Büşra nur demir, Ruh Koleksiyoncusu'yu inceledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

En az mefisto klübu kadar beni etkiledi. Ama sonu mefisto klubune göre daha tahmin edilebilir geldi bana. Müzede mumya bulunmasıyla başlayan ve yakın döneme ait birinin öldürülüp eski yöntemler kullanılarak mumyalandigini gösteren cinayetler serisi. Eski mısırlıların Afrika kabilelerinin ve cinayeti ört bas etmek için kullanılan birçok yöntemin anlatıldığı müthiş bir kurgu. Ve müthiş bir son. Seride ki mefisto kulübü ve ruh koleksiyoncusu beklentinin üzerinde kitaplardı. Heyecanı hep doruklarda yaşattı bana okurken. Kendimi kitaba hapsolmuş ince dokunuşlar da buldum. Okurken verdiği haz kalp atışlarımın hızlanması beni en mutlu olduğum anlara götürüp geri getirdi. Polisiye okurken aldığım haz beni bu kitaplarda doruklara ulaştırdı . Mutlaka okunması gerektiğini düşünüyorum bu serinin polisiye severler tarafından .

SEFA IŞIKLI, Uzak Yıldızlar'ı inceledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · 32 günde · Beğendi · 7/10 puan

Serinin son kitabı uzak yıldızlar ; seri içersinden seçme öyküler tadındaydı yazar bir kitap daha çıkarim havasında çıkarmış kitabı ama serinin içindeki boşlukları öykülerle doldurması da güzeldi. Ay günlükleri serisi beğendiğim seriler arasında ve mutlu sonla biten uzak yıldızlar da ilk 5 kitap kadar olmasada yine beğendiğim bir kitap oldu.

Okumakbirnefes, İnsan Olmak'ı inceledi.
 6 saat önce · Kitabı okudu · 10 günde · 10/10 puan

Psikoloji üzerine okumalar yapmayı oldum olası seviyorum, bu kitabı da geçtiğimiz hafta fuardan almak nasip olmuştu. Çoğunlukla yabancı yazarlardan okuduğumuz kavramları bir Türk’ün kaleminden okumak beni mutlu etti. Zira genelde -doğal olarak- her yazar kendi toplumu üzerinden örnek verdiğinden mütevellit, tam bir bağdaşım kurmak ister istemez zor oluyor. Bu bağlamda kitap “bizden” oluşuyla 1-0 öne geçiyor denebilir. İçeriğe gelirsek; İnsan Olmak, temel düzeyde bir kitap. İçinde teorik bilgilerden çok günlük hayatın pratiklerini barındırıyor. Bize bazen göremediğimiz, çoğu zamansa görmezden geldiğimiz, kendimizi anlatıyor diyebilirim. Bilhassa yaşadığımız bazı marazların temelinde nasıl “çocukluk” döneminin yattığını, klişe olan “çocukluğa inmek” tabirinin aslında ne kadar yerinde olduğunu inceden inceye düşündürüyor. Bu noktada okurken hem kendi çocukluğunu sorgulatıyor insana hem çocuk yetiştirmenin ne denli “ince” bir iş olduğunu. Son bölümlere kadar genel manada sorunları incelerken “Kendini Yaşamak” bölümüyle bize bu marazlardan nasıl sıyrılabileceğimizin ipuçlarını veriyor. İpucu diyorum zira bunu tam manada başarabilmenin her zaman mümkün olamayacağının kendisi de farkında görünüyor ki daha çok sorunların kaynağını ön planda tutuyor. Bu bağlamda “çözüm” önerilerinin azlığı bir eksiklik olmaktan çıkıp, insanı kendi kaynaklarını ıslah etmeye itiyor. Son olarak, yazarın üslubunu çok sevdiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Zaten kendisinin roman türünde eserleri de varmış, bakmak gerek.
Velhasıl, bence her insanın alıp okuması gereken bir eser. Son sayfalara yaklaşmışken yazarın geçtiğimiz günlerde vefat ettiğini öğrenmek üzse de, arkasında bize kıymetli eserler bıraktığından bir Fatiha’yı üzerimize borç biliyorum.

Meltem Tekeli, İvan İlyiç'in Ölümü'ü inceledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · 8/10 puan

Ne kadar dolu dolu bir kitap okudum ben böyle. Kitaba başlar başlamaz geçen konuşmalar ve iç sesleri görünce dedim ki “hıh, insanların başkasının ölümüne karşı umursamazlığı ve benciliğini anlatıyor, böyle gidecek herhalde” ardından “dostluk kavramını sorguluyor kesin” dedim. Bir ara “güç ve statü sahibi olmanın yüksek insan demek olmadığının eleştirisini yapıyor galiba” diye düşündüm. Sonlara gelene kadar da fikirlerim değişti durdu. Yahu bu kadar minik bir kitaba, bu kadar duru bir dille bu kadar çok kavramı, bu kadar yergiyi, bu kadar duyguyu nasıl sığdırdın, hayret doğrusu. Evet biliyorum, yeni bir yazar keşfetmiş gibi konuşuyorum fakat daha önce Tolstoy’a kıyısından yaklaşmış ve böyle bir yoğunlukla hiç karşılaşmamıştım. Bu acemice cümlelerimi de buna bağlayın lütfen.

Hepimizin hayatı hep inişli çıkışlı değil midir? Bu duyguyu çok güzel işlenmiş İvan İlyiç’in hayatında. Son günlerinde anlık olarak yaşadığı inişli çıkışlı ruh hali, kitabın genelinde hayatında yaşadığı inişli çıkışlı yıllara bir gönderme gibi geldi bana. Ne kadar doğru bir benzetme olur bilmiyorum ama mikro ve makro evrenlerin arasındaki bağı gözlemlemek gibi yani. Yine buna benzer şekilde kitabın başında öylesine bahsedilmiş gibi duran ayrıntılar ilerledikçe anlam kazanıyor. Her kitap herkese farklı sorular sorar. Herkese başka bir hikaye anlatır. Tolstoy bana İvan İlyiç aracılığı ile “gerçekten istediğin hayatı mı yaşıyorsun” diye sordu.

Hep hayaller kurarım ben. Hayal kurmak olmazsa olmazlarımdandır. Küçüklüğümden beri kurduğum hayalleri düşünüyorum da kaç tanesini gerçekleştirebildim henüz ve diğerlerini gerçekleştirebilmek için neler yapıyorum? Elbette bu demek değil ki bir hayale sıkı sıkı tutunup gözünü ondan ayırmamak gerekir. Aksine bir hayale giden yolda karşılaştıklarımız hayatımızı güzelleştiriyor. Bir de bunu düşünürsek şunu sormak gerekiyor; “ne kadar mutluyum?” Mesela sabahtan hiç sevmediğim bir hocanın dersinden çıktıktan sonra ofise geçip yeni öğrenmeye başladığım proje çizimleri ile uğraştıktan sonra koştura koştura eve gelip ev arkadaşım gelene kadar yemek yapmam gerekiyorsa, o yemeği yaparken şarkı mırıldanıyor muyum? Ya da çok sinirlendiğim bir olayı bir başkasına anlatırken en fazla kaç kişiye anlattığımda geçiyor sinirim? 3. Kişiye anlatırken gülmeye başlamıyor muyum? Çok halsiz olsam bile arkadaşlarıma sürpriz yapmak için elimde iki tane uçan balon ile tüm bulvarı yürümekten şikayet ediyor muyum? Peki ya benden kilometrelerce uzakta olan birinin mutluluğu beni de yürekten gülümsetmiyor, bir mektubu yüreğimi sevgi ile doldurmuyor mu? Her ne kadar derslerden sıkılsam bile, mesleğime dair bir fazla şey öğrenebilmek için türlü yollar denemiyor muyum? Bunlar mutsuz bir insanın yapacağı şeyler mi?

Sevgili İvan İlyiç, senin ölüm döşeğinde boğuşup durduğun düşünceler her daim bizim yolumuzu aydınlatsın. Ruhlarımıza şifa olsun. Sen istediğin gibi bir hayat yaşayamadığını fark ettiğinde çok geçti belki ama bizler için geç değil. Sırf bu sebeple söz veriyorum, ismini her duyduğumda önce büyük bir saygı ile selamlayacağım seni ve ardından kendime soracağım “Mutlu musun Meltem?” diye. Bu satırları okuyan sevgili okur arkadaşlar; mutlu musunuz?

Ahmet Erhan
ı
her şey bir acının bilincine varmakla başladı.
bir taşı kaldırıp atmakla, bir kapıyı açmakla...
bir el, hep bir şeyler yazdı, biz doğduktan bu yana kağıtlara
şimdi bütün yaşadıklarım karalama kağıtlarında kaldı.

bir kalem kendi kendine yazar bu şiiri.
insanlar işlerine gider, ben acıya giderim.
bir günde bütün isalarımı çarmıha gerer
ve her günümü milât bilip, yekinirim.
güzelliğim, ağlayan bir çocuğun güzelliğidir.
mutluluğum, örneğin hapisteki bir adamın
eline bir gül geçtiğindeki mutluluğuna benzer.

ıı
herşey beni saran bu dünyada bir yangının çıkmasıyla başladı.
kaçıracak bir şeylerim olup olmadığını düşündüm.
kitapların çoğunu okumuştum. ve ellerim
bütün şiirleri bir çırpıda yakmaya hazırdı.
yaktım mı onları bilmem, yoksa yakmış gibi mi oldum?
oldu ne olduysa.

her şey üstüme örtündüğüm gökyüzünden oluk oluk bir yağmurun boşanmasıyla başladı.
yağdı ayak izlerimin üstüne. yağdı naftalinleyip
yüreğime sokuşturduğum anıların üstüne
unuttum mu onları bilmem, yoksa unutmuş gibi mi oldum?
oldu ne olduysa.

ııı
acı, ağır bir katran gibi yayılınca bedenime
yüreğime binlerce uçurum eklenir artık
geriye dönüp de bakmak gelir içimden
yumruklarımın gökyüzünü dövdüğü, o milâttan önceki devirlere
bana yarınlardan, bana doğacak güneşlerden sözederler
ben bugünleri yakıştıramazken kendime.

ıv
yüreğimdeki o yolunmuş gül dağınıklığını
aklıma vurmaya çalışalı çok günler geçti
anladım ki hayatım artık yeni güller doğuramamakta.
son sözümü söylemek ister gibi insanlara
intihara uyanıyorum her uyanışımda.
yüreğimde hiç bir şey yapamamanın boşluğu ve çok şey yapmanın yorgunluğu var
günlerce hiç kımıldamadan oturmuş ya da kendimi duvarlara vurmuş gibiyim.
hayat karşısında yorgunum artık
ve zindeyim ölümün karşısında.

çiçek, sadece bir çiçek olarak duruyor önümde
(doğanın bir kanıtı olarak değil.)
yağmur, insanı ıslatır anca.
çocukların da her hareketleri ölüme koşuttu ha bir yıl önce, ha bin yıl sonra
(kaç yıl var ki kendimi çiçeklerle, yağmurlarla, çocuklarla avuttum.)
hayat deyince, yeni doğmuş bir bebeğin o ilk çığlığı geliyor aklıma.
onun yaşayacağı acılar sonra.

aklım bir çağlayanın en devingen yerine benziyor.
hiçbir düşünceyi yakalayamıyorum, köpürüp taşan sözcüklerimle.
beynimi o çağlayanın en dik yerinden fırlatıp atmak mı düşüyor şimdi bana?
ne aradığımı bilmeden birşeyler arıyorum şurda burda.
yok artık ne bir duygu, ne de bir istek
bedenimin her hücresi sağırlıklarla dolu
hoşçakal diyorum şimdi, gördüğüm her varlığa.

v
bütün uykularından uyanan benim bu dünyanın
bütün ölümlerini ölen, bütün doğumlarını doğan.
sorularını birer muska gibi takıp da boynuna yollara düşen benim
benim için bayramlar koydular takvimlere
benim için sokağa çıkma yasakları, gecelere.
bir uçurumun önündeyim diyeceğim ama bir dağın doruğunda da olabilirim;
sonunda ikisi de aynı kapıya çıkıyor bence.
bir nesneye hep yangın öncesinde dokundum.
ve bir insanı ölümünden az önce tanıdığım çok olmuştur.

şimdi karalıyorum takvimdeki bütün rakamların üstünü artık.
sıfırdan ötesini aklım almıyor.
milât buysa eğer, kendime bir çarmıh bulmam gerek
ki her insan bir milâtı yaşar, bir yerinde hayatının
benim hayatımsa bütün milâtların toplamı oldu
bütün çarmıhları tüketti benim acılarım
bütün isalarımı gözyaşlarım boğdu.


gözlerim kuruyuncaya dek ağlamak istiyorum,
ve sesim kısılıncaya dek bağırmak.
bana düşen bir yağmur damlası
ırmağa dönüşüyor damarlarımda
yüzümü yalayan yel, fırtınaya, boraya.
ve artık sırtıma ağır geliyor yaşamak,
yüzüm gözlerden, sesim kulaklardan
şiirlerim basılı kağıtlardan silininceye dek kaçıp saklanmak istiyorum.

ve sonra bir gün çıkmak dünyaya
elimde bir ekmekle yollarda yürümek,
çiçekleri sulamak, çocukları sevmek.

vıı
bağdaş kurup oturuyorum bir uçurumun derinliklerine.
elime kalem almadan şiirler yazıyorum.
ey sokaklarında nöbet tuttuğum kentler
ey yüreğimde gitgide yaklaşan doğum
ad veriyorum artık her nesneye kendimce
bayraksız ülkeler arıyorum artık atlaslarda
mayınsız, telörgüsüz sınırlarda at koşturuyorum
dünyalar getiriyorlar bana, birini seç diyorlar
pazardan üç beş kavun alıp getirircesine
herkesin dünyasından silah sesleri geliyor
bütün dünyaları dolaşsam, mezarlıktan başka bir şey göremeyeceğimi biliyorum
yazıtlarındaki sözler değişikse de ne çıkar
ölüm her yerde aynı ölüm ve her yerde benim sırtım yanıyor tabutları omuzlamaktan
oturup ağıtlar yazmak da bir işe yaramıyor.

bağdaş kurup oturuyorum bir gülün derinliklerine
kendimi yeniden doğmalara alıştırıyorum.

vııı
artık iyice belirginleşen yüz çizgilerimin
izini sürüyorum, geceyarısı baktığım aynalarda
bir çocuk, boyuna hayata ilişkin sorular soruyor
durarak karanlığın doldurduğu uçurumlara bir adım kala.
geceyi sokağa çıkma yasaklarıyla tanıdın, diyor.
her akşam kent kararırken yüreğin de karardı
kimseler bilmedi acını, herkes kendi surlarının ardına
daha ilk karanlık çökerken sığınıp, saklandı.
ve ekliyor, yanıtı olmayan sorularda kaldın
uzun, upuzun bir yolda yürüyen birinin
dönüp de ardına baktığı o yerdesin şimdi
diyor ki, geri dön ve ara o yollarda ayak izlerini.
çünkü bir ağaç köklerinin dolandığınca ağaçtır.
kıyısız bir deniz görmedim, düşüncelerin dışında
bir anıdan yola çık istersen, bir sözden, bir gülüşten
çünkü insan sorularıyla insandır ve onlara bulduğu yanıtlarıyla

ıx
bu kez biraz uzun sürdü bu keder
içime ağır bir taş gibi takılıp kaldı
acı, takunyalar giyerek yürürdü yüreğimde
sevincinse tüyden ayakları vardı

ve sorularım ne çoktu benim
ellerim her taşın altını kuşkuyla aralardı
inanmaz olurdum kimi, göğün mavi, yaprağın yeşil olduğuna
gözlerim her renkte saklı bir karayı arardı.

bu kez biraz uzun sürdü bu keder
kollarımı iki yana açıp dansetmek istiyorum
mutlu olmak istiyorum ey kuşlar, ey çiçekler

x
ve her şey akdeniz'in bilincine varmakla başladı. atlasları açıp bakmadım. turistik rehberlerden de sözetmeyeceğim size. bu eğer bir yitik cennetin özlemiyse, akdeniz'in genel görünümüyle bugün artık bir cenneti çağrıştıramayacağı bilinir. her şeyin anamalcı bir düzenin çarkına koşulduğu bir dünyada gözlerimi ellerimle kapatıp bir akdeniz görüntüsü çizmiyorum duvarlara. bugün insan akdeniz'e gidince ırzına geçilmiş bir kadının karşısında duyduğu o kederi duyabiliyor ancak.
yine de her şey akdeniz'in bilincine varmakla başladı. akdeniz'de ben kendi geçmişim ve geleceğimle birlikte tüm insanlığın geçmişini ve geleceğini buldum. dokunduğum bu taş, üzerinde bir takım anlamadığım dillerden sözleri barındıran bu yazıt benden önce vardı, benden sonra da varolacak. doğayı yitirdik belki, ama bir akdeniz çocuğu 'her şey akar' diye sesleniyor bize hâlâ. insanlığın bütün değerleri kendini koruyor; onca olumsuzluğa, zorbalıklara karşın. dünyanın bir çekirdeği varsa, bu çekirdek akdeniz olmalı. çünkü bu dünyadaki bütün 'ilk'lerin serpilip geliştiği yerdir akdeniz. insanın kendi kendini ve tüm evreni sorguladığı bir bilinçlenmedir. 'soru soruyorum, öyleyse varım' der akdeniz insanı.
herkesin bir akdeniz'i vardır. giderek, bütün dünya milyonlarca küçük küçük akdeniz'in bir araya gelip toplaştığı yerdir. insanın kendi varlığının bilincine varması böyle başlar. yalnızlığımın bilincine varıyorum; ama bu yalnızlık duygusu beni insanlardan ayırmıyor, tam tersine insanlara açılabilmemin tek koşulu yalnızlığımdır benim. uyumu akdeniz'de buldum. tüm insanlığın kendi köklerine kavuştuğu bu yerde. ve 'milât' diye bir şey varsa bu dünyada, bu sözlerin dudaklarımdan kaydığı an milât olmalı. benim 'milât'ım akdeniz'e dönmektir. bu dönüşün ötesine uzanan bütün yaşayacaklarım artık milâttan sonraki tarihlerle anılacak.


akdeniz'e dönüyorum, güz kuşlarının
kanat vuruşlarına adımlarımı ayarlayarak
akdeniz'e dönüyorum, dumanlı bir kentin
irin püskürten bacalarını yüreğimden kazıyarak.

yıllar yılı karanlık, nemli odalarda yaşadım
her sabah yüreğime yeni bir uçurum eklemenin kederiyle
bir göçmen kuştum ki ben, güneyi hiç bulamadım
uçmak istesem yasakların surları dururdu önümde.

sokaklar bir yara gibi, yüründükçe kanardı
donup kalırdı sesim, o buzdan yüreklere vurdukça
her ana ağıt yakmak için dudaklarını aralık tutardı
aklım, en güzel duyguların kıyılarında durdukça.

ve işte kendi içimde yürümeyi öğrendim şimdi
bitmek bilmeyen sokağa çıkma yasaklarında
anladım ki artık herkes bayraksız bir ülkeydi
beyinler telörgülerle çevriliydi, yürekler mayınlarla.

yakılan kitapların dumanları tüterdi bacalardan
ben yanan her sözcüğe tek tek gözyaşı döktüm
yeni dünyalar aradım hayatıma, çıkarak atlaslardan
böyle başladı kendi içimdeki o uzun yürüyüşüm.

denizsiz bir gemiydim sanki, topraksız bir çiçek
köklerinden kopmuş bir ağaç dinelirdi önümde
şiirler yazdım, yazan elim, söyleyen dilim titrek
her şiir yadsıdı kendini, yaslanarak bir başka şiire

turuncu bir sokağın aklımı tozutup atması böyle başladı
sıçrayıp gitti bir çocuk, yalınayak, dikenlerin arasında
bahçesi günebakanlı bir ev, taşlık, incir ağacı
el çırpıştırıp, titreyerek akan sular vardı arklarda

baba, bir dilim portakalla köpük köpük şaraplar içer
ana, tulumbanın önündeki yalakta çamaşırlar yıkardı
çocuk, yüzünü bir kitabın sıcacık koynuna gömer
uzak bir deniz ve kızlar üzerine düşler kurardı.

her sokağın bittiği yerde bir limonluk başlar
her limonluğun ardında bir dilim deniz görünürdü
şafakta rıhtımda bir sürü ceviz kabuğu sandal
denizin enginlerine yaşlı balıkçıları götürürdü

geceleri ay bir ekmek gibi büyürdü gökyüzünde
kavrulmuş susam ve yeni biçilmiş buğday kokardı
yıldızlar gümüş sürerlerdi denizin tenine
her yakamozun parladığı yerde bir deniz kızı oynardı.

böyle bir dünyaydı işte, anlatılır mı bilmem?
insan her dönüşünde bulur mu eski ayak izlerini?
yağan yağmurlar mı, yoksa kendi midir onları silen?
dönmek istiyorum ben, dupduru bir su, el değmemiş bir toprağım şimdi.

akdeniz'e dönüyorum! akdeniz'e dönüyorum!
anamın rahmine yeniden, yeniden döner gibi.

ibiaryu, bir alıntı ekledi.
18 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Rekabet koşulları daha sıkı bir hale geldiğinde kendi içimize döndük ve okumaya , kurslara gitmeye başladık. Mutluluk arayışında yılmaya başladığımız o yıllarda , yeni bir mutluluk kaynağının biz aramadan kendi başına gelip kapımızı çalmasına şaşırdık. Yeni mutluluk kaynağımız bilgiydi. Bilgi , fazla talepkar olmayan son aşığımızdı. Yeni şeyler öğrendikçe mutlu oluyor , kendimizi daha yetişkin , daha adam sanıyorduk. Elbette bilgi , karşı cins ve tüketimden çok daha verimli bir mutluluk kaynağıydı. Ancak daha çok bildikçe , ne kadar az bildiğimizi kaygıyla fark ettik. Aklımız karıştı. Sadece bir konuyla ilgili tek kaynaktan beslenmiş kişi , tartışmada bizden baskın çıkabiliyordu. İddiacıydı , cahil cesareti vardı , çünkü bilgisi (doğru ya da yanlış ) saftı. Daha çok bildikçe teorisyen olarak kaldık. Zira harekete geçme gücümüz azaldı. Tehlikelerin farkına vardık. Şehir hayatının nimetleri ve politikalarının kirliliğinden bihaber olan çiftçinin bizden daha mutlu olduğunu fark ettiğimiz an , elimizdeki son mutluluk kaynağının kanat takıp bir başka bilgisizi kısa süreliğine mutlu etmek üzere bizi terk ettiğini gördük. Bu kaçıncı boynuzuydu mutluluğun bize taktığı? Küstük mutluluğa ve hayata. O dönemde depresyon adıyla öğrendiğimiz hastalık , son sevgilimiz olan bilgi mutluluğundan payımıza düşen veda busesiydi.

Hayat Seni Cümle İçinde Kullandı, Hakan UrgancıHayat Seni Cümle İçinde Kullandı, Hakan Urgancı
Derin Deniz, bir alıntı ekledi.
18 saat önce · 8/10 puan

Ölmenin gerekli olduğunu bilen benim yaşımdaki çocuklar
Külrengi göğe sahip bir kentti düşünü kurdukları
Biz bir yüzyılın en son doğan ve en son askere alınanları
Başımız bulutlarda ve çamurda ayaklar

Mutlu Aşk Yoktur, Louis AragonMutlu Aşk Yoktur, Louis Aragon

Dile Takılanlar/Akla Düşenler
Normalde insanların beyinleri şarkılara takılır kalır değil mi? Dilleri şarkı söyleyip durur. Oysaki uyandığımdan beri beynimde dönüp duran "Sana kullanılmamış bir gök getirsem/Haftalar ellerimde ufalanıyor" dizelerinden buraya nasıl bağlantı kurduğumu bilemesem de düştü işte aklıma. Son iki dizesini bilinçli olarak kestiğim şu yazarının kim olduğu kesin olmayan şiiri sizlerle de paylaşayım istedim:


ANLAR 

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya, 
İkincisinde, daha çok hata yapardım. 
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım. 
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar, 
Çok az şeyi 
Ciddiyetle yapardım. 
Temizlik sorun bile olmazdı asla. 
Daha çok riske girerdim. 
Seyahat ederdim daha fazla. 
Daha çok güneş doğuşu izler, 
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim. 
Görmediğim bir çok yere giderdim. 
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye. 
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine. 
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben. 
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu. 
Farkında mısınız bilmem.
Yaşam budur zaten. 
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın. 
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan, 
Gitmeyen insanlardandım ben. 
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım. 
Eğer yeniden başlayabilseydim, 
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım. 
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla. 
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, 
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.

Kitap Reis, Ağrıdağı Efsanesi'ni inceledi.
Dün 00:31 · Kitabı okudu · 3 günde · Puan vermedi

Kültüre dayalı destansı bir direniş, yine kültürel bir takıntıya kurban edildi. Masallardaki gibi bir mutlu son beklerken, realist bir travma ile karşı karşıya kaldım.