları yerine getirenler} Rabb'lerinden bir hidâyet {yani, beyân/açıklama} üzeredirler ve onlar felah bulanların [başarıya erişenlerin/umduğuna nail olanların] ta kendileridir.
    6. İnsanlardan kimisi {yani, en-Nadr b. el-Hâris} bilgisizce {yani, bir bilgiye sahib olmadığı halde} Allah'ın yolundan saptırmak için {bâtıl sözlerle Allah'ın yolu İslâm'dan, başkalarının ayaklarını kaydırmak için} lehv {yani, bâtıl} olan sözleri satın alır {yani, bâtıl sözleri: (İranlı) Rüstem ve İsfendiyar hikayelerini Kur'ân-ı Kerîm'e tercih eder}. Üstelik onları alaya almak ister {yani, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini, Kur'ân-ı Kerîm ile alay olsun diye (İranlı) Rüstem ve İsfendiyar hakkında anlatılanlar gibi değerlendirir. Öncekiler hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılanların, Rüstem ve İsfendiyar ile ilgili anlatılanlar gibi olduğunu iddia eder}...
    İşte, "Bu Kur'ân geçmişlerin efsanelerinden başka bir şey değildir" diyen de en-Nadr b. el-Hâris'tir. O ticaret maksadıyla Hire'ye gitmiş, orada Rüstem ve İsfendiyar ile ilgili anlatılanlarla karşılaşmış, bu sözleri satın alarak Mekkelilere taşımış ve şöyle demişti: "Size 'Ad'dan ve Se-mûd'dan bahseden Muhammed'in anlattıkları Rüstem ve İsfendiyar ile ilgili anlatılanlara benzemektedir."
    ...İşte onlar için horlayıcı {yani, can yakıcı} birazab vardır.
    Sonra Yüce Allah Nadr'ın durumunu haber vererek şöyle buyur-maktadır:
    7. O kimseye âyetlerimiz {yani, Kur'ân-ı Kerîm} okunduğu za¬man, güya iki kulağında ağırlık varmış {ve bundan dolayı sağırmış da, Kur'ân-ı Kerîm âyetlerini} işitmemiş gibi büyüklenerek {yani, Kur'ân-ı Kerîm'e îmân etmeyi kibirine/büyüklüğüne yediremeyerek} yüz çevirir. Sen ona elim [acilcan yakıcı] bir azabı müjdele.
    Sonunda o [en-Nadr b. el-Hâris], Alîb. EbîTâlib (a.s) tarafından Be-dir'de öldürdü.
    8. Muhakkak imân edip, sâlih amel işleyenler için {âhirette} naim cennetleri vardır.
    9. On/ar orada ebedidirler {yani, ölmezler}, Allah'ın hakk {yani, doğru} va'didir {ve mutlaka gerçekleşecektir}. O {mülkünde} azizdir, {onların cennetle mükâfaatlandırılması hükmünü vermekle} hakimdir.
    10. O gökleri {yani, yedi göğü}, onları gördüğünüz şekilde direk¬siz yarattı {yani, onların direkleri bulunmamaktadır}. Sizi çalkalamasın {yani, yerin üzerinde durabilesiniz} diye yere de revası {yani, dağlar} koydu. Orada {yani, yerde} her {türlü} canlıdan yaydı. Gökten de bir su {yani, yağmur} indirdik. Orada {yani, yerde} {suyun gerektiği gibi yol bulmasını sağlayarak} her güzel türden {yani, çeşitli bitkiler} bitirdik.
    11. Bunlar {yani, bu anılanlar} Allah'ın yarattığıdır {ve O'nun yaptığıdır}. Haydi {ey Mekke kâfirleri, du'a ettiğiniz: ibâdet etti-ğiniz} O'ndan başkasının {yani, meleklerin} ne yarattığını gösterin bana...
    Benzeri bir buyruk da Sebe ve Ahkâf sûrelerinde geçmektedir.
    Sonra yeni bir ifadeyle şöyle buyurmaktadır:
    ...Hayır, zâlimler {yani, müşrikler} apaçık bir dalâlet {yani, hüsran} içindedir.
    12. Andolsun Biz Lokman'a hikmet {yani, -nübüvvet vermeksi¬zin, bir nimet olarak- ilim ve anlayış} verdik. {Ona} "Allah'a şük¬ret" diye (söyledik) {yani, sana verdiğimiz hikmet sayesinde di¬ğer nimetlerine de şükret}. Kim şükrederse {yani, nimetleri do¬layısıyla Allah'a şükredip, O'nu tevhîd ederse} kendisi için şükreder {yani, kendisi için hayır işlemiş olur}. Kim de {nimetlere karşı} nankörlük ederse {ve Rabbini tevhîd etmezse}, muhakkak Allah {kullarının ibâdetine muhtaç olmayan} ganîdir, {saltanat ve hâkimiyetinde mahlukatı arasında övülen} hamiddir.
    13. Hani Lokman oğluna {ki adı, En'um idi} ogüt verirken {yani, onu te'dib ederken} şöyle demişti: "Oğulcuğum! Allah'a {O'nun yanında başkasını} şirk koşma. Muhakkak şirk büyük bir zulümdür"...
    Onun oğlu ve hanımı kâfir idiler. Müslüman oluncaya kadar onla-rın arkasını bırakmadı. İddia dildiğine göre Lokman, Eyyûb'un (s.a) teyzesinin oğludur.
    Bize 'Ubeydullâh tahdis edip dedi: Bana babam tahdis edip dedi: Bize Said b. Beşir tahdis etti, o da Katade b. Deâme'den dedi ki: "Lokman, Habeşli, burnu basık bir adam idi."
    Huzeyl dedi ki: "Ancak ben bunu Mukâtil’den işitmedim."

    14. Biz insana {yani, Sa'd b. Ebî Vakkas'a} ana-babasını {yani, babası Mâlik'i ve annesi Süfyân b. Ümeyye b. Abdi Şems b. Abdi Menâf kızı Hamle'yi} tavsiye ettik. Annesi {Hamle} onu güçsüzlük üstüne güçsüzlükle {yani, zayıflık üstüne zayıflıkla} taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olmuştur. {Seni İslâm'a hidâyet ettiğim için} Bana {yani, Allah'a} ve {sana yaptıkları iyilikler için de} ana-babana şükret. Dönüş yalnız Banadır" {sana amelinin karşılığını Ben vereceğim} dedik.
    15. Eğer onlar {Benimle ortak olduğunu} bilmediğin bir şeyi Ba¬na ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara, {Bana şirk koşma hususunda} itaat etme. Bununla birlikte dünyada onlarla ma'rûf {yani, iyilik} ile geçin ve {sen ey Sa'd,} Bana dönenlerin {yani, başka şeylerden yüz çevirenlerin: Nebî'nin (s.a)} yoluna {yani, dînine} uy. Sonra {âhirette} dönüşünüz Bana olacaktır. Ben de size neler yapmakta olduğunuzu haber vereceğim.
    Lokman'ın oğlu el-En'um babasına, "Babacığım! Kimsenin beni görmeyeceği bir yerde günah işleyecek olursam, Allah onu nasıl bilir?" diye sorunca, Lokman (a.s) şu cevabı verdi:

    16. ..."Oğulcuğum! Eğer o {yaptığın} bir hardal {yani, zerre} ağır¬lığınca dahi olsa ve {sen} bir kaya {yani, yerin en altındaki kaya -ki bu, yeşil bir kaya olup içi oyuktur. Semanın renginde üç şubesi vardır-} içinde olsa {yani, olsan} yahut {o zerre} göklerde {yani, yedi semâda} ya da yerde olsa, Allah onu {yani, o taneyi} getirir. Muhakkak Allah {onu ortaya çıkarmakta} latiftir, {yerini çok iyi bilen} habîrdir"...
    Lokman oğluna öğüt vermeye devam ediyor:

    17. ..."Oğulcuğum!Namazı dosdoğru kıl, ma'rûfu {yani, tevhîdi} emret, münkerden {yani, bilinmeyen, kabul edilecek bir şey olmayan şirkten} alıkoy. {Bu sebeble} sana isabet edene {yani, karşılaşacağın eziyetlere} de sabret; çünkü bunlar azimle yerine getirilmesi gereken işlerdendir {yani, iyiliği emrederken ve münkerden alıkoyarken karşılaşacağın eziyetlere sabretmek, Allah'ın emrettiği ve kesin olarak istediği hakk işlerdendir}...

    Lokman oğluna öğüdünü sürdürüyor:
    18.... "İnsanlardan yüz çevirme {yani, seninle konuşmak isteyen fakirlere karşı böbürlenip büyüklenerek yüzünü onlardan başka tarafa çevirme}, yeryüzünde şımarıklıkla yürüme, çünkü Allah büyüklük taslayan ve böbürlenen kimseleri sevmez {yani, verdiği nimetleri dolayısıyla Allah'a şükretmeyerek böbürlenen kimseleri sevmez}.
    Lokman öğüdünü şöyle tamamladı:

    19. ..."Yürüyüşünde mutedil ol {yani, büyüklenme, böbürlenme -çünkü bu helâl değildir-}, sesini alçalt" {yani, alçak sesle konuş}...
    Lokman oğluna, yürüme ve konuşmada mutedil davranmayı em-retmiş olmaktadır. Sonra yüksek ses için şu örneği verdi:
    ... "Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir" {zira eşeklerin sesi çok yüksektir}.
    Arablar, "Bunlar eşeklerin sesleridir" deyip, hem sesler anlamında-ki lafzı, hem eşekler anlamındaki lafzı çoğul getirdikleri gibi, sesler an¬lamındaki lafzı tekil, eşekler anlamındaki lafzı da çoğul getirerek "Bu eşeklerin sesidir" de derler. Aynı şekilde sesi hem tekil getirerek "Bu tavukların sesidir" derler, hem de çoğul getirerek "Bu tavukların sesleridir" de derler. Yine, "Bu kadınların sesidir" ve "Bunlar kadınların sesleridir" de derler.

    20. Göklerde olanları {yani, güneşi, ayı, yıldızları, bulutları, rüz-gârları} da, yerde olanları {yani, dağları, ırmakları, yüzen gemileri, ağaçları, bitkileri} de Allah'ın size musahhar kıldığını, açık {yani, güzel bir hilkat, rızık ve islâm ile} ve gizli {yani, Âdemoğulları'nın gizleyip sakladığı, kimsenin bilmediği ve bundan dolayı da cezalandırmadığı günahlar} olarak nimetlerini üzerinize bol bol tamamlamış {yani, size oldukça fazla nimetler ver¬miş} olduğunu görmediniz mi?...
    Bütün bunlar, gerçekten nimetlerdendir. Bundan dolayı Allah'a pek çok hamd olsun. Dünyada da, âhirette de nimetlerini tamamlamasını dileriz. O her türlü iyiliği verendir.

    ...Bununla birlikte insanlar arasında Allah hakkında bilgisizce {yani, meleklerin Allah'ın kızları olduğunu bir bilgiye dayanmaksızın iddia etmek sûretiyle} bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitab olmaksızın {yani, beraberinde Allah'tan gelmiş bir açıklama: meleklerin Allah'ın kızları olduğuna dâir içinde bir delil bulunan aydınlatıcı bir kitab olmaksızın} tartışan {yani, mücadele eden} kimseler {yani, en-Nadr b. el-Hâris} vardır.

    21. Onlara {yani, en-Nadr b. el-Hâris'e} "Allah'ın indirdiğine uyun" {yani, Kur'ân'a îmân edin} denildiğinde onlar {yani, en-Nadr b. el-Hâris}, "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz {dîn}e uyarız" derler {yani, der}. Şeytân onları {yani, en-Nadr b. el-Hâris'i} sair {yani, alev alev yanan} ateş azabına çağırıyorsa da mı {atalarına uyacaklar}?

    Benzeri bir buyruk da Hacc sûresinde bulunmaktadır. Sonra Allah muvahhidlerin durumunu bildiriyor:

    22. Kim {amelinde} ihsan edici olduğu halde vechini Allah'a teslim ederse {yani, dînini Allah'a hâlis kılarsa},...
    Nitekim, Herkesin bir vichesi vardır (el-Bakara, 2/148) buyruğunda da, "viche" kelimesi, "dîn" manasında kullanılmıştır.
    ...muhakkak sapasağlam {yani, kopması söz konusu olmayan} bir kulpa tutunmuş {yani, onu iyice yakalamış} olur. İşlerin akıbeti {yani, âhirette kulların işleri} Allah'ındır {yani, Allah'ın huzuruna çıkacaktır ve O da amellerinin karşılığını verecektir}.

    23. Kim {Kur'ân'ı inkâr ile} kâfir olursa onun küfrü seni üzmesin...
    Çünkü Mekke kâfirleri, O {yani, Muhammed}, {Kur'ân'ı Allah'tan getirdiğini iddia ederek} Allah'a yalan uydurdu (eş-Şûrâ, 42/24) demişlerdi. Onların bu sözleri Nebî'ye (s.a) ağır geldi ve çok üzüldü. Bunun için Allah, Kim de kâfir olursa onun küfrü seni üzmesin... buyruğunu indirdi.
    ...Dönüşleri Bizedir. {Ma'siyet olarak} neler yaptıklarını kendilerine bildireceğiz. Muhakkak Allah göğüslerin özünü çok iyi bilendir {yani, Allah, kâfirlerin söylediklerinden ötürü Muhammed'in (s.a) kalbinde üzüntünün ne kadar yer ettiğini çok iyi bilir}.
    Allah onların durumu hakkında da haber veriyor:

    24. Biz onları {dünyada ecelleri sona erinceye kadar} azıcık faydalandırırız. Sonra onları galiz {yani, asla kesilmeyecek oldukça ağır} bir azaba mahkûm ederiz {yani, böyle bir azabla karşı karşıya bırakırız}.

    25. Andolsun onlara, "Göklerle yeri kim yarattı?" diye sorsan, onlar elbette "Allah" diyeceklerdir. "Allah'a hamdolsun" de. Hayır, {fakat} onların çoğu {Allah'ın tevhidini} bilmezler.


    Allah, zatını tazim ederek şöyle buyurmaktadır:
    26. Göklerde ve yerde olanlar {yani, bütün yaratılmışlar} O'nundur {yani, O'nun kullarıdırlar ve O'nun mülkündedirler}. Muhakkak Allah {yarattıklarının ibâdetine muhtaç olmayan} ganidir, {mahlukatı nezdinde saltanat ve hâkimiyeti itibariyle} hamiddir.

    27. Eğer yerde olan bütün ağaçlar kalem olsa ve deniz de mürekkeb, ardından yedi deniz daha ona katılsa, yine de Allah'ın sözleri {yani, ilmi} tükenmezdi {yani, yeryüzünde gövdesi olan bütün ağaçlar yontularak kalem yapılsaydı, yedi deniz de mürekkeb olsaydı, bütün yaratılanlar da bu kalemler ve mürekkeb olan bu denizler ile Allah'ın ilmini ve O'nun hayret verici sanatını yazacak olsalardı, yeryüzündeki ağaçlardan tümünden yapılan kalemler ve mürekkeb olan bu denizler tükenir, fakat Allah'ın ilmi, kelimeleri ve hayret verici sanatı tükenmezdi}. Muhakkak Allah {mülkünde} azizdir, {emrinde} hakimdir.
    Böylece Allah insanlara, hiç kimsenin Allah'ın ilmini idrak edemeyeceğini, (Allah'ın öğrettiğinden fazlasını bilemeyeceğini) haber vermektedir.

    28. {Ey insanlar!} Sizin {hep birlikte} yaratılmanız da, öldükten sonra {hep birlikte} diriltilmeniz de {O'nun kudreti açısından, Allah için} ancak bir tek nefis gibidir {yani, bir tek nefsin yaratıl¬ması ve bir tek nefsin diriltilmesi gibidir}...

    Âyet, Kureşli Übey b. Halef ve asıl adı Esîd b. Kelede olan Ebu'l-Eşed b. el-Haccac b. es-Sebbak b. Huzeyfe es-Sehmî'nin oğulları Münebbih ve Nubey hakkında inmiştir. Onlar Nebî'ye (s.a), "Allah bizi nutfeden, alekadan, bir çiğnem etten, sonra da çeşitli aşamalardan geçirerek yaratmıştır. Böyleyken sen bizim hepimizin yeni bir hilkat ile yeniden yaratılacağımızı, ölümden sonra diriltileceğimizi iddia ediyorsun. Bu nasil olabilir?!" dediler. Bunun üzerine Allah, Sizin yaratılmanız da, öl¬dükten sonra diriltilmeniz de ancak bir tek nefis gibidir buyurdu.
    ...Muhakkak Allah, {onların yaratmak ve diriltmek hususunda söylediklerini işiten} semidir, basîrdir.

    29. {Ey Muhammed,} görmedin mi ki, Allah geceyi gündüze bi¬tiştirir, gündüzü geceye bitiştirir {yani, gece gündüzü, gündüz de geceyi eksiltip durur, sonunda biri onbeş saat, diğeri yedi saat olur}. Güneşi ve ayı da {Âdemoğulları'na} musahhar kılmıştır. Her biri belirli bir süreye kadar akıp gider. Muhakkak ki Allah {her ikisinde: gecede ve gündüzde} yaptığınızdan haberdardır.

    30. Bunun {yani, Allah'ın söz konusu edilen gece ve gündüz, gü¬neş ve ay hakkındaki takdirinin} sebebi şudur: Çünkü Allah hak¬kın ta kendisidir {-böylece Allah, sanatı ile tevhidine delil gös-termektedir-}. O'ndan başka onların du'a ettikleri {yani, ilah diye ibâdet ettikleri} ise bâtıldır {yani, onlara ibâdet etmenin bir değeri ve faydası yoktur}...
    Yüce zatını tazim ederek şöyle buyurmaktadır:
    ...Muhakkak Allah 'alîdir {yani, mahrukatının üstünde pek yü¬cedir}, kebîrdir {yani, büyüklerin en büyüğüdür}.

    Allah, tevhidini ve sanatını söz konusu ederek buyuruyor ki:
    31. Size âyetlerinden {yani, alâmetlerinden} bir kısmını göstermek için Allah 'ın nimeti {yani, rahmeti} ile gemilerin {rüzgârlar vasıtasıyla} denizde akıp gittiğini görmez misin? {yani, siz bu nimetlerle iç içesiniz: O'nun denizdeki sanatını, şaşkınlık verici nimetlerini görmekte ve orada rızık ve süs eşyası arayıp bulmaktasınız}. İşte bunda {yani, denizde gördüğünüz bu hallerde}, çok sabreden {yani, denizde karşılaştığı belâlarla karşı Allah'ın emri üzerinde direnen} ve {denizin dehşetli hallerinden kendisini kurtardıktan sonra nimetleri dolayısıyla Allah'a} çok şükreden herkes için muhakkak âyetler {yani, ibretler} vardır.

    32. Onları {denizde iken} dağlar gibi bir dalga kapladığında, dînlerini yalnız O'na hâlis kılanlar {yani, O'nu tevhîd edenler} olarak O'na du'a ederler. Onları {denizden} kurtarıp karaya çıkarınca kimileri orta yolu tutar {yani, tevhide dâir Allah'a verdiği ahde, denizde olduğu gibi karada da bağlı kalmakta mutedil hareket eder -ki bu, mü'min kimsedir-}...
    Sonra denizde ihlâsla Allah'a du'a edip Allah'ı tevhîd eden, karada ise tevhidi terkedip ahdini bozan müşriki söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
    ...Âyetlerimizi ise çok gaddar {yani, ahidlerini çok bozan} ve {karada tevhidi terk etmek sûretiyle Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük eden çok} nankörlerden başkası bile bile inkâr etmez {yani, ahdini terk etmez}.

    33. Ey insanlar {yani, eş kâfirler}! Rabbinizden ittika edin {yani, Rabbiniz olan Allah'ı tevhîd edin}. Babanın oğluna, oğlun babasına hiçbir fayda sağlayamayacağı o günden de korkun. Muhakkak ki Allah'ın {ölümden sonra dirilişin gerçekleşeceğine dâir} va'di haktır. O halde dünya hayatı sakın sizi aldatmasın {yani, İslâm'dan uzaklaştırmasın}. O çok aldatıcı da {yani, bâtıl, yani şeytân: İblis de} sakın sizi Allah ile aldatmasın.

    34. Sâ'atin ilmi {yani, kıyametin kopacağı günün bilgisi} muhak¬kak Allah'ın nezdindedir {yani, onu O'ndan başkası bilmez}...
    Buyruk, el-Vâris b. 'Amr b. Harise b. Muharib adındaki bir bedevi hakkında inmiştir. Bu zat Nebî'ye (s.a) gelerek dedi ki: "Bizim toprakla¬rımız kurudu, yağmur ne zaman yağacak? Gelirken karımı hamile bı¬raktım, ne zaman doğuracak? Ben nerede doğduğumu biliyorum, fakat nerede öleceğim? Bu gün ne yaptığımı biliyorum, yarın ne yapacağım? Kıyamet ne zaman kopacak?" Bunun üzerine Allah Nebî'ye şu buyruğu indirdi:
    ...Sâ'atin ilmi {yani, kıyametin kopacağı günün bilgisi} muhak¬kak Allah'ın indindedir. Yağmuru O indirir. Rahimlerde olanı{n erkek mi, dişi mi olduğunu; hilkatinin düzgün olup olmadığını} O bilir. {İyi olsun kötü olsun} hiçbir kimse {hayır ve şer türün¬den} yarın ne kazanacağını bilemez. Hiçbir nefis de nerede {ya¬ni, ovada mı, dağda mı, karada mı, denizde mi} öleceğini bilmez. Muhakkak Allah {bu âyette sözü edilen bütün hususları bilen} âlimdir, habîrdir.
    Nebî (s.a) de, "Kıyamete dâir sual soran nerede?" dedi. Muhariboğulları'ndan olan zat, "O kişi benim, buradayım" deyince, Nebî (s.a) ona bu âyeti okudu.
  • Kuran kıssalarını algılayışımız, adeta tarihten bir kesite şahitlik ediyormuşuz gibidir. Elbette bunda Kuranın anlatım usulü, daha da ötesinde bizim kuran tasavvurumuz etkilidir. Çünkü Kuran en nihayetinde Allah kelamıdır ve onda yazılan her şey hakikattir ve tek harfi değişmeden bize kadar ulaşmıştır. Şimdi bu pencereden birkaç kıssayı tahlil etmeye çalışacağız. Bu tahlilleri yaparken kuranın aynı kıssayı farklı surelerde farklı ayrıntılarla anlatmış olmasını göz ardı etmeyeceğiz ve kıssaları birlikte değerlendireceğiz.

    Musa & Firavun Diyaloğu:

    Şu’arâ 16. Firavun’una varın da deyin ki: “Biz, varlıkların sahibinin elçisiyiz
    Şu’arâ 17. İsrailoğullarını bırak da bizimle gelsinler.

    Bu ayetlerin açılımı A’râf suresinde şu şekilde yapılmıştır;

    A’râf 104. Musa dedi ki: «Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.
    A’râf 105. Allah hakkında gerçekten başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Size Rabbinizden açık bir delil getirdim; artık İsrailoğullarını benimle bırak!

    Altta Hz. Muhammed ve müşrikler arasındaki mücadeleye atıfta bulunduğunu düşündüğümüz 18. ayetten 30. ayete kadar olan bu gurup yalnızca A’râf suresinde geçmektedir.

    Şu’arâ 18. Dedi ki: Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi ? Hayatının bir çok yıllarını aramızda geçirmedin mi ?
    Şu’arâ 19. Sonunda yapacağını yaptın; sen nankörün tekisin
    Şu’arâ 20. Dedi ki; Onu yaptım ama hedefimde o yoktu
    Şu’arâ 21. Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı.
    Şu’arâ 22. İyilik sayıp başıma kaktığın o durum, İsrailoğullarını köleleştirdiğin için oldu.
    Şu’arâ 23. Firavun dedi ki; Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir?
    Şu’arâ 24. Dedi ki; eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız, (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir.
    Şu’arâ 25. Dedi ki; etrafında bulunanlara: İşitiyor musunuz ?
    Şu’arâ 26. Dedi ki; O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir.
    Şu’arâ 27. Dedi ki; Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir.
    Şu’arâ 28. Dedi ki; Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir.
    Şu’arâ 29. Dedi ki; Hele benden başka birini ilah edin, seni zindanda çürütürüm” .
    Şu’arâ 30. Dedi ki; Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı ?

    Buradan sonraki ayetler neredeyse birebir aynıdır, ancak Firavun ve Hz.Musa’nın söylediği cümleler arasındaki değişiklikler dikkat çekicidir. Bu nedenle gerekli yerlerde farklılığın görülmesi için Arapça okunuşu da parantez içinde verilmiştir.

    Şu’arâ 31.( Firavun ) dedi ki: Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu! diye karşılık verdi.( Kâle fe/ti bihi in kunte mine-ssâdikîn)
    A’râf 106. (Firavun) dedi ki: Eğer bir mucize getirdiysen ve gerçekten doğru söylüyorsan onu göster bakalım.( Kâle in kunte ci/te bi-âyetin fe/ti bihâ in kunte mine-ssâdikîn)
    Şu’arâ 32. Bunun üzerine Musa asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ apaçık koca bir yılan (oluvermiş)!(Feelkâ ‘asâhu fe-iżâ hiye śu’bânun mubîn)
    A’râf 107. Bunun üzerine Musa asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ apaçık koca bir yılan (oluvermiş)!( Feelkâ ‘asâhu fe-iżâ hiye śu’bânun mubîn)
    Şu’arâ 33. Elini de (koynundan) çıkardı; o da seyredenlere bembeyaz görünen (nur saçan bir şey oluvermiş)!(Veneze’a yedehu fe-iżâ hiye beydâu linnâzirîn)
    A’râf 108. Elini de (koynundan) çıkardı; o da seyredenlere bembeyaz görünen (nur saçan bir şey oluvermiş)!(Veneze’a yedehu fe-iżâ hiye beydâu linnâzirîn)

    Belki de bu suredeki en bariz farklılık alttaki iki ayet arasındadır. Aynı cümle Şu’arâ suresinde Firavunun ağzından, A’râf suresinde ise Firavunun avanesi tarafından zikredilmektedir.

    Şu’arâ 34. Firavun, çevresindeki ileri gelenlere dedi ki, Bu gerçekten bilgin bir sihirbaz! (Kâle lilmele-i havlehu inne hâżâ lesâhirun ‘alîm)
    Şu’arâ 35. Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz ?
    (Yurîdu en yuḣricekum min ardikum bisihrihi femâżâ te/murûn)

    A’râf 109. Firavun’un halkından itibarlı kişiler dediler ki “Bu gerçekten bilgin bir sihirbaz!”
    (Kâle-lmeleu min kavmi fir’avne inne hâżâ lesâhirun ‘alîm)
    A’râf 110. Sizi yerinizden, yurdunuzdan çıkarmak istiyor, Şimdi ne buyurursunuz ?
    (Yurîdu en yuḣricekum min ardikum femâżâ te/murûn)


    Şu’arâ 36. Dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy ve kentlere toplayıcılar gönder.
    (Kâlû ercih veeḣâhu veersil fî-lmedâ-ini hâşirîn)
    A’râf 111. Dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy ve kentlere toplayıcılar gönder.
    (Kâlû ercih veeḣâhu veersil fî-lmedâ-ini hâşirîn)
    Şu’arâ 37. Bütün bilgin büyücüleri toplayıp sana getirsinler.(Ye/tûke bikulli sâhirin ‘alîm)
    Şu’arâ A’râf 112. Bütün bilgin büyücüleri toplayıp sana getirsinler.
    (Ye/tûke bikulli sâhirin ‘alîm)
    Şu’arâ 38. Böylece sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.
    Şu’arâ 39. Halka: Siz de toplanıyor musunuz (haydi hemen toplanın), denildi.
    Şu’arâ 40. (Halk veya Firavun'un yandaşları) üstün gelen büyücüler olursa, herhalde onlara uyarız dediler.
    Şu’arâ 41. Büyücüler gelince Firavun’a dediler ki; “galip gelen biz olursak elbette bir ödül verilir değil mi?”.
    (Felemmâ câe-sseharatu kâlû lifir’avne e-inne lenâ leecran in kunnâ nahnu-lġâlibîn)

    Şu’arâ A’râf 113 .Büyücüler Firavun’a geldi ve dediler ki “Biz galip gelirsek elbette bunun bir ödülü olacak değil mi?”.
    (Vecâe-sseharatu fir’avne kâlû inne lenâ leecran in kunnâ nahnu-lġâlibîn)

    Şu’arâ 42. “Evet” dedi. Üstelik bana yakın kimselerden olacaksınız”.
    (Kâle ne’am ve-innekum iżen lemine-lmukarrabîn)

    A’râf 114. “Evet” dedi.“Üstelik benim yakınlarımdan da olacaksınız.”
    (Kâle ne’am ve-innekum lemine-lmukarrabîn)

    A’râf 115. Dediler ki “Musa! Önce sen mi atarsın, yoksa biz mi atalım?”
    (Kâlû yâ mûsâ immâ en tulkiye ve-immâ en nekûne nahnu-lmulkîn)

    A’râf 116. Musa: “Atın!” dedi. Atınca herkesin gözünü boyadılar. Onları korkuttular. Büyük bir büyü yaptılar. (Kâle elkû felemmâ elkav seharû a’yune-nnâsi vesterhebûhum vecâû bisihrin ‘azîm)

    (Şu’arâ suresinde A’râf 115’deki “Dediler ki “Musa! Önce sen mi atarsın, yoksa biz mi atalım?”sorusu yok !)

    Şu’arâ 43. Musa onlara; “ne atacaksanız atın” dedi.(Kâle lehum mûsâ elkû mâ entum mulkûn)
    Şu’arâ 44. İplerini ve değneklerini yere attılar ve şöyle dediler: “Firavun’un gücü adına galibiyet elbette bizimdir”.
    Şu’arâ 45. Arkasından Musa değneğini attı. O da onların gözbağı için yaptıklarını beklenmedik bir şekilde yutuverdi.
    A’râf 117. Musa’ya: “Sen de değneğini at” diye vahyettik. Değnek bütün uydurduklarını hemen yutuverdi.
    A’râf 118. Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti.
    A’râf 119. İşte Firavun ve kavmi, orada yenildi ve küçük düşerek geri döndüler.
    A’râf 120. Sihirbazlar ise secdeye kapandılar.(Veulkiye-sseharatu sâcidîn)
    Şu’arâ 46. Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.(Feulkiye-sseharatu sâcidîn)
    Şu’arâ 47. Alemlerin Rabbine inandık dediler.(Kâlû âmennâ birabbi-l’âlemîn)
    A’râf 121. Alemlerin Rabbine inandık dediler.(Kâlû âmennâ birabbi-l’âlemîn)
    Şu’arâ 47. Musa’nın ve Harun’un Rabbine. (Rabbi mûsâ vehârûn)
    A’râf 122. Musa’nın ve Harun’un Rabbine. (Rabbi mûsâ vehârûn)


    Şu’arâ 49. (Firavun) dedi ki: Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Demek ki size sihiri öğreten büyüğünüzmüş o! Ama şimdi (size yapacağımı görecek ve) bileceksiniz: Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!
    (Kâle âmentum lehu kable en âżene lekum innehu lekebîrukumu-lleżî ‘allemekumu-ssihra felesevfe ta’lemûn leukatti’anne eydiyekum veerculekum min ḣilâfin veleusallibennekum ecma’în)

    A’râf 123, 124 (Firavun) dedi ki “Ben izin vermeden ona inandınız ha? Besbelli ki bu gizli bir düzendir. Ülkede bu düzeni kurdunuz ki halkını buradan çıkarasınız. Ben size göstereceğim. Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım!
    (Kâle fir’avnu âmentum bihi kable en âżene lekum inne hâżâ lemekrun mekertumûhu fî-lmedîneti lituḣricû minhâ ehlehâ fesevfe ta’lemûn leukatti’anne eydiyekum veerculekum min ḣilâfin śümme leusallibennekum ecme’în)

    Şu’arâ 50. Dediler ki “Zararı yok, biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz”.(Kâlû lâdayr innâ ilâ rabbinâ munkalibûn)
    A’râf 125 . Dediler ki “Biz de Rabbimize döneriz.(Kâlû innâ ilâ rabbinâ munkalibûn)

    Son olarak sihirbazların ağzından aktarılan cümleler de iki surede değişikliğe uğramıştır.

    Şu’arâ 51. «Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umarız.» (İnnâ natme’u en yaġfira lenâ rabbunâ ḣatâyânâ en kunnâ evvele-lmu/minîn)

    A’râf 126. Sen sadece Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver, müslüman olarak canımızı al.
    (Vemâ tenkimu minnâ illâ en âmennâ bi-âyâti rabbinâ lemmâ câetnâ(c) rabbenâ efriġ ‘aleynâ sabran veteveffenâ muslimîn)


    Hz İbrahim & Meleklerin Diyaloğu:
    Hûd 69. Andolsun ki elçilerimiz (melekler) İbrahim'e müjde getirdiler ve: «Selam (sana) » dediler. O da: «(Size de)selam» dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi.

    Hicr 52. Onun yanına girdikleri zaman, «selam» dediler. (İbrahim:) Biz sizden çekiniyoruz, dedi.

    Zâriyât 25. Onlar İbrahim'in yanına girmişler, selam vermişlerdi. İbrahim de selamı almış, içinden, «Bunlar, yabancılar» demişti.
    Zâriyât 26. Hemen ailesinin yanına giderek semiz bir dana (kebabını) getirmiş,
    Zâriyât 27. Onların önüne koyup «Yemez misiniz?» demişti.

    Yukarıda Zâriyât suresindeki üç ayet adeta Hûd 69 - Hicr 52 açar niteliktedir.Ancak devamındaki akış tamamen farklıdır.Hud suresinde melekler ilk olarak Lut Kavminden bahsederler ve çocuk müjdesini ibrahimin eşine dönük olarak söyledikleri izlemini verirler.Diğer iki surede melekler çocuk müjdesi ile söze başladıkları için Lut kavmine gidecekleri ibrahimin sorusu üzerine ortaya çıkar.Hud suresinde ise İbrahim olayı baştan beri bildiği için eşine verilen çocuk müjdesinin şaşkınlığını atar atmaz meleklerle tartışmaya başlar.

    Hûd 70. Ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. Dediler ki: Korkma! Lût kavmine gönderildik.( Felemmâ raâ eydiyehum lâ tasilu ileyhi nekirahum veevcese minhum ḣîfe kâlû lâ teḣaf innâ ursilnâ ilâ kavmi lût)

    Hicr 53. Dediler ki: Korkma; biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz.( Kâlû lâ tevcel innâ nubeşşiruke biġulâmin ‘alîm)

    Zâriyât 28. Derken onlardan korkmaya başladı. «Korkma» dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler.( Fe-evcese minhum ḣîfetâ kâlû lâ teḣaf ve beşşerûhu biġulâmin ‘alîm)

    Hûd 71. O esnada hanımı ayakta idi ve (bu sözleri duyunca) güldü. Ona da İshak'ı, İshak'ın ardından da Ya'kub'u müjdeledik.
    Hûd 72. (İbrahim'in karısı:) Olacak şey değil! Ben bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Bu gerçekten şaşılacak bir şey! dedi.

    Hicr 54. (İbrahim:) Bana ihtiyarlık çökmesine rağmen beni müjdeliyor musunuz? Beni ne ile müjdeliyorsunuz? dedi.

    Zâriyât 29. Karısı çığlık atarak geldi. Elini yüzüne çarparak: «Ben kısır bir kocakarıyım!» dedi.

    Hûd 73. (Melekler) dediler ki: Allah'ın emrine şaşıyor musun? Ey ev halkı! Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir. Şüphesiz ki O, övülmeye lâyıktır, iyiliği boldur.

    Hicr 55. Sana gerçeği müjdeledik, sakın ümitsizliğe düşenlerden olma! dediler.

    Zâriyât 30. Onlar: «Bu böyledir. Rabbin söylemiştir. O, hikmet sahibidir, bilendir» dediler.

    Hicr 56. (İbrahim:) dedi ki: Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?

    Hûd 74. İbrahim'den korku gidip kendisine müjde gelince, Lût kavmi hakkında (adeta) bizimle mücadeleye başladı.
    Hûd 75. İbrahim cidden yumuşak huylu, bağrı yanık, kendisini Allah'a vermiş biri idi.
    Hûd 76. (Melekler dediler ki): Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Çünkü Rabbinin (azap) emri gelmiştir. Ve onlara, geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir!

    Hicr 57. «Ey elçiler! (Başka) ne işiniz var?» dedi.
    Hicr 58. Dediler ki: «Biz, suçlu bir kavme gönderildik.»

    Zâriyât 31. (İbrahim:) O halde işiniz nedir, ey elçiler? dedi.
    Zâriyât 32. Dediler ki: «Biz, suçlu bir kavme gönderildik.»
    Bundan sonraki kısımda melekler, Hicr suresinde İbrahime cevap vermeye devam ederken, Zâriyât suresinde diyolog kesilir ve melekler olayı geçmiş zaman kullanarak anlatırlar.

    Hicr 59. «Ancak Lût ailesi hariç. Onların hepsini kurtaracağız.»
    Hicr 60. «(Fakat Lût'un) karısı müstesna; biz onun geri kalanlardan olmasını takdir ettik.»

    Zâriyât 33. «Üzerlerine çamurdan taş yağdırmaya (geldik).»
    Zâriyât 34. (Bu taşlar,) aşırı gidenler için Rabbinin katında işaretlenmiş (taşlardır).
    Zâriyât 35. Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık.
    Zâriyât 36. Zaten orada müslümanlardan, bir ev halkından başka kimse bulmadık.
    Zâriyât 37. Acı azaptan korkanlar için orada bir işaret bıraktık.


    İbrahim & Kavminin Diyalogları :

    Bu kıssayı çözümlemek bir hayli güç. Çünkü kıssanın bir kısmı bir surede bir kısmı diğer surede, az bir kısmında da ortak olarak zikredilmektedir.Ortak olan kısımlardaki diyalog farklılıkları yine dikkat çekmektedir.

    Enbiyâ 52. O, babasına ve kavmine: Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor? demişti.
    Sâffât 85. Hani o, babasına ve kavmine: Siz kime kulluk ediyorsunuz? demişti.

    Sâffât 86. «Allah'tan başka bir takım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz?»
    Sâffât 87. «O halde âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?»
    Sâffât 88. Bunun üzerine İbrahim yıldızlara şöyle bir baktı.
    Sâffât 89. Ben hastayım, dedi.
    Sâffât 90. Ona arkalarını dönüp gittiler. (Bu kısım Enbiyâ suresinde yer almaz )

    Enbiyâ 53. Dediler ki: Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.
    Enbiyâ 54. Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz, dedi.
    Enbiyâ 55. Dediler ki: Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?
    Enbiyâ 56. Hayır, dedi, sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şahitlik edenlerdenim. (Bu kısım Sâffât suresinde yer almaz )

    Enbiyâ 57. Allah'a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!
    Enbiyâ 58. Sonunda İbrahim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye.

    Sâffât 91, 92. Yavaşça putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş yemekleri görünce:) Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz? dedi.
    Sâffât 93. Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp geçirdi.)


    Enbiyâ 59. Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zalimlerden biridir, dediler.
    Enbiyâ 60. (Bir kısmı:) Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrahim denilirmiş, dediler.
    Enbiyâ 61. O halde, dediler, onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şahitlik ederler.

    Sâffât 94. (Putperestler) koşarak İbrahim'e geldiler.
    Enbiyâ 62. Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim? dediler.
    Enbiyâ 63. Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa! dedi.
    Enbiyâ 64. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) «Zalimler sizlersiniz, sizler!» dediler.
    Enbiyâ 65. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun, dediler.

    Enbiyâ 66, 67. İbrahim: Öyleyse, dedi, Allah'ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâla tapacak mısınız? Size de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?
    Sâffât 95, 96. İbrahim: Yonttuğunuz şeylere mi ibadet edersiniz! Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı, dedi.

    Enbiyâ 68. (Bir kısmı:) Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin! dediler.

    Sâffât 97. Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın! dediler.

    Enbiyâ 69. «Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol!» dedik.
    Enbiyâ 70. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.

    Sâffât 98. Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan kıldık.
    Sâffât 99, 100. (Oradan kurtulan İbrahim:) Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek. Rabbim! Bana sâlihlerden olacak bir evlat ver, dedi.
    Sâffât 101. İşte o zaman biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik.


    Sonuç olarak denilebilir ki, surelerde anlatımlar farklı da olsa geçen kıssa aynı olayı ve aynı mesajı vermektedir, peki diyaloglardaki farklılıklar nasıl izah edilebilir ?
    Bunlar türü ne olursa olsun bir metnin sıhhatine gölge düşürmez mi ? Kaldı ki bahsettiğimiz sıradan bir metin değil, kaynağını her şeyi bilen yanılma veya unutma ihtimali olmayan Allah’a atfettiğimiz, içindeki her şeyin hakikat olduğuna inandığımız Allah’ın elçisine vahyolunmuş bir kitabın bir bölümünden bahsediyoruz.
    Bu ayetler tarihin bir bölümünde yaşanmış bir olayın ve gerçek şahsiyetlerin bize aktarılması ise, “dediki” diye başlayan bir cümlenin değişmesi, cümleye bir kelime eklenmesi veya çıkarılması ve hatta Şu’arâ 39 - A’râf 109’da olduğu gibi tamamen farklı aktarımı mümkün müdür ? Aynı şeye bir mahkeme zaptında rastlasanız itiraz etmez misiniz ? En azından ifade verenlerin sıhhatinden veya hafızasından şüpheye düşmez misiniz ?
  • Allah, gözlerin hain bakışını da gönüllerin gizlediğini de bilir.

    Mü'min - 19 🌹
  • Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:

    Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile birlikte ekmek ve et yedim ve: "Ey Allah'ın Resulü! Allah seni mağfiret buyursun!" dedim. Bana: "Seni de!" diye karşılıkta bulundu. Ravi der ki: "(İbnu Sercis'e): "Resulullah sana istiğfarda mı bulundu?" diye soruldu. O: "Evet, "Seni de!" de dedi" diye cevap verdi ve sonra şu ayeti okudu. (Mealen): "Kendi günahın için de, mü'min erkek ve mü'min kadınlar için de Allah'tan af diIe..." (Muhammed 19). İbnu Sercis devamla dedi ki: "Sonra etrafında döndüm, iki omuzu arasında peygamberlik mührünü gördüm. Sol kürek kemiğinin geniş tarafında idi, yumruk gibi ve üzerinde siğiller emsali benler vardı."

    Kaynak : Müslim, Fezail 112, (2346)
  • “Zinaya yaklaşmayın.” (İsrâ, 17/32),
    "Mü'min erkeklere söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar! (Nûr, 24/30),
    "Kulak, göz ve gönül, bunların hepsi yaptıklarından sorumludur." (İsrâ, 17/36),
    "Allah, gözlerin hâin bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir."(Mü'min, 40/19)