• 160 syf.
    ·4 günde
    İNSANLIĞIN DİRİLİŞİ KİTABINA FİKRİ BİR BAKIŞ YAHUT TAHLİL
    ‘Bu dünya hayatı insan için hakikat savaşını vermekten ibarettir.’ Müslüman’ın dünyaya, olaylara bakış açısı dünyayı ahirete köprü diye telakki etmek, ahiretin tarlası görmekten ibarettir. Bütün oluşlar, olamayışlar, yapılanlar ve yapılamayanlar bu görüş etrafında halkalanır. Üstat Necip Fazıl’ın deyişiyle ‘Batının her sahada arayıp bulamadığı cennet İslam’da: her sahada içine düştüğü cehennemden kurtuluş yolu İslam’da, her şey İslam’dadır.’
    Maddenin manayı kuşattığı ve adeta hiç dirilmeyecekmişçesine öldürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Amaçlarla araçların karıştığı, araçların kutsal, amaçların ezgin olduğu bir çağ bu. Teknik planda en güzel evler, arabalar ve insanın kullanması için meydana gelen tüm eşyalar olağanüstü iken bütün manaların tersyüz olmasıyla beraber insana hizmet etmesi gereken aynı eşyalar insanı hizmetçi kılmakta kendine. Modern ve mükemmel(!) kölelik statütüsüne yükselen insan, ideolojileri kendine payanda kılarak içerisinde bulunduğu eziklikten çıkacağı zannına kapılmış durumda. İnsanlık kendisini yeniden diriltecek ve her şeye hak ettiği değeri verecek nizama hasret. Bu nizam tüm kuşatıcılığı ve en ufak boşluğa mahal vermeden tesis ettiği sistemle şüphesiz ki İslam’dır. Bir annenin dahi çocuğuna kızarken bir diyalektiği vardır. Hangi kelimeyi öne, hangi kelimeyi arkaya alacağının bilincindedir. En basit meseleler dahi anlatışları, ortaya koyuluş usulleri itibariyle öne çıkar. Doğruyu bilmek önemli olduğu kadar doğru bir şekilde anlatmak da mühimdir. Derdinizi anlatamaz, davanızın neyi ifade ettiğini hakikatiyle sunamazsanız başkalarının sizi diledikleri sıfatla takdim etmesine de karşı çıkamazsınız. Müslümanlar son iki asırdır İslam’ı anladıklarını zannededursunlar, ondan aldıkları azıcık payı da modern çağa yem etmiş durumdalar. İslam ya hep yahut hiçe taliptir ve hepin olmadığı yerde hiçtir. Büyük Doğu mimarının da zikrettiği üzere davamızı binlerce ciltle ifade edeceğimiz gibi onu tek heceyle de ortaya koyabiliriz: HEP! Yaptığımız tüm okumalar, yazdığımız yazılar, ettiğimiz kelamlar ve hayatın duraksama kabul etmediği her anındaki oluşlarımız bu ‘hep’ in etrafında halkalanmıyor, iç içe geçip bizi hakikate ulaştırmıyorsa; kabukta kalmamız ve çoğu kimsenin düştüğü yanlış gibi anladığımızı zannettiğimiz şeyden (İslam’dan) nasipsiz olduğumuz ahiret gününde önümüze konacaktır. Allah bizi olmadığımız davanın maliki gibi görünmekten(münafıklıktan) korusun. Böyle bir takdim yaptıktan sonra kitabımız hakkında birkaç kelam edebiliriz:
    Kitabımızın müellifi Sezai Karakoç. İçerisinde hayati tahlilleri barındıran kitabımız ilk planda üç kısımdan oluşuyor.
    1)Bunalımın kaynağı: İnsanlığın bunalımının asıl kaynağının neyden kaynaklanıp neye sebep olup, insandan neyi götürdüğünü anlatma gayretinde olan müellif, Batı’nın bunalımının neden geçici bir bunalım olmadığını ve bu bunalımının nereden kaynaklandığını batının köklerine inerek tespit ediyor. Avrupa medeniyeti karşısında diğer medeniyetlerin gün geçtikçe ona bilendiğini ve zaman içerisinde bu medeniyetin kendisini yutmasının elzem olduğunu ortaya koyuyor. Rönesans’ın hangi şartlar altında, nereden neşet ettiğini ve İslam karşısında bir oluş( yani İslam’ın Avrupa’yı zorlaması sonucunda) olduğunu açıklıyor. İlk planda Rönesans’ın Avrupa medeniyeti için bir kültürel atılım ve diriliş gibi olduğu gözükse de o günden bu yana tek ilerlemenin teknik alanında (teknoloji, zanaatta) olduğu tespitini iyi anlamamız ve fiziğe yani madde planına önem verip metafiziği yani manayı unutmanın bir medeniyeti canavarlaştıracağını da fehmetmemiz gerek bu satırlardan ayrıca.
    2)Tablo: Bu bölüm kitabın yekûnunu teşkil etmekle beraber içerisinde ölüm dikkati, tapınak, politika, devrim, put, bilim ve edebiyat gibi başlıklar altında çok mühim meseleleri tablolaştırıyor. Batı medeniyetinde olmayan nübüvvet inancıyla beraber insanlığın artık mabetlerini turist gözüyle gördükleri ve dolayısıyla asıl manadan yoksun oldukları ifadesi bugün için Türkiye halkını ne kadar da çerçeveliyor değil mi? Ayasofya’nın ibadete açılması bir yana, Ortaköy Camii ve Sultanahmet’e dahi sözde Müslümanların nasıl pervasızca girip bir Avrupalıdan dahi daha hayâsız davrandıkları bir vaziyette Ayasofya’yı açmak kuvvetinde olamayız elbet. (Ayasofya İstanbul’un kılıç hakkıdır, onu müzeleştiren, imkân olduğu halde aslına irca etmeyene Sultan Fatih’in laneti vardır.)
    Ayrıca bu bölümde felsefe ve kent bölümleri de anlama gayretinde olan ve bu meseleleri derinlemesine düşünmekten kaçmayan için diriltici mesajlar barındırıyor.
    3)Diriliş İnsanı: Son bölümü müellif diriliş insanının özelliklerini anlatmaya ve onun Müslüman’dan başkası olamayacağına işaret etmeye ayırıyor.
    Evet, dünya bir dirilişe gebe, bu dirilişi dinini anlayan, anladıktan sonra yaşayan ve yaşatma uğrunda ömür tüketenlerden başkasının yapamayacağı hakikatini iyi anlarsak, olmaya önce kendimizden başlamamız gerektiği ve ancak bu aşamadan sonra birilerini dirilteceğimizi de iyi anlarız. Öldürücü hastalığa yakalanmış bir doktor tek bir hastayı dahi tedavi edemez çünkü.
    Tüm bu anlattıklarımızın ilk planda tezahürünü, ne nispette diriliş insanı olduğunu ölçme gayesinde olanlar; sabah namazında üzerlerinden yorganı fırlatma iradesi ve süratine baksınlar.
    Allah’a emanet olun…
    (Mehmet Edirneli)
  • Din toplum ilişkisi yüzyıllardır sorunludur. Devletin dine müdahil olması ile birlikte bu sorun daha da büyümüştür. Ancak bu dönemlerde sorunlar olsa da dinin değer üretme kapasitesi ve meşrulaştırma gücü hala mevcuttur. İktidarlar da bundan azami ölçüde yararlana gelmişlerdir. Oysa özellikle son yüzyıldaki teknolojik gelişmelerin yeryüzünü küresel bir köye dönüştürmesi ile birlikte ortaya çıkan yeni tanrı, varlık, insan, din, eğitim ve devlet tasavvurları ile insan yeni bir değerler sistemi içerisine sokulmuştur. Bu küresel yeni değerler süreç içerisinde klasik dini değerlerin yerini almış, dinler bu yeni akıma yeni değerler üreterek cevap veremeyince ve klasik dinler bu yarışta geri kalınca, küresel dinin inananına dönen insan da klasik dini tasavvurlarla arasına mesafe koymaya başlamış, bu sürecin sonunda din değersizleşmiş ve meşruiyeti sorgulanır olmuştu. Bu durum inananının nezdinde de kendi dininin meşrulaştırıcı gücünün ve otoritesinin zayıflaması sonucunu doğurmuştu. Maalesef İslam dini de hem inananının sorunlu tasavvurları hem de sorunlu din yorumları ve uygulamaları nedeniyle inananının nezdinde değer üretme kapasitesini ve meşrulaştırma gücünü önemli ölçüde kaybetmişti.

    Sorun Müslüman coğrafya özelinde incelendiğinde, dinin günün ihtiyaçlarına cevap verecek bir değer üretmemesinin/ üretememesinin, “Müslümanın” nazarında dinin toplum hayatındaki yerinin daralmasına, bunun bir sonucu olarak toplumun dinden uzaklaşarak sekülerleşmesine, din ile arasına mesafe koymasına, dinin mabete/ ibadethaneye hapsedilmesine, günlük hayata ve dünyaya dair talep, kural ve yaptırımlarının gözardı edilmesine neden olmuştu. Başka bir deyişle din, sadece namaz, oruç, hac gibi belli ritüellere/ ibadetlere indirgenmiş, dinin hayata, dünyaya dair talep, ilke ve kuralları yok sayılır olmuştu.

    Bu gerçekliğe paralel olarak bazı dindar kesimlerin nezdinde din, tanrı ve inanan tasavvuru yeni bir hale evirilmiş, dini görüş ve tavırlar daha da keskinleşmiş, radikalleşmiş, İslam, klasik bir ibadetler dini olmaktan çıkarak sosyal hayatın bütününü kapsayan ve devleti de kuşatan bir ideoloji olarak algılanmaya başlanmıştı. Bu yeni radikal, dünyacı tasavvurun bir neticesi olarak Müslüman coğrafyanın farklı bölgelerinde bu anlayışa uygun siyasi ve dini hareketler ortaya çıkmıştı. “Bazı araştırmacılar” bu radikalleşmeyi toplumun önemli bir kesiminin dine lakayt haline ve dinin, hayatın çok dar bir alanı ile sınırlanmasına bir tepki olarak yaygınlaştığını, bu etki tepki halinin dindarların iktidara yürümelerine, iktidarların dinîleşmesine, klasik devletlerin dinî devletlere dönüşmesine neden olduğunu iddia ederlerken, bazı gözlemciler de, iktidarın dindarı dünyevileştirdiği, klasik dini tutumlarının değişmesine neden olduğu, dindarı şehirlileştirerek farklı bir kişiliğe dönüştürdüğü tespitini yapmışlardır. Bu iddia ve tespitlerin pek çoğu Milli Görüş ve Ak Parti iktidarlarının Türkiyeli dindarların hayatında ortaya çıkardıkları değişiklikler esas alınarak yapılmıştı. Kısacası bir taraftan dinin değersizleştiği, meşruiyetinin tartışıldığı, değer üretme ve meşrulaştırma kapasitesinin kaybolduğu tespiti yapılırken diğer yandan da dini fanatizmin, dinin, dindarlığın, dini kurumların ve din adamlarının etkisinin arttığı iddia edilebilmektedir. Bu nasıl olmaktadır?

    Bu tespitleri Müslüman coğrafya özelinde değerlendirdiğimizde çelişki, hatta birbirinin karşıtı gibi görünen pek çok durumun konuya bir bütün olarak bakılamadığından kaynaklandığı ve bir çelişki ve karşıtlığın bulunmadığı aksine aynı sonuç için birbirini beslediği kanaatindeyim. Çelişki gibi görünen şeylerin öz ve amaçla değil sadece görüntü ile ilgili olduğunu, bu iddiaların sadece şekli bazı farklılıklar göz önünde bulundurularak yapıldığını, yaşanılan gerçeklikler ile çeliştiğini, genel kanaatin aksine gerçek durumun daha farklı olduğunu düşünmekteyim.

    Son günlerdeki bir gelişme benim kanaatlerimi pekiştirdi, seküler kesim ile dindar kesimin dünyevileşme, dinin değer üretmemesi ve meşrulaştırıcı özelliğinin kaybolması konusunda aynı noktada durduklarını gözler önüne serdi. Önce Diyanet işleri Başkanı/Başkanlığı, sonra da Türkiye’nin en kıdemli ve etkili alimlerinden, İslam hukukçularından Hayrettin Karaman hoca, tütün ve tütün mamullerinin tüketilmesinin (sigara ve nargile olarak içilmesinin) HARAM olduğunu açık bir şekilde ve kesin bir dille ifade ettiler; yani haram olduğunun fetvasını verdiler. Bunu kendi kanaatleri olarak değil dini bir hüküm olarak vaz ettiklerini söylediler. Ki daha önce başka hoca efendiler de bu yönde fetvalar vermişlerdi.

    Bu fetvaları konu edişimin nedeni, fetvaların benim kanaatim ile örtüşüyor oluşu değil, İslam dediğimiz dinin bir inanç, eylem/amel bütünlüğü olduğu, bunların bir kural/ kurallar içerisinde ve bunlara inananlarla birlikte yaşanma durumunda olmasıdır. Bir fikri, bir anlayışı, bir inancı din kılan şey, o inancı kabul edenlerin, inandıkları şeylerin gereklerini bir bütünlük içerisinde ve kurallar çerçevesinde bir aile gibi birlikte yaşamalarıdır. O anlayışın toplumsal tekabülüyeti, ortak bir anlayış, kavrayış ve uygulaması yoksa o anlayış bir fikir, bir inanç olmaktan öte gitmez ve asla bir din olmaz. Yani bir dini din yapan şey inanç ve ilkelerinin kurallara dönüşerek inananları tarafından uygulanıyor olması ve yeni durumlara karşı dinin temel ilkeleri çerçevesinde yeni kurallar koyacak bir aklın ve mekanizmanın bulunuyor olmasıdır. Yoksa o din yaşamaz ve toplumsal karşılığı kalmamış (tarih kitaplarında bolca gördüğümüz) arkaik bir inanca dönüşür. O dinin inananlarının her birinin o dini farklı farklı yorumlamaları ve farklı farklı uygulamaları o dinin inanlarını ortak bir anlayışa, ortak bir hedefe, ortak/benzer bir uygulamaya yöneltmiyor, onları ortak ilkeler ve pratikler çerçevesinde bir araya getiremiyorsa, o din, din olmaktan çıkmış demektir. Dolayısıyla burada ortak bir inançtan, amel ve uygulamadan hatta bu anlayışın devam etmesi durumunda ortak ibadetlerden/ ritüellerden de söz etmek mümkün olmayacaktır.

    Daha önce de pek çok örnek nedeniyle İslam, dinin sadece ritüellerle sınırlı, ahlak ve hayata dair özellikle de bugüne dair hiçbir talebi ve yaptırımı olmayan bir dine veya hiçbir değer üretmeyen dünyevi bir ideolojiye dönüşmeye başladığı ile ilgili kaygılarım dolayısıyla bu sigaranın haramlığı konusunun toplumdaki yansımalarını görmenin kaygılarımın geldiği nokta açısından bir bakış açısı oluşturacağını düşündüm. Ve o günden bugüne, bu “fetvalar” konusunda Türkiye’deki Müslüman ve muhafazakâr kesimin tavrını merak ettiğimden, bu konuda nasıl bir gelişme yaşandığını görmek için kendi çevremi gözlemlemeye, nazımın geçtiği insanlarla konuşmaya, onların gözlemlerini sormaya başladım. Gözlemlerim ve aldığım cevaplar; Müslüman ve muhafazakâr toplumda bu fetvaların herhangi bir karşılığının bulunmadığı yönündeydi. Hiçbir Müslüman (bu Müslüman hangi yapıya ve anlayışa sahip olurlarsa olsun) bu fetvaları bağlayıcı bir karar/ fetva olarak görmüyordu. Yani bu hoca efendilerin ve Türkiye’nin tek, resmi “dini kurumu” olan DİB’in ve Ülkemizin en önde gelen, “en saygın”, alanı İslam hukuku olan bir hoca efendinin kesin bir dille “Sigara Haramdır.” diye fetva vermelerine rağmen, dindar toplumda karşılık bulmamıştı ve hiçbir Müslüman “madem dini otorite ‘sigara haramdır’ diyor, o halde ben de bu haram olan davranıştan vaz geçiyorum, şu andan itibaren sigara ve/ veya nargile içmeyi bırakıyorum” dememişti.. Aksine tütün ve tütün mamullerini tüketmeye devam ediyordu.

    Tabi burada “dini otoritenin” güvenilirliği karşımıza ciddi bir sorun olarak çıksa, bunun pek çok sebebi bulunsa da Sünni İslami anlayışın ve dini ve siyasi otoriteye bağlılığın üst düzeyde olduğu bir toplumda bunların olması, üstelik birey olma konusunda pek çok defomuzun bulunmasına, ümmettin bir parçası olarak, kendi içinde bir bütün, anlamlı, ilkeli, kimlik ve kişilik sahibi bir birey olmayı bir türlü beceremeyişimize rağmen (Çünkü pek çok konuda sürü psikolojisi refleksi sergiliyoruz.) Türkiyeli Müslümanların “Otoritenin kararı/ görüşü beni bağlamaz, bu bir yorumdur, ben bu yoruma katılmıyorum, benim yorumum farklıdır.” diyebilmesi çok anakronik ve üzerinde kafa yorulması gereken bir durumdur. Üstelik bu tavır sadece bu konu ile sınırlı da değildir, günlük hayatta bunun pek çok örneğine şahit olmaktayız. “Müslümanlar” kendi konumları, çıkarları vs. nedeniyle ya mevcut dini kuralları görmezden gelerek ya da “benim din yorumum farklı” diyerek dinin, geleneksel dini tasavvurun, kökleşmiş uygulamaların aksine uygulamalar içine girebilmektedir.

    Yeri geldi tam da burada ifade etmeliyim. Böyle bir yaklaşım içerisinde olan kesimler çoğu zaman “Otoritenin kararı/ görüşü beni bağlamaz, bu bir yorumdur, ben bu yoruma katılmıyorum, benim yorumum farklıdır.” demelerine rağmen, “bu hakkı” sadece kendilerine has kılarak, farklı yorumları din dışı ilan etmekte, yorum sahiplerine mürtedliğe kadar varan suçlamalarda bulunmaktadırlar. Maalesef bu anakronik ve komik durum her iş ve eylemimizde karşımıza çıkmaya başlamıştır.

    Mesala; “Domuz haramdır” denildiği için domuz eti yemeyen, “Şarap hazırlamak ve içmek haramdır” denildiği için alkollü içecekler tüketmeyen, “zina haramdır” denildiği için nikahsız olarak bir bayanla birlikte olmayan, “faiz haramdır” denildiği için parasını bankalara değil “faizsiz” finans kurumlarına yatıran birisi, “Şarap hazırlamak ve içmek haramdır” denildiği için esrar ve eroin gibi bazı uyuşturucuları kullanmadığı halde (Afganistan gibi ülkelerde haram olduğu kabul edilmeyerek içilebiliyor ve yaygın olarak üretiliyor.) yine uyuşturucu özelliği olan bazı otları hem ot olarak hem de işlenmiş haliyle kullanılabiliyor. Aynı şekilde “sigara haramdır denildiği halde hem de bunun en “yetkili ağızlar”, “en yetkili kurumlar” tarafından ifade edilmesine rağmen sigara içmeye, yine bütün dini metinlerde “yalan haramdır” denildiği halde yalan söylemeye, “rüşvet almak ve vermek haramdır” denildiği halde rüşvet almasa da vermeye, “kul hakkı yemek haramdır” denildiği halde kul hakkı yemeye, kendi yakınlarımızı kayırmaya, hak etmediğimizi almaya devam ediyoruz.

    Bu devam etmenin altında, çevrenin, yetişme şartlarının etkisi, insani zaafların, “tövbe kapısının açık olması” kanaatinin teşvik edici bir unsura dönüşmesi gibi etkenler yatsa da asıl sebebin insan zihninde bu konulara dair farklı kanaatler, okumalar, açıklamalar bulunması ve bu kanaatleri ve okumaları, yaptıklarını meşrulaştıracak şekilde yorumlanmasının yattığını düşünüyorum. O, bu yorumu yaparken de büyük bir ihtimalle sahip olduğu inancın, inananı olduğu dinin nasıllığını, ilke ve kurallarına uyup uymadığını, üyesi olduğu toplumun ne dediğini, nasıl yaşadığını, toplumsal aidiyetini hiç hesaba katmamış olduğunu, hatta çoğu durumda bunların aklına bile gelmemiş olduğunu varsayıyorum.

    Bu durum, dinin toplumdaki otoritesinin kaybolmasının çok ötesinde, dindarın nazarında dinin yok olduğunun veya başka bir şeye hatta yaptığı şeyleri meşrulaştıran bir araca dönüştüğünün bir göstergesi olsa gerektir. Öyleki bu hal bir karaktere dönüşerek kişisel pragmatizmin/iktidar elde etmenin bir aracı haline de gelebilmektedir ki Müslümanların iktidarla iç-içe oldukları her bir durumda bu hal daha net bir şekilde görülebilmektedir.

    Burada üzerinde durulması gereken başka bir konu daha var; o da, dinin salt bir örf, bir gelenek, bir kültür haline gelmiş olması ve dindarların bu örf, gelenek ve kültür ile bir din imiş gibi ilişki kurmalarıdır. Atalarının döneminde var olmayan, gelenek içerisinde yer bulmayan, kültüründe yer almayan hiçbir fikir ve uygulama bu insanlar açısından bir din, dini bir kural ve dini bir gereklilik olarak görülmüyor. Onlar açısından din, geçmişte olup bitmiş, örf ve kültüre dönüşmüş, bugün sadece geçmişte olanın tekrarından ibaret bir şeydir. Din bugüne dair bir şey söylemez sadece geçmişi tekrar eder. Dolayısıyla dinin, bugün ile ilişkisi kurulamadığı için dinin, bugünün sorunlarına ait bir cevabını üretmek de mümkün olmuyor. Din ile bugün arasında ilişki kurup bu ilişkinin özelliğine göre cevap üretenlerin cevaplarına da itibar edilmiyor. Çünkü bugün olan “modern olan”, türedi, dindışı bir şeydir. Yani bugünün Müslümanı için din, dünya dışıdır, bugünün dünyasına değil geçmişin dünyasına ait bir şeydir. Onun için bu dünyaya ait olan şeyler içinde hangi yanlışı, hangi çirkinliği, hangi zulmü ve haksızlığı barındırırsa barındırsın eski dünya/ gelenek içinde bire-bir isimlendirilmemiş ise o pisliği, o çirkinliği, o haksızlığı yapmakta kendisi için bir beis görmüyor. Bu yapılanlar içerisinde sigara veya ot ne ki…

    Ama tüm bu açıklamalardan sonra en temel yanılgının dinin tek başına yaşanabileceği iddiası olduğunu söylemeliyim. Bu durum çoğu zaman açık bir iddia olarak ortaya konmasa da bir dinin müntesibi gibi yaşandığı varsayılsa da ortaya konan söz, hal ve davranışlar, dolaylı olarak bir iddia içinde olunduğunu göstermektedir. Çünkü bir toplum içinde yaşıyor olmak kendisini o toplumun bir parçası olarak görenlere bazı temel sorumluluklar yükler. Hem o toplum içinde yaşıyor olmak hem de kendisini hiçbir sorumlulukla yükümlü olarak görmemek ancak böyle bir anlayışın ürünü olabilir. İşte böyle bir anlayışın sahibi ancak kendisinin arzu ettiği her şeyi yapabileceğini varsayar.

    Tüm bunları kimlik ve kişiliği gelişmemiş, kendisine ve çevresine karşı sorumluluk bilinci olmayan ferlerden meydana gelen toplulukların bir sürü mantığı ile ne tür kötülükler yaptıklarının şahidi ve daha ne çok kötülükler yapabileceklerini öngören birisi olarak söylüyorum. Evet, iyilik de kötülük de hep birlikte topluluk içinde yapılır. İnsan da olacaksan hayvan da olacaksan topluluk içinde olur. İnsanın doğası ve yapısı onun toplum içinde toplumun bir ferdi olarak yaşayacak şekilde kodlanmıştır. Toplumun dışına çıktığında o yoktur. Toplumun içinde olduğunda da insan olması hele de Müslüman olması için yapması gereken pek çok şey, olması gereken pek çok durum vardır. Din, onun insan/ Müslüman olmasının bir aracıdır. Tabi insan o aracı da bozup kendisine benzetir; bu da başka bir konu…
  •  Mâtürîdi Penceresinden Müslümanların Birbirine Bakışına Bir Yol Çıkar mı?
    Doç. Dr. Ali Karataş
    İmam Mâtürîdi, hem İslam düşüncesinde önemli olan pek çok konuyu değerlendirirken hem de Kur’ân’ı anlama ve yorumlamada sistematik davranan bir âlimdir. Onun bu sistematikliği aynı zamanda farklı görüş sahiplerine karşı mücadele ederken de ortaya çıkmaktadır. İmam Mâtürîdî’nin mücadelesinde dikkat çeken taraf, onun hem Müslüman olup da Müslümanlar içinde öteki görülenlerle hem de İslam dairesi içinde kabul edilemeyecek birçok heretik yapıyla fikri mücadele içinde olmasıdır. Bu durumu günümüz açısından düşündüğümüzde Müslümanların kendi içinde birilerini ötekileştirerek heretik bir hüviyete sahip Müslüman gurup veya kişiler oluşturma uğraşısı içinde olmaları olayın acı veren bir boyuta taşındığını göstermektedir.

    Mâtürîdi ile bu durumun günümüze ve bize bakan tarafı Müslümanların, Mâtürîdî’nin fikri mücadele yönteminden hareketle benimsemedikleri ve bir türlü hazmedemedikleri diğer Müslümanlarla nasıl mücadele edebileceklerine dair çıkarımlarda bulunmaktır. Yani ben, fikrini veya zikrini benimsemediğim bir Müslümanla mücadele etmek istediğimde bir ehlisünnet müntesibi olarak Mâtürîdî’nin yaklaşımlarından hareketle nasıl bir yöntem içinde olacağım. Tabi ki öncelikle burada mücadele etmemin gerekliliği peşinen kabullenen bir fikir olmuştur. Çünkü biz Müslümanlar, bu konuda başarılı bir imtihan vermemekteyiz ve bizim gibi düşünmeyenlerle mücadele etmemiz gerektiğini zorunlu olarak benimsemiş durumdayız ve bundan da bir türlü vazgeçememekteyiz. Bu sebeple madem böyle bir uğraş içinde olacaksak o zaman bunun bir ahlakı olmalıdır, çünkü Müslümanın her hal ve hareketi ahlaka tabidir. Buna bağlı olarak birbirimizle ilişkimiz nasıl ahlaki çerçevede olmak zorundaysa birbirimizle mücadelemiz, tartışmamız ve hatta daha saldırgan bir şekilde kavgamız da olacaksa bunun da ahlaki bir tarafı olmalıdır. Buradan varmak isteğimiz sonuç ise biz Müslümanların hem yerel hem de küresel ölçekte problemlerimize ışık tutacak ilkelerin imam Mâtürîdî’den hareketle nasıl olabileceğini tespit etmeye çalışmaktır. Mâtürîdî’nin bilgi anlayışını ortaya koymadan tabi ki birçok konuya bakışında sağlıklı sonuçlara ulaşmak imkân dâhilinde değildir. Bize göre Müslümanların birbirine bakışı da bu çerçevede değerlendirilebilecek bir hüviyete sahiptir. Bu sebeple Mâtürîdi penceresinden Müslümanların birbirine bakışına bir yol bulmak için onun temel bazı bakış açılarını tespit etmek faydalı olacaktır. Bu nedenle öncelikle Mâtürîdî’nin bilgi nazariyesine bakmadan konuyu temellendirmenin imkân dâhilinde olmadığını düşünmekteyiz.

    Ayrıca şunu da ifade etmek istiyoruz: Bizim burada yapmak istediğimiz Mâtürîdî’nin herhangi bir konuda fikirlerini tespit etmekten ziyade, onun, sorunların çözümünde nasıl bir tavır içinde olduğunu tespit yönelik bir çözümleme denemesidir ve bizlerin meselelerin hallinde buradan neler elde edebileceğimize dair ipuçları yakalamak olacaktır. Bu konu açısından bir problemi ifade etmeden konuya geçemeyeceğim. Burada aslında bilimsel bir tutum içinde olmamız son derece önemli; ancak biz Müslümanlardan bahsettiğimizde halipür melalimizin içler acısı olması işi biraz da duygusal boyuta çekmektedir.

    Mâtürîdî’nin Bilgi Nazariyesi

    Bilgi nazariyesi Felsefe’de epistemoloji başlığı altında incelenen bir meseledir. Epistemolojide bilginin doğası, türleri, imkânı ve kaynakları gibi hususlar ele alınır. Bu çerçevede Kelam’da bilgi nazariyesini ilk defa ortaya koyanın Mâtürîdi olduğu kabul edilen bir yaklaşım olmuştur. Mâtürîdi, Kitabü’t-Tevhîdi’nde bu hususları tartışmıştır. Ona göre bilgiye ulaşmak mümkündür ve bilgiye ulaştıran yollar genel olarak haber, akıl ve duyular olmak üzere üç türlüdür. Bunlar insana eşyanın ve olayların gerçek bilgisini verir.

    Mâtürîdi, bu düşüncelerini dile getirirken yine bilgi kaynağı kabul ettiği haber, akıl ve duyuların verilerini dikkate almıştır. Bilginin imkânını reddeden sofistlerin görüşlerini bu mantıkla eleştirmiştir. Verdiği bilgilere göre sofistler, insanların ulaştığı zannettikleri şeylerin bilgi olmayıp duygudan ibaret olduğunu iddia etmektedirler ve başkaları da aynı şey hakkında farklı telakkilere sahip olabilirler.[1] Mâtürîdi, onların görüşlerini aklen çürütmeye çalışmış ve duyuları ile ulaşabilecekleri bir davranış olarak dayak ve organ kesme cezası ile cezalandırmaları durumunda onların görüşlerinin çürüklüğünün ortaya çıkacağını belirtmiştir.

    Mâtürîdi’ye göre evreni, insanı, Allah’ı ve bunların birbirleriyle olan ilişkilerini anlamak için habere, akla ve duyulara ihtiyaç vardır. Bu bilgi kaynaklarının her biri kendisine göre bilgiler verir ve birbirinin yerini doldurmaz. Bu sebeple Müslümanlar bu bilgi kaynaklarının her birinden gelen verileri dikkate almak durumundadır. Bunların içinde aklın diğerlerine göre ayrı bir yeri vardır. Bu ayrıcalık onun diğerleri üzerinde denetleyici olma gibi bir vasfı taşıması sebebiyledir. Bu ayrıcalığına rağmen akıl eğer çeşitli olumsuzluklarla görevini sağlıklı bir şekilde yapamaz duruma gelebileceği için bundan kurtulmasının yolu da kendini doğruya yöneltecek vahye muhtaç durumundadır. Aklın kullanılmasını Kur’ân emretmektedir ve aklın kullanılmasıyla yaşadığımız âlemden hareketle duyular ötesi âleme yol bulup onu anlayabiliriz. Bu da zaten gerekli bir şeydir, aynı zamanda Allah evren insan ilişkisinin kavranmasında mühim bir noktadır. Çünkü Allah evreni yok olması için yaratmamıştır, evrenin yaratılması bir hikmete mebnidir ve bu hikmetin kavranması için aklın kullanılması gereklidir.

    İmam Mâtürîdî’nin bilgi nazariyesinde haberin de ayrı bir yeri vardır. “Mâtürîdi, haberleri kaynağı açısından peygamberlerden gelen haber ve genel haber olmak üzere iki sınıfa ayırmıştır. Peygamberlerden gelenleri önce vahiy, daha sonra mütevâtir ve ahad haber olmak üzere tasnif etmiştir. Mâtürîdi’ye göre kesinlik açısından peygamberlerin getirdiği haber olan vahiyden daha kuvvetli bir bilgi kaynağı yoktur. Çünkü peygamberlerin güvenirliliğini kanıtlayan mucizeleri vardır.[2] Yaptığı tanımla mütevâtir habere ihtiyatla yaklaşsa da pratikte genel manadaki yaklaşımda aynı anlayışta olan Mâtürîdi, ahad haberlere karşı çok daha ihtiyatlı bir tutum benimsemiş ve bunların değerlendirilmesini, kişilere bırakmıştır. Genel yaklaşımdan farklı olarak mütevâtir haberlerde,[3] haberi ulaştıran kişilerin yanılmaları veya yalan söyleme ihtimalleri olabileceğini prensip olarak kabul etmektedir. Çünkü mütevâtir haberi rivayet eden tüm ravilerin güvenilir birer râvi olduklarına dair –mesela Peygamberlerin masumiyeti gibi- elimizde kesin bir delil yoktur. Ancak masumiyeti hakkında delil bulunmayan tek tek ravilerin haberleri, mütevâtir derecesine ulaştığında, teorik olarak aksini söylemek mümkün olsa da onların hepsinin sika oldukları sonucu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla mütevâtir haberin kendisi, ravilerin yalan söylemediklerinin delili olmaktadır. Çünkü bu tür haberler, yalan olmasına hiçbir şekilde ihtimali bulunmayan haberlerin, masumiyetine açık delil olan kimselerden aktarılması gibi bize gelmiştir. Ahad haberlerde ise kişinin bunlarla amel etme ve hiç dikkate almama gibi bir seçeneği vardır. Burada, bu haberleri nakleden kimselerin durumları araştırılır ve nass çerçevesinde, muhteva sorgulaması yapılarak ağır basan tarafa meyledilebilir. Bu haberlerin güvenirliliği noktasında kapsayıcı bir sonuca ulaşılamayacağı için kesin olan naslara, bu haberlerin arz edilmesi[4]gereklidir.”[5]

    Mâtürîdi, Kitâbü’t-Tevhîd adlı eserinde ilahiyat, nübüvvet, kaza-kader, büyük günah, iman ve İslam ve kulların filleri gibi pek çok meseleyi tartışmıştır. Bu konularda dile getirilen farklı görüşleri değerlendirmiş ve onlara cevap vermiştir. Bu çabasında ortaya koyduğu bilgi anlayışından hareket etmiş, bu konularla ilgili aklı ve nakli delilleri hesaba katmıştır. Mutezile, Şia gibi mezheplerin; Mecusilik ve Seneviyye gibi dinlerin görüşlerini de bilgi anlayışına göre değerlendirmiştir. İnanç ve ibadet konularını hem aklen hem de naklen temellendirmede çarpıcı tespitlerde bulunmuştur. İlhamın yanlış yolda olan kimseyi doğru yolda olduğunu zannetmesine sebep olacağını düşündüğü için bilgi vasıtası olarak kabul etmemiş ve konuları değerlendirmede ilhamın ölçü olamayacağını ortaya koymak istemiştir.[6]

    Kur’ân’ı Anlama ve Yorumlamada Bilgi Nazariyesine Bağlı Kalması

    Nasıl diğer birçok alanda insanı bilgiye ulaştıran yollar haber ve akıl ise Kur’ân’ı anlamada da insana bilgi aktaran kaynaklar yine haber ve akıldır. Mâtürîdî’nin bu anlayışı onun tefsir ve te’vîl ayrımını da şekillendirmiştir. Tefsir sahih habere, te’vîl de akla dayanır. Maturidi’nin düşüncesinde öncellikle sahihliği sabit olmuş bir haberin verdiği bilgi tartışmasız kabülü gerektiren bir bilgi olduğu için bu bilgi Kur’ân’ı anlamayla ilgili olduğunda o haber ne dedi ise o Kur’ân’ın anlamıdır ve bu, tefsir olarak isimlendirilir. Kur’ân’ın anlamına yönelik gelen haberlerin sahih olmama ihtimali de vardır. Bu durumda birçok parametreyi dikkate almak suretiyle akıl devreye girebilir; ancak onun söylediklerinin de mutlak doğruluk değeri yoktur, doğruluğu ihtimal dâhilindedir. Mâtürîdî’nin Kuranı anlamada dikkate aldığı veriler haberle gelen ayetlerin tarihi bağlam bilgisi, önceki müfessir ve âlimlerin söyledikleri ve dilsel verilerdir. Bunları değerlendirirken de yine akıl bir ölçü olmak durumundadır. Çünkü akıl Allah’ın insana verdiği bir nimettir, eğer bozulmamışsa insanı sahih bilgiye ulaştırması mümkündür. Bunların dışında aklen ve naklen denetlenme imkânı olmayan sezgi, ilham ve keşfe dayalı olduğu iddia edilerek yapılan Kur’ân yorumları kabul edilebilir değildir. Nitekim ilham bilgi kaynakları arasında yoktur. Bu sebeple batınî karakterli yorum biçiminin neticesi olan ayet açıklamalarını reddetmiştir.

    Mâtürîdi, ayetleri anlamak için haberleri kullanıp zaman zaman akılla çıkarımlarda bulunsa da aklın bazı hususları yeterince idrak edemeyeceğinin farkındadır ve bu noktada durması gerektiği yeri bilip durmaktadır. Akıl eğer idrak edemeyecek bir meseleyle karşılaşırsa ve bu konuda da herhangi bir nakil yoksa işte o zaman bu nokta, susulması ve çok ileri gidilmemesi gereken bir yerdir.[7] Ayrıca eğer bir konuyla ilgili bir haber olmadığında, o konuda derine dalmak bir fayda sağlamayacaksa o takdirde üzerinde fazla durulmaması gerekmektedir. Kıssalarla ilgili bazı bilgilerin ayrıntılı olarak zikredilmediği yerler Mâtürîdî’nin bu konudaki tavrına bir örnektir.

    Kur’ân’ı anlamada Mâtürîdi’ye göre sahih olmak şartı ile nakil esastır ve sahih naklin olduğu yerde bu sebeple konuşmayı tercih etmez. Fakat naklin kapsayıcı veya yeterli bir mana vermediği yönünde kendisinde bir kanaat oluşmuşsa ve o zaman yine kendisini Kur’ân’dan destekleyecek bir delil bulmuşsa nakli aşan yorumlara da gitmektedir. Zulmü şirk ile tefsir eden rivayet ona göre yeterince açıklayıcı değildir. Mâtürîdi bu ayetle ilgili ayrıca Hz. Ebubekir’den bir haber nakletmiştir. Hz. Ebubekir (r.a.) arkadaşlarına إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra doğru olanlar” (Fussilet 41/30) ve الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ “İman edenler ve imanlarını zulümle karıştırmayanlar” (En’âm 6/82) ayetleriyle ilgili ne düşündüklerini sormuş. Onlar da ilk ayet için “Rabbimiz Allah’tır diyerek Allah için davranışta bulunanlar ve bir işte istikamet üzere olanlar” açıklamasını yapmışlardır. İkinci ayetteki “imanlarına zulüm karıştırmamayı günah işlememekle”açıklamamışlardır. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir “Şüphesiz ki siz bizi şiddetli bir işe yönelttiniz (hameltümûnâ)” dedikten sonra “iman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlar” (En’âm 6/82)  ayetini şirk ile açıklamıştır. “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra doğru olanlar” (Fussilet 41/30) ayetini de “şirk ve benzeri şeylerle imanlarından dönmeyenler”şeklinde açıklamıştır.

    İmam Mâtürîdi, bu nakillerden sonra “Eğer bu haberler sabit olmuşsa zulümden kastedilen şirktir.” şeklinde bir görüş belirtmiştir. Ayrıca “Ancak zulümden şirk dışında başka şeyler de anlaşılabilir. Kim zulmetmez ve günah işlemezse o Allah’tan bir emniyet içindedir. Kim de günah işler ve zulmederse onun için de bir korku vardır. Allah dilerse ona azap eder, dilerse ondan vazgeçer ve onu bağışlar.”[8] şeklinde açıklama yaparak kendi tevilini ifade etmiştir.[9]

    Mâtürîdi, yorum faaliyetinde akla geniş bir yer vermekle birlikte bu faaliyette aklın hatalı alanlarda dolaşmasına engel olmak için te’vîl ilkeleri belirlemiş ve te’vîli sahih ve batıl olmak üzere ikiye ayırmıştır. Ona göre sahih bir te’vîl öncelikle Kur’ân’ın metinsel bağlamından onay almalıdır. Çünkü Kur’ân, öncelikle kendi içinde bütünlüğe sahip bir metindir ve asla çelişki içermemektedir. İkinci olarak ayetler yorumlanırken hakikatin mecazdan ve zahirin de batından önce gelmesi gerektiği kabul edilmeli; mecaz ve batınî anlama yönelten bir delil yoksa ayetler zahiri ve hakiki anlamında değerlendirilmelidir. Mâtürîdî’nin batınî te’vîle onay vermemesi de onun bilgi anlayışında ilham ve keşfe yer vermemesi ile alakalı bir husustur. O, böylece te’vîl adı altında her şeyin söylenemeyeceğini ve te’vîlin bir sınırı olduğunu göstermek istemiştir

    Maturidi’nin ayetler üzerinde farklı ihtimallerden bahsetmesi bize göre daha çok ayetlerin asıl manasını keşfetmeye yönelik hermenötik bir çabadır yani o asıl olarak zahiri manayı esas aldığı için böyle bir çaba içinde olmuştur. Bunun delili de ayetle ilgili bir haber olduğunda ve haberin sahih olma ihtimali kuvvetlendiğinde susmayı tercih etmesidir. Firdevs’in ne olduğunu tefsir eden haberin sahih olması durumunda bu haberi bizzat ayetin tefsiri olarak kabul etmesi,[10] nakil olduğunda susmasına dair en belirgin örnektir. Burada yaptığı yine naklin her zaman şüphe ile karşılanabilecek olmasıdır. Bu sebeple o, bu haberlerin sahih olmama ihtimalini yine düşünmüş ve bu kelimeleri ayrıca tevil etmiştir. Bizim buradan anladığımız Mâtürîdi, peygamberin bizzat ağzından duyulan söz ile nakilleri birbirinden ayırmasıdır. Çünkü ona göre peygamberlerin getirdiği haberlerde peygamberlerin doğruluğunu kanıtlayacak mucizeleri olduğu için verdikleri haberlerde kesindir; ancak haberleri nakleden kimselerin tek tek doğruluğuna yönelik böylesi kesin deliller bulunmamaktadır. Burada yapılacak olan ahad haberlerin Kur’ân’a ve hatta akla arz edilmesinde olduğu gibi, ilgili rivayetlerin akıl ve nas çerçevesinde değerlendirilmesidir. Mesela Kevser’in cennette bir nehir olmasıyla ilgili haberi hem naslara hem de akla arz etmiştir. Akla arz edildiğinde Hz. Peygamber’e verilen birçok nimetin cennetteki nehirden çok daha fazla olduğu, cennetteki nehrin ona verilenleri karşılamayacak olduğu görülecektir. Yine Hz. Peygamber’e bazı ayetlerin unutturulduğu yönündeki rivayetlerin ahad haber olduğu ve bununla inanç inşa edilemeyeceği[11] yönündeki tavrı da ahad niteliğindeki haberleri bilgi anlayışına göre değerlendirmesine bir örnektir.

    Tek Doğruluk İddiasında Bulunmama

    Dile getirilen görüşler elbette sahiplerince doğru olduğu düşünülerek söylenirler. Bunlardan bir kısmının eleştirilmesine, görüşü dile getirilenlerce müsamaha ile bakılırken bazısının, bırakın yanlış olduğunun söylenmesi, tenkit edilmesine bile tahammül edilemez. Bu durum, birçok fikrin yanlış olsalar bile kutsanmasına yol açar.

    Sosyal bilimler içinde yer alan dini ilimlerde hakkında açık nas bulunun hususlar dışındaki yoruma açık durumlarda tek doğrunun, ortaya konulduğu şeklinde olduğunun iddia edilmesi tarihi süreçte ve özellikle modern dönem düşünce akımları arasında ciddi fikri ve ilmi tartışmalara sahne olmaktadır. Yine geçmişte dile getirilen yorumların nass gibi algılanıp tarihin her döneminde tek doğru olarak hâkim ve kaim kılınmak istenmesi, bu fikirlerin dışında oluşan yaklaşım biçimlerinin ötekileştirilmesini doğurmaktadır.

    Bahsettiğimiz bu noktada en etkin ve baskın yaklaşım, irfani tevilin günümüzdeki yansımalarının ehlisünnet içinde hâkim olmak için büyük çaba göstermesidir. Bu düşüncenin ehlisünnet geleneği içinde kendilerini tanımlamalarına rağmen selefiliğin yaklaşımını kendisine şiar edinen tavırları İslam ümmeti içinde terörvari söylemleri doğurmaktadır. Taki bu, yine ehlisünnet geleneğindeki daha liberal görüşleri de elimine etmeye kadar gitmektedir. Bu nokta, bu gelenek içinde düşüncede insaf sınırlarını daima ön planda tutmuş olan Mâtürîdî’nin paradigmasının işlerlik kazanmamasında etkili olmuştur.

    Öncelikle Mâtürîdî’nin ayetleri açıklamada ihtimallerden bahsetmesi, görüşlerinin doğruluk iddiasına sahip olmadığını ve aynı zamanda fikirlerinin kutsallaştırılmasını istemediğini ortaya koymaktadır. İstiva kelimesini açıklarken bu kelimeye verdiği anlamlardan daha doğru anlamların olabileceğini söylemesi ve bu ayeti açıklayacak daha doğru başka açıklamaların da ortaya çıkabileceğine vurgu yapması, İslam düşüncesinin belirli bir kap içinde dondurulamayacağının en önemli göstergesidir. Buna karşın günümüzde birçok fikir, bırakın yeni fikirler öne sürmeyi eskiden dile getirilen görüşlerinin yanlış olabileceğine ihtimal bile vermemekte ve buna tahammül edememektedir.

    Bu yaklaşım bir rivayeti kritik edip eleştirmeyi Hz. Peygamber’i eleştirmekle bir görmektedir. Oysaki İmam Mâtürîdî’nin ehlisünnet içinde takipçisi de olduğunu iddia edebilecek bu düşünce biçimi, Mâtürîdî’nin bu konudaki fikirlerinden bile haberleri bulunmamaktadır. Mâtürîdi’ye göre haberlerde yanlışlık olma ihtimali her zaman mevcuttur. Özellikle ahad haber kategorisindeki haberler inanç için delil olamaz ve üzerine kesin hüküm bina edilmez.[12] Mesela Peygamberimizin bazı ayetleri unutmuş olduğunu ifade eden ve nesih konusunda delil kabul edilen haber, Mâtürîdi tarafından bu sebeple delil sayılmamıştır. Ona göre bu ayet Hz. Peygamber’in nübüvvetinin işaretidir. Yani Allah, Kur’ân’dan ona vahyedileni koruyacak ve o da bunları unutmayacaktır.[13]

    Farklı Gurupları Bilgi Nazariyesine Göre Eleştirmesi ve Tekfirden Uzak Durması

    Mâtürîdi elimizdeki iki eserinde muhalif kabul ederek eleştirdikleri gurupların fikirlerini değerlendirirken öncelikle bilgi nazariyesinden hareket etmiştir. Onların görüşlerini hem naklen hem de aklen değerlendirmiştir. Mesela akıl yürütmeyi inkâr eden bir kimsenin bu reddinin geçerli olmasında akıl yürütmekten başka bir çaresinin olmadığını ifade ederek bunun istidlal için bir delil olduğunu ortaya koymaya çalışmıştır.[14]

    Bazı fırkaların görüşleri sebebiyle küfre düşebileceğini belirtmiş olmasına rağmen onları tekfir etme gibi bir yaklaşımdan hareket etmemiştir.  Ayrıca insanların kendilerini, mezhep imamlarını ve önderlerini tamamen tezkiye edip onları aklamalarının doğru olmayacağını ifade etmiştir.[15] Bir araştırmada bu konu hakkında şöyle bir tespitte bulunulmuştur: “Mâtürîdî’nin Şii mezhepleri eleştirirken bu kadar çok Kur’an’a dayanması ve ondan deliller getirmesi, kendisini Müslüman olarak tanımlayan oluşumları, ortak paydalarının vahiy olması gerektiği anlayışından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte o, mezheplerin kullanmış olduğu akli delilleri yeterince kullanmış ve bu metotla da muhaliflerine cevap vermiştir. Onun yapmış olduğu tartışmalar süresince, kendisini Müslüman olarak tanımlayan mezhep mensuplarından hiç birisini küfürle itham etmemektedir. Muhaliflerinin zaman zaman kendi metotları yüzünden küfre düşebileceklerine işaretleri elbette söz konusudur; ancak onlar hakkında doğrudan yöneltilmiş bir tekfir suçlamasına rastlamak oldukça zordur.”[16]

    Mâtürîdi, gnostik karakterdeki inançlarla mücadele ederken İslam’ın temel ilkelerinden taviz vermemiş, onların bu ilkelere aykırı olan görüşlerini sert bir şekilde eleştirmiştir. Mesela şu cümleleri bunu yansıtmaktadır: “Evrenin yaratılışını, kendilerinden nelerin doğabileceği veya kendileriyle birlikte nelerin var olabileceğinden habersiz olan tabiatlara, aynen bunun gibi yıldızlara, başlangıç dönemleri bilgisizlik ve körlükten ibaret bulunan tanrılara, ya da sahip bulundukları çelişki ve tezatlarla birlikte nesnelerin öncesizliğini öngören teorilerin özentisine dayandıran bir kimsenin hem kendisi hem de fikir arkadaşları geri zekâlı ve bilgisiz olmaktan kurtulamazlar.”[17]

    Mutezile onun sert bir şekilde eleştirdiği mezheplerden birisidir. O, mutezile’yi diğer din mensuplarına benzeterek tenkit etmiştir. Hatta onların ürünü olduğunu ileri sürmüştür. Bunu yaparken görüşlerini değerlendirmiş ve istidlalde bulunarak Mutezilenin fikirlerini çürütmeye çalışmıştır. Mutezilenin madumu şey olarak görmesi ve şeylerin yokluktan varlık alanına çıkması için Allah’a muhtaç olduğunu söylemesini diğer din mensuplarının görüşlerine yakın bulmuş, Mutezileyi Dehriyye ve Zenadıka’ya benzetmiştir. [18]

    Mâtürîdi Penceresinden Müslümanların Birbirine Bakışını Yeniden Anlamlandırmak

    Türkiye’de din eğitimi ve öğretiminde daha cumhuriyetin kuruluşundan itibaren çeşitlilikler ve sorunlar hep olagelmiştir. Bu sorunlar kendisini bu işin karşısında konumlandıran insanlardan kaynaklandığı gibi Müslümanların birbirine bakışından da kaynaklanabilmiştir. Geleceği, geçmişi sorgulamadan olduğu gibi kabul ederek kurabileceğine inananlar, eleştirel bakışa sahip olanları tavizsiz bir şekilde yargılamanın peşinde olmuşlardır. Bu yaklaşımdan hareketle de din eğitim ve öğretimi veren özellikle ilahiyat fakültelerinin müfredatlarını kendilerine göre yapılandırma yoluna gitmişlerdir. Tabi ki bu, laik bir bakış açısına sahip olanlarca ilahiyat fakültelerinin müfredatına müdahalenin karşıt kutbunda gerçekleşen müdahalenin farklı bir versiyonu durumundadır. Olması gereken ise din eğitim ve öğretiminin insanların heveslerine hizmet edecek tarzdaki bir yapılanmaya dönüştürülmemesidir. Zihniyetler farklı olsa da işin mahiyeti, birilerinin ötekileri bir şekilde kendisine benzetme gibi bir yanlış paradigmadan kaynaklanmaktadır. Bunun yerine yapılması gereken geçmişten geleceğe sağlam köprülerin inşa edilmesinde yine geçmişin birikiminden yararlanmak olmalıdır. İşte bu noktada biz Müslümanların birbirimize karşı samimiyet inşa edebilmemiz ve din eğitimini sağlam temeller üzerine oturtabilmemiz için Mâtürîdî’nin bilgi kuramını dikkate almanın yararlı olacağı kanaatini taşımaktayız.

    Öncelikle farklı görüşlere sahip olan Müslümanların birbirini eleştirirken tasvip etmedikleri yaklaşımları hem naklen hem de aklen değerlendirmeleri önem arz etmekte iken daha çok, görüşler yüzeysel retlerle değersizleştirme yoluna gidildiğinde hakikatin ortaya çıkma ihtimali zayıflamaktadır. Bu mantık, görüşler yerine kişileri tartışma konusu haline getirdiğinde ve niyet sorgulaması ve belirmesine gidildiğinde sorunlar, içinden çıkılmaz bir duruma dönüşmektedir. Meseleleri naklen değerlendirirken Mâtürîdî’nin ahad haberlerle ilgili yaklaşımı bu içinden çıkılmazlığı halledebilecektir.

    Çokça karşılaştığımız her haberin sorgulamadan mutlak doğru kabul edilmesi mantığı, zayıf hadisi reye tercih eden ehli hadisin günümüzdeki bir yansımasıdır. Bu kabule sahip olan birçok insan da amelde Hanefi, itikatta da Mâtürîdi çizgisinde olmasına rağmen her haberi tartışmasız kabul edebilmektedir. Oysaki bu, bizim görüşlerini takip ettiğimiz Mâtürîdî’nin yaklaşımı ile uyum halinde olmayan bir görüştür. Daha önce zikrettiğimiz gibi o, ahad haberleri akla ve nassa arz etmiş ve bu haberleri de herkesin kabul etmek zorunda olmadığını belirtmiştir. Ona göre ahad haberlerde birisi ya kabul eder ya da hiç kabul etmeme gibi bir seçeneği tercih edebilir. Bu durum bize göre Müslümanların birbirine bakışında önemli bir pencere açacak noktadır. İnsanlar haberleri kabul noktasında bu bilince sahip olduklarında kendilerinin dayandığı habere dayanmayan kimseleri daha müsamahalı görebilecektir. En önemlisi de burada kazanılacak bilinç, insanların duygusal ve hissi yaklaşımlardan uzak, daha sistematik, bilimsel ve objektif bir bakış açısı kazanabileceğidir. Bunun olmaması durumunda en tehlikeli husus, insanların haberleri kabul noktasındaki farklılıkların Müslümanlar arasında ayrılık unsuru haline gelmesidir ki nitekim bunun pratikteki yansımaları çok açık bir şekilde tezahür etmektedir. Elbette bir düşünce veya sistem aynen başka bir zaman ve mekân diliminde yaşayan insanların zihnine oturmayabilir; ancak illaki insanlar bu yaklaşımlardan bir davranış biçimi kazanabilirler.

    Müslümanların birbirine bakışı açısından önemli olan bu husus dini alandaki eğitim ve öğretim açısından da dikkate alınabilir. Az önce ifade ettiğimiz üzere her şeyi olduğu gibi geçmişten geleceğe taşıma arzusunda olanlardan analitik düşünme ve sorgulamaya sıcak bakmayanlar, diğer insanların da kendi kafasındakilere aynen sahip olma arzusunu taşıdıkları için eğitim ve öğretim faaliyetlerini de bu tarzda şekillendirme arzusunu taşıyabilirler. Fakat bireysel farklılıklar, eğilimler ve çeşitli etkenlerle insanlar farklı yapıda ve düşüncede oldukları için tek tip eğilimler bu insanlara uymayacaktır. Bu sebeple bu zihindeki insanların tek tip eğilimin karşısında olma ihtimali her zaman olduğu için eğitim-öğretim faaliyetleri esnasında bu insanların Mâtürîdi gibi nakilleri sorgulamaları ihtimal dâhilindedir. Bu durum onun yöntemi açısından da mümkündür, çünkü kendisi sorunları hem naklen hem de aklen sorgulayan bir sistemden hareket etmektedir. Aynı zamanda insan da onun düşüncesinde sorumluluk sahibi olan ve peygamber gönderilmese de Allah’ı bulma yükümlülüğü olan bir varlıktır. Bize göre böylesi bir varlığın kendisine dayatılan şeyleri sorgulamadan kabul etmesi de doğru olmayacaktır. Nitekim Mâtürîdi, her habere teslim olmamış ve haberleri sorgulamıştır. Bununla birlikte o haberleri peşinen reddetme gibi bir eğilim içinde de olmamıştır. Buradan da yine peygamberimizden gelen haberleri reddetme eğiliminde aşırı davrananlara da çıkacak bir yol bulunmaktadır ki o da haberlerin sahih olmama ihtimali yanında sahih olma ihtimalinin de bulunmasıdır. Bu sebeple peşin kabuller yerine, ilmin bir sorumluluk gerektirdiğinin bilincinde olunmasıdır. Bu bilinç de duygusallıklar ve coşkulardan uzak bir biçimde ilmi bir temele ve sisteme dayanması gerektiğidir.

    Kur’ân tefsiri ve yorumu açısından el aldığımızda Mâtürîdî’nin anlayışı bağlamında şunları söyleyebiliriz: Kur’ân’ın tefsiri açısından sahih haberler öncelik taşır. Eğer böyle bir haber varsa o haber bizzat ayetin tefsiridir; ancak sahih olmama ihtimali düşünüldüğünde âlimler Allah’ın maksadını keşfetmede lafızların ve cümlelerden olabildiğince ihtimalleri değerlendirmelidir. Eğer üzerinde düşündükleri konu, insanın algı ve idrak alanı dışında ise ve bu hususlarda da bir nakil bulunmamaktaysa işte orada âlimler durmaları gerektiği yeri bilip durmalıdırlar. Âlimlerin ayetlerden anladıkları hususları da tek doğru görüp mutlaklaştırmamaları gerekmektedir. Bu, onları ayetleri anlama faaliyetinden uzak tutmamalıdır, çünkü Kur’ân’ı anlama faaliyeti olan te’vil işi âlimlere aittir yani bu iş uzmanlık gerektirmektedir. Başka bir ifade ile Kur’ân’ın yorumu ile uğraşmak ilmi bir çabayı gerektirmektedir. Kişisel sezgiler, ilham vb. temeli olmayan şeylerden hüküm çıkarmak nasıl dinde makbul değilse Kur’ân’ı anlamada da nakil ve akla dayanmayan yorumların kabulü söz konusu değildir.

    Kur’an’la ilgili yorumların bir sisteme dayanması gereklidir ve bu sistemin temeli de öncelikle nakildir. Aklın çıkarımları da hem tarihsel verilerin hem dilin sunduğu çerçevede dile getirilen maksatları ortaya çıkarma amacına matuf olmalıdır. Bu sebeple âlimlerin ulaştığı tevillerin sahihliği yanında sahih olmaması da mümkündür ve sahih olmayan tevil makbul değildir. Bu bağlamda düşündüğümüzde Kur’ân’ı anlama faaliyetinde Kur’ân, öznenin önünde istenilen tarafa çekilebilecek bir metin değildir. İşte bu durum Müslümanların Kur’ân’ı anlama faaliyetlerini sistematize edecek noktadır.

    Son olarak şunu ifade etmek isterim:

    Maturidi’ye göre insan akıl yürütebilen, bilgiye ilgi gösteren, mükellef olduğunun bilincinde olan, yaratıcısını tanıyabilen, yaratıcına şükretmesi gerektiğinin bilincinde olan, kendisine bildirilen emir ve nehiylerin bir hikmete mebni olduğunu anlayabilen ve bunu kendisine bildireni tanıyan bir varlıktır. Böylesi bir varlığın başkasına kul ve köle olması ihtimal dâhilinde değildir. Kısaca ona göre Müslüman özgürlüğünü kimseye vermeyen yalnızca Allah kul olması gerektiğini farkında olan akıllı bir varlıktır.

    *Bu bildiri hazırlanırken daha önce Maturidi ile ilgili tarafımdan yapılmış çalışmalardan istifade edilmiştir.

    * PAÜ İlahiyat Fakültesi

    [1] Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhît Tercümesi, s. 11, 192.

    [2] Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhît Tercümesi, s. 11, 247-248.

    [3] Mütevatir haber “İşitilenlere ait, yalan üzerinde ittifakları mantıkî olarak imkânsız olan bir cemaatin verdiği haberlerdir ki bizzat rivayet edilen hakkında işitene zaruri olarak yakîn ifade eder.” şeklinde açıklanmaktadır. Bkz. Babanzade Ahmed Naim, Hadis Usulü ve Istılahları, haz. Hasan Karayiğit, Düşün Yayıncılık, İstanbul 2010, s. 102.

    [4] Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesi, s. 12.

    [5] Ali Karataş, Tefsir Geleneğinde Rivayet, A Grafik, Diyarbakır 2015, s.

    [6] Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesi, s. 9

    [7] Ali Karataş, Tefsir Geleneğinde Rivayet, s. 220-221.

    [8] Mâtürîdî, Te’vîlât, V, 130–131.

    [9] Bkz. Ali Karataş, İmâm Mâtürîdî’nin Kur’ân Anlayışı ve Kur’ân’ı Kur’ân’la Te’vîl, Yesevi Yayıncılık, İstanbul 2014, s. 189-191.

    [10] Mâtürîdî, Te’vîlât, X, 10-11.

    [11] Mâtürîdî, Te’vîlât, XVII, 169-171.

    [12] Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesi, s. 14.

    [13] Mâtürîdî, Te’vîlât, XVII, 169.

    [14] Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesi, s. 14.

    [15] Talip Özdeş, Maturidi’yi Nasıl Okumalıyız?, Dini ve Felsefi Metinler: Yirmibirinci Yüzyılda Yeniden Okuma, Anlama ve Algılama, 2012, cilt: II, s. 968.

    [16] Sıddık Korkmaz, İmam Matüridi’nin Şia’ya Yönelttiği Eleştiriler, Büyük Türk Bilgini İmam Matüridi ve Matüridilik -Milletlerarası Tartışmalı İlmi Toplantı-, 22-24 Mayıs 2009 – İstanbul2012, s. 299.

    [17] Maturidi, Kitabü’t-Tevhîd Tercümesi, s. 206.

    [18] Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesi, s. 1110, 115.
  • Tevazu , insanın rastladığı herkesi kendinden üstün görmesi, o kimsenin Allahu Teâlâ katında benden hayırlı , derecesi benden yüksek olabilir demesidir.

    Karşılaştığı kimse küçük ise , Allahu Teâlâya asi olmadı, bense isyan ettim, şüphesiz o benden iyidir , demelidir.

    Karşılaştığı yaşlı ise , benden önce ve daha çok ibadet etmiştir, benden iyidir demelidir.

    Alimle karşılaşsa, benim erişemediğim makama erişti , benim kavuşamadığım şeye kavuştu , benim bilmediğimi bildi, yaptıklarımı ilimle yaptı , bu da benden iyidir demelidir.

    Rastladığı cahil ise , Allahu Teâlâya cahil olduğu için isyan etti, ben ise bile bile isyan ediyorum onun sonunun ne olacağını ve benim akıbetimin nasıl olacağını bilmiyorum demelidir.

    Kafirle karşılaşırsa , bir gün müslüman olur da sonu hayırlı amel üzerine olur , benim ise kötülük küfür yapıp fena amelle gitmem olabilir demelidir.
  • Bize göre “ La ilahe illallah, Muhammedün Resülullah” diyen her Müslüman’ın yaşadığı toprak parçası vatanımızdır. Bizim katımızda saygınlığı ve yüceliği vardır. Orayı sever ve sayarız; gelişmesi için gayret gösteririz.
  • Yeni toplumun, kendini savunmak üzere mutlaka harekete geçmesi gerekir.

    Bu, bizzat İslâmın doğuşu ile ortaya çıkmış vazgeçilmez bir endişedir.

    Bu, Müslümanın boynuna farz olan tercihe imkan vermez bir savaştır.

    Bu, uzun zaman bir arada yaşaması mümkün olmayan iki varlık arasındaki tabiî çatışmadır.

    Bunların hepsi doğrudur. Bu bakış açısı uyarınca İslâmın varlığını savunması kaçınılmaz bir nitelik kazanır. Buna göre onun boynuna borç olan bir savunma savaşına girmesi kaçınılmazdır.
  • 163 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Sonunda bu güzel kitap için yorum yapabiliyorum. Çok uzun olmayacak ama elimden geldiğince hislerimi anlatmaya çalışacağım.

    Daha öncesinde yazarın Müslümanca Yaşamak kitabını okumuş ve çok sevmiştim. İslam başlı başına Allah'ın insanlığa öğüdü, bir yaşam biçimi ve ben bunu anlatan insanları ve yazdıkları kitapları gerçekten seviyorum. Yalnızca üslupla ilgili kişisel sorunlarım var. Mesela "sen, siz" diye anlatılan şeyleri, olayın özünden ziyade en basit halleri anlatan kitapları okurken bunalıyorum. Fakat Rasim Özdenören'in üslubunu kolaylıkla benimsedim, sevdim ve hissettim. Okuduğum üçüncü kitabının ardından diğer kitaplarını da bir an önce kütüphaneme eklemeye ve okumaya karar verdim.

    Bu kitabında bize İslam'ın bir müslümanın kalbindeki yerinden bahsediyor yazar. Daha doğrusu, İslam'ı anlamak ve onun esasını kavramaktan... Günlük hayatta, ahir zamanda sanki dinimiz de ifrat ve tefrit ile İslam'dan ayrılan diğerleri ile aynı kefedeymiş gibi bir tutuma sahip insanlığın çoğu. Dini tam olarak bilmeden, anlamadan, hakkında konuşacak kadar hadsizleştiğimiz oluyor. Hatta neye inandığımızı araştıracak kadar vaktimiz olmadığını iddia edebiliyoruz. Daha nice doğru bilinen yanlışlar, anlam kargaşaları üzerine düşündürücü bir eser. İnsanlığın başından beri var olan sorulara etkileyici bir bakış açısı: Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Var oluşumdaki amaç ne?

    Kitapta birçok yeri tekrar okumak adına işaretledim, kitabı daha bitirmeden hediye etmeye ve tavsiye etmeye başladım. Anlayacağınız çok severek okudum. Hatta size beni epeyce etkileyen bir kısımdan bahsetmek istiyorum. İslam'ın içinde doğan toplumlarda sanki her şeyi biliyormuş, dinin tümüne vakıf olmuş gibi bir tutum içinde yetişiyoruz. Bu kitapta çok güzel bir hatırlatma yapıldı kalbime. İslam'ı vahyin indiği ilk zamanmış gibi en başından, en özünden kavramaya çalışmamız gerekiyor. Bildiğimiz vehmine aldanarak gaflette yaşamak yerine, gerçekten bir şeyleri öğrenmemiz gerekiyor. Sırf bunun için bile tüm müslüman kardeşlerime tavsiye edebileceğim bir eser bu. Sevgiler.