• 1-Müslüman doğru sözlü olmalı; hata ettiği zaman da kusurunu, günahını kabul etmelidir.
    2-Samimi bir mümin günah işlediği zaman üzülmeli, pişmanlık duymalı, ben niçin böyle davrandım diye ağlayıp sızlanmalıdır.
    3-Hatayı kime karşı yapmışsa onun gönlünü almaya ve kendisini bağışlatmaya çalışmalıdır
    4-Bir görevi yapamadığı zaman üzüntü duymalı, ben bu görevi niçin yapmadım diye düşünüp kendisini hesaba çekmelidir
    5-Allah’a ve Resulü’ne herkesten çok itaat etmeli, en üstün saygıyı onlara karşı beslemelidir
    6-İnsanların iç yüzlerini Allah’a bırakmalı ve bir şeyi niçin yaptıklarını kurcalamamalıdır. Zaten samimi davranmayanlar zamanla kendilerini ortaya çıkaracaktır
    7-Birini mutlu edecek haber duyunca ona müjde vermek, bir olaya sevinen birini tebrik etmek islami bir adet olduğu gibi, müjde alan kimsenin müjdeyi getirene hediye vermesi de hoş gelenektir
    8-Faziletli bir kimse için ayağa kalkmayı dinimiz makbul bir davranış olarak kabul etmiştir
    9-Bir nimete kavuşan veya bir sıkıntıdan kurtulan kimse sadaka vermelidir. Fakat Allah rızası için bütün malını dağıtıp da başkalarına muhtaç duruma düşmemelidir
    10-Doğruluk ve doğru sözlülük insanı hem dünyada hem de ahirette kurtarır
    11-Allah Teala’nın bir lutfuna eren kimse, buna çok sevindiğini belli etmeli ve bu nimetinden dolayı Cenab-ı Hakk’a şükretmelidir.
    İmam Nevevi
    Sayfa 240 - Tevbe - 22.Hadis
  • Eski sevgilim Safinaz!

    Sana olan duygularımın ters şeride girip tehlike saçtığını anlamam zor oldu. Beynim zincirleme trafik kazası yaşamış bir otoban gibi. Geçmişe döndüğümde zihnimdeki ölçü birimlerinin bile senden oluştuğunu fark ettim. Söz gelimi yoldan geçen bir kadını tarif ederken, “Safinaz’dan bir karış uzun” diyorum. Ya da birisi yaşını söylediğinde “Safinaz’dan dört yaş büyük” diye iç geçiriyorum. Bunları sesli söylersem deli sanacaklarını biliyorum ama mühim değil. İstesem de deliremem ben. Zil zurna sarhoşken bile katıksız bir kontrol manyağıyımdır. Rutinimden asla vazgeçmem. Hayatımda yaptığım en büyük çılgınlık Zekeriya Beyaz’la fotoğraf çekilmekti, onu da Zekeriya Bey teklif etti. Delirmek özgürleşmektir derler, bense lüzumsuz düşünce balonlarıyla kuşatılmış hayali zindanlara hapsolmaya bayılırım.

    İnsanlar birbirlerini Protestan ahlakıyla sevmeli, çünkü Katolikler yalan söylüyor. Cennete gitmenin tek yolunun dua etmek ve cinselliğine ket vurulmuş papazların merhametine sığınmak olduğunu sanıyorlar. Emin ol ki ortada bir cennet vaadi olmasa dua bile etmezler. Oysa Protestanlar cennete çalışarak, üreterek, kazanıp harcayarak, severek ve sevişerek gidileceğine inanıyor. Gerçi kapitalizmin de politikası böyle ama derin mevzulara girmeyelim şimdi. Sadece şunu bil, ben seni gerçek bir mümin gibi sevmiş, İslami koşullarda çıkmıştım karşına. Sense paralel yapı gibi bertaraf ettin hislerimi. Ne istedin de vermedim sevgili Safinaz? Kırmızı bültenle seni aradığım vakit, telefonlarımı engellemenin manası da neydi?

    Ülke yine karıştı, herhalde gündemi takip ediyorsundur. Katoliklerle Ortodokslar dahi karşılıklı aforozları kaldırırken, bizim laiklerle dindarlar bir türlü anlaşamadı. Ve tüm değerler eşit hızda kirlenirken birinciliği cinselliğe verdiler. Önce küfürlü ağızlarıyla kirlettiler masumane sevişmeleri. Ardından kuytu bir parkta sevdiği adamla öpüşen kızı, sırf kafasında türban olduğu için duble linç ettiler. Oysa günah onundu ve kimseyi ilgilendirmezdi. Sonra geçici imam nikahı diye bir saçmalık başlattılar. Libidosuna hakim olamayan ‘mümin’ adamların maskarası oldu koskoca imamlar. Çocuk yaştaki kızlar evlendirildi ve senin de tahmin edebileceğin nice çirkinlikler yaşandı. Cinselliği ya doğunun mahcubiyeti sandılar ya da vibratörü ampulden önce icat eden batının azgınlığı.

    “Seks masumdur hakim bey ama çevresi o kadar kötü ki” diye haykırmak istiyorum dev adalet saraylarında. Ama yapamıyorum, korkağın tekiyim ben. Ezelden kısık olan sesim, terk ettiğin günden beri iyice duyulmaz oldu. Artık insanlarla konuşurken avuçlarım terliyor. Sorumluluk aldığımda başım dönüyor. Liderlik vasfımı, beynimin köhne zindanlarında kaybettim. Bir cumartesi gecesi kokunu alsam doğru zindanı bulabilirim ama aramızda asla hızlanmayacak hızlı trenler ve ebediyen havalanmayacak uçaklar var.

    Sevişmelerimizi elbette bu mektuba yazmayacağım. Ama şunu söylemek zorundayım: Biz onun daima masum olduğunu savunduk, öfkeden birbirimize küfrettiğimiz günlerin gecesinde bile.

    Kayıp kadınların arandığı, esrarengiz olayları çözen televizyon programlarını izliyorum bazen. Stüdyodakiler kayıpları ararken nedensizce umutlanıyorum. Belki sessiz sedasız ülkeyi terk etmişlerdir, diyorum. Köhne töreleri ve ucube hayatları geride bırakıp Kuzey Avrupa uçağına binmişlerdir, olamaz mı? Sonra kadınların akrabaları sorguya çekiliyor. Nihayet dayı veya abi cinayeti itiraf ediyor. Sunucu faili bulduğu için gururlanıyor, program nice katilleri yakalayacağının müjdesini vererek bitiyor. Neredeyse her hafta belli saatlerde bunlar yaşanıyor ve hiç kimse şaşırmıyor. Şaşırma duygusu, uyum sağlama güdüsü karşısında yenilgiye uğradı. Ben de artık şaşırmıyorum, cinselliğin ve aşkın hunharca kirletilmesini kanıksadım, özellikle de ihanetinden sonra.

    Hatırlar mısın, zeki olduğumu belirttiğinde hoşuma giderdi. Heyecanla paylaştığın anılarını bilgiç bir tavırla dinler, sesimi kalınlaştırarak seni doğruya yönlendirmeye çalışırdım. Karşında soğukkanlı durabilmek yegane amacımdı. Oysa “zeka gösterileriyle bir kadını elde edebileceğini sanmak kadar budalaca bir şey yoktur” der İtalyan yazar Pavese: “Güzellik ve zenginlik cinsel heyecan uyandırırken, zekanın böyle bir etkisi yoktur.” Alman filozoflardan nefret ettiğini bildiğimden bu kez İtalya’dan argüman getirdim, ne diyeceksin Safinaz? Yoksa her zaman yaptığın gibi suçlamaları reddedip sapyoseksüel olduğunu mu iddia edeceksin? Tamam, sakinim. Yine sebepsizce öfkelendiğimin farkındayım, galiba ülkede yaşananlardan dolayı canım sıkkın. Neyse ki Norveç Konsolosluğu’na vatandaşlık talebimi aktaran bir dilekçe yazdım, birkaç hafta içinde cevap gelir.

    Mektubumu sonlandırmadan, yaşamımdaki son gelişmeyi bildirmek isterim. Bir kadınla tanıştım! Senden beş santim uzun, iki yaş küçük; saç rengi seninkinin iki ton açığı, göz rengi seninkilerin aynısı. Henüz birbirimizi tanımaya çalışıyoruz. Eğer ilişkimize bir isim koyabilirsek sana haber vermekten memnun olurum. Mektuplarımın ulaştığından bile emin değilim ama olsun. Ayrıca ölçü birimlerimde adının geçmesi seni yanıltmasın, benim için sadece metafizikten ibaretsin.

    Hoşça kal.

    İSMAİL PİŞER
  • { Hz. Ayşe (r.a)'dan: "Mümin kadınlar Rasulullahla birlik­te sabah namazında hazır bulunurlardı. Örtülerine bürünmüş halde namazlarını eda ederlerdi. Sonra evlerine dönerlerdi. Karanlıktan onları kimse tanımazdı."
    Bir rivayette ise şu ifade yer almaktadır: "Sonra mü'min ka­dınlar, evlerine dönerler. Fakat Resulullah (s.a.v) (sabah) na­mazını, alaca karanlıkta kıldırdığı için tanınmazlardı."
    Bunun bir benzeri bir rivayet daha var.
    Buhari'nin diğer bir rivayeti ise şu şekildedir: "Mü'min ka­dınlar, (sabah namazını kıldıktan sonra evlerine geri) dönerler. Fakat alaca karanlıktan dolayı tanınmazlardı ya da kadınlar birbirlerini tanımazlardı. "554 }
    Dil bilimcileri, hadis metinlerinde yer alan "Örtülerine bürünmüş" cümlesini şu şekilde açıklamışlardır•
    -Asmai': kadının bedeni belli olmayacak şekilde elbiseye bürünmesi.
    -cevheri: "elbiseyle cesedi bürüyerek kapatmak•.
    ibnü-l Esır: . "kişinin elbiselerle kapanması" şeklinde açıklamıştır.
    Uğur Pekcan
    Sayfa 309 - 553 Mecellet El camia Es Selefiyye hamişi. 409-410. 54 Buhari, 2/65
  • Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla

    Bakara 48.
    Hiç kimsenin hiç kimse adına bir şey ödeyemeyeceği, hiç kimseden şefaat kabul edilmeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği azap gününden korkup sakının.

    123. Öyle bir günden korkun ki, o günde kimse kimseden yana bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez. O gün kimseye şefaat fayda vermez, onlar hiç kimseden yardım da görmezler.

    255. Allah o Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. O Hayy ve Kayyum’dur. (Ezelî ve ebedî hayat ile bâkidir. Zât ve kemâl sıfatları ile her şeye hâkim olup, bütün varlıklar O’nunla kâimdir). O’nu uyuklama da uyku da tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. O’nun izni olmadan, katında kim şefaat edebilir? O, kullarının işlediklerini ve işleyeceklerini bilir. O’nun dilediğinden başka, insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Gökleri ve yeri koruyup gözetmek kendisine ağır gelmez. O öyle yüce, öyle azametlidir.

    Yunus 3.
    Rabb’iniz o Allah’tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra Arş’ı istivâ etti (Arş üzerinde hükümran oldu). Buyruğunu icrâ eder (yarattıklarını yönetir). O’nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez. İşte Rabb’iniz olan Allah budur, siz O’na ibadet ediniz. Düşünmüyor musunuz?

    18.
    Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda vermeyen şeylere taparlar ve: “Bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır.” derler. De ki: “Siz Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” Allah onların koştukları ortaklardan yüce ve münezzehtir.

    Ta-ha 109.
    O gün Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimseden başkasının şefaatı fayda vermez.

    Zümer 43.
    Yoksa onlar Allah'tan başka şefaatçılar mı edindiler? De ki: "Onlar hiçbir şeye sahip olmadıkları, akıl da erdiremedikleri hâlde mi?"

    44.
    De ki: "Bütün şefaat (hakkı) Allah'ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Sonra O'na döndürüleceksiniz."

    Necm 26.
    Gökyüzünde nice melekler var ki, şefaatleri hiçbir fayda sağlamaz. Meğer ki Allah dilediğine ve râzı olduğuna izin verdikten sonra olsun!

    Mümin 7.
    Arş'ı taşıyan ve onun çevresinde bulunanlar Rablerini hamd ile tesbih ederler. O'na iman ederler ve müminler için de mağfiret dilerler. (Şöyle derler): "Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru."

    8.
    "Ey Rabbimiz! Onları da, onların atalarından, eşlerinden ve nesillerinden iyi olan kimseleri de kendilerine vâdettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz Azîz ve Hakîm olan sensin!"

    9.
    "Onları kötülüklerden koru! Sen kimi kötülüklerden korursan, o gün muhakkak ki onu rahmetine mazhar etmiş olursun. İşte bu en büyük kurtuluştur."

    Müddessir 48.
    Şefaat edeceklerin şefaatı onlara bir fayda vermez.

    Sebe 23.
    O'nun katında, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefaatı fayda vermez. Nihayet kalplerindeki korku giderilince: "Rabbiniz ne buyurdu?" derler. Onlar da "Hak olanı buyurdu!" derler. O yücedir, büyüktür.
  • Amellerin iman olmadığı ve onun özüne dahil edilemeyeceği fikrini İslam düşüncesinde ortaya atan ilk mezhep Mürciedir. Bütün Mürciiler,bu konuda hemfikirdirler.Onlara göre, ameller imanın neticesi olduğu için, onun iman olarak isimlendirilmesi sadece mecazen mümkündür.3 Maturidi,onların iman nazariyesinin omurgasını oluşturan amel-iman ayrımını, bazı küçük farklılıklarla birlikte, aynen benimsemiştir. Bu yüzden Mürcie gibi, Maturidi de, amellere inanmayı ayrı şey, farz olduğunu bildiği halde yerine getirmemeyi ayrı şey kabul eder.Farz olduğuna inanmayan, kâfir, farz olduğuna inandığı halde yerine getirmeyen, günahkâr mümin olur. Onlara göre namaz, oruç, zekat ve hac, iman değil, imanın dışında birer farz veya iman ve İslam’ın ilkeleridir(şera’i).4 Kur’an’da pek çok yerde iman edenlerin ve Salih amel işleyenlerin, atıf harfi olan ‘vav’la birbirinden ayrılması, aynı isim altında birleştirilmemesi, amellerin imandan olmadığının delilidir.

    Eğer ameller imandan olsaydı, peygamberler bile bütün iyilikleri (ta’at) tamamlayamadığından hiç kimsenin imanı mükemmel olmazdı. Aynı şekilde, tek bir günah işleyenin imanı da tam olmazdı. İman vacipleri yerine getirmek, haramları terk etmek olursa hiç kimse gerçek mümin olduğunu söyleyemeyecektir.
  • 1-  Büyük günah: Bir Müslüman işlediği büyük günahı sebebiyle imandan çıkmaz ve küfre de girmez. O,bu dünyada hakiki mümindir. Yalnız işlediği günahı dolayısıyla fasık, yani ahlaksız mümindir. İşlediği günah dolayısıyla Allah’ın cezalandırma tehdidinin muhatabıdır. Böyle birinin ahretteki durumu Allah’ın dilemesine kalmıştır. Allah isterse onun günahını bağışlar, isterse cezalandırır. İnsan, ne günahından dolayı ümitsizliğe kapılıp korku içerisinde, ne de affedileceği ümidiyle ümit içerisinde yaşamalıdır. İnsan korku ve ümit arasında bir tavır takınmalıdır.

    2- Amel-iman münasebeti: Ameller, imanın bir parçası olmayıp imanın dışında birer farzdır.

    3- İmanda istisna: Şartlı ve şüpheli iman olmaz. Bir mümin imanını ve mümin olduğunu açıkça şek ve şüpheye mahal vermeden ifade etmelidir. Yani “ben gerçekten müminim “ demesi gerekir.

    4- İman tasdiktir: İmanın gerçekleşmesi, kalbin tasdikiyle olur. Kişi, Allah’ın birliğini, Hz Muhammed’in resul olduğunu gönülden benimsemesiyle mümin ve Müslim sıfatını kazanır.

    5- İmanda artma ve eksilme: Ameller imanın bir parçası olmadığı için, amelleri işlemekle iman artmaz, onları terk etmekle veya günah işlemekle de azalmaz. Yalnız günahkâr olur ve cezasını çeker. Ancak, hafife alarak veya inkâr ederek bu günahları işlerse imanını kaybeder.

    6- İmanda eşitlik: Bütün Müslümanlar ve inananlar, imanlarında eşittirler. Birinin imanı diğerinden daha üstün veya daha az değildir. Farklılık sadece amellerde söz konusudur.

    7- İman-İslam İlişkisi: İman vasfını kazanan bir kimse aynı zamanda İslam vasfını da kazanmıştır. Yani bütün Müslümanlar mümin,bütün müminlerde Müslüman dır.

    8- Va’d ve vaid: Allah bazı ayetlerde iyilik yapanları mükâfatlandıracağını vaat etmiş, bazılarında ise kötülük yapanları, zulmedenleri ve günah işleyenleri cezalandıracağını veya ebedi cehennemlik olduklarından bahsetmiştir. Eğer Allah, bir iyiliğe karşılık mükâfat vereceğini söylemişse, bu sözünden asla dönmez ve bu mükâfatı verir. Ama ebedi cehennemine koymakla tehdit etmişse, Allah bu tehdidinden rahmeti ve acıması dolayısıyla vazgeçerek kulunu affedebilir.
  • Bir şeyden uzaklaşmak ,ayrılmak anlamına gelir.Siyasi ve itikadi bir mezhebtir.Öncü ismi Vasıl b. Atadır.Akılcı bir yaklaşımla ün kazanmışlardır.Kaderiyyenin adalet anlayışını,Cehmıyyenın ise kader konusu hariç hemen hemen butun gorüslerını alıp getiren Vasıl ve arkadaşı Amr b. Ubeyd böylece Mutezilenin kelami görüşlerini sistemleştirmişlerdir.Ayrıca bu ekol mensuplarına Ashabü’l-Adl ve’t Tevhid de denilmiştir.


    Mutezilenin görüşünün temel ilkeleri:(el-usulu’l hamse)

    1-Tevhıd:Onlara gore Allah bırdır tekdir eşi benzeri yoktur.O vacibu’l vücud’du

    2-Adalet Fiillerin kaynağı bizzat insandır. Mutezile adalet hakkındaki görüşüyle, insanın fiilleriyle ilişkin konularda irade ve kudretının olmadığını söyleyen Cebriyye ekolunun tam karşısında yer almıştır.

    3-Va’d ve’l-Vaid Gelecekte herhangi bir kimse için yarar temin etmeyi garanti eden beyan ve habere va’d (dünyada amelleri ıyı ve guzel olan odullendırılecek), zarar vermeye ve cezalandırmaya yönelik haberi ise vaid(Kötü ve çirkin olanlar cezalandırılacaktır.)denir.Kurtulan, bizzat kendı hür fiilleriyle kurtulucak ve cenneti hak edecek.;kurtulmayıp zarara ugrayan da yine kendi özgür irade ve fiilleri sonucu cehenneme gırecektir. Akılda bu sonucu getırmektedir.

    4-el- Menzile beyne’l-Menzileteyn :İki yer arasındaki bir yer prensıbi tamamen Mutezileye özgü bir esastır..Büyük günah işleyen kişi.mümin olmadığı gibi kafirde degildir fasıktır.Kurucusu Vasıl b. Ata ile ortaya cıkmıştır.

    5-el- Emru bi’l- Maruf ve’n-Nehy-i ani’l- Münker Mutezile’ye göre Maruf emredilmeli, münker de yasaklanmalıdır.İslam toplumunu iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmakla hükümlü kılmış ve Allahın emırlerine sıkıca baglanmalarını istemiştir.

    Mutezilenin bu beş görüşten başka kabul ettıgı bazı kelami görüşleri vardır.


    1.Ahiret aleminde Allah görülmez.

    2.Mütaşabih ayetlerin te’vil edılmesini gerekli görürler.

    3.Kötülük, adaletsizlik bu türden diğer fiiller Allaha isnat edilemez.Allah sadece iyiyi hayırlı olanı yapar.
    5.Mu’tezile husun ve kubuh yani fiillerin çirkinliği ve güzelliği konusunda aklı esas almıştır.

    6.Devlet başkanın belirlenmesinde çoğu seçim yöntemini belirlemiştir.