Teşekkür-i Dâmen-bûs-ı Sultân Ahmed Be-Emr-i Hümâyûn - Nedîm:
Sabâh-ı ıyd kim âlem olup feyziyle nûrânî
Sadâ-yı kûs u şevket eyledi pür-çarh-ı gerdânı

Sarây-ı şehriyâr-ı âlem oldu maşrık-ı ikbâl
Gelüp hep hâk-bûsa devlet-i ulyânın erkânı

Kuruldu taht-ı âlî-baht tarz-ı dil-pesend üzre
Döşendi pîşgâha ol murassa‘ ferş-i hâkânî

Hezâran zîb ü ziynet sad hezâran ferr ü şevketle
Cülûs etdi çıkup dehrin şehenşâh-ı cihânbânı

Yesârında durup şehzâdegân izz ü sa‘âdetle
Sipihr-i haşmetin her biri oldu mihr-i tâbânı

Denür sâhib-kırânın çârdır yanında şemşîri
Görüp şehzâdegânı anladım bu râz-ı pinhânı

Mu‘ammer eylesin yavuz nazardan saklasın
Mevlâ Ki onlardır binâ-yı izz ü şânın çâr erkânı

Yemîninde dururdu hâtem-âsâ âsaf-ı ekrem
Olup rûh-ı mücessem âlemin gûyâ nigehbânı

Vezîr-i pür-himem Dâmâd İbrahîm Pâşâ kim
Eder İbnü'l-Amîdi dergeh-i cûdunda derbânı

Cenâb-ı sadr-ı a‘zam gûyiyâ tefsîridir onun
Şehenşâh-ı cihan bir mushaf ammâ resm-i Osmânî

Erişmiş olsa bu vakte Alî Şîr-i Nevâyî ger
Olurdu ol hidîv-i ekremin bî-şübhe sekbânı

Vezîr-i a‘zamın da izz ü devletle yemîninde
Dururlardı şehenşâh-ı cihanbânın vezîrânı

Durup ol çâr-düstûr-ı giran temkîn-i vâlâ-câh
Ederler hıfz içün vefk-ı murabba‘ şâh-ı devrânı

Birisi mesned-ârâ-yı Kapûdânî sa‘âdetle
Üçü ol şehriyâr-ı âlemin dâmâd-ı zî-şânı

Sütûr-ı nüsha-i devlet gibi şâhın kafasında
Durur cümle ağâyân-ı harîm-ı hâs-ı sultânî

Bu dârâtı temâşâ kıldı çün kim bende-i nâ-çîz
Celâlet pertevinden hîrelendi çeşm-i hayrânı

Mehâbet bir tarafdan bir tarafdan şerm ile haclet
Gelüp dem-beste vü lâl eylediler tab‘-ı nâlânı

Sürüp yüz hâk-i pâye yek-be-yek erkân-ı izz ü câh
Kuruldu haşmet ü şevketle divân-ı Süleymânî

Durup tertîb ile yerli yerinde ehl-i mansıb hep
Tamâm oldukda dîvân-ı felek-unvânın erkânı

Cenâb-ı şeyhü'l-islâm-ı şerîf-etvâr-ı sa‘d-âsâr
Ki şâkird etmeğe etmez tenezzül Mîrzâ Cânı

Ulûm-ı Bû Hanîfeyle derûn-ı sînesi memlû
Vera‘la vech-i pâki subh-ı sâdık gibi nûrânî

Onun ardınca bi'l-cümle sudûr-ı âsman-pâye
Ki ilm ü fazl ü takvâ gevherinin her biri kânı

Gürûh-ı dâ‘iyan bir bir öpüp dâmân-ı iclâli
Hele ol devlet-i ulyânın oldum ben de şâyânı

Şehenşâhâ hidîvâ şihriyârâ âsman-kadrâ
Bu devletle bu abd-i kemterin sebk etdi akrânı

Sa‘âdetle hitâb etdik ki geldin cümleden sonra
Efendim kıldı ihyâ nutk-ı can-bahşın dil ü cânı

Cemâl-i pâkin sâ'irden artuk görmek ister dil
Aceb mi cümlesinden sonra bûs etsem o dâmânı

Ne mümkindir kasîdeyle teşekkür böyle eltâfa
Yerin bulsun deyü hünkârımın ammâ ki fermânı

Bu gûne bir kasîde söyledi vasf-ı şerifinde
Nedîmâ benden alup destine kilk-i dür-efşânı

Eyâ iklîm-i pür-tekrîm-i İslâmın nigehbânı
Bu kişver görmemişdir sen gibi sultân-ı zî-şânı

Bu dünyâda sen ona sâlis oldun çünki lâyıkdır
Bununla fahr ede ukbâda Sultân Ahmed-i Sânî

Nesîm-âsâ çü fermânın iki deryâya şâmildir
Denilsin zât-ı âlî-şânına İskender-i sânî

Nizâmın buldu zât-ı akdesinle milket ü millet
Misâl-i rûh ihyâ kıldı re'yin çâr erkânı

Ser-â-pây-ı cihânı şöyle tezyîn etdi eltâfın
Ki etmez böyle tezyîn nev-bahâran bir gülistânı

Tasavvur etmedi bu câhı hülyâsında İskender
Ferîdun görmedi rü'yâda bu tertîb-i dîvânı

N'ola hurşîde teşbîh eylesem zât-ı hümâyûnun
Ki onun da senin gibi cihanda yokdur akrânı

Süheylin çeşmini ferr-i nigînin eyledi rûşen
Mehin ruhsârını tâb-ı rikâbın kıldı nûrânî

Felekde resm-i izz ü câh u haşmet n'idügün bilmez
Senin dârâtına teşbîh eden Dârâ vü Hâkânı

Cihânda vâdî-i âdâb-ı hidmet görmemişdir hiç
Derinde hidmete lâyık görenler şâh-ı İrânı

Adûlar rütbe-i ikbâlini bir hoşça fark etsin
Cilâ versin çeküp çeşmânına kuhl-ı Sıfâhânı

Sen ol hâkân-ı mensûrü'l-alem sultân-ı âlemsin
Ki hem-demdir senin her kânna tevfîk-i Rabbânî

Hilâfet zât-ı âlî-şânına mahsûsdur şimdi
Sana nisbet mülûkun muzmahildir rif at ü şânı

Sana Hak kıblegâh-ı dîn-i Hakkı eylemiş ihsân
Sana muhtâcdır cümle cihânın ehl-i îmânı

Münevver meşhed-i kuds-âşiyân-ı mefhar-ı âlem
Senin mülkünde olmak sana Hakkın mahz-ı ihsânı

Husûsa hırka-i pâk-i Resulullah kim onun
Melekler bûs-ı dâmâniyle fahreylerse erzânî

Der-âgûş eyleyüp ol cism-i pâki nûr ile dolmuş
Misâl-i perde-i fânûs dâmân u girîbânı

Ne devlet ne sa‘âdetdir hezâran hamd ü şükr olsun
Cenâb-ı hazret-i Hak sana ihsân eylemiş onu

Ya ol vâlâ âlem kim kâmet-i dil-cûsu olmuşdur
Riyâz-i cennetin gûyâ ki bir serv-i hırâmânı

Nihâl-i kaddinin üftâdesidir sidre vü tûbâ
Esîr-i şukkası rûhâniyân-ı arş-ı Rahmânî

Resûl-i kibriyânın ol mübârek râ'yeti şimdi
Muhayyemgâh-ı nusret-şânının olmuşdur unvânı

Alem-dâr-ı Resûlullahsın ikbâl ile çünkim
Sana tâbî‘dir elbette cihânın pâdişâhânı

Şehenşâhâ egerçi âlemin eyyâm-ı adlinde
Sabâh-ı ıyd ile hem-pâyedir her vakt ü her ânı

Velîkin bu mübârek ıyd dahı eyleyüp teşrîf
Sıtanbûlun ferahla ıyd-ber-ıyd oldu her yanı

Binüp sad 'izz ü nâz ile semend-i şûh-reftâre
Güzeller Atmeydânında alır şimdi meydânı

Husûsa Hazret-i Eyyûb ile meydân-ı Tophâne
Birer takrîb ile elbette cezb eyler cüvânânı

Firâz-ı Üsküdârın bu‘dı vardır gerçi kim ammâ
Yine inkâr olunmaz Hak bu kim onun da seyrânı

Ya Sa‘d-âbâd-ı dil-cûnun efendim sorma hiç vasfın
Kulun bir vech ile ta‘bîre kâdir olmazam anı

Müferrih gam-zedâ hâtır-güşâ dil-cû vü rûh-efzâ
Temâşâsı muhassal mest ü hayrân eyler insânı

Biçinmiş bağlar ıydıyye cümle fıstıkî atlas
Sarınmış başa neftî şâlını serv-i hırâmânı

Gümüş renginde bir dîbâ biçinmiş cedvel-i sîmîn
Velîkin hâre gibi mevci var şeffâf u nûrânî

O dîbâ âb-şârın dahı eğninde heman farkı
Bunun mevci biraz sık onun ise kaddi tûlânî

Yine ıydıyye bahşişler verüp fevvâre-i dil-cû
Dem-â-dem etmede etrâf-ı havza sîm-efşânı

Şehenşâhâ bu ıyd eyyâmı cümle kulların çünkim
Şeref-yâb oldu pâ-bûsunla buldı izzet ü şânı

Ya Sa‘d-âbâd dahı çekmede hasret pâ-bûsa
Onun hakkında da icrâ kıl ol lutf-ı firâvânı

Buyur ol cây-ı dil-cûyu ser-efrâz eyle lutfunla
Hemîşe hem-rikâb olsun sana te'yîd-i Rabbânî

Hudâ hem-vâre mahfûz eyleyüp zât-ı hümâyûnun
Musahhar eylesin fermânına İrân u Tûrânı.

Murabba - Namık KEMAL
Sıdk ile terk edelim her emeli her hevesi,
Kıralım hâil ise azmimize ten kafesi;
İnledikçe eleminden vatanın her nefesi,
Gelin imdada diyor, bak budur Allah sesi!

Bize gayret yakışır merhamet Allah'ındır;
Hükm-i âtî ne fakîrin ne şehinşâhındır;
Dinle feryadını kim terceme-i âhındır
İnledikçe bak ne diyor vatanın her nefesi...

Mahv eder kendini bülbül bile hürriyet içün;
Çekilir mi bu belâ âlem-i pür mihnet içün?
Dîn içün, devlet içün, can çekişen millet içün,
Azme hâil mi olurmuş bu çürük ten kafesi?

Memleket bitti, yine bitmedi hâlâ sen, ben,
Bize bu hâl ile bizden büyük olmaz düşmen;
Dest-i a'dâdayız Allah içün ey ehl-i vatan;
Yetişir terk edelim gayrı hevâ vü hevesi!

Levent Erguder, bir alıntı ekledi.
16 Oca 23:33 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Sabahattin Ali
Ben hasta olduğum zaman çok titiz, çok alıngan oluyorum.
Herkes de böyledir ya : Sair zamanlarda gözümüzden kaçan, günlük hayatın patırtısı içinde pek de gözümüzü çekemeyen bazı ihmaller, alakasızlıklar, beceriksizlikler , yatakta atıl yatıp bütün dikkatimizi üç beş metre murabba muhitimize verdiğimiz zamanlarda bizim için oldukça can sıkıcı şeyler oluyor.

İki Gözüm Ayşe, Ayşe Sıtkı İhanİki Gözüm Ayşe, Ayşe Sıtkı İhan

Edebiyat Sohbetleri 8
Merhaba dostlar,
Bu günkü sohbet konumuz nazım şekilleri ve İslamiyet öncesi Türk şiiri nazım şekilleri

Nazım Şekilleri:
Üç ana başlık altında incelemek mümkün.
1.İslamiyet öncesi Türk şiiri nazım şekilleri:Koşuk ve Sagu

2.İslamiyet etkisindeki Türk şiiri nazım şekilleri:Divan ve Halk şiiri
I.Divan şiiri nazım şekilleri:
-Beyitlerle kurulanlar:Gazel,Kaside,Mesnevi,Kıta,Müstezat
-Bentlerle kurulanlar:
a)Tek dörtlükten oluşanlar:Rubai,Tuyuğ
b)Musammatlar:Murabba,Şarkı,Terbi,Muhammes,Tardiyye,Tahmis,Taştir,Terkibibent,Terciibent,Müseddes,Tesdis,Müsebba,Müsemmen,Mütessa,Muaşşer

II.Halk şiiri nazım şekilleri
-Anonim halk şiiri nazım şekilleri:Mani,Türkü
-Aşık tarzı halk şiiri nazımşekilleri:Koşma,Semai,Varsağı,Destan
-Aruzula yazılan halk şiiri nazım şekilleri:Divan,Selis,Semai,Vezn_i ahar,Satranç,Kalenderi
-Dini-Tasavvufi halk şiiri nazım şekilleri:İlahi,Nefes,Nutuk,Şathiye,Deme,Devriye

3-Batı etkisindeki Türk şiiri:Sone,Terza-rima,Triyole,Balad

Şimdi İslamiyet öncesi Türk şiiri nazım şekilleri Koşuk ve Sagu’yu inceleyelim.

Koşuk:Nazım birimi dortlüktür.Hece ölçüsü ile söylenir.Genellikle doğa güzelliği,yiğitlik,savaş,aşk ve sevgi temelarını işler.”sığır”ve “şölen”törenlerinde söylenen şiirlerdir.Konu bakımından ele aldığımızda Halk şiirirndeki karşılığı”koşma”,diven şiirinde ise “gazel”dir.

Sagu:Nazım birimi,ölçüsü ve uyak düzeni koşuk ile aynıdır. Ölüm temasını işler,ölen kişinin ardından duyulan üzüntüyü,onun erdemleri ve kahramanlıkları dile getirilir.”Yug”adı verilen yas törenlerinde söylenir.Konu bakımından ele aldığımızda halk şiirindeki benzeri “ağıt”divan şiirinde”mersiye”dir.

Bir sonraki sohbette,İslamiyet etkisindeki Türk şiiri örneklerinden Divan şiri nazımşekillerine başlık açacağız.Bu doğrultuda Gazel üzerine bilgiler paylaşacağım.

“Müsellesin, zaviyetan-ı dahiletan mecmu’ü 180 derece ve müselles-i mütesaviyü’l-adla, zaviyeleri biribirine müsavi müselles demektir.” yerine
“Üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir ve eşkenar üçgen, açıları birbirine eşit üçgen demektir.” dememizi Atatürk’e borçluyuz.

1937 yılından önce öğrenciler metamatiği Osmanlıca terimlerle öğreniyorlardı. Daha doğrusu öğrenmiyorlar, ezberliyorlardı. Ta ki, Atatürk’ün bizzat yazdığı Geometri kitabında yeni matematik terimler geliştirilene kadar…

Osmanlıcası - Atatürk’ün önerdiği
Bu’ud - boyut
mekan - uzay
satıh - yüzey
kutur - çap
nısf-ı kutur - yarıçap
kavis - yay
muhit-i daire - çember
mümâs - teğet
zâviye - açı
re’sen mütekabil zâviyeler - ters açılar
zâviyetan’ı mütabâdiletân-ı dâhiletan - iç ters açılar
kaaide - taban
ufkî - yatay
şâkulî - düşey
amûd - dikey
zâviyetân-ı mütevâfıkatân - yöndeş açılar
va’zîyet - konum
mustatîl - dikdörtgen
muhammes - beşgen
müselles-i mütesâviyü’l-adlâ’ - eşkenar üçgen
müselles-i mütesâviyü’ssâkeyn - ikizkenar üçgen
şibh-i münharif - yamuk
mecmû - toplam
nisbet - oran
tenasüb - orantı
mesâha-i sathiyye - alan
müştak - türev
müsavi - eşit
mahrut - koni
faraziye - varsayı
hat - çizgi
mukavves - eğri
seviye - düzey
dılı - kenar
muvazi - paralel-koşut
menşur - pürüzma
hattı mail - eğik
veter - kiriş
re’s - köşe
zaviyei hadde - dar açı
hattı munassıf - açıortay
muhit - çevre
kaim zaviyeli müselles - dikey üçgen
tamamlıyan zaviye - tümey açı
murabba - kare
mümaselet - imsiy
umumi totale - ökül küre - yüre

Geometri, Mustafa Kemal AtatürkGeometri, Mustafa Kemal Atatürk

İyi ki doğdun Turgut Uyar!
Bugün Turgut Uyar'ın doğum günü...
Yaşasaydı 90 yaşında olacaktı. Kendi dilinden hayatını okumak isteyenlere, buyurunuz. :)


''Ankara’da doğdum. İlk hatırladığım mekân, iki katlı, iki katı biraz karanlıkça küçük bir ev. Ve bu evde ilk zehirlenme.
Babam harita binbaşısıydı. Çalışkan bir adamdı, çok iyi bir hattattı. Ankara’nın latin alfabesi ile ilk sokak levhalarını, geceler boyu çalışarak ilk o yazmıştı. Ölümünden on-on beş gün öncesine kadar çalıştı ve her akşam içti rakısını. Seksen yaşını aşmıştı öldüğünde. İstanbul’a göçtük. İlkokula orada başladım. “Hırka-i şerif ilkokulu” ya da “19. İlkmektep.
Müziğe ilk yakınlığım alaturkayla olmadı. Oysa babam ut, ölen büyük ablam keman, küçük ablam her türlü telli sazı çalardı. Müzikle ilk yakınlaşmam Necip Celal Antel’in tangolarıyla başlar. Hüzünlü bir çocuktum. Nedense hep ağlamaya hazır. Dördüncü sınıftaydım. Henüz kare’ye murabba, paralelkenar’a mütevaziyüladla, yamuk’a sibinmünharif, çarpma’ya darp, bölme’ye taksim diyorduk. Bir yıl sonra, beşinci sınıfta değişti terimler. Artık nakıs, eksi; mustatil, dikdörtgen olmuştu.
İlk aşkım, sarsıcı, hüzünlü, umarsız ilk aşkım o yıla rastlar. Bir mahalle arkadaşımın dayısının kızı. Onun da benden hoşlandığını sanmak istiyordum. Ne var ki, tek yabanlık pantolonumun tam cebinin üstünde kolay kolay saklanamayan bir yırtık vardı.
Asker okullarında hiç mutlu olmadım. Genellikle yatılı okullarda mutlu olan çocuk yoktur sanıyorum. Başkalarının, hatta somut başkalarının da değil de, hiç kavrayamadığım bir otoritenin belirlediği ve çoğu zaman saçma bulduğumuz bir şeyler yaşamak.
İlk şiirim 1947 yılında Yedigün dergisinde yayımlandı. Çok önemsemedim. Heyecanlanmadım. O derginin şiir beğenisinin üst düzeyde olmadığı duygusu vardı içimde. Bir inat sorunuydu benimki. Sonraları, küçücük Kaynak Dergisi ile inatlaşmaya başladım. Bir yıl sürdü. Başardım.
1948 yılında kur’a usulü tayinle Posof’a gittim. Yirmi bir yaşında, evli ve bir çocuklu olarak. Posof’a varışımızın ertesi günü, ilk maaşımı, işe geç başladığım için alamadım ve ilk kez borçlandım. Bakkala gidip kuru fasulye almak istedim. Yoktu kuru fasulye veya benzeri yiyecekler. Böylesi kıyı köşe yörelerde, herkesin kışlık yiyeceğini yaz ortalarında edindiğini öğrendim.
Galiba ilk’ler değil önemli olan. Koşullar. Bir yaşta herkes dünyayı kendine göre görür, kendine göre yorumlar. Bu gördüğü, kurduğu, yorumladığı, genellikle doğrudur, yaratılışı doğrultusundadır.
Her şeyden biraz kalır, diyor bir İtalyan atasözü. En inandığım doğrulardan biri. Söylemeden edemeyeceğim bir doğru da şu: Aşk söz konusu olduğunda, ikinci de, üçüncü de, sonuncu da ilk’tir.''