• https://resmim.net/preview/VPIvGM.jpg

    Abidin Dino ile Nazım Hikmet‘in dostlukları çok iyi bilinir. Memleket hasretiyle geçen yıllarda birbirini bulmuş ve bu hasreti birbirleri ile sarmış iki dost. Ve Nazım’ın Saman Sarısı şiirinde sorduğu o müthiş soru,
    “sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin”…
    İşte Abidin Dino’nun mutluluğun resmini yapamasa da, şiir olarak mutluluğu anlattığı müthiş cevap;

    Kokusu buram buram tüten
    Limanda simit satan çocuklar
    Martıların telaşı bambaşka
    İşçiler gözler yolunu.
    İnebilseydin o vapurdan
    Ayağında Varna’nın tozu
    Yüreğinde ince bir sızı.
    Mavi gözlerinde yanıp tutuşan
    Hasretle kucaklayabilseydim
    Seninle, bir daha.
    Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
    Bağrımıza bassaydık seni Nazım,
    Yapardım mutluluğun resmini
    Başında delikanlı şapkan,
    Kolların sıvalı, kavgaya hazır
    Bahriyeli adımlarla düşüp yola
    Gidebilseydik meserret kahvesine,
    İlk karşılaştığımız yere
    Ve bir acı kahvemi içseydin.
    Anlatsaydık
    O günlerden, geçmişten, gelecekten,
    Ne günler biterdi,
    Ne geceler…
    Dinerdi tüm acılar seninle
    Bir düş olurdu ayrılığımız,
    Anılarda kalan.
    Ve dolaşsaydık Türkiye’yi
    Bir baştan bir başa.
    Yattığımız yerler müze olmuş,
    Sürgün şehirler cennet.

    İşte o zaman Nazım,
    Yapardım mutluluğun resmini
    Buna da ne tual yeterdi;
    Ne boya…

    Abidin Dino
  • Harfleri s/ayılmamış umudumuz

    Sevgili https://1000kitap.com/Aerbelo a

    Ah CAN
    gün gecenin içinde
    herkes saklansın...
    kalbin ay ışığına
    denizde yakamozlara açık
    hayat olduğumuz
    yerin umuru o kadar az ki
    şiir şarkı insanlık
    beynimizde kazınıyor
    yollar
    çukurların hendeği
    mevsimler bahara hiç rastlamıyor
    sadelik celladın ilmeğinde
    öldürdüğünden vazgeçecek
    kadar
    aşk düşmanı
    tarih tekerrür edişinden utanıyor
    masallar
    pinokyonun burnu kadar yalancı
    yangınımız alevsiz
    orman tutuşmaları
    ağıtlar zılgıt
    kardeş omuzları
    gurur mu
    kuş kanadında uçmalar
    haraç mezat satılan
    kalbimiz acıları
    atlas
    coğrafya kitaplarında
    emelsiz küresel bölüşmeler
    kara kalem çizmeleri
    teyeller
    babaannelerimizin nakışlarında
    göz nuru kaldı
    amalar
    fakatlar
    yalnızlar
    sözcüksüz bağlaç
    ve hep üç nokta
    . …..ertele-me-ler
    yolumuzu çizen rengini bilmediğimiz
    defter karalayan tebeşirler
    ne çabuk harcıyoruz
    az kazanılan zamanları
    oysa zamanın elinden
    tutmak isteyişimiz bile masumiyet
    elinin tersini suratımıza çarpsan
    çamura batmış
    dünya çıkar
    kazanlar susuz haşlanmalarımız
    mutlu aşk yok
    mutluluğun resmi de yok
    sütümüz
    eşref-i mahlukat dışı
    canlılarda
    hayat buluyor
    zalimin zulmü
    zulümsüzde kalıyor
    kötülük teraziye konuyor
    hiç tartılmadan
    utancımızdan degil...
    yaşadığımızdan
    sesimiz göğe çıksın....
    yazılmamış
    harfleri S/ayılmamış
    umudumuz var bizim
    ...
    Sevgili Kasım'ım...
  • ‘Neden herkes Ayşanım, Fatmanım iken, o Arap Hatice’ydi? Neden bu öğretmen olacak kadar okumuş kadın, yoksul bir balıkçı olan Yusuf’la evliydi? Neden çocukları yoktu? Çünkü o Arap’tı. Yani?’

    Çocukluğumun geçtiği mahalle, cumbalı evlerle eski Rum evlerinin yan yana sıralanıp dut ağaçlarının gölgesinde serinlediği tipik bir eski İzmir sokağıydı. Uzun yaz günlerinde yalnız bahçelere değil, kapı önlerine de tutulan hortumdan fışkıran suda, koşturup durmaktan kıpkırmızı olmuş yüzümüzü yıkardık. Hortumu tutan komşu teyzenin keyfi yerindeyse, sevinçle fışkıran suyun önüne atlar, sırsıklam olana dek koşup cıvıldaşırdık.

    Herkes bildik, herkes tanıdıktı o mahallelerde. Bir bardak su istemek için ille de kendi evine koşmazdın; kim denk geldiyse verirdi bütün çocuklara. Koşarken düşüp de bir yerimiz acısa, en yakında hangi teyze varsa, o koşardı kaldırmaya.

    Görünen resim, çocuklar açısından mutluluğun resmi gibiydi gerçekten, ama şimdi geriye baktığımda çok da öyle olmadığını görüyorum. Hani insan, hayalinde dev bir bina olarak canlandırdığı ilkokuluna yıllar sonra gittiğinde, aslında gayet mütevazı bir yapı olduğunu görür ya; işte çocukluğumuza dair tasavvurlarımız da öyle. Bizim gülüp oynadığımız sokakların iki yanına dizilen evlerde hayat, pek de sevinçli sürmüyordu aslında. Sıradan devlet memuru ya da esnaf çocukları olan bizler neşeyle oynar ve suyumuzu da, çekirdeğimizi de paylaşırken; mesela az ilerdeki doktor amcanın kızına bizimle oynaması için asla izin verilmezdi. O filmlerdeki Ayşecik gibi, süslü elbiseleriyle annesinin elini tutup gezmeye gider veya babasının Chevrolet arabasına ailecek binerlerdi. Doktor kızı bizim yanımıza gelmediği gibi, sokağın az yukarısında oturan inşaatlarda amelelik yapan adamın iki oğlu da, bizim sokağın oğlanlarıyla top oynamazdı. Ne bizimkiler onları çağırır, ne onlar yanaşırdı.

    Yani biz küçücük yedi-sekiz kişilik arkadaş grubunu kocaman bir dünya gibi tasavvur ederken, görünmez sınırlar oramızdan buramızdan geçip hayatı bölüyor, çocukları bile sınıflandırıyordu.

    **

    İşte Arap Hatice de, çocukluğuma dair algılarım üzerine düşünürken düşüverdi aklıma. Bizimkinden iki ev sonraydı Arap Hatice’nin evi. Balıkçı Yusuf’la evliydi. Duvarları yüksek bahçesini hiç yakından görmedim, çünkü mahallenin kadınlarıyla daima uzak bir ilişkisi vardı Hatice’nin. İlkokul öğretmenliğinden emekli olduğunu hatırlıyorum; konuşması son derece düzgün ve kibar biri olduğunu da. Bir de az güldüğünü, gülünce Bafra sigarasından sararmış, küçük dişlerinin ortaya çıktığını.

    Mahalleli kadınlarla selamlaşır; düğünde, doğumda, hastalıkta, cenazede ziyaretlerine gider; nadiren de birlikte sabah kahvesi içerlerdi. Ama bu komşuluk, hiçbir zaman teklifsiz bir düzeye taşınmadı.

    Neden?

    Neden herkes Ayşanım, Fatmanım iken, o Arap Hatice’ydi?

    Neden bu öğretmen olacak kadar okumuş kadın, yoksul bir balıkçı olan Yusuf’la evliydi?

    Neden çocukları yoktu?

    Çünkü o Arap’tı.

    Yani?

    **
    1800’lerde Doğu Afrika kıyılarından Osmanlı ülkesine getirilen on binlerce köleden söz edildiğini hiç duydunuz mu?

    Duymamanız doğal. Çünkü ders kitaplarımızda böyle bir bilgi hiç yer almadı; resmi tarih bize Osmanlı’da köle ticareti olduğunu hiç söylemedi. Hatta bu bilgiden o kadar uzak yaşadık ki, gayri resmi tarih araştırmacıları bile “köle” deyince Osmanlı İmparatorluğu tarihinden çok Batı’yı örnek verdiler.

    Hepimiz Yeşilçam sinemasında “Arap Bacı”yı gördük, ama nedense hiç sorgulamadık; tıpkı tiyatro ve sinemamızdaki Ermeni ve Rum oyuncuların neden Türk ismi aldıklarını ve neden mahallelerimizde yaşayan Ermeni ve Rumların giderek azaldığını, sonra da tamamen yok olduklarını sorgulamadığımız gibi.

    Bu işin tarihi oldukça eskilere dayanıyor. Osmanlı’da köle ticareti resmi olarak 18. yüzyılda kaldırılmış, ama Afrika’dan buraya, özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerine yüz bine yakın Afrikalı köle, aileleriyle birlikte getirilmiş ve bu bölgedeki pamuk tarlalarında çalıştırılmışlar. Nijerya, Libya, Kenya ve Sudan’dan Dalaman, Çukurova, Menderes ve Gediz ovalarına getirilen insanlar, buralarda sadece yiyecek ve yatacak yer karşılığında toprak köleliği yapmışlar.

    Osmanlı’da, daha ilk zamanlardan itibaren, savaşlardan sonra esir düşen halk, “savaş esiri” olarak devlet ve saray hizmetinde kullanılıyor, bir kısmı da esir pazarına çıkarılıyormuş. Ancak bu köle ticareti, Osmanlı’nın son iki yüzyılında Tanzimat Fermanı ile resmi olarak kaldırılmış ama hacca giden varlıklı toprak sahipleri, oradaki yoksul Afrikalı çocukları gayri resmi yollarla ve zorla alıp topraklarına getirmişler. Devlet, kölelik yasağını biraz da Batılı ülkelerin baskısıyla uyguladığı için bu konuda “toleranslı” bir tutum almış ve bu toprak sahipleri herhangi bir cezayla karşılaşmamışlar.

    Özellikle Ege ve Akdeniz’deki büyük topraklarda çalıştırılan Afrikalı insanlar, Cumhuriyet’le birlikte “yurttaş” hakkı kazanmışlar. Bu toprak köleliğinden kurtuluş bağlamında çok önemli bir hak kuşkusuz ama 19’uncu yüzyılda kendi topraklarından koparılıp getirilen Afrikalı kölelerin çocukları ve torunları, yeni kurulan bu Cumhuriyetin içinde, kendilerine verilen biraz toprakla ne yapacakları ve nasıl yaşayacakları belirsiz bir halde yaşamaya başlamışlar.

    Kendi içlerinde evlilik yapıp kapalı bir yaşam sürdürenlerin yanı sıra, sırf Afrikalı köle kimliğinden kurtulmak için beyaz Türklerle evlenenler de olmuş. Bu evlilikler, elbette iki tarafın artıları ve eksilerinin dengelendiği evlilikler… Afrikalı Arap kızlar, ya epey yaşlı ya da başka bir kusuru olan bir beyaz Türk’le evlenerek mevcut döngüyü kırmaya çalışmışlar. Çoğunun “beyaz” kocası kısa sürede kadını terk etmiş ve Afrikalı Siyahların yaşadığı yoksul mahallelerde, kadınlar ve çocuklardan oluşan çok sayıda aile oluşmuş.

    Afrikalılar, en iyi ihtimalle “Arap Bacı” olmuşlar; bizim mahalledeki gibi, adının önüne eklenen “Arap” sıfatıyla yaşamışlar.
    Bunların hiç farkında olmadık, öyle değil mi?

    Sokakta, otobüste “beyaz” annelerin çocuklarına parmağıyla Arap birini gösterip, “yaramazlık yaparsan, seni ona veririm” diye korkutmaları; “kahve içersen Arap olursun” yollu tehditler gülüp geçtiğimiz şeyler oldu. “Gündüz feneri” şakasını, söz konusu Siyah’ın bile gülebileceği kadar komik bulduk!

    Ya şu çocukluğumuzda, yağmur yağınca söylenen meşhur tekerleme? “Yağmur yağıyor / Seller akıyor / Arap kızı camdan bakıyor.” Kim bilir hangi devirleri aşıp da gelmiş, dilimize yerleşmiş? Ne biz ne de büyüklerimiz sorgulamadı bunu. Oysa şimdi biraz araştırınca öğreniyorum ki, sırf bu tekerlemeyi duymamak için yağmur yağdığı gün okula gitmeyen Afrika kökenli çocuklar varmış.

    Ne acı bir tarih bu; birilerinin eğlencesi olan şeyin, birilerinin çocukluk yarası olması…

    Bir kız çocuğunun davet edilmediği bir doğum günü sonrasında rengini açmak için çamaşır suyu içip hastaneye kaldırıldığını bilsek, eğlenebilir miydik sizce?

    Belki de sırf bu yüzden, resmi tarih bunları asla yazmaz; insanların birbirlerini milliyet, ırk ve din üzerinden değil, sadece “insan” olarak tanımalarını istemediği için.

    Kadınlar, tarihin yazılmayanlarıdır. Ancak Cumhuriyet’in ilk kadın pilotu, ilk kadın valisi, ilk profesörü vb. olurlarsa, tarih kitaplarında yer alırlar; yoksa yok… Gerçekten de hiçbir yerde yokturlar, “her başarılı erkeğin arkasındaki” o görünmez yer dışında!
    Oysa başarılı-başarısız bütün erkeklerin, bütün çocukların, bütün hasta ve yaşlıların, bütün o tüketen ev işlerinin, bütün fabrikaları ve işyerlerini dolduran emeğin, kısacası bütün toplumun, şu durmadan dönen dünyanın arkasında kadınlar vardır.
    İşte bu portreler, adları bilinmeyen, hiç anılmayan, öylece yaşayıp gitmiş bütün o sıradan kadınlara bir saygı duruşudur.

    (Şöhret Baltaş)

    Not:Çok beğendiğim köşe yazılarından biridir, burada da bulunsun istedim.
  • Dianne Dengel ‘in Mutluluğun Resmi adlı tablosunun 1000 parçalık puzzlenı aldım.
    Mutluluğun resmini çizemedik madem yapalım.
    🧩
  • Sevgili dost,
    İzler miydin bilmem bir ara Kurtlar Vadisi dizisinde, “sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin” diye bir replik vardı. Bu replik düşündürür mutluluğun resmi nasıl bir şey olabilir veya mutluluğun resmi çizilebilir mi diye.
    Mutluluğun resmi konusunda üstat şair Nazım Hikmet’te sormuş zamanında Abidin Dino’ya saman sarısı şiirinde şu şekilde,
    “sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
    işin kolayına kaçmadan ama
    gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
    ne de ak örtüde elmaların
    ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
    sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
    1961 yazı ortalarında Küba'nın resmini yapabilir misin “
    Abidin DİNO mutluluğun resminizi yapamadı ama yazdığı bir şiirle Nazım Hikmet’e cevap vermiş şiirinde mutluluğu anlatmaya çalışmıştır şu şekilde,
    Kokusu buram buram tüten
    Limanda simit satan çocuklar
    Martıların telaşı bambaşka
    İşçiler gözler yolunu.
    İnebilseydin o vapurdan
    Ayağında Varna’nın tozu
    Yüreğinde ince bir sızı.
    Mavi gözlerinde yanıp tutuşan
    Hasretle kucaklayabilseydim
    Seninle, bir daha.
    Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
    Bağrımıza bassaydık seni Nazım,
    Yapardım mutluluğun resmini
    Başında delikanlı şapkan,
    Kolların sıvalı, kavgaya hazır
    Bahriyeli adımlarla düşüp yola
    Gidebilseydik meserret kahvesine,
    İlk karşılaştığımız yere
    Ve bir acı kahvemi içseydin.
    Anlatsaydık
    O günlerden, geçmişten, gelecekten,
    Ne günler biterdi,
    Ne geceler…
    Dinerdi tüm acılar seninle
    Bir düş olurdu ayrılığımız,
    Anılarda kalan.
    Ve dolaşsaydık Türkiye’yi
    Bir baştan bir başa.
    Yattığımız yerler müze olmuş,
    Sürgün şehirler cennet.
    İşte o zaman Nazım,
    Yapardım mutluluğun resmini
    Buna da ne tual yeterdi;
    Ne boya…
    Ne güzelde anlatmış değil mi, mutluluğu Abidin Dino, mutluluk anı kimle nasıl ve ne şekilde yaşadığıyla ilgili bir durum seni senden daha iyi anlayan, değerli kişilerle yaşanırsa hayat mutluluk kokar.
    Mutluluk veren hayatımıza değer katan dostlarımızla mutlu günler bizlerle olsun ...
  • Nazım Hikmet “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” demiştir “Saman Sarısı” şiirinde… Peki Abidin Dino "Mutluluğun resmini" yapmış mıdır?

    Bir tarafta kalemiyle ün yapan Nazım Hikmet Ran, diğer tarafta fırçasıyla resimleriyle nam salan Abidin Dino. Ortak özellikleri varlıklı aileden gelmelerine rağmen ezilen sömürülen halktan yana olmaları onlarla empati kurmaları. İki iyi dost. 1961’de Nazım Hikmet, eşi ve Abidin Dino, Paris’te bir otelde kalırken Nazım Hikmet, eşi Vera’ya “Saman Sarısı” adlı uzun şiirini kaleme alır. 
    İşte orada Abidin Dino’ya sorudan ziyade samimiyete dostluğa dayalı şöyle bir gönderme vardır: 
    “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
    İşin kolayına kaçmadan ama…”
    Abidin Dino ne yaptı? Mutluluğun Resmini mi?
    Tabii ki hayır… Resim yapmadı ama yazdı… Şu şiirle yanıt verdi:

    Mutluluğun Resmi
    Kokusu buram buram tüten
    Limanda simit satan çocuklar
    Martıların telaşı bambaşka
    İşçiler gözler yolunu.
    İnebilseydin o vapurdan
    Ayağında Varna’nın tozu
    Yüreğinde ince bir sızı.
    Mavi gözlerinde yanıp tutuşan hasretle kucaklayabilseydim
    seninle, bir daha.
    Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
    Bağrımıza bassaydık seni Nazım,
    Yapardım mutluluğun resmini
    Başında delikanlı şapkan, kolların sıvalı, kavgaya hazır
    Bahriyeli adımlarla düşüp yola
    Gidebilseydik Meserret Kahvesi’ne,
    İlk karşılaştığımız yere
    Ve bir acı kahvemi içseydin.
    Anlatsaydık o günlerden, geçmişten, gelecekten,
    Ne günler biterdi,
    Ne geceler…
    Dinerdi tüm acılar seninle
    Bir düş olurdu ayrılığımız, anılarda kalan.
    Ve dolaşsaydık Türkiye’yi bir baştan bir başa.
    Yattığımız yerler müze olmuş,
    Sürgün şehirler cennet.
    İşte o zaman Nazım,
    Yapardım mutluluğun resmini
    Buna da ne tual yeterdi; ne boya…