• Sünni Müslümanlar yöneticilere itaat ederler; 1923'ten önce padişah onları yönetiyordu; bir aydır ise halife ile cumhurbaşkanının yönetimi altındaydılar. Bundan sonra yalnızca cumhurbaşkanı kala­caktı. Dini kurumlar laik bir devlet kurulmasına karşı mücadele et­medikleri gibi, bu kurumlara bağlı olanlar süreci kolaylaştırmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Yalnızca birkaç taşra hocası başkaldırdı. Adliye vekili olarak hilafetin kaldırılması gerektiği yönünde konuşan hocayı dinleyen Mustafa Kemal, "Seyyid Bey son vazifesini yaptı,"(42) dedi ve üç gün sonra gerçekleştirilen yeni kabine düzenle­mesinde bakanlık görevinden alındı.(43) Bu olay, Mustafa Kemal'in önderlik ettiği reformcuların, din adamlarına nasıl horgörüyle bak­tıklarını gösteriyor.
  • "Kanaatime göre İslâmcılığı müthiş şekilde cazip hâle getiren, fakat aynı zamanda da onun en büyük zaafını teşkil eden şey, siyasete en ön sırada yer vermesidir. Yani iktidara yaptığı sürekli vurgu ve taleptir. Öncelik anlamında başlangıçta İslâmcılığın böyle bir meselesi olduğu söylenemez. İslâmcılığı kısmen de olsa tanımlamaya, ama aynı zamanda da onda ciddi şekilde hedef sapmasına sebep olan bir hususun kanaatime göre en önemli sebebi hilafetin ilgası olmuştur. Hilafetin kaldırılmasıyla beraber kendilerini açıkta kalmış hisseden Müslümanlar için bu defa devlet ve siyaset öncelikli mesele halini almıştır. İslâm inanç olarak da, hayat tarzı olarak da, siyaset olarak da kendi kabının haricindeki başka bir kaba sığmaz." Abdurrahman Arslan
  • "Söz çok ama sözlerle oyalanacak vakit yok. Hani amelleriniz? Benim gibi zamanın uzaklardan gelmiş bir garip sizinn şu halinize görse, vallahi sizi Müslümanlar demezdi. Sizler namazı kılan nasranilere benziyorsunuz. Namaz kılıyorsunuz ama görünüşünüz nasraniler gibi. Kardeşler! Dışı kâfire benzeyen insanın içi de ona benzemeye başlar. Söz çok, ama uzatmaya gerek yok. Dönüş yakındır... O'na döndürüleceğimiz gün yakındır, pişmanlığın fayda vermeyeceği dem gelmeden hemen tövbeye sarılın. Allah'tan korkun. Dediklerimi anlamaya çalışın. O gün hakir ve zelil insanlar olarak Allah'ın huzuruna çıkmak ister misiniz? Kafirleri dost edinenler ve onlara benzemek isteyenler onlardan olur. Onlar zalimlerdir. Zalimler olarak huzura varmak ister misiniz? sözlerimi düşünün. Boş konuşmadığımı anlayın. Haydi, herkes şimdi işinin başına, siz Allah'tan sizin korunmasını dilerseniz Allah sizi korur..."
  • - Arapların İslam öncesi sonu gelmez kabilecilik, aşiretçilik kavgaları, dört halifeden sonra mezhepçiliğe dönüştü. Kavgalar sürdü ve Araplar, İslam'ın evrenselliğini kavrayamadılar . Bu yüzyıllar boyunca Araplar, kendi kavrayışlarını aşan bir İslam mirasıyla karşılaştılar. Bu yüzden bu mirası beslemek ve hatta tartışmak zorunda kaldılar . Sonra da , İslam ' ı kendi örf ve adetlerine, geleneklerine uyarladılar, kutsallaştırdılar ve kurumsallaştırdılar.
    Emeviler yüz yıla yakın iktidarları döneminde, Peygamber'in soyunu ve sadece Kur'an'ı savunan sahabelerin tamamını ortadan kaldırıp, Müslümanları sindirdikten sonra kendilerini sözüm ona, Peygamber yolunun takipçileri göstermek için ''Ehlisünnet'' kavramını ortaya attılar. Böylece ''ehl-i sünnet'' kavramı adı altında Arap örf ve adetlerini, politik uygulamalarını, aşiret ve kabilecilik kurallarını dinsel bir kisveye sokarak, ''Peygamber Sünneti'', ''Peygamberin yolu'' olarak sundular ve Atatürk ' ün belirttiği gibi, çıkarına düşkün ya da korkak, imansız, alim geçinen kişilerce Müslümanlara benimsettiler.
    Emevilerin, Haşimoğulları ile kendi aralarında kabilecilik, aşiretçilik kavgası, Arap olmayan, fakat Müslüman olan milletlere karşı Arapçılık politikası uygulaması, aşağı yukarı yüz yıl sürdü. Emevilerden sonra gelen Abbasiler, Emevilerin İslam'a yaptıkları yanlışlıkları düzeltmeleri ve Müslümanlar arasında kardeşliği tesis etmeleri beklenirken tam tersi, Emevi aşiretinden öç alma ve adete bir soykırım vahşetine dönüştürdüler. Örnekleyeceğim alıntıya inanmakta zorlanıyorum.
    ''Arap Emevi iktidarı yerine gelen Arap Abbasi devleti, benzeri görülmemiş fevkalade muameleler ile Haşimoğullarının öcünü almaya kalkıştı. Örneğin Abdullah bin Ali , Şam ' da Emeviler'den pek çok adam öldürdü . Hatta bir gün yemek için sofrasına kabul ettiği doksan kişiyi, sopalarla öldürttü ve üzerlerine sofra kurdurdu. Hatta bazıları can çekişmekte , hırıltıları işitilmekteyken, onların üzerlerinde kendisi ve adamları yemek yiyordu. Abdullah bununla da öcünü alamayıp Şam'da Emevi halifelerinin mezarlarını açtırıp bulduğu ceset ve kemikleri ateşte yakarak küllerini göğe savurdu. Kardeşi Süleyman İbni Ali de Basra'da, Emevi'lerden yakaladığını öldürdü , cesetlerini sokaklarda sürükleterek köpeklere yedirttiler...'' (Cevdet Paşa Tarihi, cilt 2, sayfa 26)
    Bu inanılmaz vahşetleri yazmamın nedeni, bu gün Müslümanların dinin kendisiymiş gibi kabul ettikleri mezhepler ve ''İslam inancı'' olarak inandıkları kurallar , işte böyle bir vahşet ortamında ve bu inanılmaz vahşetleri yapanlarca ortaya konmuş kurallardır. Daha sonra gelenlerde o günlerin politik uygulamalarını dinsel kurallar şekline dönüştürmüşlerdir.
    ...
    Emevilerin ortaya attığı ''Ehli Sünnet'' kavramını , Abbasoğulları ''Sunnilik'' kavramına dönüştürdüler...
  • - İnsanlık alemini, Allah yanında sıkıntıya düşürecek en büyük tehlike, Peygamberlere insanüstü bir varlık sıfatı atfederek, Tanrısal vasıflarında tek olan Allah'a ortak koşmaları olacaktır. Bilinçsizce inananlar ya da ortak koşanlar, peygamberleri, Allah'ın buyruklarını insanlara duyurmak için, Allah tarafından görevlendirilmiş bir ''peygamber'', bir ''elçi'' olarak değil de, sanki peygamberler kendilerinden o makamlara gelmiş gibi, onları peygamber atayan Allah'ın vasıflarıyla birleştirip, Allah'ın ortakları ya da Allah'tan çok peygamberleri överek, yücelterek, onları insanüstü birer varlık olarak göstermeleri çok ciddi bir tehlikedir. Böylece Allah'a ait ilahlık kavramlarını peygamberlere yükleyerek Tanrılaştırırlar.
    Yahudilik aleminin Hz. Üzeyir'e , Hristiyanlık aleminin Hz. İsa'ya Allah'ın oğlu demeleri, onlara olan sevgilerini, Allah'ın vasıflarıyla birleştirmelerinden dolayıdır. Müslüman alemine gelince, Hz. Muhammed'in vefatından seneler sonra ve devam eden yüzyıllar içinde Müslümanlar, Peygamber'e olan sevgilerini, Allah'ın vasıflarıyla birleştirerek, örneğin ''çaresizliğimizi görünce yardımımıza koşan bir şefkat ve merhamet zirvesidir bizim peygamberimiz...'' gibi ve daha niceleriyle, Allah'a ait olan ilahlık kavramının anlamını, peygambere yüklemişlerdir. Böylece, ''Ben size ne bir zarar, ne de bir yarar verme gücüne sahip değilim. Allah'tan bir duyuru ve mesajını iletirim'' (Cin 21-23 ) diyen peygamberden, ''Allah, yanında bize şefaat edecek...'' (Yunus 18) diye şefaat bekleyerek ne yazık ki, Yahudi ve Hristiyanlık aleminin düştüğü hataya düşmekle karşı karşıya kalmaktadırlar.