• MÜREKKEBİ YİTİK KALEMLER
    Kitapçı raflarını süsleyen kılıfı güzel onlarca kitap... Üzerinde "çok satanlar" etiketi olan ve rafların önünde sergilenen o birbirinden farklı romanlar... Edebiyat mı? Artık o da mazinin buruk sesi. Sahaflarda, o birçok hayatın dokunup saklandığı eski kitapların arasında, kurtarılmak için bekleyen bedenler gibi, bir kalpte nefes almak hayalleriyle uyuyan kelimeleri kırışık yapraklar... Günümüzde kim bilir bir sahaf dükkanına gidip ikinci el kitap alan kaç insan vardır? Eski bir kitabın o hayat kokan kokusunu koklayan kaç insan?.. Fakat muhakkak çok yakın bir tarihte, herkesi okurken gördükleri o "çok popüler" kitaplardan birini eline alan ve zihinleri hiç yormayan olaylar silsilesiyle dolu o sayfalara kendini kaptıran onlarca okur bulmak mümkündür... O sayfaların dili nasıl hırpaladığını, kelimeleri nasıl ehemmiyetsizleştirdiğini ve düşünmek kabiliyetini kendilerinden nasıl çaldığını fark etmeden... Manâ desen yok, fikir desen belki bir parça gölgesi görünüyor ve edebiyat desen cesedi sayfalara serili. Bir parça ticaret, bir parça kazanç oyunu ve bir parça samimiyetsizlik... Oysa zamanın eski bir perdesinde "Edebiyatsız millet, dilsiz insan gibidir." diyen Namık Kemaller vardı. Bir kelimeyi yıllarca düşünen Yahya Kemaller, "Fikirsiz sanat olmaz." düşüncesini anlatmak isteyen Necip Fazıllar vardı. Şimdiyse kime sorsan elinde kalem, kime sorsan yazar... Bütün bu örnekler yazmanın kötü bir eylem olduğu fikrini desteklemek için değil elbette. Yazı, fikir dünyasının çocuğudur; ruhu yontan, incelten kelimelerden bıçaktır. Fakat bir o kadar da kırılgandır, ehli olmayanın ruhunu kanatır; elinde parçalanır. Değer vermeyenin, manâsını anlamayanın elinde kalır ve bu parça parça kelimeler, edebiyatın da kanayan yarasıdır. Önce düşünmek gerekir, fikir çilesiyle ruhu pişirmek zaruridir. Sonra ele alınır kalem, kalemin mürekkebi samimiyettir. Edebiyat bir madde değildir, kelimeler biçimin ötesinde bir dünyadır. İşte insanın iç dünyası için var olan ve tabiaten soyut bir değeri maddeleştirip ticarete dönüştürmeye çalışınca, bu sahtekârlık insanın önce karakterini sonra kalemini çürütür. Günümüz edebiyatı "edebiyat" değil, bir "ticaret ağı" olmuş durumdadır. Genç kuşak için yazılan ve satılma amacı güden niteliksiz kitap yığınları, kitap raflarını boydan boya süslemektedir. İnternet üzerinde karalanıp hiçbir şekilde önem gösterilmeyen o yazı parçaları, kâğıt yığınlarının arasına hapsedilip üzerine fiyatları biçilmiştir. Hele o yazar(!) diye dolaşan, toplasan elli kitap okumamış o tecrübeli insanlar... Kitap fuarlarında uzun uzun imza kuyrukları olan, el üstünde tutulan o müthiş sanatçılar... Eh, Hayyam'ın da dediği gibi galiba: "İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet, müstehâktır ona her türlü zillet."
    Fakat sanat? Ona ne olacak? Sırça köşklerinde yaşayan bu yazar müsveddeleri mi onun yaralarını saracak? Sabahattin Ali, Yakup Kadri, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal ve daha niceleri okunmazken ve raflarda unutulurken, onları kim hatırlatacak? Sadece isimleri, putlaşmış inançlar gibi, isimleri kalacak. Fakat fikirleri, anlatmak istedikleri, dilleri ne olacak? Çıkar için yazmadıkları belli olan ve sefil bir şekilde yaşamaya göz yumarak değer verdikleri edebiyat... Oysa sanat, geleceği içinde barındıran bir silahtı. Kurşunlarını galiba ellerinde kalem olan tüccarlar çaldı. Toplum da onların belki suç ortağıydı... -G.K.
  • Kitapçı raflarını süsleyen kılıfı güzel onlarca kitap... Üzerinde "çok satanlar" etiketi olan ve rafların önünde sergilenen o birbirinden farklı romanlar... Edebiyat mı? Artık o da mazinin buruk sesi. Sahaflarda, o birçok hayatın dokunup saklandığı eski kitapların arasında, kurtarılmak için bekleyen bedenler gibi, bir kalpte nefes almak hayalleriyle uyuyan kelimeleri kırışık yapraklar... Günümüzde kim bilir bir sahaf dükkanına gidip ikinci el kitap alan kaç insan vardır? Eski bir kitabın o hayat kokan kokusunu koklayan kaç insan?.. Fakat muhakkak çok yakın bir tarihte, herkesi okurken gördükleri o "çok popüler" kitaplardan birini eline alan ve zihinleri hiç yormayan olaylar silsilesiyle dolu o sayfalara kendini kaptıran onlarca okur bulmak mümkündür... O sayfaların dili nasıl hırpaladığını, kelimeleri nasıl ehemmiyetsizleştirdiğini ve düşünmek kabiliyetini kendilerinden nasıl çaldığını fark etmeden... Manâ desen yok, fikir desen belki bir parça gölgesi görünüyor ve edebiyat desen cesedi sayfalara serili. Bir parça ticaret, bir parça kazanç oyunu ve bir parça samimiyetsizlik... Oysa zamanın eski bir perdesinde "Edebiyatsız millet, dilsiz insan gibidir." diyen Namık Kemaller vardı. Bir kelimeyi yıllarca düşünen Yahya Kemaller, "Fikirsiz sanat olmaz." düşüncesini anlatmak isteyen Necip Fazıllar vardı. Şimdiyse kime sorsan elinde kalem, kime sorsan yazar... Bütün bu örnekler yazmanın kötü bir eylem olduğu fikrini desteklemek için değil elbette. Yazı, fikir dünyasının çocuğudur; ruhu yontan, incelten kelimelerden bıçaktır. Fakat bir o kadar da kırılgandır, ehli olmayanın ruhunu kanatır; elinde parçalanır. Değer vermeyenin, manâsını anlamayanın elinde kalır ve bu parça parça kelimeler, edebiyatın da kanayan yarasıdır. Önce düşünmek gerekir, fikir çilesiyle ruhu pişirmek zaruridir. Sonra ele alınır kalem, kalemin mürekkebi samimiyettir. Edebiyat bir madde değildir, kelimeler biçimin ötesinde bir dünyadır. İşte insanın iç dünyası için var olan ve tabiaten soyut bir değeri maddeleştirip ticarete dönüştürmeye çalışınca, bu sahtekârlık insanın önce karakterini sonra kalemini çürütür. Günümüz edebiyatı "edebiyat" değil, bir "ticaret ağı" olmuş durumdadır. Genç kuşak için yazılan ve satılma amacı güden niteliksiz kitap yığınları, kitap raflarını boydan boya süslemektedir. İnternet üzerinde karalanıp hiçbir şekilde önem gösterilmeyen o yazı parçaları, kâğıt yığınlarının arasına hapsedilip üzerine fiyatları biçilmiştir. Hele o yazar(!) diye dolaşan, toplasan elli kitap okumamış o tecrübeli insanlar... Kitap fuarlarında uzun uzun imza kuyrukları olan, el üstünde tutulan o müthiş sanatçılar... Eh, Hayyam'ın da dediği gibi galiba: "İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet, müstehâktır ona her türlü zillet."
    Fakat sanat? Ona ne olacak? Sırça köşklerinde yaşayan bu yazar müsveddeleri mi onun yaralarını saracak? Sabahattin Ali, Yakup Kadri, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal ve daha niceleri okunmazken ve raflarda unutulurken, onları kim hatırlatacak? Sadece isimleri, putlaşmış inançlar gibi, isimleri kalacak. Fakat fikirleri, anlatmak istedikleri, dilleri ne olacak? Çıkar için yazmadıkları belli olan ve sefil bir şekilde yaşamaya göz yumarak değer verdikleri edebiyat... Oysa sanat, geleceği içinde barındıran bir silahtı. Kurşunlarını galiba ellerinde kalem olan tüccarlar çaldı. Toplum da onların belki suç ortağıydı... -G.K.