• 128 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Mevdudi’nin bundan önce okuduğum kitabında (İslam’da Aile Hukuku) aile içindeki hukuki kanunlara değiniyordu ve yaklaşımını da pek beğenmiştim; toplumun ruh haline ve zamanın şartlarına göre değerlendirmelerde bulunuyordu. Eğer o kitabı okumadan evvel bu kitabı okusaydım Mevdudi’nin bir nebze katı olduğunu düşünebilirdim çünkü kitapta yer yer sert bir üslup görebiliyorsunuz. Ancak bir önceki kitapta yaklaşımını gördüğüm kadarıyla, Mevdudi, sosyal şartları gözeterek durum değerlendirmesi yapar ve bu kitapta da örnek vermek gerekirse, hedef aldığı ideolojilerin uygulandığı ülkelerin neler yaşadığına değinmiş ya da günümüz Müslümanlarının bir portresini çizerek olaylara yaklaşmış, yani bir gözlem üzerine yine yazılmış olduğunu düşünüyorum.

    Ben, Mevdudi’nin bu denli taviz vermeden bu konuya sergilediği yaklaşımın sebebinin, hem Hindistan’da yaşadığı dönemdeki mevcut durumun karmaşasından hem de ülke üzerindeki uzun süreli (yaklaşık 150 yıllık) sömürgeden dolayı ciddi anlamda ülkede oluşan tahribattan kaynaklandığını düşünüyorum.

    Mevdudi’nin taviz vermeyen tutumuyla ilgili aslında belirtmek isterim ki bu konuda benim de fikrim bu şekildedir; eğer İslam‘a yeterince teslim olduğumuzu düşünüyorsak aslında bizim de hayatımızın her alanında ilk olarak Allah’ın rızası ve emri doğrultusunda hareket etmemiz gerekir diye düşünüyorum. Bilmemiz gerekiyor ki İslam’ın herhangi bir fikirle birlikte anılmaya ihtiyacı yoktur, ihtiyacımız olan her düşünceyi barındıracak kadar zengindir.
    “İslâm ne zamandan beri geçerliliğini başka bir dinin kisvesi ve teminatı altında sürdürebilecek müflis bir duruma düştü.” (s. 48)

    Mevdudi’nin bu kitabında (tabiri caizse) okun hedefinde, batının Hindistan’daki sömürgesinden mütevellit net bir şekilde batıdaki ideolojiler ve fikirler var. Bu ideolojilerin çok kısa bir şekilde çıkış noktalarını ve aslında İslam dini ile olan uyumsuzluğundan söz edilmiş, sonrasında ise toplumun bu durumdan nasıl kurtulacağına değinilmiş.

    Kitabı okurken Mevdudi’nin asıl olarak “Ben sadece gayri müslimleri değil Müslümanları da İslâm’a davet ediyorum.” cümlesini tamamen hissedeceksiniz. Ben kitabı okumanızı tavsiye ederim; tamamen okunması gereken bölümler de var ama benim yer yer hak vermediğim ve sıkıldığım yerler de oldu, aslında okuyup nasıl olduğuna siz karar verin. :) Okuyacak olanlara şimdiden keyifli okumalar.
  • Sadece gayrı müslümleri değil, Müslümanları da İslam'a davet ediyorum.

    Ebu'l A'lâ el-Mevdudi
  • Sadece gayri müslimleri değil, Müslümanları da İslam'a davet ediyorum.

    /Mevdudi
  • Ben, gerçekten Islam'ı çok dikkatli bir inceleme ve araştırmadan sonra benimsemiş olan bir çeşit mühtediyim. Kalbim de, kafam da bu yolun dışında başka bir selamet ve emniyet yolu olmadığını söylüyor. Sadece gayrimüslimleri değil, müslümanları da Islam'a davet ediyorum. Fakat bu davetin gayesi, kendisi Islam yolundan sapmış olan, halihazırdaki müslüman diye adlandırılan toplumu korumak ve pekiştirmek değildir. Benim davetim; gelin dünyaya yayılmış olan zulüm ve kargaşaya son verelim. Insanın insana olan hakimiyetini söküp atalım.
  • "Ben, gerçekte İslam'ı çok dikkatli bir inceleme ve araştırmadan sonra benimsemiş olan bir çeşit mühtediyim.Kalbim de,kafam da bu yolun dışında başka bir selâmet ve emniyet yolu olmadığını söylüyor.Sadece gayri müslimleri değil , müslümanları da İslam'a davet ediyorum.Fakat bu davetin gayesi ,kendisi İslam yolundan sapmış olan, halihazırdaki müslüman diye adlandırılan toplumu korumak ve pekiştirmek değildir.Benim davetim: Gelin dünyaya yayılmış olan zulüm ve kargaşaya son verelim.İnsanın insana olan hâkimiyetini söküp atalım."
  • "Sadece gayrı müslimleri değil, Müslümanları da İslam'a davet ediyorum..."
  • "Sadece gayrı müslümleri değil, Müslümanları da İslam'a davet ediyorum..."
  • Said Nursi hazretlerinin davasını ve gayesini merak edenler, kendisinin devlet kademelerine gönderdiği mektubunu okuyarak bizzat kendilerinden öğrenebilirler.

    Daha fazla bilgi edinmek isteyenler için ise Risale-i Nur ortadadır okuyabilirler. Zaten Said Nursi hazretlerini gerçek anlamda tanıyabilmenin yoluda Risale-i Nur okumakla mümkün olacağını ifade etmek isteriz.

    ****

    Başbakanlığa, Adliye Bakanlığına, Dahiliye Bakanlığına

    Hürriyet ilanını, Birinci Harb-i Umumiyi, mütareke zamanlarını, Milli Hükumetin ilk teşekkülünü ve Cumhuriyet zamanını birden derkeden bütün hükumet ricali, beni pek iyi tanırlar. Bununla beraber, müsaadenizle hayatıma bir sinema şeridi gibi sizinle beraber göz gezdirelim.

    Bitlis vilayetine tabi Nurs köyünde doğan ben; talebe hayatımda rastgelen alimlerle mücadele ederek, ilmi münakaşalarla karşıma çıkanları inayet-i İlahiye ile mağlub ede ede İstanbul'a kadar geldim.
    İstanbul'da bu afetli şöhret içinde mücadele ederek nihayet rakiblerimin ifsadatıyla merhum Sultan Abdülhamid'in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim.
    Hürriyet ilanıyla ve "31 Mart Vak'ası"ndaki hizmetlerimle "İttihad ve Terakki" hükumetinin nazar-ı dikkatini celbettim.
    Cami-ül Ezher gibi "Medreset-üz Zehra" namında bir İslam üniversitesinin Van'da açılması teklifi ile karşılaştım. Hatta temelini attım.
    Birinci harbin patlamasıyla talebelerimi başıma toplayarak gönüllü alay kumandanı olarak harbe iştirak ettim. Kafkas cephesinde, Bitlis'te esir düştüm. Esaretten kurtularak İstanbul'a geldim. "Dar-ül Hikmet-il İslamiye"ye a'za oldum.
    Mütareke zamanında, istila kuvvetlerine karşı bütün mevcudiyetimle İstanbul'da çalıştım. Milli hükumetin galibiyeti üzerine, yaptığım hizmetler Ankara hükumetince takdir edilerek Van'da üniversite açmak teklifi tekrarlandı.
    Buraya kadar geçen hayatım bir vatanperverlik hali idi. Siyaset yoluyla dine hizmet hissini taşıyordum.
    Fakat bu andan itibaren dünyadan tamamen yüz çevirdim ve kendi ıstılahıma göre Eski Said'i gömdüm. Büsbütün ahiret ehli Yeni Said olarak dünyadan elimi çektim. Tam bir inziva ile bir zaman İstanbul'un Yuşa Tepesi'ne çekildim.
    Daha sonra doğduğum yer olan Bitlis ve Van tarafına giderek mağaralara kapandım. Ruhi ve vicdani hazzımla başbaşa kaldım. "Euzü billahi mineşşeytani vessiyase" yani, "Şeytandan ve siyasetten Allah'a sığınırım" düsturuyla kendi ruhi alemime daldım. Ve Kur'an-ı Azimüşşan'ın tedkik ve mütalaasıyla vakit geçirerek Yeni Said olarak yaşamağa başladım.

    Fakat kaderin cilveleri, beni menfi olarak muhtelif yerlerde bulundurdu.
    Bu esnada Kur'an-ı Kerim'in feyzinden kalbime doğan füyuzatı yanımdaki kimselere yazdırarak bir takım risaleler vücuda geldi. Bu risalelerin heyet-i mecmuasına "Risale-i Nur" ismini verdim. Hakikaten Kur'anın nuruna istinad edildiği için, bu isim vicdanımdan doğmuş.
    Bunun ilham-ı İlahi olduğuna bütün imanımla kaniim ve bunları istinsah edenlere "Barekallah" dedim. Çünki, iman nurunu başkalarından esirgemeye imkan yoktu.
    Bu risalelerim, bir takım iman sahibleri tarafından birbirinden alınarak istinsah edildi. Bana böyle bir kanaat verdi ki, müslümanların zedelenen imanlarını takviye için bir sevk-i İlahidir. Bu sevk-i İlahiye hiç bir sahib-i iman mani olamayacağı gibi, teşvike de dinen mecbur bulunduğumu hissettim.
    Zaten bugüne kadar yüzotuzu bulan bu risaleler tamamen ahiret ve iman bahislerine ait olup, siyasetten ve dünyadan kasdi olarak bahsetmez. Buna rağmen bir takım fırsat düşkünlerinin de iştigal mevzuu oldu. Üzerinde tedkikat yapılarak Eskişehir, Kastamonu, Denizli'de tevkif edildim; muhakemeler oldu.
    Neticede hakikat tecelli etti, adalet yerini buldu. Fakat bu düşkünler bir türlü usanmadılar. Bu defa da beni tevkif ederek Afyon'a getirmişlerdir. Mevkufum, isticvab altındayım. Bana şunları isnad ediyorlar:

    1- Sen siyasi bir cem'iyet kurmuşsun.

    2- Sen rejime aykırı fikirler neşrediyorsun.

    3- Siyasi bir gaye peşindesin.

    Bunların esbab-ı mucibe ve delilleri de, risalelerimin iki-üçünden on-onbeş cümleleridir.

    Sayın bakan!. Napolyon'un dediği gibi, "Bana tevili kabil olmayan bir cümle getiriniz, sizi onunla i'dam edeyim."

    Beşerin ağzından çıkan hangi cümle vardır ki, tevillerle cürüm ve suç teşkil etmesin. Bilhassa benim gibi yetmişbeş yaşına varmış ve bütün dünya hayatından elini çekmiş, sırf ahiret hayatına hasr-ı hayat etmiş bir adamın yazıları elbette serbest olacaktır. Hüsn-ü niyete makrun olduğu için pervasız olacaktır. Bunları tedkikle altında cürüm aramak insafsızlıktır. Başka birşey değildir.

    Binaenaleyh, bu yüzotuz risalemden hiç birisinde dünya işini alakalandıran bir maksad yoktur. Hepsi Kur'an nurundan iktibas edilen ahiret ve imana taalluk eder. Ne siyasi ve ne de dünyevi hiç bir gaye ve maksad yoktur.

    Nitekim hangi mahkeme işe başlamış ise, aynı kanaatla beraet kararını vermiştir. Binaenaleyh lüzumsuz mahkemeleri işgal etmek ve masum iman sahiblerini işlerinden güçlerinden alıkoymak, vatan ve millet namına yazıktır. Eski Said bütün hayatını vatan ve milletin saadeti uğrunda sarfetmişken, bütün bütün dünyadan el çekmiş, yetmişbeş yaşına gelmiş Yeni Said, nasıl olur da siyasetle iştigal eder. Buna tamamen siz de kanisiniz.

    Birtek gayem vardır: O da, mezara yaklaştığım bu zamanda, İslam memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, alem-i İslamın iman esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor.

    Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücadele ederek gençleri ve müslümanları imana davet ediyorum.

    Bu imansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedem ile inşaallah Allah huzuruna girmek istiyorum, bütün faaliyetim budur. Beni bu gayemden alıkoyanlar da, korkarım ki bolşevikler olsun! Bu iman düşmanlarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gayedir. Beni serbest bırakınız. El birliğiyle, komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin imanına, Allah'ın birliğine hizmet edeyim.
  • 392 syf.
    ·14 günde·Beğendi·8/10
    Evet, bugün gene buram bura tarih kokan bir İskender Pala kitabı incelemesi için birlikteyiz arkadaşlar. İskender Pala’nın kendisi ile olmasa da, romanları ve kalemi ile ilk defa "Abum Rabum" #30305965 sayesinde tanıştım. Şahsen çok beğendiğim Abum Rabum sonrasında okumuş ve incelemiş olduğum kitap türlerine ara vererek, araya gene bir dönemi konu alan bu güzel tarihi romanı almak istedim. Burada maksadım hem yazarın kalemini, hem okumadığım eserlerini biraz daha iyi tanımaktı ve değişiklik yaparak biraz olsun tarihte yolculuk yapmaktı. O zaman konuyu çok uzatmadan kitabımız “Efsane” ve ona dair incelememize geçelim derim.

    Çok köklü, zengin ve ihtişamlı bir tarihe sahip olduğumuz kaçınılmaz bir gerçektir. Bu tarihi süreç ilerlerken/gelişirken, sadece biz Türklerin değil, bizden olmayan, ama bizden daha çok Devlet-i 'Aliyye Osmanlı İmparatorluğu için çabalamış olan nice yabancılarında bu görkemli, ihtişamlı tarihe katkıları olmuştur. Bu görkemli zaman diliminde, ne efsaneler ve ateşinin sevenleri kor gibi yaktığı aşklar yaşanmıştır, ah bir bilseniz!!! Tarifi mümkün olmayan imkânsız aşktan, kor ateşten ve Osmanlı’nın hükümdarlığında olan denizlerden gelenler, bu karanlıkta biz insanlara birer kandil olur ve kapağını aralamış olduğumuz zamanı aydınlatırlar. Osmanlı’da “Efsane”leri dinleyerek yaşamak kadar, bir efsaneye kahraman olmak ve o efsaneyi yazmakta mümkündür. Bazen aradığınız bir şeyi tarihin tozlu sayfalarında ya da tasvirlerinde bulamazsınız. Yeri geldiğinde en dibe, tarihte bir zamanlar yaşamış insanlara ve fırtınası, mucizesi, macerası çok olan denizlere de açılmak gerekebilir. En zorlu ve beklenmedik bir anda bile, sizi bekleyen unutulmaz bir aşk ya da makam mevki kaderiniz olabilir ve hatta nesilden nesile, kuşaktan kuşağa yüzlerce yıl aktarılır ve siz unutulmaz bir “Efsane” olabilirsiniz…

    Ey aşk! Sana Yaradan nasıl bir duygu seli yükledi ki, bu işleyişin ile insanı İstanbul’dan başlayarak, Akdeniz’de aklın alabileceği neredeyse tüm ülke ve limanları; aşkın bu tarifi mümkün olmayan sihirli büyüsü ile kuşatabiliyorsun??? İşte o Akdeniz ki, aşka meftun, kimliğini yıllarca saklayan bir aşığın peşinde koştuğu Billure’si için yeniden haritasını çizdiği ve kaderini yazdığı Akdeniz’dir. Aşk’ı ararken dostun düşman kılıcı ile tanıştığı, cevherin ise çeliğe rastladığı ve var olmak ile yok olma mücadelesinin verildiği denizdir Akdeniz! Sonunda mutlak ölüm bile olsa, tüm yolları denize çıkardı serdümenlerin, vardiyanların, forsaların, tüm tayfanın, korsanların ve hatta kaptanların. En derinleri bile, bu büyük aşklar için en basitinden gelirdi denizcilerin seven kalplerine. İşte bu güzel eserimiz “Efsane” ile XVI. yüzyıla ait bir efsaneyi okuyacaksınız. Barbaros Hayreddin Paşa’yı tanıyacaksınız… Efsanemizde gizemini sonuna kadar koruyan üç altın heykeli ve her zaman kulaklarımıza çalınan üç elmanın hikâyesini okuyacağız büyük bir heyecan ile. Hazır mısınız arkadaşlar??? Akdeniz’in hırçın ve dalgalı sularında çözülmeyi bekleyenleri ele alıp çözmeye gerçekten hazır mısınız?!

    “Akdeniz, tılsımlı bir gün yaşıyordu. Sabah efendi uyananlar yine akşam köle oluyor, sabah köle uyananlar da yine efendiliğe yükseliyorlardı. Anladım ki bu sularda her şey umut ile korku, gam ile sevinç arasında birden değişiveriyordu. Kaderler ise en çabuk değişen şeydi.” S. 51

    Ocak 2013’te çok satan edebiyat eserleri arasında zirveleri yoklamış olan kitabımız, 28 Eylül 1538 tarihinde, Yunanistan'ın kuzeybatısındaki Preveze'de Osmanlı Donanması ve Papa III. Paulus'ün çabalarıyla bir araya gelen Haçlı donanması arasında gerçekleşen deniz muharebesini güzel, romantik bir aşk ile birleştirerek bizlere aktarıyor. Burada, kitabımızda asıl kahramanımız Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa olsa da, kendisi büyük aşk yaşayan diğer iki karakterimiz olan Sidi Alcala (Seyyid Muradi) ve Beatrix’in (Billure) gölgesinde kalmaktadır.

    Kitabın başlarında denizcilik ile ilgili terimlerden sıkılmak istemiyorsanız, önce kitabın sonunda olan terimlerin anlam ve manalarını iyice okumanızı tavsiye edeceğim. Ben şahsen görevimi Dz.K.K.’da, T.C.G. Oruç Reis (F245) fırkateynin de icra ettiğim için bu terimleri okumakta zorlanmadım ve bilakis, okurken eski günlerimi, heyecan dolu Deniz Kurdu gibi birçok tatbikatı anımsadım ve çok keyif aldım diyebilirim. Kitabın bitimine müteakip gene ufak bir araştırma doğrultusunda, İskender Pala’nın da eskiden orduda, Deniz Kuvvetlerinde görev aldığını öğrendim. Haliyle bu romanı kaleme almadan önce, kendisinin Barbaros Hayreddin Paşa ile ilgili olarak geniş bilgi toplamış olabileceği ihtimalini de düşünmedim değil. Şayet ben de bir yazar olsam ve mesleki olarak icra ettiğim dalda bir kahraman varsa, onu ya da benzerini konu edinmek en öncelikli işim olurdu sanırım.

    Okurken romanımızda aşkın kahramanlarını daha yakından tanıyacak ve yazarın kalemini nasılda aşk ile konuşturduğuna bizzat şahit olacağız. Pala, bu güzel romanında haritacı Saint Alcala ve Beatrix’in çeyrek asır süren özlemini, yeri geldiğinde birbirlerine o kadar yakın olmalarına rağmen, bir o kadar uzak hissetmelerini, sırlarını ve vermiş oldukları yeminlerini biz okurlara aktarıyor. Yine romanımız sayesinde Hızır Reis’in denizci olan kardeşlerini, denizcilik ile ilgili bilmediğimiz, belki de hiç duymadığımız terimleri ve azda olsa Kanunî Sultan Süleyman dönemini tanıyacağız.

    “Ey hiçbir zaman unutamadığım; sen de beni unutamazsın değil mi? Sen bana benden daha yakın iken ya neden hep ben senden uzağa düşüyorum?” S. 354

    Ünlü, Cenevizli amiral, condottieri kaptan Andrea Doria ve Hızır Reis’in Akdeniz’in sıcak sularındaki çekişmelerine, karşılıklı gövde gösterişlerine şahit olacağız. Tarih okuyan ve seven birisi olarak bazı kitaplarda kaybolmuşken, el atmış olduğum “İslam Tarihi ve Medeniyeti” adlı eserde, 1492-1614 yıllarında, Kastilya Krallığı’nın baskılarını arttırarak Endülüs’lü Müslümanları Hristiyanlaştırma Politikası bir hayli dikkatimi çekmiş ve zamanımı almıştı. İşte gene Gırnata’lı Müslümanların çekmekte oldukları eziyetler ve Endülüs Emevi Devletinin yıkılışına bir romanda daha şahit olmaktaydım. 1453 yılında İstanbul’un fethi ile son bulan Ortaçağ’ın Engizisyon muhakemelerini ve kimliği sona kadar saklı bir katilin, 20 İspanyol askerini her yılın belli bir döneminde rutin bir şekilde katletmesini satır aralarında okuyordum.

    “Müslümanlar bölük pörçük. Afrika sahillerinde her burnu döndükçe ayrı bir kabilenin şeyhleri, bey veya murabıtları insanlara hükmediyor. Bu ayrılık gayrılık içinde hep kaybediyorlar; her şeylerini kaybediyorlar…” S. 95

    Babalarının denizci olmamaları için tüm engelleme çabasına rağmen, Cezayir’i mesken edinen ve yine burada ünlenen kardeşler hayallerinden asla vazgeçmemişlerdir. Üzücü bir şekilde kolunu kaybeden Oruç Reis, başarılı bir şekilde koluna takılan kanca sayesinde, Kanca Reis namıyla ün ve korku salar. Sakalının renginin kızıl olması nedeniyle ve Akdeniz’deki başarıları sayesinde Hızır Reis (Barba Rossa), kızıl sakal olarak dostun düşmanın korkulu rüyası olur. Ama şereflerin en büyüğü, Kanunî Sultan Süleyman’ın yazdığı bir mektup ile kendisini bizzat İstanbul’a çağırtmış olduğu Hızır Resi’e nail olmuştur.

    “Devlet mal ile değil hüner iledir; büyüklük yaş ile değil akıl iledir.” S. 97

    Başarıları ve hayırseverliği ile artık Cezayir’de bir hayli sevilen Hızır Reis, payitahta davet edilir ve Kanunî Sultan Süleyman tarafından Devlet-i 'Aliyye Osmanlı İmparatorluğu’na Kaptan-ı Derya (denizlerden sorumlu bakan) tayin edilir. Kanuninin huzuruna varan Hızır Reis, kendisine kıymetli hediyeler ve 300 kadar köle takdim eder. Haçlı donanmasına ve hasmı Kaptan Doria’ya karşı Preveze Deniz Muharebesi’ni zaferle kazanır ve gene Kanunî Sultan Süleyman tarafından Hayreddin (dinin hayırlı evladı) lakabı verilerek onurlandırılır.

    “Alacağınız kararda ileride kazanacağınız maddi zenginlikler mi; daha ileride kazanacağınız manevi nimetler mi ağır basıyor?” S. 175

    Romanda Divan Edebiyatı tarzına ve türüne kalemi ile ağırlık veren Pala, sevenlerin yer yer serzenişlerine ve gizli gizli akan gözyaşlarına ilişkin uzun betimlemeler sunar. Esas önem arz eden ve romanın can alıcı noktaları da budur diye düşünüyorum. Alcala’yı içten içe, tarifi mümkün olmayan bir aşk ile seven Beatrix’in, kendisini neden yeminine ve sırrına rağmen ısrarla reddetmesi sonlara doğru netlik kazanmaya başlayacak. Ama eğer dikkatli bir okursanız, kitabın belli bir noktasında bu sırrın ipuçlarını yakalayabilirsiniz.

    “Sırları, bağrında gizli duran birisi olarak yaşamanın ağırlığını kimse bilemez.” S. 108

    Bu güzel romanda gene çok şaşıracağınız Bülbül ve Hz. İbrahim’in hikâyesini okuyacaksınız belki de. Hızır Reis’in Preveze deniz savaşında rüzgâra nasıl hitap ettiğini ve Beşiktaş semtinin adının nereden geldiğini hayretler içerisinde öğreneceksiniz belki. Gönüllere taht kuran Hızır Reis ile başlayan romanımız, hüzünlü bir şekilde, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa’nın kaçınılmaz ölümü ile son buluyor. İşte sona geldiğimiz ve hüzünlendiğimiz romanımızda, asıl önemli olan gül sepeti, ısırılmış elmalar ve üç altın heykelin sırlarını öğreniyorsunuz.

    Buradan tarihe, denize ve efsanelere âşık olan tüm kitapseverlere bu güzel romanı okumalarını tavsiye ediyorum. Evet, ben severek okudum ve Pala’nın diğer kitaplarını da kısa zamanda ele alacağım. Şimdilik benden bu kadar ve buradan hepinizi saygı ile selamlıyorum!

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ A.Y. ~