• Dert, türlü türlüdür. Sefaletinse şu yeryüzünde birçok biçimi var. Gökkuşağı gibi engin ufku boydan boya kaplarken, renkleri bu yayın rengi gibi çok çeşitlidir; sıkı sıkıya birbirine geçmiş olsalar da, bu renkler çok belirgin bir şekilde birbirinden ayırt edilir. Gökkuşağı gibi engin ufku boydan boya kaplarken!. Nasıl oluyor da güzellikten bir tür sevimsizlik, huzur vaadinden bir hüzün resmi çıkarıyorum?. Ama, ahlakbilimde kötülüğün iyiliğin sonucu olması gibi, gerçekte de neşeden hüzün doğar. Ya geçmişte kalmış mutluluğun anısı bugünün acısıdır ya da bugünkü ıstırapların kökeninde geçmişte yaşanmış olabilecek esrimeler vardır.
    Edgar Allan Poe
    Sayfa 43 - Dost Yayınevi
  • Seviyorum yazmayı, yazma eylemiyle uğraşmayı da. Bu eylem ile uğraşırken de bir çok soru sarıyor zihnimi. Son zamanlarda zihnimi meşgul eden sorulardan birkaçı da; sanat nedir, sanatçı kimdir, nasıl yazmalıyım? Bir eylem ile uğraşıyorsak elbette ortaya değerli ürünler çıkmasını isteriz. Benimde zihnimi alt üst eden sorularım, kaygılarım bundan..

    Bu soruları zihnimde her gittiğim yere taşırken, değerli dostum Turgay Batır – bakmayın sağlam entelektüeldir, en azından benim gibi bu kadar kafası karışık bir adamla aynı frekansı yakalayabildiğine göre- ile bir sohbetin ortasında buldum kendimi. Sohbetimizin konusu, Nuri Bilge Ceylan ve sinemasıydı. Sahne arkası çekimlerinden, filmlerinden , kamera arkası görüntülerinden epey konuştuk. Yahu, dedim kendi kendime, ben bu adamdan bir şeyle öğrenebilirim. Belki sorularıma tam cevap veremez ama ipucu verir en azından.

    Hemen o akşam eve gelir gelmez, açtım videolarını seyretmeye koyuldum. Kamera arkalarını, Cannes Film Festivalindeki konuşmasını, TRT’ye yapmış olduğu bir söyleşiyi. Yakın zamanda son filmine de gittim. Videolarını seyrederken bir çok not aldım, ister istemez eliniz o notları size aldırıyor, o kadar yerinde ve değerli ki söyledikleri. Ben de en derin iz bırakan ve aklımdan çıkartamadığım sözü şu oldu, “ Benim için mekan, zaman önemli değildir. Ben gerçeği ararım. En kötü mekanda bile kamerayı doğru açıya yerleştirirseniz, gerçeği yakalarsınız. Yeterince derinliğe ulaşabilirseniz, her şey sanatın konusu olabilir.” İşte anahtar sözcükler, derinlik, hayatın gerçeği ve yarattığınız eserin bir ruhunun olması. Bir de şunu gördüm Nuri Bilge Ceylan da, onun için para, popülarite, ödüller, gişe hiç önemli değil; o yaptığı işten, sinema filmi çekmekten, gerçeği aramaktan keyif alıyor.

    İster istemez bu anahtar kelimelere karşılık gelen yazarları aradım zihnimde. İlk aklıma gelen Dostoyevski oldu. Onu sevdiğim kadar kızarım da beni tanıyanlar bilir. Yeterince edebi olmamakla eleştiririm her zaman ve derim ki, Tolstoy çok iyi bir yazardır belki de yazarlık konusunda dünyanın en iyisidir ama Dostoyevski felsefeci, psikolog ve daha birçok şeydir. Dostoyevski’nin eserlerinin, edebiyatının neden bu kadar üstün tutulduğunu biraz daha anladım. Onun değeri gerçeğe bu kadar yaklaşmasında, ruh analizlerinde.. Onun eserlerini okurken okumadığım zamanlar hep şunu düşünürdüm, acaba şu an Raskolnikov ya da başka bir karakter ne yapıyor? Ben kendi hayatımı yaşarken onlarda farklı bir yerde kendi hayatlarını yaşamaya devam ederlerdi.

    Sonra Oğuz ATAY’ı düşündüm biraz. Tehlikeli Oyunları bitirdiğimde gerçek hayatta Hikmet Benol ile arkadaşlık etmiştim biraz. Hatta bu olayı yakın bir arkadaşıma anlatmıştım da beni şüpheli gözlerle süzmüştü. Sonra Charles Bukowski. Şimdi diyeceksiniz ki o nereden çıktı? Ben onu okuduğumda gerçeği görüyorum, gözümün önünden kendi silüeti eksilmiyor. Belki edebi değeri çok yüksek değil ama bildiğin gerçek bir hayat. Sonra Sait Faik. Ah Faik. Sen olmasaydın ben bu kalemi elime almaya nasıl cesaret ederdim. Martıları, denizi, insanları bu kadar sevmesen ben bu insanları nasıl severdim. Hayatın manasını nasıl kendi zihnimden çıkarıp insanların içinde dünyada arardım. İçimde fırtınalar koparken yaşama nasıl tutunurdum.

    Ve nihayet yaşayan efsane Hasan Ali TOPTAŞ. Belki de saydıklarım içinde en çok Nuri Bilge Ceylan’a yaklaşan. Kelimelerle dans eden, onlara hükmeden adam. Kelimelere bu kadar hükmederken de okuyucuyu hiç kelime oyunlarıyla yormayan insan. Okuru eserlerinin derin dehlizlerinde sürükleyen, ben buradayım sen neredesin, diyen adam. İnanın ki onun eserlerin okurken bir kere bile sözlüğe açıp bakmazsınız, hiçbir cümlesini okumakta zorlanmazsınız. Onun eserlerinde sizi zorlayan anlattıklarıdır.

    Bu eserinde de bir kaza sonucu felç geçirmiş bir adamın gözünden, zihninden dünyayı, geçmişini yaşadıklarını anlatıyor ve bu adam evli, aynı zamanda çok da yaşlı değil. Bir düşünün evleneli birkaç yıl olmuş ve bir kaza sonucu yataktan kalkamaz hale gelmişsiniz. Eşinize mahkumsunuz, bir insanın elinize bakıyorsunuz ve aynı zamanda en çok sevdiğiniz insanın hayatını da zindana çevirmişsiniz. Yaşadığınız bunalımı, ızdırabı düşünün. Bir yazarın böyle bir konuyu işlemeye cesaret etmesi bile çok büyük iştir ki Hasan Ali TOPTAŞ bu işin sonuna kadar hakkını vermiş. Aynı zamanda eserde düşle gerçeğin karıştığı noktalar var ve zamanlar arası geçiş çok fazla ki yazanlar için en zor hususlar bunlardır. Özellikle ben zamanlar arası geçişlerde çok zorlanırım, bu onu çok yumuşak bir şekilde ve hissettirmeden yapmış sanki kendiniz düşünüyormuşsunuz gibi. Ben Gölgesizler eserin okuduktan sonra bu çok üst bir seviye bu seviyeyi kendi bile aşamaz diyordum. Bu eseri okuduktan sonra anladım ki Hasan Ali TOPTAŞ’ın eserleri kendi içinde dahi olsa kıyaslanamaz. Her biri en üst seviyedir.

    Bu arada eseri okuma listeme eklediğim de belirttiğim gibi Hasan Ali TOPTAŞ imzalıydı. Aynı zamanda doğum günü hediyemdi. Ben normalde doğum günü kutlamam, birkaç gün önceden tüm sosyal medya hesaplarımı kapatırım, beni iyi tanıyanlarda böyle şeyleri sevmediğimi bilir kutlamazlar. Bilmiyorum belki de ben unutulmaktan korktuğum için böyle çabalar içerisindeyim ve kendimi doğum günü kutlamaya karşı bir insan olduğuma ikna ettim. Doğum günümde bir kargo aldım. Aslında doğum günüm olduğunu kendim bile unutmuştum. Bir Hasan Ali Toptaş kitabı. Doğrudan içini açtım. Birkaç not uçuştu etrafa. Notun birisinde , ben bu kitabın altını çizmedim ama ilk sayfayı çizenin senin için çok değerli olduğunu biliyorum. Bir de baktım ki Hasan Ali Toptaş imzalı, İbrahim’e Sevgilerimle. Dünyanın en mutlu insanı oldum o an. Birisi fotoğrafı çekse mutluluğun resmi olurdu herhalde. Diğer notlarda da çizimler var, birisi Sait Faik diğeri Dostoyevski. Birisi benim için elleri ile Sait Faik çizmiş. Kendi portremi çizse bu kadar mutlu olmazdım herhalde. Bu da öyle çok derin bir anıydı. Doğum gününde hatırlanmakta çok güzelmiş.

    Bu incelemeyi beni doğum günümde unutmayan, bana bu eşsiz mutluluğu yaşatan sevgili dostum Hera ‘ya armağan ediyorum.

    Herkese keyifli okumalar dilerim. Hepiniz kendi Sait Faik’lerinize ve değerli dostlarınıza tutunun, hayat her şeye rağmen çok güzel.
  • Bir yerden çıkıp eve gidiyorum. Son bakkalı da geçmişim eve girmek üzereyim. O an bir soru beynimi çömçüklemeye başlıyor! Lan!! Sigaram yeter mi ki benim? Korkarak pantolunun cebine atıyorum elimi. Boş! Hassiktir. Yavaş hareketlerle diğer cebimi dıştan yokluyorum. Bir şeyler var gibi. İnce bir güvenle daldırıyorum elimi cebe. Ohh... Henüz açılmamış sıfır paket sigara. O an öyle bir oh çekiyorum ki.. Al işte Abidin, al sana mutluluğun resmi. Mutluluk nedir? Mutluluk gecenin köründe aldığını tamamen unuttuğun sigarayla sol elinin aniden buluştuğu andır..
  • Mutlu olmak için kısa anlara ihtiyaç var bu mutluluğun resmi var sonu var dili yok
  • Bilseniz, bi bilsem ki,
    Manzara deniz, renk mavi gırla…
    Öğün kahvaltı,
    Mutluluğun daha çizilmemiş resmi;
    Taze çay,
    Boşnak böreği,
    Kavurma,
    Bol çeşit, iştahla…
    Yaşam, aslında kirli ve dağınık,
    Salaş aldatmacasına kanma…
    Fikri hür, aklı aydınlık,
    Vicdan muhasebesine takılma…
    Beyaz fincanlar üstüne,
    Kahvesi kaide-i hususiden,
    Kırk yıllık hatrını sorgulama…
    Teni yumuşat,
    Treni beklet, gönlü yumuşak!..
    İlk sefer sayılı otobüse bilet al, can kenarı...
    Güzergâh seç, hazırlan,
    Geç kalma!..

    &
    Gün bitti-bitecek akşamla;
    Deniz fenerleri gibi gözlerinin de ışıkları sönecek…
    Ağları toplanacak balıkçıların,
    Robinson Crusoe yalnızlığı,
    Yalnızlığın…
    (Tesadüf günlerden de Cuma…)
    Gözkapaklarını kapatanlar göremeyecek
    Lakin bu gece dolunayla, daha bi güzel…
    Manzara deniz, renk mavi gırla…
    Dolunayın eli açıktır, cimri değil!
    Işıklarını saçar;
    Deniz üzerindeki yakamozla…
    İskemle tahta,
    Yudumlanan çay, genzinde sıcaklığı…

    &&
    Ah ki, ah!..
    Şuramdaki boşluğu hangi yara,
    Hangi?..

    &&&
    Bilseniz, bi bilsem ki,
    Manzara deniz, renk mavi gırla…
  • Kisa güzel bir hikayeydi.
    Tanıdık bir senaryo
    Prens bir Kayıga biner ve bir felaketle karşılaşır. Karşısına güzeller güzeli bir kadın çıkar herseye rağmen onu kurtarır.
    Sonrası tahmin edersiniz saklanan prenslik ve ararlarında oluşan aşk
    Basit çerezlik ..