• Küfrün şu en debdebeli günlerinde, yeryüzünün cehennemi bir havaya büründüğü ve müminleri her taraftan boğmaya çalıştığı şu zamanda Mümin namazıyla Allah Teala'nın desteğini elde etmeye çalışmalıdır.
    Sabrı ve namazı Allah 'dan bir destek ve yardım edinme yolu olarak ele alırken bizim muhatabımız hep, önce ortaya mümince bir kimlik koyarak Allah'ın dinini hakim kılmaya, yaşanılır ve geçerli yapmaya çalışan kişilerdir. Yani bir yola koyulan kişidir. Yoksa oturan bir kişi için, daha açıkçası bir davanın sahibi olmayan kişilerin sabra sarılması meselesi değildir. Bütün insanların fıtratında şu vardır ki, kendi gücünü aşan bir tehlike ile karşılaştığı zaman derhal Allah Teâlâyı hatırlar ve usulünü bildiği kadarıyla O'na sığınır. Istisnasız bütün insanlar böyledir. Karanlık ve ıssız bir yerde giderken Allah Teâlâyı hatırlar ve kendisine yardımcı olması, kendisini koruması için yalvarır.
    "Denizde size bir sıkıntı (boğulma korkusu) dokunduğu zaman O'ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolur. (Artık o zaman Allah'tan başka sizi kurtaracak kimse yoktur.) çıkınca yine yüz çevirirsiniz. Gerçekten insan nankördür. " İsra / 67
    Görüldüğü üzere bütün insaların ortak vasfı; tehlike anında Allah'ı hatırlamak, Allah'tan yardım dilemektir.
    Peki , insanın böyle tehlikeli anında Allah Teala 'ya yaklaşmasının, O'nu hatırlamasının ve O'na yalvarıp sığınmasının sebebi nedir acaba, bunu irdelemeye çalışalım. Anlaşılıyor ki o anda insan ile Allah arasındaki her şey unutuluveriliyor. Kendisi için en kıymetli canından başka her şeyi unutmak zorunda kalıyor Dünya namına ne varsa zihninden siliniveriyor. O ana kadar zihnini dolduran, beynini dolduran, ve özellikle kalbini dolduran iyi kötü her şey yok oluyor, yani önem derecesi sıfıra iniyor. Çünkü o anda önemli olan tek şey insanın canıdır.
    Çok önemli bir husus daha ortaya çıkıyor. Böyle bir anda insan, " Allah var mıdır, yok mudur" diye hiç düşünmüyor. Hatta normal geniş vaktinde laf olsun diye Allah'ın varlığını inkâr etmeye kalkışanlar bile tehlikeli anda aynı şekilde Allah'a sığınmaktadırlar. Insanların hepsinin fıtratında Allah'ın varlığını kabullenme vardır. Hepsi de Allah'ı bilir. Fakat yukarıda izah ettiğimiz gibi, bazıları tehlikeli anında hatırlar, bazıları biraz daha fazla hatırlar, gerçek müminler de her zaman Allah ile beraberdir.
  • Yalnız başına hiç kimse, her şeyi ve her muvaffakiyeti nefsinde toplamaya kadir değildir.
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 109 - Büyük Doğu Yayınları
  • Saadettin Merdin
    --- Bu paradigmanın inşası için bir takım ön kabuller , aperiori doğruları vardır!
    --- Şöyle ki;
    Her insan İslam fıtratı üzere doğar.
    Allah inancı insanlığın benliğine kazınmıştır. DNA'sına kodlanmıştır.
    Allah'ın varlığına ve birliğine inanmayan insan yoktur!
    Nübüvveti kabul etmeyen Deistler /Laikler Allah'a inanır. Allah'a inanan her bir birey dünyanın evrenin varoluş nedenini anlamlandırmış demektir. Allah inancının devamı zaten ahirete imandır. Mutlak ateist çok nadirdir. Bunlar zaten arızalı /anomali tiplerdir. Tedaviye ihtiyaçları vardır. Belki bu tipler inanmanın devamındaki amelden / insan olmanın ağır mes'uliyetinden kaçmak için bu yola başvurmaktadırlar! Yani; hem inandım deyip, hem de bir inançsız gibi davranma parodoksundan, iki yüzlülüğünden kaçınmaktalar! Ehl-i Kitap dediğimiz Hristiyanlar ve Yahudiler zaten Allah'a, ahirete, kitaplara, meleklere, peygamberlere -ama öyle ama böyle- inanmaktadır.
    ***
    --- İslam dünyası ameli /eylemi imandan ayıralı bin yıl oldu. Ki; bu da tamamıyla o zaman dilimindeki konjektür ile bağlantılıdır. Namaz kılmayan, kımız içen Türkler, bunlar cizye vermemek için Müslüman geçiniyorlar denilip, Emeviler tarafından canlı canlı yakılınca, Bu insanların canlarını kurtarmak için, amel imandan bir cüz değildir fetvası verilmiş!

    --- Amelsiz iman olmaz. Etsiz tas kebabı olmayacağı gibi. Nasıl muttaki olmayan (içinde yaşadığı topluma karşı sorumluluğunu kuşanmayan, sadece kendi paçasını kurtarmaya çalışan, tekke köşelerinde inzivaya çekilen) ama bunun yanında zahit olduğunu iddia edenler çıktıysa! Her türlü haltı işleyen, ama âmentü duasını okumakla İslam halkasına dahil olduğunu iddia eden Müslümanların çıkması gibi...

    --- Madem ki iman esas itibariyle kalbin tasdikidir. Öyleyse kimin Mümin, kimin münafık, kimin kafir olduğuna HER ŞEYİ BİLEN, KALPLERİMİZE NİGAHBÂN OLAN ALLAH karar versin!
    İnsanları biz sınıflandırmayalım!
    Biz Yaftalamayalım! Kategorize etmeyelim!

    ***
    --- İnsanlar şöyle sınıflandırılsa;
    İyiler , kötüler
    Çalışkanlar (Elinin emeği ile geçinenler), Başkalarının sırtından geçinen asalaklar...
    Barıştan yana olanlar! Hır gür çıkarmadan karnı doymayanlar!
    Adiller, zalimler!
    Ahlaklılar, ahlaksızlar...
    Rabbena, hep bana diyen benciller ve Kazanıp, paylaşanlar!
    Acımasız, af, müsamaha nedir bilmeyen gaddarlar, Affetmeyi sevenler olarak!
    vs. bunları uzatabiliriz.
    ***
    Şimdi gelelim bu yeni Paradigmanın en temel argümanına;
    Mümin; emin kimse demektir! Yani; güvenilir! Sağı-solu belli olan!
    Dosta da, düşmana da güven telkin etmeyenin yani Emaneti olmayanın imanı yoktur!
    Emanetin zıddı zaten HIYANET'tir. Mümin'in; tam olarak kelime anlamı zaten, karşısındakine eman / güven veren kimse demektir!
    Müslüman da; elinden ve dilinden başkalarının salim olduğu kimsedir!

    ***
    --- Oysa bugün herkesin bildiği gibi Müslümanların çoğunda mebzul miktarda münafık sıfatı vardır; yalan, emanete hıyanet, iftira, sözünde durmamak, ahde vefasızlık gibi... mallarından infak etmeme/ cimrilik. Cihat'tan (İslamı sevdirmek için, insanları barışa davet etmek için kendi nefsini feda etme derecesinde uğraş ve gayretten) kaçma vs .vs var!
    --- Ya da; Müminlerde pek çok kafir sıfatı var! Kibir gibi, nankörlük gibi, hakikatı örtmek, hakperest olmama, ya da haset gibi! Adem'i kıskanan şeytanın vasfı..
    --- Kafirlerde de müminlerde olması gereken sıfatlar var... Çalışkanlık, dürüstlük, temizlik, yasalara uyma, fakirlere evsizlere yadım etme vs. gibi sıfatlar! Öyle değil mi?
    ***
    Yoksa İman; âmentü duasını bir çırpıda okumaktan ibaret olmadığına göre
    Ya da gür bir seda ile "eşhedü en lâ"yı çekmekten ibaret olmadığına göre..
    Şimdiye kadar hep önce sahih bir itikat dedik...
    Yine diyeceğiz amma...
    Muhammed'ül-Arabî (s) peygamber olmadan önce de EMİN idi.
    Muttakî /Sorumluluk bilincini kuşanmış idi!
    Ebu Bekir Sıddik lakabını Miraç'tan (!) onlarca sene önce almıştı!
    Ömer ise; adaleti ile temayüz etmiş, Cahiliyye döneminde kabileler arasında arabuluculuk yapan, Bir tür günümüzdeki Birleşmiş Milletlerin barış elçisi gibi idi!
    --- Bir türlü iman'ı; ahlakla birleştiremedik! Ahlak; "iman, ibadet, ahlak" şeklindeki skalada hep son sıraya atıldı.
    --- Gelelim bu yeni paradigmanın son argümanı olan ahlaka!
    Ahlak; huylar demek. Burada ahlaktan kastettiğimiz, peygamberimizin "Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim." sözü ile işaret ettiği yüce ahlaki erdemlerdir. Sabır, haya, affedici olma, nazik olma, tevazu vs. gibi kırka yakın ahlaki hamide.../güzel huylar, alışkanlıklar...
    ***
    O zaman diyelim; kim imanına şirk katmazsa, salih amel işlerse, ahlaki erdemlere sahip sorumlu bir birey olarak, kendisine, içindeki yaşadığı topluma ve tüm mahlukata /çevreye karşı -var oluş nedeni olan- sorumluğunu yerine getirirse, ki bu Ahirete inanmanın zaten hem sonucu hem de gerekçesidir. Allah Kitab’ında zaten iki yerde “- Şüphesiz inananlar ile Yahudiler, Sabiîler ve Hıristiyanlardan "Allah'a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır” [2/62, 5/69] buyurarak onların da cennete gideceği haber verilmiştir. Yani Allah ismimize değil, sıfatımııza, ahlakımıza, amellerimize bakacaktır.

    --- İnsanları din gününde, yargılama gününde "Yevm'ül-Fasl /Ayırım Gününde" biz kullarını Allah ayırsın. Herkesi dünyadaki yaptıklarına göre, erdemli ya da erdemsiz davranışlarına göre cezalandırsın. İyiler mükafatını alsın. Suçlular da cezasını çeksin. "Vemtezü'l -yevme eyyühel mücrimûn/ Siz suçlular şöyle ayrılın bakalım" desin ve müstehak oldukları cezayı çeksinler.
    ***
    Bu yeni paradigmanın en hassas noktası; İmanı; ahlak ve davranış olarak değerlendirmek. Kişilerin kalbini ve niyetini sadece O bilir demekten ibarettir. Bu paradigma dünya barışına da hizmet eder. Biz Müslümanların kalitesini yükseltmeye de yardım eder! "Mümin, kafir, müşrik veya münafık" dediğimiz inanç guruplarının kan gurupları gibi kesin ayırmanın, en azından biz faniler için mümkün olmadığının kabul edilmesi gerekir. İnsanları soyut /ölçülemeyen değerler yerine, somut/nicel / ölçülebilir değerlerle tanımlasak!
    Erdemliler Birliği gibi! Dini ayrımcılık yerine, barış ve adaletten, özgürlükten yana olmak gibi!

    --- Zaten münafık bir dizi nifak amelinden /eyleminden dolayı münafık olmamış mıydı?
    Ya da müşrik onlarca şirk içeren eyleminden sonra bu sıfatı kazanmamış mıydı?
    Yani kişinin münafık veya müşrik olmasını EYLEMLERİ /AMELİ belirlemektedir.
    İnancını, niyetini, kalbini O biliyor!

    Bize kimsenin imanı lazım değil. İmanı onun olsun!
    İnsanlığa verebileceği ahlaki erdemleri olsun!
    Hukuka saygısı olsun!
    Herkesin din ve vicdan hürriyetine kamil manada saygı duysun!
    İnsan olsun yeter!

    Gerçekten artık gına geldi; yeryüzünü cehenneme çeviren, ha bire “Kafirlere ölüm” sloganları atan zebanileri görmekten! Madem ki din bir araçtır. Diğer pek çok araç akıl, vicdan, bilim, hukuk vs. gibi, Din insan için vardır. Din hukuk’u tesis etmek için gönderilmiştir. Peygamberin gönderiliş amacı “güzel ahlakı tamamlamaktır” Yani; önce hukuk /temel haklar ve erdemli/ahlaki davranışlar! Kişilerin kalbini yalnızca O bilir! Niyetlerini de!
    O yargılasın, O mahkum etsin! Cezayı o versin! İnsanların O’na karşı kusurlarını yalnızca O cezalandırsın!
    Kullarının hukukuna yapılan saldırıları ise biz cezalandıralım!
  • Hz. Âişe Radıyallahu anha dedi ki: "Sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mana itibariyle şöyle bir söz söyledi:
    'Müminlerin iman bakımından en mükemmel olanı ahlak bakımından en güzel olanı ve hanımına/ailesine karşı en yumuşak davrananıdır.'
    (Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, 8/256 (9109)) «Hadisin açıklaması»

    Her şeyin, en iyisi bir ölçüye
    vurularak anlaşılır. Altının, gümüşün hası da böyle bilinir. İyi mümin olmanın ölçüsü, iyi huylu olmaktır. Huyu güzel olmayanın imânı noksan olur. İnsanlara iyi davranan, herkese iyilik düşünen, hatır gönül yıkmamak için gayret sarf edenler iyi huylu insanlardır. Peygamberler l, Allah dostları ve iyi birüslümanlar kabalıkları hoş görmeye ve insanlara katlanmaya çalışırlar.
    Uğradıkları sıkıntıları büyütmezler. cahillerin kaba davranışları onların şefkat ve merhamet duygularını zedelemez. İşte bu sebeple en olgun iman öyle kimselerdir bulunur.
    Mükemmel imanın ölçüsü iyi huy olduğu gibi, hayırlı olmanın ölçüsü de kadınlara iyi davranmaktır. Bir başka hadis-i şerifinde Peygamber Efendimiz şöyle belirtir:
    "Hayırlınız aile fertlerine hayırlı olandır. Ailesine en hayırlı olanınız benim."(İbni Mâce, Nikâhla 50.) Demek ki hayırlı insan, ailesine iyi davranan onlara karşı eli açık olan, hoşgörüsü ve güler yüzüyle onları memnun eden kimsedir. Böyle olmayanlar ise hayırsız kimselerdir.
    Öyleleri vardır ki, dışarıda herkese karşı hoşgörülü, nazik ve yumuşaktır. Fakat eve gelince sanki maskeleri düşer de dünyanın en kaba, en asık suratlı ve en müsâmahasız insanı olup çıkarlar. İşte bu hal hayırsız lığın tipik örneğidir. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in evindeki halini dikkate alan İmam Mâlik çok güzel bir prensip ortaya koymuştur. Der ki: "Bir kimse kendisini aile fertlerine, dünyanın en sevimli insanı olarak kabul ettirmelidir."
    İmam Nesai
    Sayfa 183 - Tahlil Yayınları, 2. Cilt
  • 488 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    En çok insanları sömürme konusu dindir. Bunu son günlerde çok rahat çevremizde de görebiliriz. Bunun en büyük nedeni de dine sokulmuş yanlış sözler (hadisler), uygulamalar, Kur'an'ın din adına yetersiz olduğu savı, "din adamları, şeyh, şıh" gibi mezhep, tarikat bg. toplulukların dini güç, para, köle elde etmek için kullanması ve en önemlisi de kimsenin Kur'an'ı açıp dini geldiği kaynaktan öğrenmemesidir. Yüce Allah, kutsal betiğinde "kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız." demesine rağmen, İslam dini yaşanılamaz olmuştur neredeyse.

    Emevilerin ve Abbasilerin kendi gelenek ve göreneklerini dinselleştirmeleri yüzünden bugün İslam hakettiği yere uzak kalmıştır. Bu iki toplumun "hadisleri"de Peygamberimizden 150 200 yıl sonraya denk gelmesi hadislerin güvenilmezliğine kanıt niteliğindedir. Birbiriyle çelişen, Kur'an ile çelişen hadisler ne yazık ki geniş bir çevrece onay görmüştür. Kaldı ki ne Hz. Muhammed ne 4 halife ve mümin sahabeler, hiçbir şekilde Kur'an dışında bir şey yazılmamasını söylemişler. Ancak buna rağmen erkek egemenliği kendini göstermiş ve bugün birbirini cehennemlik diye ileri süren mezhepler çıkmıştır.

    Doğru olan ise dinin tek kaynağı olarak Allah'ın sözleri olan Kur'an'ı kabul etmek gerek ve din adına gerekli her konuyu ona başvurarak anlamak ve uygulamaktır. Allah betiğinde "hiç akletmez misiniz?" diye pek çok ayette söylerken, kimse üstündeki yükümlülüğü başkasına atıp yırtamaz. Herkes kendinden sorumlu tutulacak. Eğer ki Allah'ın dininden söz ediyorsanız Allah'ın indirdiğinden kanıt getireceksiniz. Onun bunun yazdıklarından değil. Yine Yüce Allah "İndirdiğimizden başka kaynak mı arıyorsunuz?"buyurarak, tek kaynağı Kur'an olarak atamıştır.

    Kesinlikle okumanızı öneriyorum. Oldukça akıcı, merak uyandırıcı ve bilgilendirici. Allah razı olsun bu eseri ortaya koymuştur. Bilmediğiniz bir dini kimseye karşı savunmayın.

    Selam ve dua ile.
  • Kanaat eden kimse az ile yetinip çalışmaktan kaçan kimse değildir. Kanat işte değil aşta olur. İş herkesi, aş ise nefsimizi ilgilendirir. Kanaatkar insan çok yemek için çok çalışmaz. Daha fazla keyif edeyim diye mal toplamaz. O çok çalışır ama az harcar. Az ile yetinir, yetinmesini bilir. Fazlasını çevresine verir, fazlası yoksa endişelenmez.
    Mümin Allah yolunda hizmet etmek için çok çalışır. Bir insanın nefsi için haddinden fazla harcama yapmasına cömertlik denmez. Cömert, nefsi için aza kanaat eden fakat başkalarına hayır ve hizmette sınır tanımayan, Allah yolunda vermekten usanmayan insandır.
    Cömertler, Resulullah Efendimiz’in(sav);
    “Gerçek mümin, cennete girene kadar hayra doymaz”
    “İktisat eden geçim sıkıntısı çekmez”
    “Kanaatin peşine düşün; şüphesiz kanaat hiç tükenmeyen bir maldır”
    “Zenginlik mal çokluğu ile değildir. Asıl zenginlik gönlün zengin olmasıdır”
    “Allah’ın taksimine razı ol ki insanların en zengini olasın”
    “Kimin derdi ahiret olursa Allah onun kalbine zenginlik koyar. Onun dağınık işlerini toplar, dünya ona kolay gelir. Kimin de bütün derdi dünya olursa Allah onun gözünün önünden fakirliği hiç ayırmaz, işlerini dağıtır. Bu kişinin düzeni, dünya da ancak kendisine takdir edildiği kadar gelir” diye tarif ettiği bahtiyarlardır.
  • 168 syf.
    ·3 günde·9/10
    Cengiz Aytmatov’la beni tanıştıran ilk eser oldu. Son olacağını da sanmıyorum çünkü yazarın kalemini çok beğendim. Normalde fazla betimleme yapan yazarları sıkıcı bulurum fakat Aytmatov, sanki betimlemiyor, sizi orada yaşatıyor gibi. Kitapta soğuk kış gününü öyle bir anlatıyor ki oturduğum yerden ben üşüdüm; yaptığı doğa tasfirleriyle Isık Gölü çevresine gitmiş kadar oldum. Hatta internetten açıp acaba burası nasıl bir yermiş diye baktığımda tam da hayalimde canlandırdığım gibi çıktı karşıma. :D
    Kitabın başkahramanı adını bile bilmediğim bir çocuk. Adını bilmiyoruz çünkü aslında hepimiz bazı zamanlar o çocuk oluyoruz. Mümin dedenin anlattığı masallara biz de onun gibi tüm kalbimizle inanmak istiyoruz. Özellikle de Boynuzlu Maral Ana masalına.
    Boynuzu Maral Ana masalı doğanın vericiliğinin, cömertliğinin karşısında; insanoğlunun bencilliğini anlatan, çocuğun en sevdiği masal. Aynı zamanda çocuğun hayatını değiştirecek ikinci masalı. İlkini çocuktan ve bizden başka kimse bilmiyor.Yazar Boynuzlu Maral Ana masalını iki cümleye de sığdırmayı başarmış: ”Eğer yıldızlar insan olsa gökyüzü onlara dar gelir sığmazlardı. Eğer balıklar insan olsa, nehirler ve denizler onlara yetmezdi.”
    Kitabın sonuna gelecek olursak, sonu beklediğim gibi değildi fakat beni şaşırtmadı. Hikayenin daha gerçekçi olmasını sağlamış bence. Yazar, birçok eleştirmen ve okurun kitabın sonu için yaptığı eleştirilere bir cevap olarak, kendini daha iyi anlatmak için sona bir açıklama eklemiş. Çok da iyi yapmış.
    Bu açıklamada yazdıkları, bu sonun arkasında yatan sebepler beni yazara daha da bağladı. Hele şu sözüyle gönlümde taht kurdu: “ Hikayede olay ne olursa olsun, zaferi kim kazanırsa kazansın, yenilen kim olursa olsun, gerçek zafer, estetik ve fikirsel sonuçtadır. Hikaye okuru etkilemiş, onun adalet duygularını ayağa kaldırmışsa, hikayede iyi kötüye yenilse bile sonuç olumludur. Yeter ki okur, iyi için kötüyle savaşa hazır olsun. Önemli olan budur.”

    İyi okumalar.