• 272 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Yine son zamanlarda takip ettiğim ilahiyatçı yazar, Diyanete laiklik görevini yerine getirme çağrısında bulunan ve ardından açığa alınan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni de olan Cemil Kılıç'tan gayet başarılı bir eser. Bana göre şu yönlerden başarılı:
    1-Daha önce hakkında bilgi sahibi olduğum konuları bana daha farklı bir bakış açısından gösterince şaşırma duygusu içine girdim ve "Daha önce hiç böyle düşünmemiştim" dememe sebep oldu.
    2-Şeriat, ezan, Kur'an kursları, dinci-dindar, cihat ve Türk Sünnliği gibi sıkça duyduğumuz birçok konu hakkında doğru bildiğimiz yanlışları sağlam kaynaklar göstererek açıkladığı için başarılı bulduğum bir eser.

    İncelemeyi şu alıntıyla bitireyim:

    "Şeyh oldular, Allaha götüren vesileyiz dediler.
    Mürşid oldular, günahları bağışladılar.
    Gavs oldular, iman ve tövbe dağıttılar.
    Şeyhülislam oldular, Yunus'ları bile tekfir ettiler.
    Müftü oldular, Nesimi'lerin derisini yüzdüler.
    Onlar Hakk'ın değil şeytanın dostluğunu tercih ettiler.
    Onlar imanı değil küfrü üstün tuttular.
    Çoluk çocuk, kadın ve yaşlı demediler milyonların kanına girdiler.
    Ellerinde şeriat kılıcı vardı, dillerinde çarpıttıkları ayetler vardı.
    Öyle bir pusu kurdular ki İslam'a, şeytan bile şaştı kaldı!"
  • Dış siyasetin, en çok ilgili olduğu ve dayandığı husus, devletin iç teşkilatıdır. Dış siyasetin, iç teşkilata uygun olması lazımdır. Batıda ve Doğuda, başka başka karaktere ve kültüre ve gayeye sahip birbirinden farklı unsurları içinde toplayan bir devletin iç teşkilatı, elbette temelsiz ve çürük olur. O halde, dış siyaseti de esaslı ve sağlam olmaz. Böyle bir devletin iç teşkilatı, bilhassa milli olmaktan uzak olduğu gibi, siyasi prensibi de milli olamaz. Buna göre, Osmanlı Devleti'nin siyaseti, milli değil, fakat belirsiz ve istikrarsızdı.
  • 80 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    joker Filmi tadında savaş karşıtı sağlam bir kitap. farkında olmadan savaşın nasıl insanları çıldırttığı ve çılgınlığın bir salgın gibi tarafları nasıl ele geçirip bir kızıl Kahkahaya dönüştüğü (kızıl Kahkahaya dönüştüğü an Joker'in Kahkahaları kulaklarımda çınlıyor) üzerine manidar bir roman.
  • 520 syf.
    ·17 günde·Beğendi·8/10
    Kitapta en bariz dikkatimi çeken cümle “korkmak en büyük suçtur” oldu. Çünkü bu cümle Bir toplumu nasıl yok edebiliriz cümlesi aynı zamanda. 1930lar zamanını resmeden bu romandada görüyorum ki , insanları korkuları ile yıldırmaya ve toplumları bu şekilde yok etmeye çalışan bir tablo görebiliyoruz. Din ve toplumsal değerler her toplumun en güçlü ama en hassas noktaları değil mi?
    Her gelen otorite bu metaforları kullanarak aslında insanları rezil ya da vezir yapmıyor mu?
    Bir çekirdek ailede bile evin otorite sahibi bu değerlerin içerisinde olan cümlelerle etrafındakileri korlutmuyor mu?
    İşte denklem bu kadar basit, eğer korkularımızdan emin olmak istiyorsak yaşadığımız din ya da toplum (hangisi olursa olsun) sağlam dayanakları ile tanımalı, bilmeli ve yaşamalıyız ki, bizi en hassas olduğumuz noktalArdan vurmaya kalkmasınlar. Kitap belki 1930 ların Rusya’sından bahsediyor ama bence başta bizim toplumumuz ve bütün devletler aynı tehtid altında değilmi sizce de?
  • Evet, sevgili 1k ailem. Öncelikle sizlere şükranlarımı sunarım, böyle bir ortamda birlikte bulunma şerefini bana da verdiğiniz için. Daha sonra bazı sıkıntılardan dolayı 04.01.2020 tarihinde gerçekleşmiş olan toplantımızın yazısını bu kadar geç paylaştığım için sizlerden özür dilerim. Hayat bazen insanlara zor şartlar içinde, bir şeyler yapılmasını istedi mi, hepizimizin sıkıntıya düştüğü anlar oluyor ve yoğun süreçler geçiriyoruz. İşte benim geçirdiğim yoğunluk da buna sebep oldu. Maruz görünüz.
    Dört ocakta yapmış olduğumuz toplantımızın konusu Friedich 'Friedrich Nietzsche, "Böyle Buyurdu Zerdüşt" adlı kitabı idi. Kitabımızın sohbeti bizi o kadar derinlere görürdü ki muhabbetin tadı bizi bizden aldı. Tabi NIETZSCHE'nin eserlerini anlamak için önce kendisini tanımak gerekir. Onun felsefi kafasını bilmek de fayda var. Aksine okuduğumuz eserleri yerine oturtmakta güçlük çekebiliriz.
    "İnsanın aşılması gereken bir şey" olduğunu söyleyen NIETZSCHE'nin düşünce yapısına baktığımız zaman gerçekten kendisini ne kadar donanımlı bir eğitimle yetiştirdiğini bu cümlesinden de hissederiz. Kitapta bulunan düşünceler üzerine yoğun sohbetler döndü. Örneğin çocuklar, dinler, tanrılar vb. Bu ve buna benzer birçok konu üzerine sohbetimizi yaptıktan sonra sevgili Uğur Ukut bizlere yapmış olduğu sürprizi, harikulade mutlu etti hepimizi. Basımı yapılmış olan "Ölümün Eşiği" adlı kitabı ile yine bu güzel nesile ışık olarak yol göstericiliğini yapmış oldu. Böyle insanların çevremde varolması beni gerçekten çok mutlu ediyor. "ÖLÜMÜN EŞİĞİ" adlı kitabımız bir bilim kurgu romanıdır. Uğur abi bu kitap için yıllardır araştırmalar yaptı ve sonucunda böyle güzel bir eseri meydana getirdi. İnşallah diğer serileri de basılması dileğiyle...
    Çayların, kahvelerin vermiş olduğu samimiyet ile bu soğuk günlerde, sıcak ortamlar yaratmak ne ala bir duygudur. İnsanların bilgilerini paylaştığı ve her gittiğim zaman, hepsinden ayrı ayrı güzel şeyler öğrenmem, beni gerçekten çok mutlu ediyor. Nice güzel toplantılara inşallah. Ayrıca Mustafa abimle yine küçük çatışmalarımız da oldu. Ama yine bu sağlam çenemle üstesinden geldim. ☺️
    Projemize katılmak isteyen arkadaşlarımızı bekleriz ve kapımız her zaman herkese açıktır. Hepinize namütenahi teşekkür ederim.

    Yazıyı hazırlayan SULTAN KORKMAZ a teşekkür ediyoruz.
  • Evet, sevgili 1k ailem. Öncelikle sizlere şükranlarımı sunarım, böyle bir ortamda birlikte bulunma şerefini bana da verdiğiniz için. Daha sonra bazı sıkıntılardan dolayı 04.01.2020 tarihinde gerçekleşmiş olan toplantımızın yazısını bu kadar geç paylaştığım için sizlerden özür dilerim. Hayat bazen insanlara zor şartlar içinde, bir şeyler yapılmasını istedi mi, hepizimizin sıkıntıya düştüğü anlar oluyor ve yoğun süreçler geçiriyoruz. İşte benim geçirdiğim yoğunluk da buna sebep oldu. Maruz görünüz.
    Dört ocakta yapmış olduğumuz toplantımızın konusu Friedich NIETZSCHE'nin, "Böyle Buyurdu Zerdüşt" adlı kitabı idi. Kitabımızın sohbeti bizi o kadar derinlere görürdü ki muhabbetin tadı bizi bizden aldı. Tabi NIETZSCHE'nin eserlerini anlamak için önce kendisini tanımak gerekir. Onun felsefi kafasını bilmek de fayda var. Aksine okuduğumuz eserleri yerine oturtmakta güçlük çekebiliriz.
    "İnsanın aşılması gereken bir şey" olduğunu söyleyen NIETZSCHE'nin düşünce yapısına baktığımız zaman gerçekten kendisini ne kadar donanımlı bir eğitimle yetiştirdiğini bu cümlesinden de hissederiz. Kitapta bulunan düşünceler üzerine yoğun sohbetler döndü. Örneğin çocuklar, dinler, tanrılar vb. Bu ve buna benzer birçok konu üzerine sohbetimizi yaptıktan sonra sevgili Uğur UKUT abimizin bizlere yapmış olduğu sürprizi, harikulade mutlu etti hepimizi. Basımı yapılmış olan "ÖLÜMÜN EŞİĞİ" adlı kitabı ile yine bu güzel nesile ışık olarak yol göstericiliğini yapmış oldu. Böyle insanların çevremde varolması beni gerçekten çok mutlu ediyor. "ÖLÜMÜN EŞİĞİ" adlı kitabımız bir bilim kurgu romanıdır. Uğur abi bu kitap için yıllardır araştırmalar yaptı ve sonucunda böyle güzel bir eseri meydana getirdi. İnşallah diğer serileri de basılması dileğiyle...
    Çayların, kahvelerin vermiş olduğu samimiyet ile bu soğuk günlerde, sıcak ortamlar yaratmak ne ala bir duygudur. İnsanların bilgilerini paylaştığı ve her gittiğim zaman, hepsinden ayrı ayrı güzel şeyler öğrenmem, beni gerçekten çok mutlu ediyor. Nice güzel toplantılara inşallah. Ayrıca Mustafa abimle yine küçük çatışmalarımız da oldu. Ama yine bu sağlam çenemle üstesinden geldim. ☺️
    Projemize katılmak isteyen arkadaşlarımızı bekleriz ve kapımız her zaman herkese açıktır. Hepinize namütenahi teşekkür ederim.

    SULTAN KORKMAZ.
  • ..Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Halide Nusret’in Edirne’de öğretmenlik yaptığı dönemde çarşaf ve peçenin yasaklandığı haberinin ardından resmî baloların düzenlenip dans edilmesi emri gelir Ankara’dan. Bu emrin yarat-tığı şok Zorlutuna’nın Bir Devrin Romanı adlı kitabına bakın nasıl yansımış!

    “Günlerden bir gün Ankara’dan emir gelmiş denildi, çarşaf, peçe yasak. Bayramlarda, kurtuluş günlerinde falan, resmî balolar olacak, hükümet erkânı, eşleriyle beraber gidip dans edecekler. Muallim hanım ve beylerin gitmeleri de mecburî.”1

    Halide Nusret bu emrin toplumdaki tezahürünü, “Kimi çok sevindi, kimi az sevindi, kimi de azıcık yadırgadı” diyerek dile getirir. Kendi düşüncesini ise belirtmez. Sadece emre itaat ettiklerinden ve dans dersi aldığından bahseder. Halide Nusret’in bu durumdan rahatsız olsa bile bunu, ne o günün şartlarında, ne de bu eseri kaleme alırken ifade edebileceğini sanıyoruz. Zaten şayet bu emre karşı gelse idi öğretmenliğe ve yazarlığa devam etmesi, eserlerinin bugün bize ulaşması mümkün olmazdı. Kendisinin bu durumdan hoşnut olmadığının satır aralarından anlaşılması ise zor değil:

    “İlk isyan bayrağını kaldıran da vali beyin hanımefendisi oldu. Bir akşam, hepimizin içinde kesin bir ifade, kararlı bir sesle. “Bakınız Beyim, dedi, rica ediyorum, bana bir daha böyle bir teklifte bulunmayınız. Ben bu yaştan sonra, sizin hatırınız için baloya gitsem bile, bir köşede başı örtülü, otururum. Fakat asla kalkıp dans edemem, çoluk çocuk maskarası olamam.”

    Balo dönüşü bebeklerinin ölüsünü buldular

    Şahsî görüşünü saklamasına rağmen, dans etmeyi reddeden valinin hanımı hakkındaki şu cümleleri aslında içinden geçenlere tercüman olmaktadır: “Ben bu muhterem kadındaki sağlam karakteri; çok sene sonra Celal Bayar’ın rahmetli eşi Reşide Hanımefendi’de görmüşümdür. Bir üçüncüsünü görmedim.”2

    Bu ifadeden açıkça yeni emre karşı çıkan valinin eşine saygı ve muhabbet duyduğu anlaşılıyor. Öğretmen olarak dans etme mecburiyeti ortaya çıkınca devamında yaşananları ise şöyle anlatır:

    “Ben, uğursuz mütareke yıllarında, Kalamış’ta Belvü Gazinosu’nda dans edenleri görmüştüm. Başları duvak gibi beyaz tüllü, züppe, sosyete hanımları; düşman subayları ile dans ediyorlardı. Deliye dönmüştüm. Ağlaya ağlaya oradan kaçmıştım. Ondan sonra, birkaç filmden başka, bir yerde dans görmemiştim.”3

    Burada dans ile alâkalı olarak çizilen tablonun olumsuzluklarla dolu olduğu gözler önündedir. Halide Nusret’in içinden bu duygular geçmesine rağmen dayatılanlara boyun eğer: “Fakat dans etmek; medenî, adeta ‘meslekî’ bir mecburiyet olunca, küçük öğretmen Salih bana dans öğretti... O kadar faziletli, akıllı, nazik bir çocuktu ki onu git gide öz kardeşimmiş gibi sevme- ye başlamıştım. Bana candan, yürekten ‘Abla’ derdi. Balolarda ‘kavalyem’di. Hep onunla giderdim baloya.”4

    Meslekî bir gereklilik olarak baloya giden sadece Halide Nusret değildi elbette. İlk dans yıllarında Edirne’de yaşanan Mustafa Kemal, manevî kızı Nebile’nin düğün töreninde, onunla dans ederken (17 Ocak 1929). ve yürekleri dağlayan bir başka olayı da taşımıştı satırlarına: “Genç bir öğretmen karı koca, biraz hasta olan üç aylık be-beklerini bırakıp baloya gitmişler, sabaha yakın eve dönünce, salıncakta çocuğun ölüsünü bulmuşlardı. Genç ana baba ile beraber hepimiz ne kadar yanmış, yakıl- mıştık o zaman. Hâlâ da hatıra içimde kabuk tutmuş bir yara gibidir.”5

    Bu acı olay mantık sınırlarını zorlayan türdendir. Hiçbir anne babanın gönül rı-zasıyla, evde hasta bebeklerini tek başına bırakıp eğlenmeye gidebilecekleri müm-kün görünmemektedir. Bu zor şartta dahi baloya gitmeleri “Ankara’dan gelen emir”in ne derece kuvvetle uygulandığı-nı gözler önüne sermektedir. Bir Devrin Romanı adlı hatıratında Halide Nusret’in yorum katmadan, kendi gö-rüşünü bilerek ve isteyerek açığa çıkarma-dığı hadiselerdir bunlar. Bu şahitlikleri, tarihe not düşmesi açışından önemlidir.

    Derin Tarih Dergisi - Ocak 2020
    Şerife Nihal Zeybek

    Dipnotlar: 1. Halide Nusret Zorlutuna, Bir Devrin Romanı, LM Yayınları, İstanbul 2004, s. 237. 2. Zorlutuna, a.g.e, s. 237. 3. Zorlutuna, a.g.e, s. 238. 4. Zorlutuna, a.g.e, s. 238. 5. Zorlutuna, a.g.e, s. 239.