• TARİH DERGİSİ 71. YIL SAYISI
    https://dergipark.org.tr/.../iutarih/issue/56577

    Makaleler
    Tarih Dergisi’nin Mutfağı /
    İ̇lhan ŞAHİN
    Marcus Aurelius ve Lucius Verus Dönemlerinde M.S. 165-180 Yılları Arasında Görülen Büyük Salgın / Mustafa Hamdi SAYAR

    Eski Türklerde Kut ve Töre Bağlamında Hükümranlığın Hududları /
    Ali AHMETBEYOĞLU

    Kanglı (Kao-Ch’e) Boyları Hakkında Bir Değerlendirme / Ahmet TAŞAĞIL

    Haçlı Devletlerinde (Outremer) Kullanılan Unvanlara Dair / Ebru ALTAN

    Normanlar, “Gesta Roberti Wiscardi” ve Malazgirt Savaşı / Mustafa DAŞ

    Büyük Selçuklular’ın Hizmetinde Bir Aile: Porsukoğulları / Abdülkerim ÖZAYDIN

    Selçuklular’da Sağlık, Sağlık Kurumları ve Tıp Eğitimi / Muharrem KESİK

    Osmanlı Kroniklerinde “Sebeb-i Telif”ler Üzerine / Abdülkadir ÖZCAN

    Âşıkpaşazâde Derviş Ahmed Âşıkî’ya Dair Biyografik Katkılar / Kemal BEYDİLLİ

    Tâcüttevârîh’in Kaynakları Üzerine Bazı Tespitler / Mehmet İPŞİRLİ

    İbretnüma-yı Devlet Adlı Eserin Yazarı Mustafa Kesbî midir? XVIII. Yüzyılın Bilinmeyen Bir Tarihçisi Üzerine Notlar / Feridun M. EMECEN

    Osmanlılar Niçin Kalyon İnşasından Bir Süre İçin Vazgeçtiler? (1656-1682) / İ̇dris BOSTAN

    Osmanlı Ülkesinde Son Safevî Şehzâdeleri: Sam Mirzâlar / Ömer İŞBİLİR

    1830’lu Yıllarda Osmanlı’da İç Göç: Üsküp Örneği / Nedim İPEK

    Leh Asıllı Stanislaw Chlebowski’nin Osmanlı Saray Ressamı Olarak İstihdamı ve Ayrılışı / Fatma ÜREKLİ

    Sultan II. Abdülhamid ve Osmanlı Diplomasisinin Uzak Doğu Gelişmeleriyle İmtihanı (1895-1904) / Cezmi ERASLAN, Umut DERE

    “Zorlayıcı Diplomasi”nin İzleri: Osmanlı Devleti’nin Makedonya’da Uluslararası Bir Malî Kontrol Mekanizması Kabul Etmeye Zorlanması (1905) / Metin ÜNVER

    Sultan Mehmed Reşad Döneminde İstanbul’daki Bulgar Cemaati: Nüfus, Yerleşim ve Ekonomi / Neriman ERSOY HACISALİHOĞLU

    Bandırma Taş Ocakları ve Ermeniler / Recep KARACAKAYA

    Osmanlı Devleti’nin Paris Barış Konferansı’na Davet Edilmesi ve Muhtıralar Sunması ile İlgili Tartışmalar / Mustafa BUDAK

    Sivas Kongresi (4-11 Eylül 1919) Delegelerine Dair Bazı Tespitler / Fatih M. SANCAKTAR
  • 184 - İmam Gazali
    169 - Yavuz Bahadıroğlu
    141 - Bediüzzaman Said Nursî
    134 - Muhyiddin İbn Arabi
    110 - Necip Fazıl Kısakürek
    096 - Sadık Yalsızuçanlar
    095 - İsmail Bilgin
    092 - Osman Nuri Topbaş
    091 - İskender Pala
    086 - Hekimoğlu İsmail
    081 - İsmet Özel
    078 - Emine Şenlikoğlu
    072 - Halit Ertuğrul
    071 - Mevlana Celaleddin-i Rumi
    070 - Ahmet Mahmut Ünlü
    069 - Bestami Yazgan
    065 - Abdülkadir Geylani
    064 - Ömer Sevinçgül
    063 - İbni Kayyim El Cevziyye
    061 - Kadir Mısıroğlu
    060 - Sezai Karakoç
    060 - Salih Mirzabeyoğlu
    059 - Ahmed Günbay Yıldız
    058 - Mustafa Armağan
    058 - Samiha Ayverdi
    056 - Nureddin Yıldız
    056 - Mustafa Necati Bursalı
    054 - Halil İnalcık
    053 - Selim Gündüzalp
    050 - İsmail Hakkı Bursevi
    050 - Vehbi Vakkasoğlu
    048 - Sevim Asımgil
    044 - İhsan Süreyya Sırma
    043 - Mustafa Kutlu
    042 - Muhammed Emin Yıldırım
    042 - Ebu’l Hasan Nedvi
    042 - Cihan Aktaş
    041 - Kemal Sayar
    040 - Mehmet Yaşar Kandemir
    040 - Nuri Pakdil
    040 - Mahmud Esad Coşan
    038 - Rasim Özdenören
    037 - İsmail Kara
    037 - Roger Garaudy
    037 - Nevzat Tarhan
    035 - İmam-ı Rabbânî
    035 - Ömer Nasuhi Bilmen
    035 - Mahmud Ustaosmanoğlu
    035 - Ali Erkan Kavaklı
    035 - Sefa Saygılı
    035 - Burhan Bozgeyik
    035 - Ahmet Yılmaz Boyunağa
    034 - İmam Nevevi
    034 - İsmail Mutlu
    034 - Ahmet Şimşirgil
    033 - İsmail Lütfi Çakan
    033 - Mehmet Doğan
    032 - Haluk Nurbaki
    032 - Mustafa Çelik
    031 - Ahmet Akgündüz
    031 - Siraceddin Önlüer
    031 - Seyyid Ahmet Arvasi
    031 - Ali Çankırılı
    030 - M. Ertuğrul Düzdağ
    030 - Adem Güneş
    029 - Alev Alatlı
    029 - Cahit Zarifoğlu
    029 - Said Alpsoy
    029 - Cüneyd Suavi
    028 - Fuad Köprülü
    028 - Mim Kemâl Öke
    027 - Mehmed Zahid Kotku
    027 - İbnü'l-Cevzi
    027 - İmam Suyuti
    027 - Fatma Barbarosoğlu
    027 - Abdurrahman Dilipak
    027 - Kemal H. Karpat
    026 - Ebu'l-Leys Semerkandî
    026 - Abdullah Yıldız
    026 - Seyyid Muhammed Ruhi
    026 - Hatice Kübra Tongar
    026 - Nurullah Genç
    025 - Mahmud Sâmi Ramazanoğlu
    025 - Sadık Albayrak
    025 - Yavuz Bülent Bakiler
    024 - Ebubekir Sifil
    023 - Dilaver Selvi
    023 - Hasan Aycın
    020 - Ali Nar
    017 - Musa Topbaş (Sadık Dânâ)
    016 - Ahmed Davudoğlu
  • 724 syf.
    ·Puan vermedi
    oğuz atay'ın türk edebiyatındaki müstesna yerini belirleyen en önemli unsur, onun postmodern roman tekniğini kullanan ilk yazarımız olmasıdır. 60'lı yılların sonuna kadar büyük ölçüde batı'nın artık geride bırakmaya başladığı modernizm akımıyla eserler üretilen türkiye'de oğuz atay, modernizmi postmodern tekniklerle harmanlayarak, kendine özgü bir kurgu, biçim ve dil yaratmıştır. bildiğimiz modern türk edebiyatı eserlerinde lineer bir anlatım tekniği kullanılır. kurgu standarttır. bir olay olur ve sonrasında yaşananlar düz bir zaman çizelgesinde, aşama aşama aktarılır okuyucuya. okuyucu hikayede neyle karşılaşacağını az çok tahmin edebilir. postmodernistler ise bu yapıyı baştan aşağı değiştirmiştir. bilinç akışı yöntemi bolca kullanılır, konular sırasıyla, klasik anlatımla okuyucuya anlatılmaz. düşle gerçeğin nerede birleştiği, nerede ayrıştığı belirsizdir. hatta birçok romanda yer, mekan bilgisi dahi verilmez. karakter isimlerinin kitapta hiç geçmediği dahi görülür. işte oğuz atay'ın edebiyatımıza getirdiği yeni soluk budur. bilindik anlatım biçimlerini ters yüz etmiş; o güne dek ne okuyucuların ne de edebiyat eleştirmenlerinin alışık olduğu yepyeni, özgün bir romanla çıkmıştır sahneye: tutunamayanlar.

    oğuz atay'ın bu radikal başyapıtı, biçim farklılığının yanı sıra konusu itibariyle de dönemin diğer tüm eserlerinden ayrı bir yerde durur. özellikle 50'li yıllardan sonra türk edebiyatında "roman" dendiğinde konu itibariyle neredeyse tek bir başlık öne çıkar: köy romanı. yaşar kemal, kemal tahir, fakir baykurt gibi büyük isimlerin başı çektiği bu tür romanlarda genellikle ezen-ezilen ilişkisi anlatılır ve bu eksende romancılardan toplumun sorunlarını yansıtan eserler üretmesi beklenir. sanat, toplum içindir. roman yazmak ciddi bir iştir ve içerik itibariyle ciddi meseleler ele alınmalıdır. oğuz atay'ın ölene dek edebiyat dünyasında yalnız kalmasının ve anlaşılmamasının başlıca sebebi aslında budur. toplumcu eserler değil, bireyi esas alan romanlar yazmıştır. buna ileride tekrar değineceğiz.

    aynı evi paylaşmakta olduğu sevin seydi'nin de destekleriyle, 1968 yılında yazmaya başladığı kitabını 1970 yılında bitirir oğuz atay. çevresine ise bu konudan neredeyse hiç bahsetmez. yalnızca bir kez, yakın arkadaşı halit refiğ'in ne yazdığını sorması üzerine, "bizleri yazıyorum" diye yanıt verir. gerçekten de oğuz atay, tutunamayanlar'da yalnızca kendisini ve çevresini anlatmaktadır aslında. kendisi ve çevresinin hayal kırıklıklarını ve başarısızlıklarını yazar. toplumsal hayatın normlarına uyum sağlayamayan, kalabalık içinde yalnızlık çeken, hayatı sevse de onunla bir türlü barışamayan, en nihayetinde bu düzene "tutunamayan" bireylerin iç çalkantıları onun başlıca işlediği temadır. öte yandan, insanımızın küçük hesaplarından yola çıkarak, türk toplumunun da bir fotoğrafını çeker. gelişememe nedenlerimizi maddede değil, küçük hesaplar yapan zihinlerimizde arar. türk aydınının entelektüel beceriksizliğinden ve iki yüzlülüğünden dem vurur. kitabına koyduğu her bir karakterin reel hayatta bir karşılığı vardır. kimi zaman selim ve turgut'ta kendisini görürüz, kimi zaman süleyman kargı'da vüs'at o. bener'i. bu durum onun diğer kitaplarında da mevcuttur. örneğin bir bilim adamı'nın romanındaki profesör karakteri, bildiğimiz cahit arf'tır. ya da oyunlarla yaşayanlar'ın yaşlı ninesi, atay'ın ikinci eşi pakize'nin gerçek hayattaki anneannesidir.

    tutunamayanlar'ın ilk baskısı: https://eksiup.com/p/zi105624ngr2

    mühendislik eğitimi alan oğuz atay, büyük ölçüde kendine özgü geliştirdiği yazım tekniğinde çok sevdiği batılı yazarlardan sıkça esinlenmiştir. choderlos de laclos'un tehlikeli ilişkiler adlı kitabını nurullah ataç'ın çevirisinden soluk soluğa okuduğu bilinen atay'ın, tıpkı tutunamayanlar'daki gibi bu kitabın başında yer alan iki açıklama bölümünden ve yayıncının okuyucuyu kitabın gerçekliği konusunda uyardığı kısımdan etkilendiği rahatlıkla söylenebilir. aynı şekilde atay'ın çok sevdiğini bildiğimiz herman hesse'nin, bozkırkurdu kitabının başına koyduğu "açıklama" bölümü ve kitabın kurmaca yayıncısına, kitabın yazarının -tıpkı tutunamayanlar'ın turgut özben'i gibi- ortadan kaybolduğunu, kendisinin de yazılanların gerçek olup olmadığı konusunda kuşkuları olduğunu söylettiği bölümlerle tutunamayanlar'ın ilgili bölümlerinin benzerliği tesadüf olmasa gerektir. son bir örnek vermek gerekirse; kendisinin de adını sıklıkla sevdiği yazarlar arasında saydığı james joyce en somut örneklerden biri olacaktır. ulysses'te değişik dil oyunları ve biçim teknikleri deneyen joyce, kitabında "şerlokholmesliyordu", "yaygaralatinkahkahaları" gibi değişik yazım şekilleri kullanır. tıpkı atay'ın "kayamehmetturgutgiller" "onikibuakşambizdetoplanalım oluyor" şeklinde yazdığı gibi. yine ulysses'te hiçbir noktalama işareti kullanılmayan 70 sayfalık bir bölümün olduğunu hatırlatacak olursak, oğuz atay'ın joyce'tan etkilendiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

    kitabın yazımı bittikten sonra yakın arkadaşları cevat çapan ve vüs'at bener'e okutur atay. iki isim de romanda sık tekrarlanan bölümler olduğunu, bazı yerlerin gereksiz uzatıldığını ve bu haliyle yayınevlerinin kitaba pek sıcak bakmayacaklarını söyler. atay bunun üzerine kitabı tekrar gözden geçirir ve bazı kısımları atar. bu redaksiyon sürecinde ise teknik birkaç hata yapar. örneğin kitapta "şarkılar" bölümünün bulunduğu 7. bölümden sonra direkt 9'a geçilir. arada 8 yoktur. muhtemelen 8'de yer alan bölüm atılmış, fakat bölüm başlıklarına yeniden numara vermek unutulmuştur. bu durum iletişim yayınları'nın baskısında, yıllar sonra düzeltilir.

    oğuz atay kitabın yazımını bitirdikten sonra bastırmak için o yayınevi senin bu yayınevi benim gezer, tüm ülkede mekik dokur. fakat hepsinden eli boş döner. yayınevleri çoğu zaman bu kadar kalın bir kitabı okumaya dahi yeltenmez. okuyanlar ise anlayamadıklarını, kitabın konusunu ve biçimini beğenmediklerini söylerler. çoğu zaman da ağır ve utandırıcı ifadelerle. örneğin cem yayınevi'nin sahibi oğuz akkan, tutunamayanlar'ı okuduktan sonra, oğuz atay'ın ciddi anlamda ruh hastası olabileceğini söyler.

    aynı günlerde romanını trt kültür, sanat ve bilim ödülleri yarışması'na gönderen atay, burada başarı ödülü alır. fakat yarışmanın jüri başkanı adnan benk, yarışmaya katılan romanların hiçbirini beğenmediğini, aslında hiçbirinin ödüle layık olmadığını ama yine de herhangi birine haksızlık olmaması adına son aşamaya kalan tüm romanlara ödül verilmesini teklif eder ve bu teklif kabul edilir. yani aslında tutunamayanlar en başarılı roman ödülü değil, yazarlara moral olsun diye herkese verilen bir ödülün sahibi olmuştur. yarışmaya katılan ve hiçbirisinin tek başına kazanmasına onay verilmeyen, hepsi aynı kefeye koyulan diğer aday romanlar şunlardır:

    melih cevdet anday - gizli emir
    fakir baykurt - tırpan
    tarık buğra - ibiş'in rüyası
    demirtaş ceyhun - asya
    sevgi soysal - yürümek
    abbas sayar - yılkı atı
    mehmet seyda - yanartaş

    1970 yılı biterken trt roman ödülü kazanan oğuz atay, aradan bir yıl geçtikten sonra halen romanını bastıramamıştır. yayınevlerinden eli boş döner ve artık ümidini yitirmek üzeredir. fakat bir gün talih kendisine gülümser ve sinan yayınevi'nin sahibi hayati asılyazıcı'dan telefon alır. oğuz atay'ın coğrafya ders kitabı olan "topoğrafya"yı bir kitapçıda görmüş, daha sonra cumhuriyet gazetesi'nde tutunamayanlar'ın trt'den ödül aldığını okuyunca oğuz atay'la konuşmak istemiştir. ikili buluşur ve kitap iki cilt halinde basılır.

    kitabın yayımlanmasının ardından derin bir sessizlik hakim olmuştur. ne okuyuculardan, ne de edebiyat çevrelerinden hiçkimse ilgi göstermez. bu da oğuz atay'ı derinden yaralar. yerleşik estetik ölçütlerden uzak bir roman olan tutunamayanlar, dönemin toplumsal/siyasi ortamının arasında kaybolup gitmiştir. hilmi yavuz yıllar sonra bu konuda şöyle özeleştiri yapar: "oğuz'un romanının önemini hepimiz çok sonra anladık. gereğince kavramış olsaydık bile, bizim gündemimizde öncelik taşımıyordu." bu gündem, şüphesiz 1971 muhtırasının verildiği, denizlerin asıldığı, ülkede iç kargaşanın zirveye çıktığı dönemin gündemidir. 1973 yılında milliyet sanat'ta yayımlanan bir çoksatanlar listesi bize konu hakkında bilgi verebilir:

    1) demirtaş ceyhun- çamaşan,
    2) yaşar kemal - demirciler çarşısı cinayeti,
    3) çetin altan - büyük gözaltı,
    4) ali gevgilili - türkiye'de 1971 rejimi,
    5) mehmet ali aybar - 12 mart'tan sonra meclis konuşmaları,
    6) ismail cem - türkiye'de geri kalmışlığın tarihi

    aynı yıllarda cumhuriyet gazetesi'nde çıkan bir yorumda "bugünkü aşamada sanat siyaset içindir" denilmektedir. bireyin içsel sorunlarını ele alan, onun gündelik/varoluşsal problemleriyle ilgilenen tutunamayanlar, bu kavga gürültünün arasında raflarda unutulmaya terk edilmiştir. kitap için, tek tük çıkan eleştiri yazılarından birinde "gerekli gereksiz ayrıntılarla, kendi bütünlüğünü zedeleyen fazlalıklarıyla, yinelemelerle, filtreli sigaranın kanseri %7 oranında azalttığını söylemeden geçemeyen bilgilerle dolu" şeklinde bahsedilmektedir. "insanın aklına her geleni yazmasından bir roman ortaya çıkabilir mi?" denilmektedir. bilinç akışı kavramının henüz bu topraklara uğramadığı yıllardır. romanın biçimsel özelliklerini belki de beğenen tek kişi olan ve "olağanın üstünde başarılı" şeklinde değerlendirmede bulunan murat belge, selim'in intiharı ile biten kitabın sonuna marksist bakış açısıyla bakıp onu eleştirir. belge'ye göre selim korkak davranmıştır, "intihar, selim'in verilmiş koşulları içinde 'kaçınılmaz' olabilir. ne var ki küçük burjuva dünyası 'tek' dünya değildir ve selim'in yaptığı da, yapılacak 'tek' ya da 'en olumlu şey' değildir" diye yazar. selim'i yarın için çalışmamakla, erken pes etmekle eleştirmektedir.

    oğuz atay, tutunamayanlar çıktığı zaman kitabı ilk olarak çok sevdiği yusuf atılgan'a gönderir. "köyde oturduğum sıralar bir gün "ilginizi umarak" diye imzalanmış bir kitap gelmişti bana: tutunamayanlar. çok beğendiğim halde bunu oğuz atay'a bildirmek gereğini duymamıştım. böylesine güzel roman yazan birinin hakkında başkalarının da yazacağını düşünmüştüm. yıllar sonra bir tanıdığına benim için 'romanımla ilgilenmedi" demiş. bunu duyduğumda üzüldüm; ölmemiş olsaydı ne yapar eder onu bulur konuşurdum." diye anlatır bu olayı yusuf atılgan.

    en çok anlaşılma umudu taşıdığı kişi olan yusuf atılgan bile ona geri dönmemiştir. atay'ın edebiyat dünyasındaki bu yalnızlığı da zaten ölene dek son bulmaz. bugün bildiğimiz anlamda tutunamayanlar ya da oğuz atay miti, iletişim yayınları'nın yine murat belge'nin katkısıyla oğuz atay'ın tüm eserlerini 90'lı yıllarda yayımlamasının ardından gerçekleşir. eminim oğuz atay bu günleri görmeyi çok isterdi.

    onun, mustafa inan'ın hayatını anlattığı bir bilim adamının romanı'nı saymazsak, bir tiyatro metni olan oyunlarla yaşayanlar da dahil, tüm eserleri tutunamayanlar'ın ayak izinden yürümüştür. nitekim ali poyrazoğlu, oğuz atay'a tutunamayanlar ve tehlikeli oyunlar'ın özde tek bir kitap olarak değerlendirilebileceğini söylediğinde, atay'ın bunu onayladığını anlatır.
  • https://youtu.be/sOgoH3jkjDs

    rüknettin’in aynalarda ağladığı kadar var.

    bir mevsimin kıyısından tutarsan rüknettin
    kurak ovalara yağmurlar yağar
    ayak bileklerinden kavrarsan bir harfi
    kalbin şiir olup vadilerini sular.

    II.

    Doktorum
    gayya kuyusuna inmek istemem
    bana bir ip uzat, yağmurlar istemem
    aynaları kırarım, sûretimi istemem
    mevsimler dönedursun, bu dünyayı istemem
    yalnız Allah’ı anmak isterim
    ben Allah’ı isterim.

    III.

    günahları için ağlayan kim varsa
    kanatlarıyla okşar onu melekler.

    IV.

    herhalde hep böyledir
    bu dünya sevenlere bir tuzaktır rüknettin.

    V.

    hoşgeldiniz, buyurun, işte kalbim.
    adımı unuttuğum zamanlarda rüknettinim.
    gövdesi ihlâl edilmiş bir yetimim.
    şu kapıdan buyurun, az ilerisi kalbim.

    X.

    ah kalbin moğolları! size verecek ne kaldı
    bir kitap olup yandı da o
    külünden zehir kaldı
    bir hayal olup uçtu da
    gökte melekler bağırdı:
    eve dön! eve dön!

    döndüm ki şehrin ağrıları üstüme kaldı
    bulvara uzanmış diskotek kızları
    süpermarketler, bankalar
    /toplu insan mezarları/
    üstüme kaldı.

    XV.

    bir güle boyun eğdiren nedir
    o aşk değilse
    nedir kalbe çıkartılan
    tutuklama emri
    aşk değilse
    ah, o sığınaklardan
    yitikleri toplayan
    ve düşlere vuran gemi
    nedir aşk değilse

    XX.

    doktorum, uçan insandır aslında
    kalp denen ırmak
    arayıp denizini bulunca
    yağmurla karşılaşmamış bir şehre
    âniden kar yağınca
    dönüp dolaşıp da ruh
    rahmet vadisine varınca
    uçan insandır aslında.
  • 248 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Saygıdeğer Hasip Saygılı Hocamız, 2009-2010 döneminde Kosova'da 18 ay Türk Kıdemli Subayı (NATO-KFOR Harekât Başkanı) ve Türk Temsil Heyeti Başkanı görevlerinde bulunmuş; yer yer Harp tarihçisi, bazen de Türk Subayı olarak buradaki gözlemlerini , yerel halkı ve azınlık Türk halkıyla ilgili tespit, değerlendirme ve tecrübelerini kaleme almış ve bizimle paylaşmıştır.

    Rumeli'de Bizden Ne Kaldı? Osmanlılar'ın Balkan yarımadasına verdikleri coğrafî isimdir Rumeli. Malûmunuz; Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başlarında, ''Düvel-i Muazzama'' dediğimiz Avrupalı büyük devletlerin çıkarları Osmanlı üzerinde çakışıyordu. Osmanlı Devleti bunun farkında olup denge politikası uygulayarak bir süre ayakta kalmaya çalıştı. Ancak bahsedilen bu devletler Osmanlı'yı ''hasta adam'' olarak görmüş, devletin zayıflayan siyasî ve ekonomik durumunu fırsat bilerek, tabiri caizse pastadan pay alabilmek için Osmanlı Devleti'ne bazen dostça, bazen düşmanca yaklaşmışlardır. Bu ikiyüzlü siyasetleri, Balkanlarda Osmanlı'ya tâbi milletleri kışkırtmaları ve isyana sebebiyet vermeleri, savaşlarda birçok cephede birden savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti'nin savaşları kaybetmesi sonucunda da Rumeli toprakları kaçınılmaz olarak elden çıkmıştır. Türk milleti tarih boyunca bütün milletlere yardım etmiş, zor durumdaki milletlere kucak açıp onları korumuş müstesna bir millettir. Osmanlı Devleti fethettiği memleketlerde han, hamam, kervansaray, çeşme, köprü, türbe, cami gibi eserlerle buraları ihyâ etmiştir. Ancak Rumeli'de yaşayan Türkler, bilhassa ''Türk'ten daha ziyâde Türk'' olarak anılan Boşnaklar bir zamanlar gölgesinde yaşadıkları devletin yadigârlarına sahip çıkmamakta ve artık millî değerlerine minnet duymamaktadırlar. Kitapta yazar, bizzat bölgede şahit olduğu hususlar çerçevesinde; buradaki Türklerin ''Evlâd-ı Fatihân'' olmalarıyla övünmeleri ama buna lâyık olmak için çaba sarf etmemeleri, her şeyi Türkiye'den beklemeleri üzerinde durmuştur. ''Övünülecek bütün şahsiyetleri toprak olmuş bir toplum ne kadar sefil..'' Elbette bu durum şanlı tarihimizle gurur duymayacağımız anlamına gelmez; tarihe sadece kendi gözümüzle bakarsak öznellikten öteye geçemeyip, yabancıların Türkler hakkındaki algılarını haklı çıkarmış oluruz. Kayda değer bir şeyler yapmayıp sadece atalarının şanlı zaferleriyle övünmek de Türklüğün tabiatına yakışmaz. Buna ek olarak yazar, yüzyıllardır Osmanlı hakimiyetindeki toprakları kaybettiren süreçlerin milletdaşlarımızda hâlen kan kaybını sürdürdüğü kanaatinde. Bölgede uzun vâdeli politikaların geliştirilmemesi ve sivil toplum örgütlerinin devreye sokulmaması bunun kanıtı gibi görünüyor. ''Evlâd-ı Fatihân nasıl perişan olmuş?'' diye soruyor yazar ve cevap veriyor:

    ''Bildiğim; milletdaşlarımızın gözlerimle tanık olduğum üzere Kaşgar'dan Kabil'e, Bakü'den Priştine'ye hemen her yerde süründükleridir. Boş övünmeleri bırakıp meselenin varlığını kabul edersek belki çıkış yoluna yaklaşabiliriz.''

    Bizim, yabancıların gözündeki malûm ''Türkler hep atalarıyla övünürler; lâkin kendileri ilerlemek için çaba sarf etmez.'' algısını çürütmemiz gerekir. (Yabancı yazarların, diplomatların seyahâtnâme ve hatıralarını okumanızı salık veririm, işte o zaman yabancıların gözünden Türkler hakkında ne demek istediğimi anlarsınız.) Bu konuya istinâden Oktay Sinanoğlu'na hak vermeliyiz:

    ''Atalarınla övünme, atalarına lâyık olmaya çalış.''

    Nasihâtlere burun kıvırmayalım, ders almaya çalışalım, zîra gelecek için yön çizmemizde tarihimiz kadar önemlidir. Benzeri bir nasihât de Keçecizâde İzzet Molla'dan:

    ''Olma ınnîn-i mâarif racûl-i kâmil isen
    İftihâr etme pederle ulemâ-zâde gibi''
    (Kâmil adamsan marifet kısırı olma. Âlim çocuğu gibi babanla övünüp durma.)

    Kitabı okurken çok duygulandığımı, hüzünlendiğimi, yer yer sinirlendiğimi ifade etmeliyim. Size de biraz aktarmaya çalışayım, ki hak verip vermemek size kalmış.
    Yazarın kitapta da bahsettiği menfur olay, 2018'de Kosova'da (539 Yıl Osmanlı hakimiyeti) gerçekleşen Türk bayrağına saldırı düzenlenmesi ve bu çirkin olayı uluslararası ilişkilerin sağlığı açısından yetkililerin saldırıyı kınamaktan başka bir şey yapmayıp âdeta geçiştirip üzerini örtmesi, olayın çirkinliği kadar üzücü bir durum. Hani bayrak bir ülkenin namusuydu? Bayrağa yapılan saygısızlık o millete yapılmış sayılırdı? Biz atalarımızdan böyle öğrenmedik mi? Bu ve bunun gibi olaylar bir defalık değil elbette, bölgedeki millî ve kültürel yapılarımızın yıkılırken ülkemizin ses çıkarmaması Rumeli'deki durumumuzu gözler önüne seriyor. ''Türk kültür ve değerlerini biz yok sayar küçümsersek, Bosna, Kosova, Makedonya gibi Rumeli topraklarında ecdâd yadigârı kültür eserlerimizi yok eden vandallara kızma hakkımız olur mu?'' Kitabı okurken çokça 'Türkiye bu kadar âciz mi' diye çok sordum kendime. Türk tarih ve kültürünün ihyâsı için Türk bilim insanlarına ve Türk devlet büyüklerine büyük görev ve sorumluluklar düşmekte. Fikrimce şanlı ecdâdımızdan kalan kültürel mirasa sahip çıkmazsak, atalarımızla gurur duymanın ne anlamı kalır ki? Öyleyse makam sahibi olmakla iş bitmiyor, o makamın hakkını vermek, gereğini millî bir vazife olarak yapmak gerektiğini düşünüyorum. Yüzyıllarca Türklerin yaşadığı bu topraklarda, şimdilerde Türk karşıtlığına, Türklere ve kültür eserlerimize yapılan zulümlere Türkiye'nin yaptırım gücünün olmaması, gerek yurt içinde gerek yurt dışındaki kadroların tarihî ve millî bilince sahip olmaması, yetkili kişilerin görevlerini hakkıyla yerine getirmemesi, başkonsolosluk ve büyükelçilik gibi önemli makamlara liyâkatli kişilerin getirilmemesi durumu; dışarıdaki hak ve çıkarlarımızın zedelenmesi ve milletimizin olumsuz intiba bırakması açısından başlıca sorunlar doğurmakta. Kitapta vurgulanan bu sorunlarımızın hâlen devam etmekte olduğunu görmek kendi adımıza acı verici bir durum. Yeri geldi çok âh çektim; çünkü bu tarihî Türk toprakları şimdilerde Türk düşmanlığı beslemekte. Sırplar, Bulgarlar Osmanlı'ya isyan etmelerinin tarihini yıl dönümleri olarak kutlarken, bizim bırakın Anadolu'ya girişimiz açısından önemli Malazgirt Savaşı'nı hatırlamak şöyle dursun, birçok insan millî bayramlarımızı samimiyet ve içtenlikle kutlamıyor bile. Birlik ve beraberlik olması gereken Türkler birbirlerini desteklemiyor ve sonuçta hak-hukukumuz çiğneniyor. Bu tarihte de böyle, günümüzde de.. (Ankara Savaşı, Dandanakan ve Yassı Çemen gibi savaşlar Türk'ün Türk'ü kırdığı savaşlar olarak bilinir.) Yeri geldi mi atalarından bahsedip Türklüğüyle övünen milletimiz, üstüne tarihi sıkıcı (tanıdığım birçok insanın ifade ettiği gibi tarihi sıkıcı görmeleri. Aslında herkesin bir geçmişi olduğu gibi ülkelerin, milletlerin, hattâ eşyaların bile bir geçmişi var. Tarih olmadan coğrafyanın, siyasetin, edebiyatın vs. olamayacağını düşünemiyorlar. ) veya gereksiz görüp okullarda ders sayısını azaltırlar. Bildiğim kadarıyla her ülke kendi milli tarihini okullarda ülkemizden ziyâde öğretirken bizim durumumuz elbette dalgalı eğitim sisteminin bir yansıması. Bu durum da tarih derslerini okullarda teşvik etmenin yerine itibarsızlaştırdı. Yakında Tarih derslerini de kaldıracaklar, öğrenciler milliyetinden, tarihinden yoksun yaşayacak diye endişeliyim.. Tarihtir bizi köklerimize bağlayan, geçmişimizi anlamada, geleceğimize yön çizmede önemli bir safhadır. Tarih, milletlerin hafızasıdır; milletler de insanlar gibi hafızalarıyla yaşarlar. Hafızasını kaybetmiş, geçmişini hatırlamayan bir insan düşünün, içinde bulunduğu ânı sağlıklı bir şekilde nasıl anlayabilir ve geleceğini nasıl biçimlendirebilir? Buna karşı çıkanlar olabilir; fakat bu hususta eğitimin daha millî olması kanaatindeyim. Günümüz sorunlarına çözüm bulamayışımız ve tarihteki bazı hataları tekrar edişimiz bu husustaki eksikliğimizden kaynaklanmakta. Bazen Ömer Seyfettin'in kendi döneminde çektiği ıstırapları bir çekmiyorum desem yalan olur. Ki eğitim, bu ülkede önem verilmesi, zaman kaybedilmeden el atılması gereken en önemli konu diye düşünüyorum.

    Kitapta görsel açıdan yazarın çektiği fotoğrafları koyması anlatılanlar bağlamında artı bir değer kazandırmış. İnsanın insana saygısının olmadığı bir dönemde, Balkanlarda ve Avrupa şehirlerinde Türk karşıtı eli kanlı çetecilerin birçok heykeli sergileniyor ki, bu heykeller bizim tarihimize hakaret niteliğinde.. Yüzyıllardır biz Türklere ''barbar'' diyen Avrupa insanı kendi barbarlığını görmezden geliyor. Bu duruma kültür bakanlarımız başta olmak üzere, kuruluş amacı yurt dışındaki haklarımızı korumak olan vakıf vs. kurum-kuruluşlar dur demiyorlarsa diplomasimiz geçmişten bugüne kadar yol kat edememiş demektir. Aynı şeyi Türkiye'de biz yaptık farz edelim, birilerinin gözüne batmaz mıyız ve yoğun bürokratik iletişim sayesinde diktiğimiz heykeller kaldırılmaz mı?

    Öte yandan Rumeli elimizden çıktıktan sonra Anadolu'ya yapılan yoğun Türk göçleri ve baskıya maruz kalan Türklerin muhtelif zamanlarda yaptığı göçlerle Rumeli'deki Türk nüfusu iyice azalmış, siyasî, eğitim ve kültürel alanlarda da düşüşe geçmişlerdir. Askerimizin çekildiği, bayrağımızın indiği bu toprakları süratle terk ediyoruz. Kültürel mirasına sahip çıkmak, geçmişini, kültürünü gelecek nesillere aktarmak hepimizin millî vazifesi olmalıdır. Aksi takdirde tarihte başka milletlerin kültürlerinin etkisine girerek yok olmuş birçok topluluğun örneği aşikârdır.

    Kitapta adı geçen; Arnavutlar tarafından Yakova'da boğazlanan Sadrazam Müşîr Mehmet Ali Paşa, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ten kaç yüz yıl önce şiirleriyle ''Ne mutlu Türk'üm diyene'' ifadesiyle kadı, şair, tarihçi, asker Suzî Çelebi ve Sırp ordusuna Müslümanlardan asker toplanmasına karşı çıktığı için görev yaptığı camide süngülenen Hafız Arif Efendi gibi şühedâmızın metruk kabirlerinin, yazarın gerekli makamlara resmi beyânlarına rağmen kılını bile kıpırdatmayan, ecdâdına kayıtsız kalan makam sahipleri bunların veballerini nasıl ödeyecek? Bir zamanlar bizim dediğimiz topraklarda Türk izlerinin yavaş yavaş silinmesi; tarihine, ecdâdına, kültür varlıklarına sahip çıkmayan, haklarını savunmayan, ilerlemekten çok gerilemeyi tercih etmiş azınlık vatandaşları hem de gereğini yerine getirmeyen, kayıtsız kalmakla, makamlarını işgal etmekle yetinen birtakım kimselerin yüzündendir desek yalan olmaz herhalde..

    ''Gafil derler gaflet donun giyene
    Er demezler yavuz nefse uyana
    Kazanır kazanır verir ziyâna
    Hak yoluna bir puluna kıyamaz.''
    (Prizrenli Ümmî Sinan Efendi)

    Dikkatimi çeken bir başka husus ise; bu topraklarda tekke geleneğinin hâlen yaşatılıyor olması. Kosova-Prizren Melâmi Tekkesi'nin aynı zamanda bir kültür ve eğitim vakfı olması; bu çerçevede burada hafızalardan silinmek üzere olan bestelerin derlemesi, unutulmuş güftelere uygun besteler yapması, tekke ziyaretçilerine ilahiler, nefesler icra etmeleri; tekkenin şeyhinin de şair, bestekar, icrâcı, yazar ve tarihçi olması kültür yönünden aktif olduklarını göstermekte.

    Yazarın bazı yazarlarla ve muhtelif dergi ve gazetelerde yaptığı çeşitli söyleşileri Balkan tarihimiz ve günümüz sorunlarına değinmesi açısından önemli. Ayrıca yazarın Makedonya, Bulgaristan, Sofya, Belgrad gezilerini kaleme alması ve bizimle paylaşması; gerek Balkanlarda son dönemlerdeki gelişmeler, gerek bölge halkının tavır ve davranışları, gerekse kültürel açıdan bende bir seyahâtnâme tadı bıraktı diyebilirim. Yazarın sık sık Rumeli'deki gözlemleriyle Türkiye insanımızın genel yapısını karşılaştırması, nerelerde hatalı olduğumuzu görmek açısından faydalı. Bu topraklarda artık güzel Türkçemizin, yöresel yemeklerden tutun, günlük konuşma ve yazmaya, şehirlerdeki adres levhalarına kadar unutulması içimizi acıtan başka bir vehâmet diyebiliriz. Türk milletinin tarihî ve millî bilince sahip olması, birbirine kenetlenmesi ve gelişmeleri sorgulaması, ilerlemek ve tarihî hataların tekrarlanmaması açısından önem arz etmektedir.

    ''Türk azdır diye bulma bahane
    Odun bir şulesi bestir cihâne'' /Suzî Çelebi
    (Kimse Türklerin azlığını gerekçe göstermesin, ateşin bir kıvılcımı dünyayı yakmaya yeter.)

    ''Baş vererim bir taş vermen''
    (Ölürüz; ama vatanımızın bir karışını fedâ etmeyiz.)

    Yazarın görev yaptığı sırada Prizren'deki Sultan Murat Kışlası'nın ismine karşı çıkan Sıpların ''Türklerin kışlalarına Sultan Murat adını vermelerinin kendilerine hakaret anlamına geldiğini'' bildirmesi, buna istinâden yazarın üzerine vazife bilip cesaret göstererek Sırp Ortodoks keşişine elektronik mektupla durumun nedenini sorması ve keşişin Sırp tarihiyle ne kadar donanımlı ve Türk karşıtı olduğu sezilen cevabî mektubu çok ilgimi çekti. 1389-I. Kosova Savaşı'ndan Türk ordusunun zaferle dönmesi ve Sıpların kralı Lazar'ın savaşta ölmesi üzerine Sıpların Türklere karşı bu kadar kindar olduklarını bilmiyordum. Ayrıca cennetmekân Sultan Murad'a zaferden sonra etek öpme bahanesiyle yaklaşıp savaş meydanında onu şehit eden Sırp Miloş Obiliç'in heykelinin dikilmesi ve padişahımızın şehit edildiği günün yıl dönümlerini bayram (Vidovdan Bayramı) olarak kutlamaları da bize hakaret değil mi?

    Rumeli topraklarının kaybedilmesiyle ''Aman Sultan Reşat gel bizi kurtar'' ağıdının yakılmıştır. (Kosovalı İrfan Şekerci tarafından kayıtlara geçmiştir.) Oysa bu türkü yakılmazdan 4-5 yıl önce Rumeli'nin, şehirlerimizin düşmanla savaşılmadan verilmesi için Müslüman eşrafın toplu dilekçe verdiğine şahitlik etmesi, Türk milletinin topraklarda azınlık durumuna neden düştüğünü içler acısı bir şekilde anlatıyor. Dikkatimi çeken başka bir husus ise; karadüzen ya da gâvur sandığı denilen Prizren şehrine özgü bir sazla hâlâ tekkelerde türkü, nefes ve ilâhilerin seslendirilmesi çok hoş. Sazın ezgisini beğendiğim için buraya bir adres bırakıyorum, belki birilerinin keşfetmesine vesile olurum. (https://kirmizilar.com/...e-bir-melami-tekkesi )

    Son olarak bu kitapla tanışmama vesile olan Oğuzhan Saygılı Hocam'a ve bu kıymetli kitabın yazarı Saygıdeğer Hasip Saygılı Hocam'a teşekkürlerimi iletiyorum. Yazarın cesur, milli ve tarih bilincine sahip bir Türk olarak görevini canla başla yerine getirmesi ve bu toprakları görevi süresince aktif icraatlarda bulunmasına okuduklarımla tanık oldum. İnşallah bu kitapta değinilen gereği yerine getirilmesi elzem göndermeler gerekli yerlere ulaşır ve dışarıdaki milletdaşlarımızın hakları korunur ve buralardaki Türk varlığımız ilelebet devam eder. Ömrüm yeterse ve imkânlar el verirse, birgün ben de Rumeli ve Türkistan topraklarını ziyaret etmek istiyorum. Rumeli'deki Türk izlerinin bugünkü hakikâtini görmek ve yetim bıraktığımız Türk kardeşlerimizi biraz olsun tanımak açısından bu kıymetli kitabı tüm okurlara tavsiye ediyorum. Okuyun okutturun. Kitapla ve sevgiyle kalın.

    Kitap Şuuru
  • ...Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletin hayat ve bağımsızlığına suikast eden emperyalist ve kapitalist düşmanların tecavüzlerine karşı müdafaa ve bu maksada aykırı hareket edenleri cezalandırma azmiyle kurulmuş bir orduya sahiptir. Emir ve kumanda yetkisi Büyük Millet Meclisi'nin manevî şahsiyetindedir.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi, halkın öteden beri maruz bulunduğu sefalet sebeplerini, yeni vasıtalar ve teşkilat ile kaldırarak yerine refah ve saadet ikame etmeyi başlıca hedefi sayar. Dolayısıyla toprak, maarif, adliye, maliye, iktisat ve vakıflar işlerinde ve diğer meselelerde toplumsal kardeşlik ve yardımlaşmayı hâkim kılarak, halkın ihtiyaçlarına göre yenilikleri ve tesisleri vücuda getirmeye çalışacaktır. Ve bunun için de siyasî ve toplumsal ilkelerini milletin ruhundan almak ve tatbikatta milletin eğilimlerini ve ananelerini gözetmek fikrindedir.

    Dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi memleketin idarî, iktisadî, toplumsal, bütün ihtiyaçlarıyla alakalı hükümleri peyderpey incelemeye ve kanun şeklinde tatbik mevkiine koymaya başlamıştır.' Veminallahüttevfik.