• Yaşayışım için arkamdan hüküm yürütmeye kalkışanlara sadece edepsiz derim. Hukukçuluk iddia etmedim ki, bu konu tartışılabilsin. Ben ne oyum dedim, ne de bu. Ve ben ne oyum, ne de bu. Ben, sadece zamanını, yani hayatını devlete veya herhangi bir işe satmak zorunda bulunmayan mutlu bir insanım. Belki de bir serseriyim; ama, böyle de olsa, bunlar yalnız beni ilgilendiren meselelerdir. Sonra, bir kerecik olsun, müzisyenim de demedim. Eğer sırf zevkim için bestelediğim üç, beş küçük parçanın eş dost meclisierinde çalınıp söylenmesi bana böyle bir iddia yüklenmesine yeterse, hatıra defteri tutanlara romancı, sigara paketinin arkasını karalayanlara karikatürist, pazar günleri üç, beş kilometre yürüyenlere de sporcu demek gerekirdi. İnsanların bir başkasını çekiştirmek için gülünçleşmeye ve çirkinleşmeye katlanışlarını aklım almaz, doktor bey.. gülünç, çirkin ve edepsiz olmaya katlanışlarını.
    Tarık Buğra
    Sayfa 40 - Ötüken Yayıncılık
  • Yağmur var çok sevdiğim rüzgar da
    Bugün pazar daha uyanmadı komşular
    Damların üzerinde kuşlar daha rahatlar
    Radyolarda eski şarkılar çalıyorlar bu saatlerde
    Gönül penceresinden ansızın bakıp geçenlere doğru
    Yağmur da var çok sevdiğim rüzgarda
    Daha uyanmadı komşular bugün pazar
    Ve ben seni çok özledim
    Dışarı çıkmak istiyor canım
    Tek başına haytalık etmek
    Islanmak pazar sabahında yağmurda
    Boş caddelerde dolaşmak
    Vitrinlere bakmak sinemaların afişlerine
    Sokakların isimlerine
    Telefon kulübelerinde uyuyan çocuklara
    Bir merhaba demek sessizce
    Sahilde martılara simit atmak
    Otobüslerin ilk seferlerine binmek
    Gitmek istiyor canım hayatın gittiği yere

    Islık çalıp şarkılar uydurmak kendi kendine
    Fırından taze ekmek alıp buğusunu çekmek içine
    Ve ben seni çok özledim
    Tam böyle bir şey çiçeğe su yürümesi
    Bebeğin ağlaması toprağın uyanması
    Yağmurun yağması ateşin sıcağı
    Bu pazar sabahı tam böyle bir şey
    Bir sabahçı kahvesine uğramak
    Bir bardak çay taze dem kokusu
    Yani hayatın atardamarlarında dolaşmak
    Bölmeden şehrin uykusunu
    Bir şiir yazmak pazar bulmacasının boş karelerine
    Tam böyle bir şey hesapsız gölgesiz bedelsiz kimsesiz
    Bir şiir yazmak bir bardak çay içmek
    Sokaklarda gezmek yağmurda ıslanmak
    Ve ben seni çok özledim
    Yağmur var çok sevdiğim rüzgarda
    Bugün pazar daha uyanmadı komşular
    Damların üzerinde kuşlar daha rahatlar
    Radyolarda eski şarkılar çalıyorlar bu saatlerde
    Gönül penceresinden ansızın bakıp geçenlere doğru
    Yağmur da var çok sevdiğim rüzgarda
    Bugün pazar ve ben seni çok özledim
  • Günaydın mutlu pazar olsun: )
    Birşeyler olsun şöyle çiçekli miçekli,
    Bir çay olsun şöyle demli sohbetli,
    Sabah olsun umutlu,
    senli benli şiirli...

    #OrhanVeli
  • Günaydın olsun pazar sabahı geç kalkmak isteyip de erken kalkanlara 😍😀

    Mutlu gün olsun🎈
  • ÜSTAD BEDİÜZZAMAN'IN SON GÜNLERİ...

    Takvim yaprakları 20 Ramazan 18 Mart 1960 Cumayı göstermekte...

    Bediüzzaman Hazretleri, Emirdağ'da şiddetli hastadır.
    Dr. Tahir Barçın gelerek serum verir, iğne yapar. Doktorun ifadesine göre, ağır zatürredir. Serum ve iğneden sonra biraz dalar. Az sonra gülerek uyanan Bediüzzaman'ın, o esnada başında bulunan Zübeyir Gündüzalp, Hamza Emek ve Doktor Tahir Barçın'a:

    "Kardeşlerim! Risale-i Nur bu vatana hâkimdir. Mason ve komünistlerin belini kırmıştır. Biraz sıkıntı çekeceksiniz. Fakat sonunda çok iyi olacak" der.

    Bu sözleri üç defa tekrarlayan Bediüzzaman yine daldı.

    Sabahleyin doğruldu. Sanki hiç hastalığı yokmuş gibi giyindi, abdest aldı ve sabah namazını kıldı. Namazdan sonra diğer talebelerini de çağırttı. Hepsi ile ayrı ayrı kucaklaştı, vedalaştı. Onlara hitaben: "Allah'a ısmarladık! Ben gidiyorum" dedi. Gözleri yaşlı idi. Her zaman "Merak
    etmeyiniz kardeşlerim, ben yakında geleceğim" diyen Bediüzzaman bu sefer öyle bir şey demiyordu. Vedalaşıyor, sanki bir daha dönmeyeceğini hissettirmek istiyordu.
    Emirdağlı dost ve talebeleriyle vedalaştı ve Isparta'ya hareket etti.

    Bediüzzaman Hazretleri'nin Isparta'da Ramazan onbeşine kadar sıhhati normaldi. Yatsı namazlarını kendisi, teravihi ise talebesi Tahiri Mutlu kıldırıyordu.

    Talebelerini çağırarak onlara, "Evlâtlarım çok perişanım, çok
    rahatsızım. Fakat hiç merak etmeyin. Risale-i Nur on misli fazlasıyla benim vazifemi yapıyor. Bana hiç ihtiyaç bırakmıyor" diye gideceğini, artık vefat edeceğini bildirdi.

    Talebeleri sırayla başında nöbet bekliyorlardı. Nöbet sırası Zübeyir Gündüzalp'la Bayram Yüksel'e gelmişti. Saat gecenin 02.30'unu gösteriyordu. Zübeyir Gündüzalp başı ucunda göz kırpmadan bekliyordu. Said Nursî, bir ara gözlerini açmış ve dudaklarından, zor anlaşılabilen bir kelime
    dökülmüştü: "Gideceğiz..."
    Bayram Yüksel, "Nereye gideceğizÜstadım?" deyince,
    "Urfa'ya gideceğiz. Hazırlanın" cevabını almıştı.
    Bunun üzerine Zübeyir Gündüzalp: "Üstad çok hararetlidir. Ateşinden
    böyle söylüyor" der.
    Sahur vakti, nöbeti Tahiri Mutlu ile Hüsnü Bayram devralır.
    Bayram Yüksel, Hüsnü Bayram'a, "Kardeşim, Üstad gideceğiz diyor" der.
    Hüsnü Bayram, "Araba arızalı. Biraz tamire ihtiyacı var" cevabını
    verir.
    Durumu Bediüzzaman'a arz ederler. Beidüzzaman ise, "Başka bir arabaya
    bakılsın. İki yüz lira verebiliriz. Hatta cübbemi de satabiliriz" der.
    Sabahleyin talebeler arabayı hazırlamaya koyulurlar.
    Bu esnada Bediüzzaman, başında bekleyen Tahiri Mutlu'yu da "Haydi sen
    de git, onlara yardım et. Araba çabuk hazırlansın, tahammülüm yok"
    diyerek yardıma gönderir.
    Nihayet araba sabah saat 9'da hazırlandı. Bediüzzaman, sadık
    hizmetkârlarının kolları arasında arabaya yerleştirildi. Bu arada ev
    sahibesi Fıtnat Güngür Hanım: "Halinden belli idi. Ebedî mekânını
    arıyordu" diyerek müşahedesini ifade etmiştir.
    Hizmetkârı Zübeyir Gündüzalp arabaya binerken sorar:
    "Üstadım! Urfa'ya gidiyoruz?"
    "Evet..." diye ancak başıyla cevap verir. Konuşamayacak kadar
    hastadır. Yanında üç talebesi vardı. Şoför Hüsnü Bayram, Bayram
    Yüksel ve Zübeyir Gündüzalp... O gün, yani 20 Mart 1960 Pazar günü
    saat 9'da Isparta'dan ayrılmalarıyla birlikte yağmur da başlamıştı...
    Tahiri Mutlu nöbetçi olarak evde kalmıştı.
    Her sabah kapıdan arabaya bakan vazifeli memur, bu sefer arabayı
    göremeyince Tahiri Mutlu'ya sordu:
    "Nereye gitti?"
    "Bilmiyorum. Belki Eğridir taraflarına gitmiştir."
    Tatmin olmayan memurlar:
    "Gel seni emniyet müdürüne götüreceğiz" derler.
    Emniyette sorgu, sual...
    Bu esnada Bediüzzaman'ın arabası şiddetli yağmur altında süratle
    Urfa'ya doğru yol almakta. Isparta'da ise telsiz, telefon işliyor.
    Eğridir'den, Barla'dan, Emirdağ'dan gitmesi mümkün olan yerlerden
    soruluyor. Fakat netice alamıyorlardı. Emniyet telâş içinde kalmıştı.
    Arabanın tanınıp da geri döndürülmemeleri için, talebeleri plâkayı
    çamurla kapatıp okunamayacak hale getirdiler. Böylece Eğridir'den
    kimse görmeden geçtiler.
    Şarkikaraağaç'da biraz dinlendiler. Bir taşın üzerinde öğle namazını
    eda ettiler. Talebeleri Üstadın iyileşmesinden dolayı çok
    sevinçliydiler. "Allah'a şükür Üstadımız iyi oldu" diyorlardı.
    Üstad Konya'ya kadar evrad ve dualarını okudu.
    Karapınar'a geldikleri zaman Bediüzzaman göz yaşları içinde
    talebelerine şunları söyledi: "Evlâtlarım! Risale-i Nur dinsizlerin,
    komünistlerin, masonların belini kırmıştır. Risale-i Nur daima
    galiptir. Siz hiç merak etmeyiniz. Bunlar [siyasîler] beni
    anlayamadılar. Bunlar benim şahsımı siyasete bulaştırmak istediler."
    Gerek Merambağlar'da gerekse Ulukışla'da talebelerin hazırladıkları
    iftar yemeğini yiyemedi. Ceyhan'da ise bir saat mola verdiler. Yol
    kenarında teravih namazını kıldılar. Üstad ilk defa arabadan
    çıkamadığı için yatsı namazını arabada kıldı.
    Sabah namazını, Adana-Gaziantep arasındaki Amanosların "Nur Dağı"
    tepesinde kıldılar. Bediüzzaman, yine namazını arabanın içinde eda etti.

    Gaziantep'ten geçiyorlar
    21 Mart Pazartesi sabahın erken saatlerinde Bediüzzaman Said Nursî
    Gaziantep'e girdi. O günlerde hemen bütün Anadolu'da olduğu gibi,
    Gaziantep'te de çamur yağıyordu. O sabah kalktıklarından her taraf
    kırmızı bir çamur tabakasiyle kaplı idi. Âdeta gökyüzü kanlı göz
    yaşları döküyordu.
    Gaziantep eski postahane binasının önünde durdular. Arabadan inen
    Bayram Yüksel, lokantadan çorba aldı ve Urfa yolunu sordu. Sonra da
    Urfa'ya doğru sür'atle Antep'ten uzaklaştılar.
    Halilürrahman'ın mânevî iklim ve ülkesine doğru yıldırım hızıyla yol
    alan otomobilin arkasından bıraktığı toz, başta İstanbul, Ankara ve
    Anadolu'nun birçok şehrini yer yer kapladı. Toz duman içinde günlerce
    çamur yağdı Türkiye'ye... Doksan yaşındaki aziz zatın elvedasından
    sema ağlıyordu. Evet, ehl-i imanın ölmesiyle semavat ve arz ağlarlar.

    Son menzil Urfa'ya varış

    Nihayet Bediüzzaman Hazretleri, 21 Mart Pazartesi günü saat 11'de
    Urfa'ya girdi. On yıldır Urfa'da bulunan talebesi Abdullah Yeğin'in
    kaldığı Kadıoğlu Camiine giderek onu da arabaya aldı. Ondan şehrin
    temiz bir otelini sordular. Abdullah Yeğin'in tavsiyesi üzerine İpek
    Palas Otelinin üçüncü katındaki 27 numaralı odaya yerleşti.
    Bediüzzaman Said Nursî'nin Urfa'ya geldiğini işiten binlerce Urfalı,
    sevinç ve heyecan içinde akın akın İpek Palas'ın önüne koşmuşlardı.
    Urfalılar: "Üstadın geleceğini niçin bize önceden haber vermediniz?
    Biz Üstadı merasimle karşılardık" diyorlardı. Yüzlerce Urfalı, otelde
    Bediüzzaman'ı ziyaret etti; elini öptü ve duasını aldı.
    Ertesi gün sabahleyin otele iki sivil geldi. Ve şoförü sordu: "Şoför
    nerde? Hazırlanın gideceksiniz" dedi.
    Az sonra da on-onbir polis memuru daha otelin etrafını sardı. Bir
    kısmı da içeri girerek Bediüzzaman'a kararı tebliğ ettiler: "İçişleri
    Bakanı Namık Gedik'in emri var. Derhal Isparta'ya dönmeniz lâzım!"
    Ölüm döşeğinde hayatının son demlerini yaşayan Bediüzzaman Said
    Nursî:
    "Acaip!... Ben buraya gitmeye gelmedim. Ben belki de öleceğim. Siz
    benim halimi görüyorsunuz. Siz beni müdâfaa edin" dedi.
    Zübeyir Gündüzalp ile Hüsnü Bayram'ı emniyete celb ederler. Sorgu-
    sual başlar:
    "Niçin geldiniz buraya? Kimden izin aldınız?"
    Zübeyir Gündüzalp şu cevabı verir: İslâmiyet güneş gibidir,
    üflemekle sönmez. Gündüz gibidir. Göz yummakla gece olmaz. Gözünü
    kapayan yalnız kendine gece yapar.
    Münazarat'tan
    "Biz Üstadımıza tabiyiz. Biz taş gibiyiz, camidiz. Üstad vurur, biz
    yuvarlanır gideriz. O nereye derse biz o tarafa gideriz."
    "Yaman Üstadınız var. Ona söyleyin, yukarıdan, vekâletten kat'i emir
    var. Hemen Urfa'dan çıkacaksınız. Doğru geldiğiniz yere. Kendi
    arabanızla gidemezseniz size ambulans vereceğiz."
    "Efendim! Hastalığı şiddetlidir. Tekrar 24 saatlik yol zahmetine
    katlanması imkânsız. Biz Üstadımıza müdahale edemeyiz. Zaten bitkin
    bir haldedir."
    "Buraya nasıl kalkıp geldi ise öyle de gidecek. Bizzat Vekil Bey'den
    gelen emir kat'idir. Hemen Urfa'dan çıkacaksınız."
    "Biz hiç müdahele edemeyiz. Siz gelin söyleyin. Durumu arzedin.
    Bize 'Gidelim' derse biz de gideriz. Biz kendisine hiç bir şey
    söyleyemeyiz. Sizin emrinizi de biz ona tebliğ edemeyiz."
    Emniyet müdürü ve memurlar hiddetlenip, bağırıp çağırıyorlar:
    "Ne demek öyle? Siz ona en küçük bir şey de mi söyleyemezsiniz?
    "Evet efendim, söyleyemeyiz. Üstadımız ne derse harfiyyen onu
    yaparız."
    "Ben amirlerime bağlıyım. Derhal iki saat içinde burayı terk
    edeceksiniz, doğru Isparta'ya gideceksiniz."
    Bu arada otele bir doktor geliyor, fakat hastayı görmeksizin tekrar
    çıkıp gidiyor.
    Bu esnada Bediüzzaman'ın Urfa'dan çıkarılacağını haber alan Urfalılar
    galeyana geliyor, çeşitli yerlere müracaat etmeye başlıyorlar. Durumu
    haber alan D.P. İl Başkanı Mehmet Hatipoğlu koşa koşa emniyete
    geliyor ve emniyet müdürüne sertçe çıkışıyor:
    "Ne oluyor? Eğer Bediüzzaman Hazretlerini buradan bir yere
    çıkarırsanız, karşınızda beni bulursunuz. Bir kılına halel
    gelmeyeceği gibi, buradan bir adım bile attıramazsınız. Bu bizim
    misafirimizdir."
    "Efendim, üstten, vekâletten emir var. Derhal geldiği yere dönecek."
    "Nasıl döner yahu? Adamcağız şiddetli hasta, kıpırdanacak halde
    değil. Çok muhterem bir zattır. Bu misafir olarak buraya gelmiş.
    Tanrı misafiridir. Bu kadar tazyike lüzum yok."
    "Efendim! Ankara'dan gelen emir çok şiddetlidir ve kat'idir. Derhal
    dönmesi icab eder."
    Hiddetlenen Hatipoğlu, tabancayı masaya dayar...
    Bediüzzaman'ın Urfa'dan götürüleceğini haber alan beş-altı bin kişi
    otelin önünde toplanır. Nur talebeleri bu durum karşısında
    hastahaneye koşarlar. Baştabibe bir dilekçeyle müracaat ederler. Yola
    devam edemeyecek olduğunu arz ile muayenesini isterler. Mehmet
    Hatipoğlu, hükûmet doktorunu getirir. Bediüzzaman'ı muayene eden
    doktor, talebelere: "Siz ne cesaretle buraya geldiniz. Kırk derece
    ateşi var. Yarın 9'da gelin. Bu zâta heyet raporu verelim. Bu haliyle
    bir yere gidemez" diye teminat verir.
    Şahiner
    Son dakikalar
    (22 Mart 1960 Salı)
    Nur talebeleri otelde sıra ile nöbet tutuyorlar. Otele gelen polisler
    Bediüzzaman'ın arabasının anahtarını alıyorlar.
    Emniyet amiri otele bizzat gelerek Bediüzzaman'la görüşmek istiyor.
    Durum Bediüzzaman'a bildiriliyor. "Gelsinler" diyor. Emniyet amiri
    geliyor. Emrin kat'i olduğunu, mutlaka Isparta'ya dönmesi
    icabettiğini tebliğ ediyor. Bediüzzaman:
    "Ben şimdi hayatımın son dakikalarını geçiriyorum. Ben gideceğim.
    Belki de burada öleceğim. Siz benim suyumu hazırlamakla
    mükellefsiniz. Amirinize bildiriniz" diyor.
    Emniyet amiri ve polisler müteessir vaziyette oteli terk ederler.

    O gün Urfa'dan Ankara'ya yüzlerce telgraf çekilir. Dernekler,
    cemiyetler ve halk, telgraf... telgraf... Yüzlerce... "Nasıl olur da
    Bediüzzaman'ı Urfa'dan çıkaracaksınız?" diye.
    Bu arada Bediüzzaman'ı yüzlerce Urfalı sıra ile 27 numaralı odanın
    önünde kuyruk olup ziyaret ediyor, elini öpüyor ve duasını alıyor.
    Hayret! Bediüzzaman Hazretleri hiç bu kadar insanla görüşmezken
    hepsini kabul ediyor. Hepsiyle vedalaşıyor. Gidecek... Ebedî âleme...
    Rabbine kavuşacak.
    O gün böylece geçti. Akşam oldu. Ortalığ derin bir sessizlik kapladı.
    Talebeler herhangi bir taarruza karşı kapıyı içerden kilitlediler.
    Nöbet sırası Bayram Yüksel'e gelmişti. Bediüzzaman'ın ateşi çok
    yükselmiş, devamlı üzerinden yorganı atıyordu. Bayram Yüksel de
    devamlı üzerini örtüyor ve bir siyanet meleği gibi Üstadına itina
    gösteriyordu.
    Sadık talebeleri, Üstad rahatsız olmasın diye ayaklarının ucuna
    basarak dolaşıyorlardı. Artık Üstad da konuşmuyor, yalnız dudakları
    kıpırdıyordu. Nuranî siması pırıl pırıl, ışıl ışıl parlamaktaydı.
    Gece saat 02.30-03.00 sıralarında başı ucunda hizmetkârı Bayram
    Yüksel, ellerini göğsüne koyuyor ve kendi kendine:
    "Üstad biraz iyileşti, uykuya daldı... Elhamdülillâh, Üstad uyudu"
    diyerek üstünü iyice örtüp, sobayı yakıyor.
    Evet, Üstad Bediüzzaman dalmıştı. Hem de çok derinlere... Sonsuz
    âlemlere... Takvim yaprakları 23 Mart 1960 Çarşambayı gösteriyordu.
    H. 1379 Ramazanının 25'inci günü idi. Saat 03.00'ü gösteriyordu.
    Sahur vakti Bediüzzaman'ın diğer talebeleri Zübeyir Gündüzalp, Hüsnü
    Bayram ve Abdullah Yeğin de geldiler.
    Artık sabah olmakta, yeni bir gün başlamaktaydı. Sabah namazı vakti
    Urfa minarelerinde Ezan-ı Muhammedî okunuyordu.
    Hizmetkârlar, Üstadın her zamanki gibi kalkmasını, "Sabah namazı
    vakti girdi mi?" diye sormasını bekliyorlardı. Fakat, Üstad
    kalkmıyor, namaz vaktini sormuyordu.

    RUHUNA BİNLER FATİHA......