• « إِنَّ مِمَّا يَلْحَقُ الْمُؤْمِنَ مِنْ عَمَلِهِ وَحَسَنَاتِهِ بَعْدَ مَوْتِهِ عِلْمًا عَلَّمَهُ وَنَشَرَهُ وَوَلَدًا صَالِحًا تَرَكَهُ وَمُصْحَفًا وَرَّثَهُ أَوْ مَسْجِدًا بَنَاهُ أَوْ بَيْتًا لاِبْنِ السَّبِيلِ بَنَاهُ أَوْ نَهْرًا أَجْرَاهُ أَوْ صَدَقَةً أَخْرَجَهَا مِنْ مَالِهِ فِى صِحَّتِهِ وَحَيَاتِهِ يَلْحَقُهُ مِنْ بَعْدِ مَوْتِهِ».

          "Mü'min kişiye, hayatta iken yaptığı amel ve iyiliklerden, öldükten sonra ulaşanlar, öğretip neşrettiği bir ilim, geride bıraktığı salih bir evlad, miras bıraktığı bir mushaf (kitap), inşa ettiği bir mescid, yolcular için yaptırdığı bir bina, akıttığı bir su, hayatta ve sağlıklı iken verdiği bir sadakadır. Ölümünden sonra kişiye işte bunlar ulaşır."
    Hadis-i Şerif
    İbn Mace, Mukaddime, 20, I,  22.
  • Babam anneme ilk hediye olarak kıymetli bir Mushaf-ı Şerif vermiştir. Bu Mushaf-ı Şerifi verdiği zaman, "Sana bir isim vermek istiyorum. Niyetle açacağım. Cenab-ı Hak bakalım nasıl bir isim kısmet edecek," deyip açmış. 325'inci sayfadaki Enbiyâ Sûresi'nin 28'inci âyetindeki "Müşfikun" kelimesi gözüne çarpmıştır. Bunun üzerine: "İnşallah hakkımda pek hayırlı, müşfik bir kadın olacaksın" demiş, mührünü kazdırmış, "Müşfika Başikbâl" unvanını vermiştir.
    Ayşe Osmanoğlu
    Sayfa 112 - Sultan Abdülhamid Han
  • Sabâh-ı ıyd kim âlem olup feyziyle nûrânî
    Sadâ-yı kûs u şevket eyledi pür-çarh-ı gerdânı

    Sarây-ı şehriyâr-ı âlem oldu maşrık-ı ikbâl
    Gelüp hep hâk-bûsa devlet-i ulyânın erkânı

    Kuruldu taht-ı âlî-baht tarz-ı dil-pesend üzre
    Döşendi pîşgâha ol murassa‘ ferş-i hâkânî

    Hezâran zîb ü ziynet sad hezâran ferr ü şevketle
    Cülûs etdi çıkup dehrin şehenşâh-ı cihânbânı

    Yesârında durup şehzâdegân izz ü sa‘âdetle
    Sipihr-i haşmetin her biri oldu mihr-i tâbânı

    Denür sâhib-kırânın çârdır yanında şemşîri
    Görüp şehzâdegânı anladım bu râz-ı pinhânı

    Mu‘ammer eylesin yavuz nazardan saklasın
    Mevlâ Ki onlardır binâ-yı izz ü şânın çâr erkânı

    Yemîninde dururdu hâtem-âsâ âsaf-ı ekrem
    Olup rûh-ı mücessem âlemin gûyâ nigehbânı

    Vezîr-i pür-himem Dâmâd İbrahîm Pâşâ kim
    Eder İbnü'l-Amîdi dergeh-i cûdunda derbânı

    Cenâb-ı sadr-ı a‘zam gûyiyâ tefsîridir onun
    Şehenşâh-ı cihan bir mushaf ammâ resm-i Osmânî

    Erişmiş olsa bu vakte Alî Şîr-i Nevâyî ger
    Olurdu ol hidîv-i ekremin bî-şübhe sekbânı

    Vezîr-i a‘zamın da izz ü devletle yemîninde
    Dururlardı şehenşâh-ı cihanbânın vezîrânı

    Durup ol çâr-düstûr-ı giran temkîn-i vâlâ-câh
    Ederler hıfz içün vefk-ı murabba‘ şâh-ı devrânı

    Birisi mesned-ârâ-yı Kapûdânî sa‘âdetle
    Üçü ol şehriyâr-ı âlemin dâmâd-ı zî-şânı

    Sütûr-ı nüsha-i devlet gibi şâhın kafasında
    Durur cümle ağâyân-ı harîm-ı hâs-ı sultânî

    Bu dârâtı temâşâ kıldı çün kim bende-i nâ-çîz
    Celâlet pertevinden hîrelendi çeşm-i hayrânı

    Mehâbet bir tarafdan bir tarafdan şerm ile haclet
    Gelüp dem-beste vü lâl eylediler tab‘-ı nâlânı

    Sürüp yüz hâk-i pâye yek-be-yek erkân-ı izz ü câh
    Kuruldu haşmet ü şevketle divân-ı Süleymânî

    Durup tertîb ile yerli yerinde ehl-i mansıb hep
    Tamâm oldukda dîvân-ı felek-unvânın erkânı

    Cenâb-ı şeyhü'l-islâm-ı şerîf-etvâr-ı sa‘d-âsâr
    Ki şâkird etmeğe etmez tenezzül Mîrzâ Cânı

    Ulûm-ı Bû Hanîfeyle derûn-ı sînesi memlû
    Vera‘la vech-i pâki subh-ı sâdık gibi nûrânî

    Onun ardınca bi'l-cümle sudûr-ı âsman-pâye
    Ki ilm ü fazl ü takvâ gevherinin her biri kânı

    Gürûh-ı dâ‘iyan bir bir öpüp dâmân-ı iclâli
    Hele ol devlet-i ulyânın oldum ben de şâyânı

    Şehenşâhâ hidîvâ şihriyârâ âsman-kadrâ
    Bu devletle bu abd-i kemterin sebk etdi akrânı

    Sa‘âdetle hitâb etdik ki geldin cümleden sonra
    Efendim kıldı ihyâ nutk-ı can-bahşın dil ü cânı

    Cemâl-i pâkin sâ'irden artuk görmek ister dil
    Aceb mi cümlesinden sonra bûs etsem o dâmânı

    Ne mümkindir kasîdeyle teşekkür böyle eltâfa
    Yerin bulsun deyü hünkârımın ammâ ki fermânı

    Bu gûne bir kasîde söyledi vasf-ı şerifinde
    Nedîmâ benden alup destine kilk-i dür-efşânı

    Eyâ iklîm-i pür-tekrîm-i İslâmın nigehbânı
    Bu kişver görmemişdir sen gibi sultân-ı zî-şânı

    Bu dünyâda sen ona sâlis oldun çünki lâyıkdır
    Bununla fahr ede ukbâda Sultân Ahmed-i Sânî

    Nesîm-âsâ çü fermânın iki deryâya şâmildir
    Denilsin zât-ı âlî-şânına İskender-i sânî

    Nizâmın buldu zât-ı akdesinle milket ü millet
    Misâl-i rûh ihyâ kıldı re'yin çâr erkânı

    Ser-â-pây-ı cihânı şöyle tezyîn etdi eltâfın
    Ki etmez böyle tezyîn nev-bahâran bir gülistânı

    Tasavvur etmedi bu câhı hülyâsında İskender
    Ferîdun görmedi rü'yâda bu tertîb-i dîvânı

    N'ola hurşîde teşbîh eylesem zât-ı hümâyûnun
    Ki onun da senin gibi cihanda yokdur akrânı

    Süheylin çeşmini ferr-i nigînin eyledi rûşen
    Mehin ruhsârını tâb-ı rikâbın kıldı nûrânî

    Felekde resm-i izz ü câh u haşmet n'idügün bilmez
    Senin dârâtına teşbîh eden Dârâ vü Hâkânı

    Cihânda vâdî-i âdâb-ı hidmet görmemişdir hiç
    Derinde hidmete lâyık görenler şâh-ı İrânı

    Adûlar rütbe-i ikbâlini bir hoşça fark etsin
    Cilâ versin çeküp çeşmânına kuhl-ı Sıfâhânı

    Sen ol hâkân-ı mensûrü'l-alem sultân-ı âlemsin
    Ki hem-demdir senin her kânna tevfîk-i Rabbânî

    Hilâfet zât-ı âlî-şânına mahsûsdur şimdi
    Sana nisbet mülûkun muzmahildir rif at ü şânı

    Sana Hak kıblegâh-ı dîn-i Hakkı eylemiş ihsân
    Sana muhtâcdır cümle cihânın ehl-i îmânı

    Münevver meşhed-i kuds-âşiyân-ı mefhar-ı âlem
    Senin mülkünde olmak sana Hakkın mahz-ı ihsânı

    Husûsa hırka-i pâk-i Resulullah kim onun
    Melekler bûs-ı dâmâniyle fahreylerse erzânî

    Der-âgûş eyleyüp ol cism-i pâki nûr ile dolmuş
    Misâl-i perde-i fânûs dâmân u girîbânı

    Ne devlet ne sa‘âdetdir hezâran hamd ü şükr olsun
    Cenâb-ı hazret-i Hak sana ihsân eylemiş onu

    Ya ol vâlâ âlem kim kâmet-i dil-cûsu olmuşdur
    Riyâz-i cennetin gûyâ ki bir serv-i hırâmânı

    Nihâl-i kaddinin üftâdesidir sidre vü tûbâ
    Esîr-i şukkası rûhâniyân-ı arş-ı Rahmânî

    Resûl-i kibriyânın ol mübârek râ'yeti şimdi
    Muhayyemgâh-ı nusret-şânının olmuşdur unvânı

    Alem-dâr-ı Resûlullahsın ikbâl ile çünkim
    Sana tâbî‘dir elbette cihânın pâdişâhânı

    Şehenşâhâ egerçi âlemin eyyâm-ı adlinde
    Sabâh-ı ıyd ile hem-pâyedir her vakt ü her ânı

    Velîkin bu mübârek ıyd dahı eyleyüp teşrîf
    Sıtanbûlun ferahla ıyd-ber-ıyd oldu her yanı

    Binüp sad 'izz ü nâz ile semend-i şûh-reftâre
    Güzeller Atmeydânında alır şimdi meydânı

    Husûsa Hazret-i Eyyûb ile meydân-ı Tophâne
    Birer takrîb ile elbette cezb eyler cüvânânı

    Firâz-ı Üsküdârın bu‘dı vardır gerçi kim ammâ
    Yine inkâr olunmaz Hak bu kim onun da seyrânı

    Ya Sa‘d-âbâd-ı dil-cûnun efendim sorma hiç vasfın
    Kulun bir vech ile ta‘bîre kâdir olmazam anı

    Müferrih gam-zedâ hâtır-güşâ dil-cû vü rûh-efzâ
    Temâşâsı muhassal mest ü hayrân eyler insânı

    Biçinmiş bağlar ıydıyye cümle fıstıkî atlas
    Sarınmış başa neftî şâlını serv-i hırâmânı

    Gümüş renginde bir dîbâ biçinmiş cedvel-i sîmîn
    Velîkin hâre gibi mevci var şeffâf u nûrânî

    O dîbâ âb-şârın dahı eğninde heman farkı
    Bunun mevci biraz sık onun ise kaddi tûlânî

    Yine ıydıyye bahşişler verüp fevvâre-i dil-cû
    Dem-â-dem etmede etrâf-ı havza sîm-efşânı

    Şehenşâhâ bu ıyd eyyâmı cümle kulların çünkim
    Şeref-yâb oldu pâ-bûsunla buldı izzet ü şânı

    Ya Sa‘d-âbâd dahı çekmede hasret pâ-bûsa
    Onun hakkında da icrâ kıl ol lutf-ı firâvânı

    Buyur ol cây-ı dil-cûyu ser-efrâz eyle lutfunla
    Hemîşe hem-rikâb olsun sana te'yîd-i Rabbânî

    Hudâ hem-vâre mahfûz eyleyüp zât-ı hümâyûnun
    Musahhar eylesin fermânına İrân u Tûrânı.
  • İslâm dininin mukaddes kitabı Kur'an-ı Kerîm de, çocukları oldukça etkilemektedir. Okunan Kur'an'ı dinlemek onların ruhlarında büyük bir ferahlık meydana getirdiği gibi, "Mushaf-ı Şerif adı verilen kitap halindeki varlığı da, dini ilgi ve uyanışlarına vesile olmaktadır.
  • Bakın, bir zamanlar “Hangi suçundan dolayı öldürüldü? ” sorusu, şehirde yaşanan bir dramı sona erdirmek için sorulmuştu. Yani hayatın içenden gelen bir soruydu.Bunu duyan mağdurlar ve mazlumlar bu sese doğru koştu. Kılıcını kınından çeken “Bu soruyu sorana yemin olsun ki artık kılıcımız bu sözün arkasındadır! ” dedi. Muazzam bir hareket başladı. Meydan “okudu”, rüzgar gibi esti, yel gibi savurdu. Mekke’nin arka sokaklarına dağıldılar, gömülen çocukları tek tek buldular, ölmedilerse daha topraktan çıkardılar ağlaya ağlaya. Ve daha kimseyi gömdürmediler…
    Sonra hayatın içinden gelen bu soru, “Tekvir” suresinin “8. ayeti” olup mushaflaştı. “Mushaf-ı Şerif” duvara asıldı büyük bir saygıyla. Abdestsiz dokunulamaz, salavatsız okunamaz hale geldi. Hafızlar ezberledi, üzerine yığınla tefsirleri yazıldı, sayı değerleri ölçüldü, ebced hesabına göre manalar çıkarıldı üzerinden…
    Bugün hala ezberleniyor, cinci hocalar suya batırıp okuyor, muska yapıp koyunlara asılıyor. Her yerden “Hangi suçundan…” sesleri geliyor. Salonlar bu sesle çınlıyor. Tekkelerden “Hangi, hangi, han, ha, hu, hu, hu…” zikirleri yükseliyor.
    Ama şehirlerin arka sokaklarında, okulların önlerinde ve daha nice yerlerde kızlar diri diri gömülmeye devam ediyor. Nice hayatlar mahvediliyor, gelecekler karartılıyor. “Su getirin, su getirin…” sesleri gibi “Hangi, Hangi suçundan…” sesleri en ince tecvid kaidelerine kadar okunup duruyor…
    Bir tek kız çocuğu ise gömülmekten kurtarılmıyor.
    İşte bu bir dinin hayattan hazin çekilişidir.
    Bir zamanlar hayatın çığlığı olarak doğmuş bir dinin, yaşamla bağının koparılması, tarihin ve hayatın gerisine düşmesidir. Onun da artık bir eski çağ metni, lahuti bir ayin sesi olmasıdır. Yerini hayatın ortasından yani evler, sokaklar ve caddelerden ıssız tapınaklara taşımasıdır…
    Madem öyle, genç, diri ve yepyeni bir kuşak ona sahip çıkmalı ve bu dini doğduğu yere tekrar döndürmelidir. Kur’an’ı orada anlamalı, yorumlamalı ve yaşamalıdır. Şehrin arka sokaklarına dağılmalı, hayatın mecralarına girmeli, şehrin temposuyla birlikte atmalı, Kur’an’ı gerçek hayat kitabı olarak yeniden “okuma”lıdır…
    Aksi halde görünen köy klavuz istemez; büyük bir saygıyla din hayattan çekiliyor.
    AB’ye girmiş bir Türkiye’de “namaz” adlı folklorik oyunları seyretmeye ve alkışlamaya hazır olun. Siz değilse bile üç kuşak sonraki torunlarınız…
    En hazini de bu kendi ellerimizle yaptıklarımızdan dolayı olacak…'
  • Yeri göğü yaratan perverdigâr hakkıyçün ve Mushaf-ı şerîf hakkıyçün ve Peygamber-i Zî-şân Efendimiz hakkıyçün, şu yazılanlara hiçbir fert muhalefet eylemeye!"