• 556 syf.
    ·4 günde·9/10
    "Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?"

    Franz Kafka'nın dediği gibi bu kitap beni sarstı, beni fazlasıyla rahatsız etti.

    Duyguların, kelimelerle damara enjekte edildiği kitaplardan bu.

    Beton yolun iki yanı, birbirine dolaşmış kuru otlardan bir şilteyle  kaplı gibiydi. Her birinin uçlarında ya köpeklere takılmayı bek­leyen yulaf kılçıkları, ya at toynaklarına sırnaşmaya heveslenen  yüksük otları, ya da koyun yünlerinin belası pisi otları hazırdı.  Uyuyan hayat, dağılmanın, yayılmanın fırsatını kolluyordu.  Her tohumda dağılma yetenekleri yaratılıştan vardı. Kıvrık ok­lar, rüzgar için minik paraşütler, ufak mızraklar, dikenler ...  hepsi de kendilerini taşıyacak bir hayvan, bir pantolon paçası,  bir kadın eteği bekliyordu. Hepsi pasifti ama harekete geçecek  donanımları da hazırdı. Hareketsizdiler ... ama birikmiş hareket  yüklüydüler.(s. 19)

    Kitabın başındaki yaşadığı yerin tasviri ve bu alıntıdaki gibi, geçişlerdeki dinlendirici küçük bölümler bana Yaşar Kemal'i hatırlattı. Aynı tarz, olayların yaşandığı dönem aynı ve çekilen zulümü de göz önüne alırsak iki eserin birbiriyle birçok bağlantısı var gibi. Aynı tarz ve yaşananların izlerini takip ederek ulaştığımız şey bize insanın ne kadar acımasız olabileceğini gösteriyor. İnsanın insana yaptığını bu dünyada başka hiçbir canlı diğerine yapmaz.

    Tom Joad'ın adımlarıyla başlayan kitabımızda birçok etkileyici konudan bahsedilmiş ama asıl mesele bence aile olabilmenin zorluğu. Anne tabii ki bu zorluğun üzerinden gelebilecek en güçlü kişi. Zor zamanlarda aldığı doğru kararlar ailenin dağılmasını ve kötü duruma düşmesini engellerken, yaptığı fedakarlıklar sayesinde birbirine sımsıkı sarılan bir yumak insan görüyoruz. Dönemin şartlarının altında ezilen halkın geçim derdi, toprak biçer gibi kıtlıktan insanların biçilmesi ve gözü doymaz insanların, bankaların avucuna düşmüş biçare insanlar.

    Metrobüsler, otobüsler günümüzün işçi kuluçkası. Servis beklenen köşebaşları bundan yüzyıllar öncesinin köle pazarları gibi. İşine mutlu giden var mı cidden? Ordaki asıl yüzlerin kaçı verimli çalışabilir ki bu şartlar altında. Kitabımız yüz yıl önce yazılmış ama aynı şeyi anlatıyor. Metrobüste yolculuk yaparak asgari ücret için çile çeken işçiler = birkaç hasat mevsimine denk gelip üç beş kuruş kazanıp boğazlarından biraz hamur ya da bir parça et geçsin diye yaşam mücadelesi verenlerin mücadelesi.

    Bir düşünün aile denen kavram nedir? Günümüzde aile olan bireyler çalışıp geçinmeye çabalamaktan başka ne yapıyor ki? Hee Reina'da İnferno Aura'daki BRİDE partisi düzenleyen ailelerden bahsetmiyorum burda(siz de onlardan değilsiniz herhalde).Kıt kanaat geçim derdinden ne birlikte sosyalleşip tatile çıkmaya, yeni yerler, yeni hayatlar keşfetmeye vakitleri var ne de imkanları. Çocuğuyla vakit geçirip onun büyümesini seyreden kaç aile var etrafınızda? Ana baba olarak çalışmaktan, yaşamaya fırsat bulamayan insanlar topluluğu, yani modern köleler. Kayınvalideler-anneler olmasa torunlara bakıcı bulmakta ayrı bir dert tabi. Oysa aile toplumun en küçük yapı taşıdır. Ve bu taşlar sayesinde halk oluşur, ulus oluşur, devlet oluşur. E bu aile içindeki yaşam bıçak kemiğe dayanmış halde yaşanarak nasıl sağlam bir toplumun temelini oluşturabilir ki bir düşünün. Size güncel bikaç örnek veriyim. Kendiniz de erken kalkarsanız görürsünüz. Kendi bulunduğum çevrede 8.00'da işte olmak için sabah 6.00 da kalkıp otobüsle yol çeken insanlar var. Metrolarla İstanbul trafiğini, büyük şehirlerin çilesini ise hiç sormayın. Peki ne için bunca dert? Çalıştığımızın karşılığı nerde derseniz onu da söyliyim. Manavın önünden geçerken meyve sebzeleri görüp canı çekmesin diye çocuğunun gözlerini kapatan babanın çaresizliğinde.
    https://m.haberler.com/...olis-7121420-haberi/

    Ölen oğlunu saatlerce yol yürüyerek şehre çuval içinde götüren babanın imkânsızlığında.
    https://www.google.com/...tinda-tasidi-1832362

    Bunlar gibi daha onlarca örnek var. Biz yüz sene önce yazılmış bu eserdeki trajedileri günümüzde yaşıyoruz. Söyleyecek çokta fazla söz yok aslında bu konuda. Ama daha acı şeyler de var.

    Kısır döngü. Kapitalist sistemin zengini daha çok zenginleştirip, fakirinse kıçındaki dona göz koyacağı, soyup iyice soğana çevireceği adi sistemin eseri. Devletin holdinglerin, milyon dolarlık transferler yapan spor kulüplerinin, kan emici müteahhitlerin borçlarını silip asgari ücretle çalışan işçinin vergi dilimini yükseltmesi ve kazandığımız paranın daha bizim elimize geçmeden suyunu çekmesi... Alım gücünün azalıp vergilerin  ve hayatta ihtiyacımız olan her şeyin fiyatının durmadan yükselmesi. Halkı çalışmaya muhtaç kılması, düşünmeye fırsat vermemesi ve koyunlaştırıp gütme politikası buna en güzel örnektir.

    SON DAKİKA
    İncelemeyi yazdım ve paylaşmayı düşünürken TV de yeni bir haber...
    Tatil vergisi. Tatilde otellerde kalanlardan konaklama vergisi alınacak. Otelin yıldızına ve kalınan güne göre 8 tl ile 16 tl arası günlük vergi alınacak :))) Hoş geldiniz. Yeni ülkemiz "Vergiye"

    KİTABI OKUYANLAR İÇİN BİR ESER
    https://vintagebillboard.com/...en-kadinin-hikayesi/

    Kitap dediğin böyle olur işte. Pulitzer ödülünü de kapıp götürür. Küçük Tom Joad, Annesi ve Peder’in sırtına yüklenmiş bir kitaptı. Dilliyle, olayların akışıyla, okuyucuyu düşünüp geçişlerde hafif ve rahatlatıcı betimlemelerle süslemesi, karakter yoğunluğuna rağmen pürüzsüz anlatımla. Yazarın içtenliğine diyecek laf yok. Duygu ve düşüncelerini, bileklerini kullanıp kalemle, kağıda akıtmış. Bu tamamen yazarın kalitesinin eseri. Fareler ve İnsanlar'dan sonra okuyup beğendiğim 2. eseri. Diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum.
  • İstanbul’un Fatih ilçesinde dört kardeş, kapılarına bir “dikkat” notu asarak, siyanürle intihar etti. Polislerin olay yerinden ayrılmasından sonra BEDAŞ, 2 aydır faturası ödenmediği gerekçesiyle elektrikleri kesti. Sonra ailenin bakkal defterine kalem kalem işlenmiş borçları, intihar eden kardeşlerden Oya Yetişkin’in borcu ödeyememişliğinin mahcupluğuyla bakkala söylediği “Maaşıma haciz kondu” cümlesi çıktı ortaya. Mimar Sinan Üniversitesinde canlı model olarak çalışıyormuş Oya Yetişkin, yani yarın ne olacağının belli olmadığı güvencesizliğin tüm sorunlarıyla, saatlerce kıpırdamadan, kazancı aya vursan bir asgari ücret etmeyecek paraya… İki kardeşin obezite sorunları varmış, günümüz yoksullarının dertli hastalığı; son aylarda günde 6 ekmekten 10 ekmeğe çıkmış bakkal alışverişleri, domates, soğan, fasulye değil artan, en kolayından ve en ucuzundan ekmek… Ölen anne babalarından borçlar kalmış kardeşlere, ödenemeyen, büyüyen… Belki aynı dertlerden muzdarip ama yine de bir nebze mutlu olunan günlerden, pırıl pırıl eski fotoğraflar yansıdı sonra. Arkadaşlarının dostlarının dile getirdiği “Çok gururlulardı, hiçbir yardım istemediler” sözleri…

    İntihar, netameli bir konu. Tek bir belirleyeni, profili, nedeni yok.

    Ama bildiğimiz bir şey var; siyasal, ekonomik, kültürel, sosyolojik olarak tarihin en gerilimli, en sıkışık ve en belirsiz döneminde olan memlekette bu intiharlar yalnızca “bireysel” değil, toplumsal nedenlerin iç içe geçmişliğinin bir sonucu.

    Tam da bu nedenle böylesi intiharlar; siyasal sahnenin zaten çökmüş olduğu, ekonomik çöküşün yavaş yavaş ama sarsıcı bir biçimde ortaya çıktığı memlekette, bu çöküşü bütün şiddetiyle kayda geçiren işaretin kendisi oluyor. Bu sarsıcı ölümden önceki hikayeler hatırlanıyor yeniden; çocuğuna okul pantolonu alamadığı için, yakacak odun alacak parası olmadığı için, dershane parasını ödeyemeyen annesi cezaevine atıldığı için, atanamadığı için, iş kazası geçirdiği işyerinden haklarını alamadığı için canına kıyanların öyküsü bir bütünün parçaları olup tamamlıyorlar birbirlerini. İntiharla hayatına son veren insanların “biricikliği”, onların yaşam öykülerinin kolektifleştirilebildiği yerlerden tutularak, ortak dertlenmenin isyanıyla tartışılıyor.

    Çünkü kapısına “Dikkat, siyanür var” yazısı asılarak intihar edilen evin içindeki yoksulluk, borçluluk, yoksunluk, bugün resmi rakamlarla 11 milyon insanın evinde çok benzer şekillerde yaşanıyor. Borç yüzünden elektriklerinin kesilmesini bekleyen milyonlar okuyor bu haberi. Aç kalmamak için ekmeği artırırken, sütten, yumurtadan, domatesten kesenler çoğalıyor. Her 100 kişiden 74’ü borçlu. Üst üste biriken borçlar ödenmediği için icralık olanların sayısı 2002’de 8 milyonken bugün 20 milyona çıkmış. 8 milyon işsiz var. 10 milyon işçi asgari ücret civarında çalışıyor. 2 milyon insan aylık 700 lira ile yaşamaya çalışıyor. Üniversite mezunlarının büyük kısmı günlük, geçici işlerde, boğaz tokluğuna çalışıyor.

    Bu benzerliklere rağmen Yetişkin ailesinin intiharını münferitleştirerek, intiharı kardeşlerin “yaşam tarzına” fokuslanarak tartışanlar da var. Milyonların kendi yaşamlarından benzerlikler kurduğu bir ailenin intiharını “melankolinin”, “bireysel tercihin” konusu haline getiren bu yorumlar sadece “tuzu kurulukla” malul değiller, bu intiharların sistematik bir cinayet olduğu gerçeğinin üstünü örtmek için kullanışlı bir araç olma işlevini de yerine getiriyorlar.
    Neoliberal politikalar” denince büyük laf edilmiş, gerçek dertler afaki bir biçimde soyutlanarak bulutlaştırılmış gibi bir hava estiriliyor. Oysa; anlatılan işsizlik, açlığa mahkumiyet, güvencesizlik sarmalı, borçların ödenememesi, vergilerle çöken omuzlarken; aynı zamanda toplumsal dayanışmaya dinamit koyulması, gerçek yoksunlukların ve dertlerin görünmezleşmesi, korku ve biat kültünün yaygınlaşması, bireycilik pohpohlanırken dertlerin toplumsal kökeninin üstünün örtülmesi ve yaşanan her sorunun “bireysel başarı ve başarısızlığa” tahvil edilmesidir de… Yetişkin ailesinin yaşamı, ölümü ve bu ölüm üzerinden gördüklerimizin ta kendisi yani…

    “Toplum binlerce insanı yaşamın gereklerinden yoksun bıraktığı, içinde yaşayamayacakları konumlara soktuğu, bu binlerce mağdurun yok olacağını bildiği ve gene de bu koşulların sürmesine izin verdiği zaman, toplumun o yaptığı, bir bireyin yaptığı gibi ve aynı kesinlikte cinayettir; örtülü, kasıtlı cinayettir. Kimse katili görmediği için, mağdurun ölümü doğal göründüğü için cinayet gibi olmayan cinayettir; çünkü suç bir şeyi yapmaktan çok yapmamanın sonucudur. Ama cinayettir.” Engels’in neredeyse iki asır önce İngiltere’de emekçi sınıfın durumunu tahlil ederken söylediği sözlerin geçerliliğini koruması bize bir şey daha söylüyor; kendisi 2019’u tüm olanakları ve şaşaasıyla yaşarken, çoğunluğun yaşamını 19. yüzyılın vahşi kapitalizmine kurban verenler bu intiharın “münferit” değil sistematik olduğunu gayet iyi biliyor."
  • 632 syf.
    ·14 günde·Beğendi·9/10
    Salt tembellik olarak adlandırabilir miyiz? Yoksa kurulu düzene karşı bilinçli olarak hiçbir şey yapmamaya odaklanarak bitip tükenene kadar kendi içine kapanmak mıdır?

    Bu kitabı okuyup da oblomovluk kavramıyla meşgul olmayan, kendinde oblomovluk belirtisi var mı diye düşünmeyen yoktur sanırım. Biraz şakayla karışık, biraz özeleştiri içeren, ama daha çok yapılmayanlara bahane olarak kullanılmak üzere son derece kullanışlı olan bu kavram, Gonçarov tarafından bize miras olarak bırakılmış. Tembelliği bir felsefe haline getirip zor durumda kullanalım diye :))

    Kahramanımızın kayıtsızlığı öyle doğal bir durumdur ki ; "Uzanmak, İlya İlyiç için ne hastalarda ya da uykusu gelmiş insanlarda olduğu gibi bir zorunluluk, ne de yorgun bir kimsedeki gibi geçici bir ihtiyaç, ne de uyuşuk bir insandaki gibi bir zevkti; bu onun doğal haliydi.” Dedirtir, yazarımıza.

    Oblomovluğun ne olduğu hakkında, kendinizi de yargılamak isterseniz kitabını bile yazmışlar efendim. Buraya not düşmüş olalım. Oblomovluk Nedir? Dobrolyuvov

    İnsan doğuştan tembel midir, çalışmak için ihtiyacı olan güdü kendi içinde var mıdır?
    İnsan doğası, motivasyon ve çalışma güdüsü ile ilgili olarak Mc. Gregor’a ait X ve Y teorileriyle ilgili olduğunu düşünüyorum bu kayıtsızlık eyleminin.

    X teorisine göre; İnsanlar çalışmayı sevmez, sorumluluktan kaçınır. Mecbur kalıp zorlanmadıkça bir eylem yapma güdüsüne sahip değildir.
    Y teorisine göre ise; Fiziksel ya da zihinsel çalışma, oyun ya da dinlenmek gibi doğaldır. Ve insanlar başka engellerle karşılaşmadığı sürece çalışıp üretmek isterler.

    Bu iki zıt fikrin aynı teorisyen tarafından ortaya atılmış olması gibi, kitapta da Oblomov ve Stolts karakterleri üzerinden iki ayrı dünyayı izleme imkânı buluyoruz. Burada Oblomov ve Ştolts’un yetiştirilme tarzlarının ne kadar birbirine taban tabana zıt olduğunu ve çocuğun gelecekteki yaşamı hakkında ne kadar etkili olduğunu görebiliyoruz. Bir tarafta korumacı, steril bir yetiştirme tarzı, diğer tarafta ise kendi ayakları üzerinde duracak şekilde yetiştirilen çocukların hayatına ne kadar etki edebileceği çarpıcı şekilde ortaya konmuştu.
    Kitap klasik bir Rus romanı gibi diyalog ağırlıklı, akıcı bir anlatımla bizi Oblomov’la tanıştırıyor önce. Bir tiyatro sahnesi gibi alakalı, alakasız bir sürü insan eve girip çıkarken, kahramanımız yatağında yatmaya devam ediyor. 213. Sf ya kadar da çıkmıyor yatağından. Neden? Plan yapıyor çünkü. Neler yapacağını planlaması lazım önce. Hem dışarısı soğuk, bu yüzden çıkmak istemiyor. Gözlerini kapayan maymun gibi yorganı üzerine çekmek istiyor sadece. Hem yaşamak dediğin nedir ki; işe gitmek, çalışmak, dedikodu yapmak insan doğasına uygun mu? Yaşamaya zaman kalmaz yoksa. Yaşamak dediğin plan yapmak ve sıcak yatağında yatmak olmalı…

    Gonçarov romanı yazarken sabrı zorlanmış mıdır, bilemiyoruz. Ama tembelliğin bu kadarına okurun sabretmesinin zor olduğunu söyleyebiliriz. Okur; “Bu kadar da olmaz,” diyebilir. Ama kahramanımız bizi zorlamaya devam ederken, yazarın bu miskinliğin kötü olduğunu bize direkt söylememesini çok değerli buluyorum.

    Edebiyatı değerli kılan bu tarafsızlık hakkında Çehov; “At hırsızlarını tasvir ederken benim, ‘at çalmak kötü bir şeydir’ dememi istiyorsun. Ama bu zaten ben söylemeden de yıllardır bilinen bir şey. Bırakın yargıçlar yargılasın onları; benim görevim sadece onların ne tür insanlar olduğunu göstermek,” demiştir.

    İşte yazarın buradaki tarafsız duruşu bizi Oblomov’u anlamaya, kahramanın olumlu ve olumsuz yönlerini görmeye çağırır.
    Kitabın felsefi arka planının sadece bu iki karakter davranışlarıyla sınırlı olmadığını söyleyebiliriz. Olga ve İlya İlyiç arasındaki sevgi/aşk ve evlilik sorgulamaları da bir deneme kalitesinde iddialı fikirlere sahipti. İlk önce parkta baş başa yapılan uzun diyaloglarla ve sonra mektupla devam eden bu sorgulamalar iki kahraman üzerinden çok kuvvetli mesajlar veriyor bizlere.

    Yine Stolts ve Olga evliliği üzerinden durağanlık ve mutluluğun ne olduğu çok güzel aktarılıyor. Kendi evliliklerini değerlendirirken kullanmış oldukları; “Mutlu değilim doğru. Mutluluğumun çok fazla oluşu mutluluk duymama engel oluyor,” ifadesi son derece çarpıcıydı. Aynı zamanda ortak arkadaşlarının düştüğü duruma üzülerek dışarıdan bir bakışla yapmış oldukları yorumların kitabın bütünlüğüne katkı yapmış olduğunu söyleyebiliriz.

    Bunların dışında kitap boyunca kadın-erkek ilişkilerinde ahlaki endişelerin yoğun şekilde işlenmiş olması ve dindarlık vurgusu benim dikkatimi çekti.

    Gonçarov diğer Rus yazarları arasında bilinme ve okunma oranları çok daha düşük olsa da; Diyaloglar ve karakter yaratma konusunda öncü olan ve Dostoyevski’nin de kendisini örnek aldığını söylediği bir yazardır. (Tabi burada Gonçarov’un yazmış olduğu eserlerin sayıca daha az olduğunu da ilave etmemiz gerekir.)

    Son olarak kitapta kullanılan benzetmelerin ilgimi çektiğini söyleyebilirim. Örnek vermek gerekirse;
    - Yanlışlıkla kötü bir dala konduğunu görerek ürken bir kuş gibi,
    - Tıpkı kendiliğinden olup yere düşmeyen elmalar gibi,
    - Tıpkı köpeklerin bazen pencereden, başlarını güneşe verip bütün gelen geçeni dikkatle süzmeleri gibi...

    160 yıl önce yazılmış olan bu eserin hala canlılığını koruması ve 619 sayfalık bu kitabın okuru sıkmadan aynı lezzetle okunması da hem yazarın başarısı, hem de oblomovluğun hâlâ sürdüğünün kanıtı olabilir.

    Ara sıra kendimizi bir yoklamalıyız belki de, yapılması gereken bir şeyi ertelediğimizde veya bahaneler bulmaya başladığımızda çocukluğumuzdan gelen bir miskinliğe rastlarsak, bunu bizim çözmemiz gerekir. Stolts yok çünkü hayatımızda…

    Keyifli okumalar :))
  • Mutlu son diye bir şey var mı?

    / Khaled Hosseini🦋
  • 226 syf.
    *(Arapça) Yalnız Tanrının sonu yoktur.

    Momo'nun Dilinden Karakter Analizleri:

    MADAM ROSA: 65 yaşında. Hitler, askerleri ve gaz odalarından şans eseri kurtulmuş, Yahudi asıllı Fransız, bekar, eski bir kıç savunucusu (fahişe). Belleville sokağında, asansörsüz bir binanın altıncı katında, Yedi farklı kıç savunan kadının evlilik dışı çocuklarına evinde yuva hizmeti veriyor. Yurtsever değil. İnsanlar Yahudi mi Afrikalı mı hiç aldırmaz. İlkeleri olan bir kadın değil. Ama, Mösyö Hamil’in halıları gibi nefis gözleri var. "Yahudi Deliği" dediği, rahatlamak için gittiği, yaşadığı binanın bodrumunda özel bir odası var.

    MOMO: Ekim 1956 doğumlu, kendini 10-11 yaşında sanıyor ama aslında 14-15 yaşlarında Cezayir asıllı bir Müslüman Arap. Madam Rosa’nın yuvasında üç yaşından beri yaşıyor. Yuvadaki çocukların en büyüğü. Madam Rosa’ya çok yardım ediyor. Momo üç yaşındayken, kıçını savunan annesi Ayşe, babası pizevenk (momo bu şekilde söylüyor) Yusuf Kadir tarafından öldürülür. Babası 11 yıl boyunca tımarhaneye kapatılır. Anne ve babasını hiç tanımıyor. Momo 11 yıl önce dayısı tarafından bu yuvaya bırakılmış. Yuvaya, her ay 300 Frank gönderiyor dayısı. Momo, arasıra esrar çekiyor (Marie = Marijuna). Momo, mutlu olabilmek adına yaşamın kıçını yalayacak bir çocuk değildir.

    MÖSYÖ HAMİL: Cezayir asıllı, yaşlı bir müslüman Arap. Emekli olmuş eski bir halı satıcısı. Artık bunama aşamasında ve hafızası gelip gidiyor, gözleri de artık görmüyor. Victor Hugo aşığı bir münzevi. Tanrıdan öylesine korkuyor ki, Mekke'ye gidip hacı bile olmuş. "En güvenilir yandaşımız korkudur," diyor.

    DOKTOR KATZ: İhtiyar bir Yahudi doktor. "Orospular, ruhun bir bakışıdır," diyor. Yardımsever ama artık dış işlere, yaşlı ve güçsüz olmasından dolayı, pek gidemiyor.

    MADAM LOLA: Senegalli, 35 yaşında, eski bir boksör. Doğa tarafından yanlış yaratılmış tam bir anne, ama erkek! Şimdilerde Boulogne ormanında kıçını savunan bir travesti. Erkeklik organını henüz kestirmemiş. Şen, şakrak birisi, güzel yemekler yapıyor. Madam Rosa ve Momo’ya, bu zor günlerinde, çok yardım ediyor. Ne zaman Momo’ların eve girse, eve güneş girmiş gibi oluyor.

    NADINE: 25 yaşlarında, sarışın, uzun saçlı, güzel bir kadın. Film seslendirme stüdyosunda dublaj yapıyor. Momo’yla çok ilgileniyor ve onu çok sevip ona değer veriyor, iyi kalpli bir kadın. Kocası Dr. Ramon ve iki çocuğuyla Saint-Honore sokağındaki evlerinde yaşıyorlar.

    MÖSYÖ N’DA AMEDEE: Nijeryalı Pizevenk. Giydiği her şey pembe renkte. İyi yürekli ve bonkör birisi.

    MÖSYÖ BORO: Mösyö Amedée’nin kişisel koruması. Sahte jeton suratlı diyorlar Boro’ya (yaşamlarında arka arkaya iki kez aynı suratı olmayan demek 'jeton surat').

    MOISE: Yuvadaki Yahudi çocuklardan biri. Cin gibi. Bir aile tarafından evlat edinilmek üzere.

    MÖSYÖ WALOUMBA: Fransa'yı süpürmeye gelmiş Kamerunlu bir zenci. Para kazanmak için ateş yutma gösterileri yapıyor boş zamanlarında. Bonkör, insancıl, yardımsever birisi.

    KAHVECİ MÖSYÖ DRISS: Belleville sokağında Mösyö Hamil ve Momo’nun buluşup sohbet ettikleri kahvenin sahibi. Müslüman bir Arap.

    LE MAHOUTE: 15 yaşlarında, Fas’ın Casbah’ında doğmuş bir şeker hastası. Hastalığı nedeniyle yasal yollardan eroin iğnesi yapıyor kendine.

    BANANIA, MICHEL, SELİME, ANTOINE: Antoine hariç diğerleri Madam Rosa’nın yuvadaki devamlı çocukları. Antoine geçici bir çocuk.

    SÜPER: Momo’nun alıp beslediği, sonradan 500 Franka zengin bir kadına satıp, aldığı parayı üzüntüden bir lağım çukuruna atmasına neden olan eski köpeği.

    MÖSYÖ MOUSSA: Anneleri olmayan iki çocuğunu Madam Rosa’nın yuvasına günübirlik olarak bırakıp akşam alıyor.

    ARTHUR. Momo’nun, üstüne surat çizip, şapka-atkıyla süslediği, arasıra sokak gösterilerinde kullandığı şemsiyesinin adı. Momo, Pigalle ve Blanche sokaklarında ki gösterilerinde kullanıyor bu şemsiyeyi.

    MARYSE: Pigalle sokağında kıçını savunan kadınlardan birisi. Momo’yla ilgileniyor ve onun pizevengi olmasını istiyor.

    MÖSYÖ CHARMETTE: Fransız, Madam Rosa’nın yaşadığı binada ikinci katta oturuyor. Madama mütamadiyen beraber yaşamayı ima ediyor. Madama aşık.

    MÖSYÖ REZA: Bellevile sokağı ve civarının kundura tamircisi.

    JULES: Dakar’a, annesinin pizevengi tarafından zorla gönderilmek istenen kıçını savunan bir kadının oğlu. Sadece on günlüğüne Madama Rosa’nın yuvasında kalıyor.

    ZAOUM KARDEŞLER: Bellevile sokağı ve civarının en kuvvetli hamal kardeşleri. Kibarlar ve çok yardım severler.

    MÖSYÖ ABOUA: 20 yaşlarında Fildişili, Fransızca hiç bilmeyen, Mösyö Soko’nun kahvesine takılan bir aylak.

    ZENCİ: Bellevile sokağında çalışan Afrikalı bir hamal.

    MÖSYÖ BOUFFA: Madamın binasında yaşayan ve Madamdan önce ölen münzevi bir ihtiyar.

    ANDRE: Afrika yurtlarının katolik papazı.

    ***

    Kitaba gelirsek:

    Kendi evinde -mahallede kendilerine "fahişe çocukları" denen- evlilik dışı çocuklara bakıcılık yapan Musevi Madam Rosa ve bu çocuklardan biri olan, şemsiyesine Arthur adını takmış, Momo isimli Müslüman Arap küçük bir çocuğun olağanüstü macerasına buyrunuz. Momo'nun tek bir hayali vardır, o da gerçek bir aileye sahip olmak!

    Kitabın ilk yarısı biraz sıkıcı gibi, yok yere kitabı elinizden bırakmanıza neden olabilir. Ancak 80-100. sayfalardan sonra kitap elinize yapışıp kalıyor, bırakamıyorsunuz. Kitap sizi ağlatacak derecede acılarla dolu ve bu acılar sizi hasta edebilir, inanın. Hayatın sillesini çok sağlam yemiş insanların acılarını, Ajar, son derece sıkı bir kurguyla okuyucusuna aktarmış. Yazarın yarattığı karakterler öylesine eşsiz ki, sanki hepsi gerçek hayattan birebir alınıp kitaba konmuş gibi duruyorlar, bu yüzden yukarıda tüm karakterlerin analizlerini verdim, hepsi de karakterli karakterler!

    Kitabı okurken içinizi bir sıcaklık kaplıyor ve Momo'nun tüm acılarına duygudaşlık kuruyorsunuz. İkinci Goncourt Ödülünü (asıl adı Romain Gary olan yazar, normalde bir kişiye birden fazla verilmeyen bu ödülü kullandığı takma isimle tekrar kazanır, ancak ölümüne dek de yaptığı bu uyanıklık asla fark edilmez) Emile Ajar mahlasıyla alan yazarın eşsiz üslubuna ve Vivet Kanetti'nin usta işi çevirisine hayran kalacaksınız.

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

    Süha Demirel, 10 Kasım 2019, İstanbul.
  • 1032 syf.
    ·Beğendi
    Bugün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı olması itibariyle öncelikle bütün 1K ailesinin Cumhuriyet bayramını kutluyorum.

    Aslında bu incelemenin bugüne denk gelmesi hoş bir tesadüf oldu. Kitabı üç gün önce bitirdim ama arkasından Hitler'in Psikanalizi adlı kitabı okuduğum için inceleme bugüne kalmış oldu.

    Öncelikle kitabın yazarı Erol Mütercimler'in bu kitabı yazarken çektiği zorluklar hakkında sizlere bilgi vermek istiyorum.

    Erol Mütercimler'e bu kitabı yazma fikri ilk 1982 yılında Deniz Kuvvetlerinde teğmen rütbesinde olduğu dönemlerde gelmiş. Babası Cilavuz Köy Enstitüsü mezunu olduğu için Atatürk ve onun devrimleri ile iç içe büyüyen yazarımız, üniversite yıllarında Atatürk'ün devrimlerinin anlatıldığı iki sempozyuma katıldıktan sonra hani bir kitap okudum hayatım değişti denir ya, o da dinlediği iki konferanstan sonra hayatının değiştiğini ifade etmiş. 26 yıllık bir birikimden sonra tam kitabı yayınlayacağı dönemlerde de Ergenekon davasından ötürü dört gün göz altına alınıyor. Serbest bırakıldıktan sonra evine döndüğünde kurmuş olduğu düzen ve bütün arşivlerinin darmadağan olduğunu görünce bir ara gerçekten umutsuzluğa düşse de kitabı planladığı gibi olmasa da koşulların el verdiği şekilde 2008 yılında yayınlıyor.

    Bundan kısa bir süre önce Lord Kinross'un yazmış olduğu Atatürk (Bir Milletin Yeniden Doğuşu) kitabını da zevkle okumuştum âmâ bu kitabı okuduktan sonra o kitapta eksik olan bir duyguyu fark ettim. Milli ruh eksikti o kitapta. Lord Kinross Atatürk 'ü yerine göre direkt olmasa da bir diktatör olarak tanımlarken Erol Mütercimler onun diktatör değil otoriter olduğunu, dönemin koşullarını düşünecek olursak hatta öyle olmak zorunda olduğunu belirtmiş, ki bana göre de, her şeyden önce milletini düşünen bir lider olarak, yaptığı devrimlerin çoğunu kabul ettirebilmesi için bu gerekliydi. Ama yine de olay bütünlüğünü ve anlatım kabiliyetini hesaba katacak olursam Lord Kinross'un kitabının zamanın akışı dahilinde tekrara düşmeden daha derli toplu yazıldığını söyleyebilirim.

    Gelelim kitapta beni en çok etkileyen yerlere. İlk olarak Atatürk'ün hayatına girmiş ve onu etkilemiş 3 kadından bahsetmek istiyorum. Bunlardan birincisi annesi Zübeyde Hanım, ikincisi onu hayatını onun uğrunda harcayacak kadar seven Fikriye ve üçüncü olarak da kısa süreli olsa da evlendiği Latife.

    Kendilerine Latife hanım diyemiyorum, çünkü onun Gazi'nin hayatında ender de olsa yapmış olduğu yanlış seçimlerden biri olduğunu düşünüyorum. Zübeyde Hanım (ve kız kardeşi Makbule), her ne kadar Fikriye'yi oğluna yakıştıramasa da, Mustafa Kemal'in yakın arkadaşları ve çevresinin fikirlerini öğrendiğimizde belki de onu gerçekten mutlu edebilecek kişinin o olduğu izlenimine kapılıyoruz. Annesi Kurtuluş Savaşı bittikten sonra Gazi'nin muhakkak evlenmesini istiyordu, oğlunun Latife'yi evlenmek için uygun bulduğunu söylemesinden sonra kalkamayacak derecede hasta olmasına rağmen sırf müstakbel gelinini görebilmek için İzmir'e kadar gidiyor ve onunla tanışıyor. Daha ilk görüşmelerinden sonra onun oğluna uygun bir kadın olmadığını fark ediyor ve bunu Salih Bozok'a söylüyor. Bu kadın Mustafa'mı değil, onun ulaştığı mevkiyi seviyor, bundan oğluma iyi bir eş olmaz, lütfen bunu ona söyleyin diyor ve hasta yatağında can veriyor. Maalesef Salih Bey bunu Atatürk'e söyleyemiyor ve Atatürk annesinin ölümünden kısa bir süre sonra Latife ile evleniyor. İki buçuk yıl süren bu evlilik Latife'nin kaprisleri, siyasi işlere sürekli karışması ve Gazi'ye ihtiyaç duyduğu huzuru verememesi sebebiyle sona eriyor. Kim bilir belki huzurlu bir evlilik yapmış olsaydı, onu ölüme koşar adım götüren içki ve sigarayı o kadar çok tüketmeyecekti. Bu arada şunu da söylemeden geçemeyeceğim, Atatürk görev başındayken asla içmezdi ve içenleri kınardı. Öyle çok alkol tüketen biri de değildi ama kendi kurmayları ile içmeyi sevdiği doğrudur.

    İkinci etkilendiğim konu ise Atatürk'ün okuduğu kitap sayısıydı. Bugüne kadar saptanmış bilgilere göre 3997 kitap okumuştur. Gerçekten takdir edilecek bir sayı...

    Yazarın dikkat çektiği başka bir nokta vardı ki, ben bu hatayı sürekli yapıyordum. Mustafa Kemal kendisine Ata ya da Ata'm denilmesinden hoşlanmazmış, hatta bana böyle hitap edileceğini bilseydim bu soyadını almazdım diye çevresindekilere sürekli bu durumdan yakınırmış. Ona bölmeden sadece Atatürk denmesi hoşuna gidermiş. Neyse bu sayede artık ona nasıl hitap edilmeyeceğini de öğrenmiş oldum.

    Son olarak da, savaş yıllarında onun falına bakan bir Bedevî kadının kehanetinden bahsetmek istiyorum. Atatürk'ün fala karşı bir inancı olmamasına rağmen arkadaşlarının ısrarı üzerine kadının el falına bakmasına izin veriyor. Kadın ona siz ilerde padişah olacaksınız ve 15 yıl hüküm süreceksiniz dediğinde ona sadece gülümsüyor. Ama kadının dedikleri gerçekten de çıkıyor, sadece tek bir farkla. O padişah değil Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı oluyor ve 15 yıl sonra da hastalanarak ölüyor...

    İncelememin başında Hitler ile ilgili bir kitap okuduğumu söylemiştim. Onu okuduktan sonra düşünmeden edemiyorum. Bazılarının utançla anacağı bir lideri varken, bizim gururla ve saygıyla anacağımız bir liderimiz var. Ülkemiz için yaptığı mücadeleler ve devrimlerden dolayı ne kadar şanslı olduğumuzu lütfen unutmayalım ve unutturmayalım!

    Keyifli okumalar. :)
  • Minimalizm altmışlı yıllarda bir sanat akımı olarak ortaya çıkmış şimdi ise altın çağını yaşamaktadır.

    Tüketimin her kanaldan pompalandığı bu dönemde "Az her zaman daha çoktur" sloganıyla hayatımıza giren minimalizm dünyada müthiş bir trend yakaladı.

    Daha çok ile mutlu olmak daha fazlasına ulaşma arzusu giderek değişmeye başladı. Özellikle Japonya ve İsviçre de görülen bu akım ciddi kitleler tarafından benimseniyor.

    Sanayi öncesi üreten köleler lazımdı sonra yerini makineler aldi. Şimdi ise tüketen köleler lazım. Tüketimi mutlulukla eşdeğer gösteren algılar dört tarafimizi sarmış durumda.


    Teknolojik ilerleme yaşamımızı kolaylaştırması, bizlere zaman kazandırması gerekmiyor muydu! Lakin öyle olmadı. Sahip olduklarımız bizim sahibimiz oldu.

    Günlük yaşantımıza kullabileceğimizden çok ürün ve tüketim seçeneğine boğulmuş durumdayız. Herşeyin en fazlasına yetişmeye çalışıyoruz ama içinde bulunduğumuz ana odaklanamiyoruz ve bu sebeple de mutlu olamıyoruz. Oysa ki hayat gayemiz mutlu olmak olmalı ...

    Mutlu olmak için iphone 11e ihtiyacımız yok. Eğer öyle olduğunu düşünenler varsa o onların basiretsizliği. Aynı şekilde nesnelere aşırı şekilde bağlı olduğumuzda onlar olmadığında büyük eksiklik hissediyoruz. Nesneleri degil kendimizi hayatımızın merkezine koymalıyız.

    Alman düşünür Hegel'in sade ama basit olmayan diye tanımladığı minimalist yaşamda İkili ilişkilerde 'gerekmiyorsa konuşmamak' da bir minimalist davranış örneğidir.

    Minimalist yaşam bir yoksunluk değil, keyif olmalıdır. Sana eziyet veriyorsa eğer amacından çıkmış demektir. Bunun için çay a su koymak örneğini verebiliriz. Az sü koymak ihtiyacı karşılamıyor çok suise dökülüp zaman ve enerji kaybına yol açacak.

    Minimalizmin bir amacı kişinin odaklanmasini zorlaştıracak şeyleri hayatından çıkarması ve bu sayede zamanı ve enerjisini daha verimli kullanmasını amaçlamaktadır

    İleri görüşlü atalarımız minimalizmi yıllar önce bulmuş!
    Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz.
    Az olsun, öz olsun.
    Bu atasözleri dünyada artık hayat tarzına dönüşmüş durumda. Az ile mutlu olmak, sahip olduğunun farkına varmak!

    Minimalist Yaşama aşağıdaki gibi bir tespitle başlayabiliriz

    Bunu ne kadar sık kullanıyorum?
    En son ne zaman kullandım?
    Bir daha ne zaman kullanırım?
    Benim için ne kadar gerekli?
    Tekrar ihtiyaç duyarsam, kolayca yeniden temin edebilir miyim?

    Hadi kolay gelsin Minicanlar :)

    https://1yazar1kitap.blogspot.com/...arsi-minimalizm.html