• 1286 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Seyehat etmenin nispeten kolay olduğu zamanlardayız.  Uçakla daha kısa sürede daha uzun mesafeler katetmek mümkün. Yollar daha güvenli. Lisan bilmek çok da zaruri değil belki.

    Abdurreşid İbrahim 1857 doğumlu bir Tatar. Dini eğitimini almış ve tam manasıyla "kendini İslam' a ve İslam' ın yayılışına adamış bir mü' min. " Bir Seyyah. Japonya' ya İslamı ilk tanıtan kişi.

    İki ciltlik kitabın ilk cildinin büyük bir kısmını oluşturan Japonya seyehati ile beraber Japonya bahsi kadar tafsilatlı olmamakla beraber Türkistan, Sibirya, Moğolistan, Mançurya seyehatlerinden de bahis var. Lakin eser tanıtımında (1.cilt)  daha ziyade Japonya' dan bahsedeceğiz.

    17 Kasım 1909' da Vladivostok' tan Japonlara ait " Hozan Maru" isimli vapurla yola çıkan Abdurreşid İbrahim' in tafsilatlı anlatımı, bu dakikadan itibaren başlıyor.

    "Tam saat 12, Hozan Maru iskeleden hareket etti: Herkes birer işaret ile vapurda olan ahbaplarına veda merasimini ifa ettiler. Ne ağlamak var, ne öpüşmek ve ne de musafaha etmek ve mendil sallamak, hiçbirini burada görmedim..."

    Hozan Maru iskeleden ayrılıp yola çıktıktan yaklaşık bir saat sonra kaptandan tayfaya; açşıdan yolcuya herkes eline bir kitap almış ve mütalaa ile meşgul olmaya başlamıştır.
    " Vapurumuz hemen bir kütüphane şeklini aldı. Herkes vapurun her tarafında karyolalara uzanmış, bazılarının elinde kitap, bazılarının elinde gazete hep mütalaa ile meşgul bulunuyordu.
    ... Hatta büfede hizmet etmekte olan aşçılar ve tablakarlar dahi hep okumakta idiler.
    ... Bu suretle benim kütüphane deniz üzerinde tam 40 saat yol aldı, insanın burada gördüğü insanca muamele, söylemekle tükenmez o kadar hoş idi." diyerek yolculuk memnuniyetini, hayretini dile getirmekle birlikte tafsilatlı anlatımı ile bunu biz okuyucuyunun da gözlerinin önünde adeta bir resim gibi canlandırmaktadır.

    40 saatlik seyehatin sonunda 20 kasım sabahı Abdurreşid İbrahim Japonya' ya varır. İlk dikkatini çeken insanların çektiği iki tekerlekli bir araba olan " Rikşe"lerin varlığıdır. O zamanlarda 50 milyonu aşkın nüfusa sahip Japonya' da nüfus için yeteri arazi mevcut değildir ve bu yüzden hayvan  yetiştiriciliği yok denecek kadar azdır. Bu azlık sebebiyle  hayvanların gördüğü çoğu işi insanlar üstlenmektedir. Rikşeler de bunun en büyük göstergelerinden biridir. Sadece Tokyo bölgesinde 14.000 rikşenin var olduğunu yazan Abdurreşid İbrahim; bu arabaları çeken insanların 150 kiloya kadar yük taşıyabildiğini, saatte 12 kilometreye kadar hız yapabildiğini, normal seyirde ise 8- 10 kilometre yol aldığını ifade eder. Japon hükümeti elektrikli tramvay yapımı ve hayvan yetiştiriciliği teşviki ile Rikşelerin varlığını mümkün olduğunca azaltmaya çalışmaktadır.

    Japon lisanına dair bir şey bilmeden geldiği ülkede kısa sürede lisanı öğrenmeye başlayan Abdurreşid İbrahim bir yandan Japonya' nın önemli kişilerle görüşmekte bir yandan da köy ve şehirleri dolaşarak Japonya hakkındaki malumatını arttırma gayreti içerisindedir. Gözlemlediği üzre Japonya' da köylüler ve kentliler arasıda çok fark yoktur. Köylü halk da şehir halkı gibi saygılı, yüksek ahlaka sahip ve memleketleri için gayret eden insanlardır. Evleri gayet sadedir ve odalarda eşya namına sadece hasır ve ısınmak amaçlı bir de mangal bulunmaktadır. Kadın ve erkek herkes çalışmakla mükelleftir. Yiyecekleri de en az yaşamları kadar sadedir. Birkaç çeşit balık, yağsız tuzsuz lapa kıvamında pilav... Kadınlar çocuklarını genelde bir kuşak yardımıyla sırtlarında taşır ve Abdurreşid İbrahim' e göre de kısa boylarının sebebi de çocukların  birkaç yıl boyunca sürekli bu şekilde sırtta taşınmalarıdır. Erkekler genelde sakalsızdır, bıyıklarını da kendileri keserler.  8- 10 hanelik ufacık köylerde bile birkaç fabrika, mektep ve kütüphane bulunur.

    Terakkiye, eğitime, okumaya çok önem veren Japonya' da okullar üçe ayrılır: bazıları devlet, bazıları vakıf ve bazıları şahsidir. Okullar ilk açılacağı  zaman bir miktar para toplanır ve devlet bu paraya herhangi bir müdahalede bulunmaz. Para tamamiyle eğitimde kullanılır. Okuma yazma oranı çok yüksektir. İlköğretim zorunludur ve bir çocuk okula gönderilmediğinde bundan annesi, babası hatta o mahallenin idaresine atanan polis memuru sorumludur.

    Gazete Japonlarda ayrı bir ehemmiyet taşımaktadır. Ayda bir, haftada bir, günde bir baskı yapan gazeteler olduğu gibi günde iki baskı yapan gazetelerin varlığını haber veren Abdurreşid İbrahim; Hoti Şimbon gazetesinin gün içerisindeki iki baskıda toplamda 700.000 adet gazetenin çıktığını söyler. Gazete çok ucuz olmakla beraber gazeteyi satın almayacak fukaraların da okuyabilmesi için gazeteler köprü başlarına, şehrin kalabalık meydanlarına gerilerek halkın hizmetine sunulur.

    Japonların bu kadar kısa sürede terakki etmesinde en büyük etken Japonların memleketin menfaati için söylenilen bir bilgiyi kimden geldiğini umursamaksızın kabul etmeleridir. Velev ki bu bilgi hiç bilmedikleri bir yabancıdan gelsin. Abdurreşid İbrahim âmalar için açılan mektep fikrinin bir Amerikalıya ait olduğunu, lakin bu fikrin memleketin menfaatine uygun olduğundan Japonlar tarafından derhal kabul edildiğini yazar.

    Abdurreşid İbrahim' e göre Japonlar her noktada fazla iken eksik kaldıkları tek konu inanç ve din meselesidir.
    Tab' an  ( doğuştan) yüksek bir ahlaka, temizlik adabına, sadakat,dürüstlük gibi pek çok güzel haslete sahip Japon halkı için Abdurreşid İbrahim' e göre en uygun din İslam' dır. Çünkü Japonların bir "adet" nazarıyla baktıkları bu özellikleri aslında İslam' ın rükünlerindendir.

    Japonya' da ikamet ettiği süre içerisinde Prens İto, Kont Okama... gibi üst düzey pek çok kişiyle tanışıp görüşen; müze,kütüphane, okul, şehir, köy gezen Abdurreşid İbrahim bütün bu gezileri, konferansları, adına verilen ziyafetleri tafsilatlı bir şekilde büyük bir minnet ve şükranla kaleme almakta ve bu anlatımını çoğunlukla fotoğraflarla kuvvetlendirmektedir.

    Tokyo' da tanıştığı  Türk asıllı Mısırlı bir subay olan Fazlı Bey ile beraber İslam dinine ait ilk hutbeyi Vaside Üniversitesinde verirler. Dakikalarca alkışlanan ve herkesin hoşnut kaldığı bu hutbeden sonra Japonların kalbi biraz daha İslam' a ısınacak, üst düzey yetkililer bir mescidin gerekliliğini, bunun için kendilerinin gereken her şeyi yapacaklarını sürekli olarak dile getirmeye başlayacaklardır.

    7 aylık Japonya seyehatini 15 Haziran 1909' da tamamlayan Abdurreşid İbrahim Tokyo' da yapılması planlanan caminin izinlerini almak için yola çıkışını anlatarak kitabım birinci cildini bitirir ve " ayrılırken en çok zorlandığım yer" diyerek Japonya' ya ve halkına olan sevgi ve muhabbetini ifade eder.

    (Aslında dikkat çeken hususlardan biri Türkiye' dir. Caminin yapılması bahsinde Türkiye ile hiçbir  dostluğun, siyasi bağın olmadığı dile getirilmekte ancak 1890 yılında Japonya' ya ziyarete gelen ve Oşimo köyü yakınlarında batan Ertuğrul Fırkateynine ait herhangi bir bilgi verilmemektedir. )
  • Mü'min, para kazanır
    Ve kazandığını da harcar.
    Ama asla para onu harcamaz.
  • Mehmet Akif, Atatürk'e niçin hayır dedi

    Mehmet Akif, yazdığı meali, yüklü para teklif ve tüm ısrarlara rağmen vermeyince, çalınması bile düşünülmüş. Ancak bu düşünce hayata geçirilememiş.


    Önceki gün İstiklal Marşı’nı yazdığı ve bir süre konakladığı Taceddin dergahında kaldığı mekanı gezerken, onu hayatı boyunca bir ilke ve ahlak sahibi yapan irade ve anlayışın bugün nasıl olurda mumla aranır hale geldiğini görmek üzüyor insanı.

    Bugün okunan her istiklal marşında nasıl ruhu şad oluyorsa Akif’in, aslında Türkiye’deki inançlı insanların onun bu iradesine ne çok şey borçlu oldukları gün geçtikçe daha da önem arz ediyor.

    Akif, bir dil ve üslup ortaya koyarak bir damar çıkarttı.

    O damar, yıllarca Akif’in şiirleriyle, şiirlerine yansıyan anlayışla beslendi.

    Ancak şunu kimse sormadı.

    Akif’e TBMM tarafından bir görev verilmişti. Bu görev Kur’anın mealinin yazılması göreviydi. Akif, Mısır’a geçti ve 1926’dan 1932’ye kadar orada kaldı. Vefatona kadar da ara ara gidip geldi, çünkü dersler veriyordu. Ancak Mısır’da Akif’in en çok vaktini alan Kur’an mealiydi. Zira bu konuda aralıksız 4 yıl çalıştığını biliyoruz.

    Neden Mısır’a gittiği konusunda farklı sözler var, ancak TBMM’nin verdiği görev sonrası Meal çalışmasını yürütmek üzere Mısır’a gittiğini söyleyenler olduğu gibi, Türkiye’deki inkılapların seyrinden rahatsız olup Mısır’a gittiğini söyleyenler de var.

    Her ikisi de doğru aslında…

    Akif'in Kur'an ile hemhal olması, Kur'an'ın Türkçe meâli çalışmalarıyla daha da yoğunlaştı.

    Zira, Cumhuriyetin ilanından sonra TBMM, Kur'an'ın tefsir ve meâli, Sahih-i Buhari'nin tercüme ve şerhinin hazırlanmasını kararlaştırmıştı. Çünkü yeni bir döneme giriliyordu ve halkın üzerinde bu kadar büyük tesiri olan kaynakların halkın konuştuğu diliyle yazılması planlanmıştı. Bu iş için üç kişi görevlendirildi. Tefsirde Elmalılı Hamdi Yazır, hadiste Ahmet Naim, meâlde ise Mehmet Akif idi.

    Çünkü Akif in 1908'de, 1913'de, 1920 ve 1921'de verdiği bütün vaazların metinleri yayımlanmıştır ki toplam 9 metindir; bunların içinde de Âkif in Kur'an tercümelerinden numuneler vardı.

    Bütün bu kaynaklarda yer alan tercümelerin sayısı, 38 sureye ait 130 ayet çevirisinden ibaret, toplam metin sayısı 96'dır. Mükerrerleri de saydığımızda ayet sayısı 162'ye ulaşıyor. Tercümelerin ait olduğu sureler ise şunlardır: Fatiha, Bakara, Âlu İmran, Nisa, Mâide, Enam, A'raf, Enfal, Tevbe, Yusuf, Ra'd, Hicr, Nahl, İsrâ, Tâhâ, Hacc, Şuârâ, Neml, Ankebut, Rum, Fâtır, Saffat, Zümer, Mü'min, Fussilet, Fetih, Hucurât, Mücadele, Haşr, Safî, Naziât, Abese, Mutaffîfîn, Gâşiye, Duhâ, İnşirah, Asr, Kevser.

    Bu tercümeler ve vaazlardaki derin yorumlar dolayısıyla bu görev Akif’e veriliyor…

    Ancak Akif’in bu görevi de kabul etmesi ilk elde zor oldu.

    Çünkü bunun büyük bir yük olduğunu düşünüyordu. "Kur'an, hiçbir şeye benzemez. Onun içinde öyle kelime ve mefhum (kavram)lar vardır ki, Türkçe karşılığı yok. Öyle ayetler vardır ki, muhtelif manalara gelir. Bu bakımdan da Kur'an'ın aslını Türkçeye çevirmek çok müşkül bir iştir" diyordu.

    Ahmet Hamdi Akseki Hoca bu işten yılmadığı gibi araya da çok hatırlı isimleri soktu. Eşref Edip, BabanzadeAhmed Naim bunlardan sadece bir kaçıdır. Ancak Akif hep geri adım atıyordu bu sefer Elmalılı Hamdi Yazır, "Sen yoksan ben de yokum" deyince iş artık kabul noktasına gelmişti.

    Ardından resmi bir sözleşme yapılarak bu işin sahibi Diyanet İşleri Başkanlığı oldu.

    Bütün bu sıkıntı ve zorluklara rağmen, büyük bir azim ve gayretle Akif, yaklaşık dört yıl boyunca bu işle uğraştı.

    Ortaya her bakımdan mükemmel bir meâlin çıktığı ifade ediliyor. İfade eden sırf bu meal çalışmasını yerinde görmek için Mısıra giden Şair Eşref Edip’tir… Eşref Edip, bu meâli baştan sona okumuş ve çok etkilenmiştir.

    Akif, meâlle ilgili yaptığı tashihleri yakın dostlarına gösterir: "Bunları hep, müsveddeden temize çektim. Bir kelimenin, en güzel zannettiğim karşılığını bir zaman sonra beğenmem. Daha münasip bir kelime aklıma gelirse, o kelimeyi çalışmamın ilgili kısmına koyarım"

    Bu çalışmadan Akif'in kendisi de faydalanmış, büyük bir manevî huzur duymuştur. Akif, “Kur'an'ın Türkçe meâli için yaptığım çalışmalar, bu dünyada en üstün zevk ve huşû ile geçirdiğim anlar olmuştur. Hâlimde çok büyük manevî değişiklikler gördüm. Kimseye bir şey veremedim. Fakat ben çok şeyler aldım. Duyduğum manevî feyz çok büyüktür" diyebilmiştir.

    Peki, ne oldu da bu Meal bitirilmiş olmasına ve resmi sözleşmeye rağmen Diyanete teslim edilmedi?

    Aradan geçen uzun zamana rağmen Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri tamamlayıp teslim etmiş, Ahmet Naim hadis kitabını teslim etmişti ama Mehmet Akif bir türlü Meali teslim etmiyordu.

    Atatürk, aracılar gönderiyordu, ancak Akif “hala tamamlanmadı” gerekçesiyle bitmiş meal çalışmasını teslim etmiyordu.

    Sadettin Kaynak hatıralarında diyor ki, “Akif’in yazdığı meali çalmayı bile düşünmüştük…” İşte iş bu noktaya gelmişti. Ancak Akif’ten geri adım yok. Bu sefer yüklü paralar teklif edildi… Ancak cevabı yine “hayır” …

    Bugün araştırmalardan öğreniyoruz ki, Akif’in bu kadar emek verip tamamladığı çalışmasını bunca teklife, ısrara rağmen teslim etmemesinin tek sebebi tefsirin dışında ayrı bir meal kitabı olarak basılacağını hissetmesidir. Bu hissi veren Ankara’daki dinde reform adı altında yürütülen çalışmalar olmuştur.

    Akif, mealini 1928’de tamamlamıştır. Ancak aynı yıl Türkiye’de

    Anayasa'dan "Devletin dini, din-i İslâm'dır" maddesi kaldırılmış ve aynı yılın Haziran ayında Dini Islahat Beyannamesi Türkiye'nin gündemine oturmuştur. Akif’in “benim mealimi Kur’an’ın yerine okutacaklar, ben yarın mahşerde Allah’a, resulüne ne cevap veririm” demiş ve meali teslim etmediği gibi, diyanetle yaptığı sözleşmeyi de feshederek aldığı avansı iade etmiştir. 

    Sonrası artık biliniyor…

    Akif, rahatsızlanıyor ve İstanbul’a dönmek zorunda kalıyor. Ancak meal çalışmasını emanet ettiği Mısır'da Ayn Şems Üniversitesi'nde profesör olan yakın dostu Mehmet İhsan Efendi'ye -Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun babasıdır- emanet eder ve şunu vasiyet eder:  "Ben şifa bulur, sağ salim geri dönersem, meâlin eksikliklerini tamamlar öyle basarız. Şayet ölürsem bu meâli yakarsın."  Bu konuşmadan kısa bir süre sonra Mehmet Akif, 27 Aralık 1936'da Hakk'ın rahmetine kavuşur.

    Akif’e ait meal çalışmasını yakılması ise 1961’de bugünkü İslam Konferansı Örgütünün genel sekreteri olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun önünde vuku bulur.

    Şimdi asıl sorum şu;

    Akif, hazırladığı mealin kullanılacağı düşüncesiyle diyanete teslimini yapmamışken, Elmalılı Hamdi Yazır’a ve Ahmed Naim, tefsir ve hadis çalışmasını tamamlayıp niçin diyanete teslim etmeye karar vermişlerdir? 

    Fatih Bayhan - Haber7
  • Mü'min, dünyadaki nasibini de unutmayan insandır ama paranın esiri olacak biri de değildir. İmtihan dediğimiz şey, en keskin çizgiler arasında temas sıkıntısı çekmeden yol alabilmektir.. Para Allah yolunda cihadın ham maddesi durumundadır.

    Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur :
    "Dinar dirheme kul olan sürtünsün!"

    (Buhari, Cihad, 66/2886)
  • Kuran ile Konuşan Kadın


    40 Yıl Kur'an Ayetleriyle Konuşan Kadın
    Tebe-i Tâbiîn neslinden Abdullah İbni Mübarek hazretleri anlatıyor: Hacca gidiyordum. Irak-Suriye topraklarından geçerken yalnız bir kadına rastladım. Selâm verdim, selâmımı;

    سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحٖيمٍ
    “Söz olarak Rahîm bir rabden selâm sözüdür onların duyacağı.”(Yâsîn, 36: 58 ) âyetiyle aldı.
    “Buralarda ne yapıyorsun?” diye sordum.

    مَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَا هَادِىَ لَهُ وَيَذَرُهُمْ فٖى طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
    “Allah kimi yoldan çıkarmışsa, ona yol bulduracak yoktur.”(A'râf, 7: 186) âyetini okudu.
    Anladım ki, yolunu kaybetmiş. Nereye gittiğini sorunca;

    سُبْحَانَ الَّذٖى اَسْرٰى بِعَبْدِهٖ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِالْاَقْصَا الَّذٖى بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ
    “Bir gece kulunu Mescid-i Haramdan alıp Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah'ı tesbih ederim.” (İsrâ, 17: 1) âyetiyle karşılık verdi.

    Anladım ki, geçtiğimiz hac mevsiminde haccını tamamlamış, Kudüs'e gidiyor.
    "Ne zamandan beri böyle yolunu kaybettin?" dedim.

    ثَلٰثَ لَيَالٍ سَوِيًّا
    “Tam üç gece (yani üç gündür).”(Meryem, 19: 10) dedi. Yiyecek verme teklifinde bulundum;

    ثُمَّ اَتِمُّوا الصِّيَامَ اِلَى الَّيْل
    “Sonra orucunuzu gün batıncaya kadar tamamlayın.”(Bakara, 2: 187) âyetini okudu.
    “İyi de Ramazan'da değiliz” dedim.

    وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَلٖيم
    “Kim Allah için nafile bir hayır yaparsa, Allah her hayrın karşılığını verendir, her şeyi hakkıyla bilendir.”(Bakara, 2: 158) âyetiyle cevap verdi. “Yolculukta oruç açılabilir” dedim.

    وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ
    “Ama orucu tutarsanız, bu hakkınızda daha hayırlıdır.”(Bakara, 2: 184) âyetini okudu.
    Niye benim gibi konuşmadığını sordum.

    مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَقٖيبٌ عَتٖيدٌ
    “Ağzından tek bir söz bile çıkmasın ki, yanında onu gözleyen ve o sözü kaydetmeye hazır bir gözcü bulunmamış olsun.”(Kâf, 50: 18) dedi. “Kimlerdensin?” diye sordum.

    وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهٖ عِلْمٌ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ اُولٰئِكَكَانَ عَنْهُ مَسْؤُلًا
    “Bu konuda bilgin yok (ailemi söylesem de tanımazsın). Sonra göz de, kulak da, kalp de (görmeden, kesin bilgiye dayalı olmadan verdiğin her hükümden) sorumludur.”(İsrâ, 17: 36) âyetiyle cevap verdi. “Hata ettim, hakkını helâl et!” dedim.

    قَالَ لَا تَثْرٖيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖينَ
    “Bugün size kınama yok. Allah, sizi bağışlasın.”(Yusuf, 12: 92) dedi. Deveme bindirip kafilesine ulaştırma teklifinde bulundum.

    وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِهٖ عَلٖيمٌ
    “Hayır adına ne işlerseniz Allah onu bilir.”(Bakara, 2: 215) âyetiyle mukabele etti. Devemi yanına getirdim. Binecekken;

    قُلْ لِلْمُؤْمِنٖينَ يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ
    “Mü'min erkeklere söyle, bakışlarını sakınsınlar.”(Nûr, 24: 30) âyetini okudu. Gözlerimi çevirdim. Binecekken deve ürküp kaçtı, bu arada elbisesi az yırtıldı.

    وَمَا اَصَابَكُمْ مِنْ مُصٖيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْدٖيكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَثٖيرٍ
    “Başınıza musibet olarak ne gelirse, bu bizzat işleyip, onu hak etmeniz sebebiyledir.”(Şûrâ, 42: 30) âyetini mırıldandı. “Sabret, deveyi bağlayayım!” dedim.

    فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمٰنَ وَكُلًّا اٰتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا
    “Bu hususta Süleyman'ı anlayışlı ve daha isabetli davranır kıldık”(Enbiyâ, 21: 79) âyetini okuyarak, devemi yönlendirme konusunda benim daha başarılı olduğumu kastetti. Deveye bindi ve:

    سُبْحَانَ الَّذٖى سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنٖينَ
    “Bunu bize baş eğdiren Allah'ı tesbih ederim; yoksa bunu biz başaramazdık.

    وَاِنَّا اِلٰى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ
    Ve sonunda şüphesiz Rabbimize döneceğiz!”(Zuhruf, 43: 13-14) âyetlerini okudu.

    “Haydi!” diye, deveyi hızlandırdım.

    وَاقْصِدْ فٖى مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ اِنَّ اَنْكَرَ الْاَصْوَاتِ لَصَوْتُالْحَمٖيرِ
    “Yürüyüşünde (ve davranışlarında) vakur ol ve sesini yükseltme. Seslerin en çirkini, (bağıran) eşeğin sesidir!”(Lokman, 31: 19) mukabelesinde bulundu.

    Yürürken şiir okumaya başladım.

    فَاقْرَؤُا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْاٰنِ
    “Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun!”(Müzzemmil: 20) dedi.
    “Şiir okumak haram değil ki!” dedim.

    وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّا اُولُوا الْاَلْبَابِ
    “Bu hususu ancak gerçek idrak ve basiret sahipleri düşünüp anlar!”(Bakara, 2: 269) cevabını verdi. Bir süre gittik; sonra evli olup olmadığını sordum.

    يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَسْپَلُوا عَنْ اَشْيَاءَ اِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْ
    “Ey iman edenler! Cevabı verildiğinde sizi üzecek meselelerden sormayın!”(Mâide, 5: 101) âyetini okudu. Derken kafilesine ulaştık ve “Kafile içinde kimsen var mı?” dedim.

    اَلْمَالُ وَالْبَنُونَ زٖينَةُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا
    “Mal ve evlât dünya hayatının süsüdür!”(Kehf, 18: 46) dedi. Anladım ki, evlâdı var. İsimlerini sordum:

    وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰهٖيمَ خَلٖيلًا
    “Allah İbrahim'i dost edindi;وَكَلَّمَ اللّٰهُ مُوسٰى تَكْلٖيمًاAllah Musa ile konuştu;
    يَا يَحْيٰى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ Ey Yahya, Kitaba kuvvetle tutun!”(Nisâ, 4: 125, 164; Meryem, 19: 12) âyetlerini okudu.

    “يَا اِبْرٰهٖيمُEy İbrahim!(Hûd, 11: 76),يَا مُوسٰىEy Musa!(Bakara, 2: 55),يَا عٖيسٰىEy İsa!(Âl-i İmran, 3: 55)” diye kafileye seslendi. Nur yüzlü üç genç “Buyur!” diye çıkageldi. Onlara para verip;

    فَابْعَثُوا اَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هٰذِهٖ اِلَى الْمَدٖينَةِ فَلْيَنْظُرْ اَيُّهَا اَزْكٰى طَعَامًافَلْيَاْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ اَحَدًا
    “Bununla içinizden birini şehre yollayın! Yemeklerin helâl ve temiz olanına baksın ve size bir yiyecek getirsin. Dikkatli davransın!”(Kehf, 18: 19) dedi. Yiyecek gelince bana;

    كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنٖيپًا بِمَا اَسْلَفْتُمْ فِى الْاَيَّامِ الْخَالِيَةِ
    “Geçmiş günlerinizde yaptıklarınızın karşılığında şimdi afiyetle yiyip için!”(Hâkka, 69: 24) dedi.
    Çocuklara, “Annenizin bu durumunu bana söylemezseniz bu yemekten yemem!” dedim:

    “Annemiz” dediler, “Ağzından Cenab-ı Allah'ın gazabını çekecek yanlış bir söz çıkar korkusuyla 40 yıldır böyle sadece Kur'an'la konuşur.

    İbni Mübarek, bu hadiseyi Kur'an'da her şeyin bulunduğuna delil olarak anlatırdı.
  • ALAK SURESİ

    اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذٖى خَلَقَ
    1-İkra' bismi rabbikellezi halak.
    İkra, Oku.
    Okumak, anlamadan Arapçasını tekrar etmek olmasa gerek.
    Kelimeleri yüzünden okumak, tekrar etmek bir anlamda telaffuz etmek, okumak olabilir mi?
    Anlamını dahi bilmeden seslerin tekrarı ancak telaffuz olabilir.
    Okumak, telaffuz edilen seslerin kelimelerin anlamını bilmeyi de gerektirir.
    Oysa, ikrada bu da yetmez. Telaffuz edilenlerin anlamının düşünülmesi, ders çıkarılması, ibret alınması, yaşanılması, anlatılması elzemdir.
    Zira, Kuran, akledenler, düşünenler için ibretler vardır; hala düşünmeyecek misiniz, böyle kolaylaştırdı ki düşünüp ibret alasınız; kafa patlatırcasına düşünmekten bahseder. Hatta tedebbür düşünmesine yer verir. Yani, temellerini, ilkelerini dikkate almayı, arka planını, satır aralarını düşünmeyi ister.
    Öyle ki, Kuran, tertil okumasını; azar azar, yavaş yavaş, tek tek, tane tane, düşüne düşüne, hazmederek, sindirerek, muhakeme ederek, adeta suyunu çıkarırcasına okumayı över.
    Aynı zamanda ikra okumasında; bu çıkarımların, elde edilen sonuçların, yaşanılması, hayata geçirilmesi, yaşama nakşedilmesi şarttır.
    Böylece, telaffuz edilenlerin anlamının öğrenilmesi, düşünülmesi, ders çıkarılıp ibret alınması, bunların yaşanılması ve insanlığa anlatılmasıdır, ikra.
    Takip etmek, ardından gitmek, aralarında hiç kimsenin bulunamayacağı kadar yakın bir şekilde izlemek, ona uymak, okumak ve manayı düşünmek, izlemek anlamına gelen tilavetten farkı da bu çıkarımları yaşamakla yetinmeyip insanlığa iletmektir, sunmaktır, tebliğ etmektir.
    Bu nedenle, Kuranı ikra yapmak, ayetleri telaffuz etmenin yanı sıra, mealini anlamını okumak, bunları düşünmek, gerektiğince fikirlerden yararlanarak ibretler çıkarmak, bunları yaşama geçirmek ve insanlığa sunmak, anlatmaktır. Arı misali çiçeklerin özünü alıp, düşünüp, yoğurup Kuran potasında bal yapıp, yemek ve yedirmektir.
    Bu amaçla Kurana yaklaşmaktır, yaşamaktır.
    Kuranın hakikatlerine ulaşmak, özümlemek, yaşamak ve anlatmaktır.
    Bu bağlamda kainat, kuran ve peygamber evrensel hakikatin, farklı tezahürleridir, ikra yapanlara.
    Bismi Rabbikellezi Halak.
    Rabbinin isimlerine yapışarak, tutunarak, teslim olarak, güvenerek ikra yapmaktır.
    İkrayı, Onun terbiyesine girmek için yapmaktır.
    Kuranın terbiyesinde yaşamak, hayat bulmak amacıyla gerçekleştirmektir.
    Yeni bir ahlaka, Kuran ahlakına ulaşmak için ikra yapmaktır.
    İkra yaptıkça eskiden ayrılmak yeni yepyeni bir ahlakla doğmaktır.
    Kuran ahlakıyla yaratılmaktır, yoğrulmaktır.
    Ayeti, baştan veya sondan okursak: Şayet, kuran ahlakıyla yaratılmak, yapılanmak istersen; Rabbin terbiyesine girmek, Ona yapışmak, aşkla bağlanmak, tutunmak gerektir. Bunun da tek yolu ikra yapmaktır.
    Bilesin ki, ikra yaparsan Rabbin seni terbiye eder ve yeni, yepyeni bir ahlakla, Kuran ahlakıyla yaratır, yapılandırır, cennete layık insan eder.

    خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ
    2-Halekal insane min 'alak.
    İnsan alaktan Halak oldu.
    Halak olması, ahlakın, hal, hareket, tavır, yaşam biçimi, programı, felsefesinin alakla ilgili, bağlantısı anlatılır.
    Kim neye alaka duyarsa, alakasının derecesiyle paralel onun ahlakıyla Halaklanır.
    Kuran ahlakında yaratılmak, doğmak; insanın alakına bağlıdır.
    Alakası varsa, Kuran insanı terbiye eder ve yeni bir ahlaka ulaştırır.
    Alakası ne ölçüde ise halakı, ahlakı, Kuranı yaşamı da o ölçüde olmaktadır.
    Kurana sevgisi, ilgisi, alakası ahlakını belirlemektedir.
    Alak gibi, döllenmiş yumurtanın, emriyonun rahim duvarına tutunurken gerçekleştirdiği gibi taa atardamarlarına kadar uzanıp, anasının en güçlü damarlarından beslenmesi misali, insan da Kuranın taa temellerine, ilkelerine, evrensel değerlerine, özüne, esasına, manasına ulaşacak şekilde alaka kurarsa, o nispette Kuranla beslenip, ahlaklanır.
    Yoksa, ikrası, alakası sadece telaffuzda kalırsa, ahlakının da yüzeysel kalması kaçınılmazdır.
    Oysa, öyle bir alaka isterki, tilaveti, tertili, ikra okumasını; tezekkürü, tedebbürü, taakulü, tefekkürü vb düşünmeleri bekler.
    Bu alak, alaka, sevgi, istek ne ölçüde ise Kuranda o ölçüde ahlaklandırır.
    Peygamber ve arkadaşlarının alakasının büyüklüğü, ahlakının da Kuran olmasını sağladı.
    Şayet, Kuran ahlakı istiyorsak, önceliklerimizi ve önem verdiklerimizi sorgulayıp, Kurana alakamızı, ilgimizi, sevgimizi, gözden geçirmeliyiz.
    Ahlakımızı Kuranlaştırmak için alaka duyduklarımızı ve alakamızın derecesini yeniden yapılandırmalıyız.

    اِقْرَاْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُ
    3-İkra' ve rabbukel'ekram.
    İkra yapana Rabbi ikram eder.
    Kuran ahlakına kavuşturur.
    İkra ile ikramın paralelliği anlatılır.
    Herneye ihtiyaç duyarsa onu sunar, lutfeder.
    Gerekli bilgiye, hikmete, terbiyeye kavuşturur.
    İkra yaptıkça, alakası arttıkça bu ikramlar da çoğalır.
    Kuran ahlakına uygun yaşamayı ikram eder.

    اَلَّذٖى عَلَّمَ بِالْقَلَمِ
    4-Ellezî 'alleme bilkalem.
    Şöyle ki, Kalemle öğretendir.
    Kuranı, azar azar, kalem kalem, kısım kısım öğretendir.
    Lif lif, ayrıntılarına kadar anlatandır.
    Kalemle, yazarak, çizerek, not alarak, bağlantı kurarak, yaşama indirgeyerek, unutmamak için, Kuran ahlakından uzak düşmemek için çaba harcayanlara belletendir.
    Yaşama kaydedenlere, hayata geçirenlere, ömürlerine nakşetmek isteyenlere öğretendir.
    Hayatını, ahlakını Kuran yapandır.

    عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ
    5-Allemel'insane ma lem ya'lem.
    SA-İnsana bilmediğini öğretendir.
    Bildiklerinden, önceki öğretilerden, atalar ahlakından vazgeçmeye niyetli olana öğretir.
    Ezberini bozmaya, kendini değiştirmek isteyene yol gösterir.
    Akledene, düşünene, ibret alıp ders çıkarana, yaşama kaydedene yardım eder.
    Kuranı ikra yapana, alakası olana, hayata geçirene, Kuran ahlakını ve bilmediklerini öğretir.
    Kuran ona rehber olur, yol gösterir, cennete layık insan yapar.
    Hayatını, ahlakını cennet eder.

    6-8
    كَلَّا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى
    6-Kella innel'insane leyatğa.
    Hayır; gerçekten insan, azar.
    اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰى
    7-Er raehusnağna.
    A. Bulaç Kendini müstağni gördüğünden.
    اِنَّ اِلٰى رَبِّكَ الرُّجْعٰى
    8-İnne ila rabbikerruca'.
    A. Bulaç Şüphesiz, dönüş yalnızca Rabbinedir.
    Hayır, Kuranı ikra yapmayan, alakası olmayan, kendini yeterli gören muhakkak ki azmaktadır.
    İkraya, okumaya, anlamaya, düşünmeye, ders çıkarmaya, ibret almaya gerek görmeyenler, yaşamlarını Kuranın rehberliğinden kopuk sürdürenler, amaçları Kuranı bir hayat olmayanların azması, yoldan sapması, saptırılması kaçınılmazdır.
    İkrayla, alakayla Kuran terbiyesine ulaşır. Bu dünyaya gelişinin gidişinin nedenini, niçinini, hikmetini anlar, yaşam amacını kavrar, alakını, önem ve öncelik vermesi gerekenleri belirler.
    Kuranı rehber edinmeyen başkalarını rehber edinir.
    Kurandan mahrumlaştıkça, tagutlaşmayı sürdürür.
    Önem ve öncelik verdikleri, alaka gösterdikleri Kuranın yerini aldıkça, tabi olduğu tagutları olur. Kuran ahlakı yerini tagutların ahlakı hüküm sürmeye başlar. Önem ve öncelik verdiği Kuran dışındaki her şey yaşamını belirler. Zahiri farklı olsa da Ruhunu, özünü, amacını onlara teslim eder. Verilen her şey araç iken, amaçlaşınca, tagut olur, hükmeder. Azdırır.
    Sonunda dönüş Rabbinedir.
    Geç olmadan, ölüm çatmadan ikra yap, alakanı Kurana yönelt. Dünyadaki amacını hatırla önem ve öncelik verdiklerini gözden geçir, araçları amaç edinmekten vazgeçip kurtuluşa er.

    9-13
    اَرَاَيْتَ الَّذٖى يَنْهٰى
    9- Eraeytellezi yenha.
    A. Bulaç Engellemekte olanı gördün mü?
    عَبْدًا اِذَا صَلّٰى
    10- Abden iza salla.
    A. Bulaç Namaz kıldığı zaman bir kulu.
    اَرَاَيْتَ اِنْ كَانَ عَلَى الْهُدٰى
    11- Eraeyte in kane 'alelhuda.
    A. Bulaç Gördün mü? Ya o (kul) doğru yol üzerinde ise,
    اَوْ اَمَرَ بِالتَّقْوٰى
    12- Ev emara bittakva.
    A. Bulaç Ya da takvayı emrettiyse.
    اَرَاَيْتَ اِنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى
    13-Eraeyte in kezzebe ve tevella.
    A. Bulaç Gördün mü? Ya (bu engellemek isteyen) yalanlıyor ve yüz çeviriyor ise.
    Salla yapanı engelleyeni gördün mü, anladın mı?
    Kuranı ikra yapanı, okuyanı, anlayanı düşüneni, yaşayanı, anlatanı, toplumu bu ahlaka davet edeni bu uğurda salla yapanı, destek olanı; engelleyeni, bu yoldan alıkoyanı, mani olanı anladın mı?
    İnsanla Kuran arasına giren engeller, maniler neler. İçsel ve dışsal unsurları, bireysel ve toplumsal faktörleri, ulusal ve uluslar arası güçleri, bunların tağutlaşarak esir alışlarını düşünmek, tanımak, anlamak ve görmek ve kurtulmak gerekmektedir.
    Zira, ikra yapmak, gereğince alaka göstermek, Allah’a, Kurana önem ve öncelik vermek olan takva, Kuran terbiyesindeki bir yaşamı sağlar. Kuran ahlakıyla boyar. Kuranı yaşama taşır. Hayata nakşeder, dantel gibi işler.
    Bunun için, Kuranla bu denli alakamızı kesen, mani olan, Hakkı yalanlayan, yüz çeviren tüm söylemleri, öğretileri, kabullenim ve yargıları, gözden geçirmek, değiştirmek, terk etmek elzemdir.
    Dünyadaki amacımızı unutturan, peşinde kullaşıp köleleştiğimiz tüm tutkuların, hedeflerin, gayelerin farkına varıp, kurtulmalıyız.
    İlahlaştırdığımız; mal, mülk, makam, şöhret, para, pul, herneyse tüm araçları amaçlaştırarak girdiğimiz esaret girdabından ayrılmalıyız. Hele bir zengin olayım bak nasıl çalışacağım, destek olacağım diyerek araçları bilerek bilmeyerek amaç edinip de Kuran ahlakını öteleyenlerin kıssaları, farkına varmak için yetmez mi?
    Oysa bunların amaç değil birer araç olarak ihtiyacımız kadar yaşamımızdaki yerini alması doğaldır. Dünyadaki yaşamın sürdürülmesi için gereklidir.
    Öncelikle içimizdeki bu anlayış engellerini yok etmeliyiz. Atalar kültürünü bırakmalıyız. Kuranla aramıza giren tüm engelleri, perdeleri yırtıp atmalıyız.
    Sonra toplumda var olan; Kuranı, ikra yapmayı, alakayı zorlaştıran tüm şartları değiştirmeliyiz.

    14-16
    اَلَمْ يَعْلَمْ بِاَنَّ اللّٰهَ يَرٰى
    14-Elem ya'lem biennallahe yera.
    A. Bulaç O, Allah'ın gördüğünü bilmiyor mu?
    كَلَّا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِ
    15-Kella leil lem yentehi lenesfe'am binnasiyeh.
    A. Bulaç Hayır; eğer o, (bu tutumuna) bir son vermeyecek olursa, andolsun, onu perçeminden tutup sürükleyeceğiz;
    نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ
    16-Nasiyetin kezibetin hatieh.
    A. Bulaç O yalancı, günahkar olan alnından.
    Önem ve öncelik verdiğimiz, her gün aynı perçem, kakül gibi bakıp, gözettiğimiz bu geciçi dünyada araç iken Kuranı amaçlarımızın yerine baş tacı yaptığımız, mal, makam, şöhret vb hedeflerimiz yok mu?
    Eğer farkına varıp vazgeçmezsek bu yalancı, aldatıcı, insanı yanlışa, günaha daldıran perçemlerimizden, amaç edindiğimiz, uğruna ne günahlara katlandığımız Kuran dışı gayelerimizden, ihtiraslarımızdan, yığma ve biriktirme hastalığından kurtulmazsak, bunların peşinde sürünmek mukadder olur.
    Hele bir zengin olayım, şu olayım, bu olayım da bir gör ve benzeri perçemlerimiz, bizi aldatmıyor mu, Kurandan, ikradan uzaklaştırmıyor mu?
    Araçken amaç edindiğimiz ve önümüze kızıl elma gibi koyduğumuz bitmez tükenmez, dipsiz, yalancı, günahkar perçemlerden vazgeçmezsek, o zaman da Sünnetullah gereği bu perçemlerin peşinde köleleşir, sürünür insan.
    Oysa tüm nimetler, araçlar hayatı kolaylaştırmak, insana hizmet etmek için yaratılmış, ikram edilmişken, bunları amaç edinen insan bunların kölesi olur. Bunlara binmek, kullanmak varken, onlar insana biner, insanı hamal eder.
    Atalar dininin efendileri olup toplumsal güçleri kullananlar, bu güçlerle tagutlaşanlar, zorbalık yapanlar, Hakka, Kurana ve Kurani ahlakın yayılmasına engel olmaya çalışanlar da, bu güçlerin, bu perçemlerin esiri olur, sürünür, süründürülür.