• 115 syf.
    ·3 günde
    kitabın başları beni oldukça sıktığı için birkaç kez bıraksam da I. bölümün sonlarına doğru aslında sıkıcı olmayan bir yapısı olduğunu fark ettim. olaylar Mustafa'nın bakış açısıyla yönetildiğinden biraz da onu anlama fırsatım oldu.

    bana kalırsa Mustafa, çevresini kıyasla, kendini daha çok düşünen bir insan. bu beni çok memnun etti çünkü başkaları için böcekleşmememiz gerektiğini hissettirdi. tamamen böyle olduğunu da söyleyemem, Celal için aşkını hiçe sayması, babası için sevdiği kızın olduğu kasabayı(?) terk etmesi bunlara örnek olabilir. ama beni düşündüren şey şu; Celal çok hastaydı, acımasız olmak istemem fakat o dönemlerde insanın(özellikle savcı kızı olan bir insanın) böyle bir kişiyle ilişki yaşaması olanaklı bir durum değil gibi. peki Mustafa, Celal gayet sağlıklı olsaydı yine de aşkını hiçe sayar mıydı?

    diğer bir örneğe geçecek olursak, babası için sevdiği kızın(Ayla) olduğu yeri terk etmişti fakat gittiği bir sonraki yerde de kendi için babasını terk etti. aslında Mustafa'nın sürekli bir şeylerden kaçtığını gösterdi diyebiliriz. zira bu çoğu zaman elinde olmayan durumlardandı bu nedenle "kaçmak" ne kadar uygun bilemeyeceğim ama..

    gelelim Mustafa'nın gittiği diğer yerdeki aşkına; Feride, onun ikinci aşkı...

    bir diğer kafamı kurcalayan konu ise, kalbinde Feride'nin mi yoksa Ayla'nın mı daha çok yeri olduğu. Ayla'yı herkes severmiş, dolayısıyla bu bilinçsizce kendini onu sevmeye zorladığı anlamına da gelmiş olabilir, ayrıca aşkından vazgeçmesi bana bunu düşünürse de Ayla için kullandığı kelimeler bu iddiamı çürüttü desem yeridir...

    bknz; "kolyeye baktım uzun uzun. bu maviler ayla'nın mavi gözleri. kırmızılar cemalin kanlı gözyaşları. peki, ben neredeyim? benim kalbimde kanayan gül nerede?" (sayfa 51) / "sevdiğim kız, ilk aşkım, beni değil onu mutlu etti. varsın etsin. helal olsun. helal olsun be ayla..." (sayfa 55)

    bana soracak olursanız, Ayla'ya duyduğu aşk ve Feride'ye duyduğu aşkın tam bir kıyaslamasını hiçbir zaman yapamayacağız. çünkü tahminimce Feride'den vazgeçemeyecek kadar büyük bir aşka sahip değildi, aynısı Ayla'da da yaşandığından bu durumu eşitliyor ve ben yorumumu sadece hislerime göre yapabiliyorum.

    fakat bir diğer şey şu ki; Ayla onun lise aşkıydı, duygularını zirvede yaşadığı bir zamanda aşkının ne kadar gerçek olduğunu anladım desem yalan söylemiş olurum, Feride ise aklı başındayken sevdiği kızdı ve ne yalan söyleyeyim başlarda anne ve babasının kaderini yaşayacak diye düşünmüştüm, Feride beni çok yanılttı, bilhassa Mustafa'da öyle, aşkından vazgeçeceğini düşünmüyordum. aklımda çokça soru işareti kaldı aslında.

    kitabın sonunda babasını tabiri caizse kısmen terk etmesi(?) hiç beklemediğim bir şeydi desem yeridir. fakat giderken yanında ondan bir parça taşıması da aslında bunun pek terk etmek anlamına gelmediğini gösterebilir.

    bana kalırsa Mustafa doğrusunu yaptı, onu sıkan, boğan, yaralayan ne varsa bıraktı. umarım ki bir gün hepimiz başarabiliriz.

    Bulgaryalı Ali ise tam bir efsane, her davranışıyla idol alınabilecek bir adam.

    eh Ali ve Münire'nin aşkını da sonraya saklayalım... zira birkaç cümleye sığdırmaya çalışmak onlara hakaret sayılır.
  • Münire ‘ye
    Bir gün, laf arasında bana: ”Bir beşik gibi sallanır dünya, rahat uyusun diye bütün çocuklar...” gibi bir söz söylemiştin. O gün bugün düşünürüm ki insanların barışını ve evrensel sevgiyi daha özge bir biçimde anlatmak kabil değil. Ben yaşantımı şiire, şiirimi de bu sevgiye verdim. Sanırım, kitapta savaş sözcüğünü bulmayacaksın. Kaldı ki esimim senden gelir. Onun için kitabı sevinerek sana armağan ediyorum; sana ve bu inançla yaşayanlara, ölenlere...
    Ahmet Muhip Dıranas-Şiirler
  • 115 syf.
    ·10/10
    Uzun Hikaye, aynı zamanda benim de Mustafa Kutlu'yu tanıma hikayem.Bir çırpıda okunuverilecek hacimde yani ince ama etkisi de aynı nisbette uzun bir hikaye.
    Pehlivan "Süliman"ın torunu Ali ile "Belalılar"ın kız kardeşi Münire'nin çileli,eziyetli ama sevgi dolu birlikteliğinin ama bir o kadar uzun da bedenen ayrı,kalben birlikteliklerinin hikayesidir Uzun Hikaye...
    Hikaye bu ya -yoksa nerde böyle bir sevda?- Ali ve Münire, sevdalarını azık yapıp düşerler demir yollarına. Bu tren senin, şu gar benim...Trenlerde geçen bir ömür.Zaman geçer,Münire ölür;yolculuk miras kalır Ali ve oğlu Mustafa'ya.
    Mustafa,o zamanlar 16 yaşlarında. Ayla'ya vurulur.Tıpkı kasabanın tüm delikanlıları gibi.Celal gibi...Ayla savcının kızı.Değil sevdalanmak onunla konuşmak ne mümkün? Zaten yine araya tren girer,yolculuk girer.

    Mustafa o zamanlar delikanlı.Kasaba ufak, 'Küçük Kitapçı' daha da ufak.Ah bu gizli sevda katili kasabalar... Mustafa Feride'ye sevdalanır.Babasının oğlu Mustafa;Feride'nin ailesi belalı.Sosyalist Ali mahpus damlarında,Mustafa dışarıda. Mustafa sevdalı...
    Mustafa daktilosunun başına geçer ve başlar yazmaya Uzun Hikaye'sini...
  • Bu yazımı incecik bir ip üzerinde, sakinlikle yürümeye çalışan, aşağıya bakmamaya gayret eden ve elbet ileriyi görmeye çalışan ve her zaman bunun ümidi içerisinde olan bir cambaz edası dahilinde yazıyorum.
    Türk Edebiyatımızın okuyucularının büyük çoğunluğunu kadın okurlarımız sağlamaktadır. Bu yadsınamaz bir gerçektir. Fakat diğer taraftan okuyucular, kadın yazarların Türk Edebiyatına sağladığı, kaynak niteliği taşıyan eserlerini ve çabalarını görmezden gelmektedir. Bittabi kadınlarımız için yazı yazmak ve okumak gelenek, örfi durumlar yahut genel olarak normlar dolayısıyla bu durum “zamanında” hoş karşılanmamakla birlikte engel olunmuştur. Fakat günümüz dünyasında ekonomik özgürlüğünü sağlamış ve -tam olarak sağlanamamış olsa da- adaletli bir düzen dahilindeki kadın yazarlarımız neden onlar kadar etkin bir rolde değil? Onlar kimler mi, elbette merak ediyorsun sevgili okuyucu. Fakat onlardan şimdi bahsetmeyeceğim.
    Bu durumun zeminini hazırlamak için Lale Devri, II. Meşrutiyet ile Cumhuriyet dönemi edebiyatına ve şahıslarına (ve elbette siyasi hayatına) göz atmak gerekir. Hızlı bir geçiş yaparsak Lale Devri’nde Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa’ya gönderilmesi ile başlayan askeri ve teknik alandaki yenilikler münevver kavramının oluşmasına ortam hazırlamıştır. Kimdir bu münevver? Münevver adının hemen karşılığında aydın ve entelektüel kavramları aklımıza gelmektedir. İlk incelememizi Avrupai düzende yaparsak; entelektüelin mükellef olduğu husus, gerçeği ve doğruyu bilmek(bulmak), onu kendi bünyesinde sentezlemek ve düzene göre addetmektir. Bu kavram Rönesans ve Reform hareketlerinin yanında coğrafi keşifler ile oluşmuştur. Aydın kimliğinin oluşumunu ise Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı’ndan Ramazan KORKMAZ hocamızın ifadesi ile: “Batının Rönesans ile edindiği düşünsel birikim, 17.yüzyılda İngiltere’de başlayıp 18. yüzyılda Fransa ve Almanya’da gelişecek olan bugünkü dünyanın şekillenmesinde büyük katkıları bulunan Aydınlanma Dönemi’ni doğuracaktır”. Bu dönem ise 18 ve 19. Yüzyılı aydınlarının temel kaynağını oluşturacaktır. Anadolu coğrafyasında ise bu durum Tanzimat Fermanı ve ardında gelen batılılaşma “telaşı”nı doğurmaktadır. Tanzimat Fermanı sonrasında ilim öğrenmesi amacı ile batıya gönderilen şahsiyetlerin fikren garpta olmasına karşın bedenen şarkta olması büyük bir buhran yaratmaktadır. İşte bu arada kalmış ve sıkışmış olan dönem şahsiyetleri münevver kimliğine sahip olsa da coğrafya dahilinde yetkin ve etkin bir derecede rol oynayamamıştır. Elbette dilde yenileşme sağlanmıştır fakat fikri açıdan geleneğine karşı çıkamayan münevverin yaşayışı değişmemiştir. -nerede kadın dedin değil mi, biraz hızlı ve aradaki birkaç dönemi atlayarak ilerliyorum- Bu dönem münevverin eğittiği nesil ile kadınlarımızı edebi sahada ön saflarda görmeye başlamaktayız. -hemen diyeceksin ki Klasik Edebiyatta da kadın şairlerimiz vardı, evet biliyorum. Fakat yine bu kadın şairlerimiz garp yaşayışını özünde sindirmiş olan ailelerin çocuklarıydı- Herkesin aklına elbette kadın yazar dediğimiz zaman Halide Edib gelmektedir. Ne güzel! Fakat sadece onu anarsak diğer kadın yazar ve şairlerimize büyük ayıp etmiş olmaz mıyız? -başka kim vardı ya? (!)- yazıyı uzun tutmamak amacı Halide Edib’in affına sığınarak -bildiğinizi düşünerek- diğer kadın yazarlarımıza değinmek istiyorum. Eskiden yeniye doğru gelen bir yol izleyerek Klasik Edebiyat, tezkireler ve 15. Yüzyıl ile başlamak istiyorum. -ciddi anlamda bu alanda bilgi sahibi olmak isteyen kimselerin şahsi araştırma yapması gerektiği ve bu yazının bir makale hüviyeti taşımadığını belirtmek isterim. Bu sebepten isimlerini arz ederek önemli gördüğüm hususları belirteceğim.-
    Klasik şiirin ilk kadın şairi hüviyetini taşıyan, o dönemde kadınların ikinci plandan kurtulmasını, kadının isteklerini dile getiren” Zeynep Hatun” bulunmaktadır.
    İkinci klasik dönem şairimiz ise Zeynep Hatun ile çağdaş ve karşılıklı şiir söyleşen “Mihrî Hatun” dur. Bu kadın şairimize en büyük acımasızlığı 1967’de divanının Moskova’da basılmış olmasıyla yaptığımızı düşünebiliriz.
    Ani Hatun
    Zübeyde Fıtnat Hanım
    Klasik Edebiyatın son şairlerinden olan İzzet Molla’nın yeğeni olan ve onun eğiminden geçmiş olan Leyla Hanım’da Klasik Türk Şiirinde önemli bir yere sahip olan kadın şairlerimizdendir. Kabri Galata Mevlevihane’sindedir. -aman ya hep erkek yeri oralar diyenler için idi son cümlem.-
    Uzun ve sıkıcı olmaması dolayısıyla isimleri yan yana dizeceğim. Merak edip de erişmek isteyenlerin isimlerden kolaylıkla erişebileceğini düşünüyorum.
    Şeref Hanım, Âdile Sultan, Tevhide Hanım, Feride Hanım, Hatice Nakiye Hanım, Sırrî Hanım, Münire Hanım, Habibe Hanım, Hasibe Maide Hanım, Hatice İffet Hanım, Leylâ Hanım, Nigâr Hanım, Makbule Leman, İhsan Raif Hanım, Şükûfe Nihal Başar, Halide Nusret Zorlutuna …
    Ayrıca değinmek istediklerim ve bilinmesini istediğim yazar ve şairleri şimdi ele alacağım.
    Kötü bir aile yaşamının doğurduğu isyankâr bir kadın! Yaşar Nezihe Bükülmez. Soyadının da çağrışımı ile evet! Bir Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı için ilk şiiri yazan kadın şairimiz. Hayatının uzun ve yorucu zorlukları içerisinde, emeğini ekmeği bilerek şiirler yazmış ve başkaldırmış kadın şairimiz.
    Türkiye’de kurulan ilk siyasi parti neydi? Cumhuriyet Halk Fırkası dahi kurulmadan önce bu girişimlerde bulunmuş ve dilekçesini sunmuş fakat reddedilmiş olan fırka. “Kadınlar Halk Fırkası” evet, reddedilmiş fakat sonrasında Türk Kadınlar Birliğini kurmuş olan isim, Nezihe Muhiddin. Kadınların siyasi hakları için büyük çaba sarf etmiş ve nitekim başarabilmiş olan bu isim Türkiye Cumhuriyetinin önemli kadın şahsiyetlerinden birisi olarak kabul edilmelidir. -bil ki söyle, söyle ki yaşat! –
    1886 ve 1946 arasında yaşayan bu kadın romancımızın -düşün o dönemde- romanları Sırpça ve Ermenice ’ye çevrilmiştir. Genellikle acı ve ıstırap içeren romanları olan bu kadın yazarımız ise Güzide Sabri Aygün. Yakın arkadaşı olan Münevver Hüsniye’nin doğum yaptıktan sonra kan kusması ve ölümü hayatının dönüm noktası olmuştur.
    Cumhuriyet döneminin ilk yılları, şehir hayatı ve kadınlara dair ayrıntıları barındıran Geçmişte Yolculuk isimli otobiyografik romanın sahibi Mebrure Sami Alevok. – güzeldir, tavsiyedir. –
    Nazım Hikmet’in yazım hayatına başladığı Resimli Ay dergisi yazarlarından bir isim daha, Mükerrem Kâmil Su.
    Nihayet okuyucu, muhteşem merakını uyandırmak istediğim ve araştırmanı isteyeceğim son isim. Cahit Uçuk! -evet kadın- Abdülhak Hamit Tarhan ve Nazım Hikmet’in düz yazıya yönelmesini istediği kadın.

    Uzun olmuş olması dolayısıyla açıklamalara bir yerden sonra fazla yer vermeden, sade, gerekli gören, meraklı insanlar için isimlerini zikrederek yazıma son veriyorum. Popülariteden uzak bir anlayış sürdürmenizi, bilmediğimiz çok şey olduğunu ve bununla birlikte hepimiz için bilgiye aç bir hayat umut ediyorum 😊
    (Vay efendim şunu niye dahil etmedin! diyenler için bu notu ayrıca düşmek istedim. Benim dikkat ettiklerim, gözüme çarpan yahut günümüzde tozlu sayfalar arasında kalmış olan şahsiyetleri ele almak benim için daha keyif verici olması dolayısıyla ben bu isimleri zikrettim.
    sürç i lisan ettiysek affola...)
  • 115 syf.
    ·7/10
    Selamlar herkese
    Bugün sizlere Mustafa Kutlu'nun bir kitabı ile geldim. Ben bu kitabı okuyalı çok uzun zaman oldu. Okulda hoca sınavda soru çıkacak deyince okumuş ve çok sevmiştim. Tabii o zamanlar okul falan vardı . Ama hesabıma baktığımda yorumunu görmedim. Ve hemen yorum girmek için kolları sıvadım.

    Bir çoğunuz Osman Sınav yönetmenliğinde bu filmi izlemişsinizdir. Eğer izlemediyseniz kesinlikle izlemelisiniz. Zaten kapak fotoğrafı da filmde ki oyuncular ile aynı.
    Gel gelelim kitaba...

    Kitapta Ali ve Münire'nin imkansız aşklarını, oğullarının ağzından okuyacaksınız. Ali ve Münire birbirlerine deli gibi aşıklardır. Ama Münire'nin ailesi onu Ali'ye vermek istemez. Bu yüzden Ali ve Münire aşkları için kaçar. Bundan sonraki serüvenleri  göçebe hayatı yaşayarak geçer. Bu göçebe hayat onları birbirine daha da bağlar. Ve ağzından okuduğumuz kahramanımız dünyaya gelir. İlerki yıllarda annesi ölür. Ve babası hapse girer. Kahramanımız artık tek başına kalmıştı. Hemde bir kıza delicesine aşıkken. Ve ailesi kızına ona vermiyorken...
    Peki ne yapacaktı?

    Tüm bu olanları ve daha fazlasını Ali ve Münire'nin oğulları ağzından okumak kitabı daha keyifli bir hale getirdi. Kısa bir sürede okunabilecek bir kitap. Ve okuyunca pişman olunmayacaklar arasında.

    #alıntı

    "Ancak hayat dediğin nedir ki? Anlaşılmaz bir sır..."

    #alıntı

    "Kaderin yayı kurulu durur. Vakti gelince boşalır."