• Sevgili Hrant, merhaba,

    Bu hafta gelen mektuplar arasında seninkini de görünce ayrı bir sevindim. Gerçi haberlerini avukatlardan alıyorum, selamını da; ama el yazınla bana ulaşan sıcak dostluğunu yüreğimin ta derinlerinde hissettim.

    Sağlığımı sormuşsun, “Memleket gibiyim işte” diyeceğim, “O kadar mı kötüsün” diyeceksin 🙂 Yok, o kadar da kötü değilim, durumu memleketten kötüsü olan yok bu sıralar. Kendime iyi bakıyorum ama, merak etme. Oda arkadaşım Abdullah Zeydan da titriyor üstüme. Tek başıma olmamak benim için bir şans sanırım.

    Ama asıl sizleri merak ediyoruz. Dışarısı katran karası, herkeste bir bıçak yarası diyorlar. Nefes almak bile giderek zorlaşıyormuş. Korku imparatorluğunun mimarları boş durmuyorlar anlaşılan. Her güne bir zulüm sığdırabilmek için bir hayli efor sarf ediyorlar. “İmparatorun rüyası halkın kabusudur” diyordu Gomez, bizim “diplomasız imparator” bu sıralar çok rüya görüyor olsa gerek.

    Umudu büyüten şeyler de duyuyoruz tabii. Zulmün olduğu yerde direniş de vardır, direniş varsa umut da vardır. Demokrasiye, barışa ve özgürlüklere inanan her kesimden insanın bir araya gelip çok daha güçlü ittifaklar oluşturabileceğine dair tartışmalar yapılıyor. Kısıtlı da olsa gazetelerden takip etmeye çalışıyoruz. Gerçi sen mutlaka bu çalışmaların bir şekilde içindesindir, bizden daha iyi biliyorsundur. Biz de çok değerli, çok anlamlı buluyoruz böylesi çalışmaları. Umarım sekteye uğramadan iyi bir şekilde sonuçlanır da halkın hasretle, heyecanla beklediği en geniş tabanlı demokrasi bloğu ortaya çıkar.

    Doğudan batıya herkes el ele verip de mücadeleyi büyütürse gerisi kolaydır. Demokrasiye bağlı ve özgürlüklere saygılı bir yönetimin görevi devralması için de yan yana durmak tarihi, siyasi ve ahlaki bir sorumluluk bence. İlgiyle, heyecanla izleyeceğiz bu çalışmaları buradan. Bize de bir şey düşerse hazırız elbette, bir haber yollaman yeterli.

    Değerli dostum,

    Hatırlar mısın bilmiyorum, 2001’de Diyarbakır’a gelmiştin, bir konferans için. Ben o sıralar İHD Diyarbakır şubesinde görev yapan genç bir avukattım. E haliyle sen de çok gençtin 🙂 OHAL devam ediyordu, kaldırılmamıştı daha. Panel, konferans izni almak çok zordu. Yine de o konferans için izin koparılmıştı.

    Zar zor ikna etmiştik seni

    O zamanlar, bütün konuşmacıların nüfus kayıt örneklerinin, ikametgah senetlerinin ve sabıka kayıtlarının etkinlikten önce emniyet müdürlüğüne verilmesi gerekiyordu. Bürokratik işlemlerle ben uğraşıyordum. Arayıp senden de bu evrakları istemiştik. Yadırgamıştın önce. “Öyle şey mi olur” demiştin. Zar zor ikna etmiştik seni. Diyarbakır’da misafirimiz olmanı, konferansa katılmanı çok istiyorduk çünkü.

    Tüm konuşmacıların evrakları gelince de başvuru için Emniyet’e gitmiştik. Polis amiri evraklara şöyle bir bakıp “Bir Ermeni’yi de mi çağırıyorsun” demişti. Yüzünde bir küçümseme, belki de tiksinti ifadesi vardı. Öfkeden kulaklarıma kadar kızardığımı hissediyordum. Aramızda bir tartışma, bir kavga çıksa etkinliği yasaklayacak adam. Derin bir nefes alıp “O Ermeni’yi özellikle çağırıyoruz. Zamanınız olursa gelip dinleyin, belki siz de bir şeyler öğrenirsiniz” demiştim. Bu sözlerim üzerine, adam bana da iğrenerek bakmıştı.

    Birileri senin insanlığını görmüyor

    Neyse izin çıkmıştı bir şekilde, hepiniz gelip konuşmuştunuz, başarılı ve etkili bir konferans olmuştu hatırlarsan. Ama ben sana söylemeyi hep unuttum o günden sonra. O zaman fark etmiştim ki birileri senin insanlığını görmüyor, Ermeni olmanı kendine dert ediyor. Bunu söyleyen bir polis amiri olunca da insan tedirgin oluyor haliyle. Vatandaşın güvenliğinden sorumlu kişiler böyle düşünürse kim kimi koruyacak o halde, değil mi?

    Aradan çok zaman geçti ama neyse sen yine de dikkatli ol her zaman. İnsan hapisteyken, sevdikleri için daha hassas oluyor, ne bileyim işte. İçimden hatırlatmak geldi, yazdım. Öff ya, can sıkıcı bir konu oldu, geçiyorum bunu.

    Rakel Abla nasıl bu arada? Çocuklar, Agos’takiler, iyi mi hepsi? Abdullah ile birlikte çok selamımız var, sevgilerimizi ilet lütfen. Biliyorsun, benim de bir kızımın adı Delal, tesadüf olmuş ama güzel olmuş 🙂 Delaller hep özgür ve mutlu yaşarlar umarım.

    Yazacak çok şey var aslında ama ben dışarıya bırakıyorum gerisini. En kısa zamanda ailecek bir araya gelip keyifli bir sofranın etrafında bitimsiz muhabbetlerimiz olsun diyorum. Rakel Abla ile birlikte güzel mezeler hazırlarız, ben çalarım sen söylersin belki.

    Ne feryad edersin divane bülbül,
    Senin bu feryadın anam gülşene kalsın.
    Bu dünyada eremezsen murada,
    Huzur-i mahşere anam divana kalsın.

    Saygıyla, selamla güzel insan,
    Görüşeceğiz bir gün…

    Selahattin Demirtaş
    Edirne Hapishanesi
  • Size başımdan geçen bir olayı anlatacağım. Henüz yeni evlenmiştim. Başımızda bir sürü bela vardı. Öylesine bıkkındım ki her şeyi sonlandırmaya karar verdim. Bir sabah şafak sökmeden, yanıma bir ip alıp arabama atladım. Kendimi öldürmeyi kafama koymuştum. Dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. Orada durdum hava hala karanlıktı. İpi bir ağaca doğru fırlattım ama tutturamadım. Bir kere iki kere denedim ama kar ettiremedim. Ardından ağaca çıktım ve ipi sımsıkı düğümledim. Sonra elimin altında yumuşak bir şeyler hissettim dutlar! Lezzetli, tatlı dutlar. Birini yedim taze ve suluydu. Ardından bir ikincisini ve üçüncüsünü… Birdenbire güneşin dağların ardından yükseldiğinin farkına vardım. Ama ne güneş! Ne manzara! Ne bahçeydi ama! Birdenbire okula giden çocukların seslerini duydum. Bana bakmak için durdular. Ağacı sallamamı istediler. Dutlar dallarından yere döküldü. Çocuklar yerken kendimi çok mutlu hissettim. Eve götürmek için biraz dut topladım. Karım hala uyuyordu. Uyandığı zaman o da dutlardan yedi. Çok hoşuma gitti. Kendimi öldürmek için evden ayrılmıştım. Dutlarla geri geldim. Bir dut hayatımı kurtardı. Sadece bir dut, hayatımı kurtardı.

    -Her şey düzeldi mi peki?

    Hayır, her şey düzelmedi, ama ben değiştim. Böyle olunca elbet her şey değişmeye başladı. Çünkü düşüncelerim değişmişti. Daha iyi hissetmeye başladım. Yeryüzündeki her insanın hayatında sorunları vardır.
    Kendimi öldürmek için evden çıkmıştım, ama bir dut hayatımı değiştirdi. Sıradan, önemsiz bir dut. Dünya göründüğü gibi değildir. Bakış açınızı değiştirmelisiniz ki dünya değişsin.
  • 328 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Bu kitap serinin üçünçü kitabı ilk kitabı okumamıştım ikinci kitabı okumuştum sonundan bu kitapla ilgili bişeyler geçiyordu merak ettim için bu kitabı da almıştım. Kitap çok güzeldi bence ben çok sevdim. Bu yazarın kitaplarını seviyorum güzel yazıyor kadın birde kusursuz olmayan karakterler olunca kitaplarında daha çok hoşuma gidiyor gerçeğe daha yakın oluyor bence ve mutlu son ️...
  • "Böyle tabirlerle benim tadımı kaçırma!" diye cevap verdi arkadaşı. "Zira toplumun düşünmeden söylemeye alışık olduğu sözler bunlar, ya da daha sert ifade edecek olursak, onların sevimsiz ve isteksiz mizacını dışavuran sözler. Şayet iyice yakından ve titizlikle bakacak olursan, adı kötüye çıkarılmak istenen ve kibir denen şey nedir ki? Her insan kendinden hoşnut olmak ister ve öyle olan da mutlu olur. Kendinden hoşnut bir insan bu hoş duyguyu yansıtmayı nasıl yasaklasın ki kendine? Mevcudiyetin ortasında mevcudiyetinden hoşnut olduğunu nasıl gizlesin? Güzel ve iyi toplum -zira sadece onlardan bahsediyoruz burada- bu sözleri sadece, fazlasıyla güçlü olduklarında, bir insanın kendinden ve varlığından hoşnut olması ötekilerin kendinden hoşnutluğunu ve bunu göstermelerini engellediğinde ayıplanmaya değer bulsaydı, bunda hatırlanacak bir şey olmazdı. Öyle ya, ayıplamanın çıkış noktası bu ölçüsüzlük zaten. Fakat kaçınılmaz bir şey karşısında gösterilen bu inkârcı, tuhaf sertlik de ne demek oluyor? İnsan kimi zaman az çok kendisinin de kullanmakta sakınca görmediği bir sözü neden affedilebilir ve katlanılır bulmayı istemez ki? Böyle sözler olmasaydı iyi ve güzel toplum varlığını asla sürdüremezdi tabii. Zira insanın kendinden hoşnut olması, kendisiyle ilgili bu duyguyu başkalarına belli etme arzusu latif bir şey; kendini zarif bulma duygusu insanı zarif yapar. Keşke Tanrı bütün insanların kibirli olmasını isteseydi. Ama şuurlu, ölçülü ve gerçek anlamda bir kibir. Eğitimli dünyanın en mutlu insanları olurduk o zaman. Kadınlarıın esas itibarıyla kibirli olduğu söylenir, lakin bu yakışıyor onlara, hal böyle olunca bizim de daha çok hoşumuza gidiyorlar. Kibirli olmayan genç bir adam kendini nasıl eğitebilir ki? Boş, kof bir mizaç hiç olmazsa zevahiri kurtarmayı bilecek noktaya gelir, kabiliyetli bir insansa bir süre sonra kendini dıştaniçe doğru eğitecektir. Bana gelince, kendimi dünyanın en talihli insanı saymak için nedenim var, çünkü zanaatım bana kibirli olma hakkını tanıyor, çünkü ne kadar kibirli olursam insanları da o kadar çok eğlendiriyorum. Başka insanların ayıplandığı yerde ben övgü alıyorum ve tam da bu yolda, başkalarının mecburen sahneden çekildiği veya sadece yüzkarası rezilliklerle orada oyalandığı bir yaşta bile izleyicileri eğlendirme ve hayran bırakma hakkım ve fırsatım var."
  • KIRLANGICIN ÖYKÜSÜ

    Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş.
    Penceresinin önüne konmuş,
    bütün cesaretini toplamış,
    röfleli tüylerini kabartmış,
    güzel durduğuna ikna olduktan sonra
    küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş.

    Tık..... Tık...... Tık....

    Adam içeride kendi işleriyle uğraşıyormuş.
    Çok meşgulmüş!
    Dönüp cama bakmış.
    Kimmiş onu işinden alıkoyan?

    Minik bir kırlangıç!

    Heyacanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak,
    derin bir nefes almış,
    şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış:

    Hey adam!
    Ben seni seviyorum.
    Nedenini niçinini sorma.
    Uzun zamandır seni izliyorum.
    Bugün cesaret buldum konuşmaya.
    Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al.
    Birlikte yaşayalım.

    Adam birden parlamış.

    Yok daha neler?
    Durduk yerde sen de nerden çıktın şimdi?
    Olmaz, alamam. demiş.

    Gerekçesi de pek sersemceymiş.
    Sen bir kuşsun! Hiç kuş, insana aşık olur mu?

    Kırlangıç mahçup olmuş.
    Başını önüne eğmiş.
    Ama pes etmemiş, bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş,
    gülümseyerek bir kez daha şansını denemiş;

    Adam, adam! Haydi aç artık şu pencereni.
    Al beni içeri!
    Ben sana dost olurum.
    Hiç canını sıkmam.

    Adam kararlı, adam ısrarlı;

    Yok ,yok ben seni içeri alamam demiş.

    Biraz da kaba mıymış, neymiş lafı kısa kesmiş.
    İşim gücüm var, git başımdan.

    Aradan bir zaman geçmiş,
    kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş;

    Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda.
    Aç şu pencereyi, al beni içeri.
    Yoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım.
    Çünkü ben ancak sıcakta yaşarım.
    Pişman olmazsın, seni eğlendiririm.
    Birlikte yemek yeriz, bak hem sen de yalnızsın,
    yalnızlığını paylaşırım. demiş.

    Bazıları, gerçekleri duymayı sevmezmiş.
    Adam bu yalnızlık meselesine içerlemiş.
    Pek sinirlenmiş.

    Ben yalnızlığımdan memnunum. demiş.

    Kuştan onu rahat bırakmasını istemiş.
    Düpedüz kovmuş.

    Kırlangıç, son denemesinde de başarısız olunca,
    başını önüne eğmiş, çekip gitmiş.

    Yine aradan zaman geçmiş.
    Adam, önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş;

    Hay benim akılsız başım. demiş.
    Ne kadar aptallık ettim!
    Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim.
    Niye onun teklifini kabul etmedim ki?
    Şimdi böyle kös kös oturacağıma keyifli bir vakit geçirirdik
    birlikte.

    Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş.
    Yine de kendi kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş.
    Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelir.
    Beni seviyor nasılsa.
    Ben de onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim.

    Ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş.
    Gözü yollardaymış.
    Yaz gelmiş, başka kırlangıçlar gelmiş.
    Ama onunki hiç görünmemiş.
    Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş ama boşuna.
    Kırlangıç yokmuş!
    Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören olmamış.

    Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş.
    Olanları anlatmış.
    Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki;

    Kırlangıçların ömrü altı aydır, evlat.....

    Hayatta bazı fırsatlar vardır, sadece bir kez elinize geçer
    ve değerlendirmezseniz uçup giderler.
    ve değerini bilmezseniz giderler.
    Ve asla geri gelmezler.
    Karşınıza çıkan fırsatları değerlendirin başka bir fırsat çıkmayabilir.
  • Martı ve karga..
    Biri denizlerin diğeri karanın 'çapulcu'ları. Ama bir arada oldukları yerlerde sürekli rekabet halinde olup, besin zincirinde aynı kategorinin iki ayrı yarışçısıdırlar. Yiyecek kaynakları çöp bidonları ve rastgele yerlere atılmış insan atıkları olunca da bir doğa kanunu olan 'hayatta kal' iç güdüsü gereği yiyecek kırıntılarını paylaşma ihtimalleri olmadığından haliyle geçinemezler..
    Ve her iki tür de kendi aralarında sosyal koloniler oluşturdukları için beslenme konusundaki rekabet güçleri türdeş dayanışmasına dayalıdır.
    Fakat bu doğal kuralın delindiği istisnai durumlar da varmış!. Ve bu, şu an tam karşımda birlikte yuva yaptıkları inanılmaz manzara olabilir..
    Bunu bizzat gözlemlediğim dakikalarda bu satırlara aktarmak istedim.. Karşı evlerin (ve göremiyorum ama muhtemelen bizim ev de dahil) üstleri tente tipi kapalı olan bacalarının her bir kenarında kuluçkada yatan martı ve kargaların bu istisnai durumu bana izletiyor olmaları çok heyecan verici. Neredeyse yan yana yuva yapmışlar ve yine hayatta kalma içgüdüsü gereği doğal bir protokolmüş gibi birbirlerinin yumurtalarını kendi kıskanç hem cinslerinin saldırısına karşı inanılmaz bir taktikle birbirlerine korutuyorlar.
    Yuva dışında asla bir araya gelmeyen ve sürekli rekabet halinde olup yiyecek için güç kullanan bu iki cinsin yuvalanma dönemindeki bu dayanışması öyle ilham verici ki..
    Ben de Pazar sabahı çayımla birlikte pencereden bu adı konmamış centilmenlik anlaşmasını izlemenin keyfini dostlarla paylaşmak istedim..
    Herkese mutlu pazarlar.. :)