• İnsanlığı, çektiği tüm çilelere rağmen karnında taşıyıp dünyaya getiren ve insanlar tarafından yaşatılmayan varlıklar... Kadınlar... Kadın deyince aklıma ilk annem gelir benim, varlığıma sebep olan o güzel melek... Böylece bir kez daha anlarım kadının dünyamızdaki en kutsalı ederini. Büyük bir bütündür kadın. Anne, kardeş, arkadaş, sevgili ve eş'in toplamı eder; yalnızca bir kadın. Annedir tüm diğer rollerinden evvel. Henüz bebekken, paytak paytak adamlar attığınde ellerine tutuşturulur bez bebekleri. Rolleri toplum tarafından hazırlanmıştır bile, hem de onları hiç sorulmadan. Bebekleri ile sessiz sessiz oynayıp, erkek çocuklara hiç bulaşmayacaklar mesela. Top oynamak, misket yuvarlamak, bisiklet sürmek onların kârı değildir ki. Sokakta oyun oynayamayacak örneğin, çünkü yaşı kendinden büyük olan erkek çocukları tarafından rahatsız edilecek. Saçını çekecekler onun ' hem ne işi varmış kız çocuğunun sokak ortasında, onun dizini kırıp evinde oturması gerekirmiş' toplumca! İşte kimi kadınların öyküsü böyle başlar, kiminin ise daha da öncesine dayanır anne karnında cinsiyetinin "kız" olduğunu öğrenilince, onlar hayata bir sıfır yenik başlayacaklardır.

    Kadınlar toplumumuza değil kadınlığını, yani özgürce kendini yaşamak, bazılarının tek isteği yalnızca nefes alıp vermek oluyor mesela. Evet nihayet okul yaşı geliyor o küçük kadının ve toplum pençeleriyle ensesine yapışıyor hemen, 'Dur! Kız kısmı okuyup da ne yapacak sanki, yemek yapmayı, çocuk bakmayı öğrensin." diyerek bir özgürlüğünü daha almış oluyor elinden. Böylece erkeği ve kadını daha yolun en başından birbirinden ayrıştırarak gelecek tüm büyük felaketlere zemin hazırlıyor toplum, o kötü elleriyle... Hem aynı zamanda sevip aşık olmak da olmaz onlara. Erkek sevdiğinde yiğit olucak kız sevdiğinde ise koca bir ayıp. 'Büyüklerimizden böyle gördük biz ' diyerek kuşaktan kuşağa aktarıldı küçük kadının rolleri. Dışına çıkılamazdı kesinlikle. Biraz daha büyüyecekti iş görmeyi, yemek yapmayı, hatta o yaşına aldırmadan çocuk bakmayı bile öğrenecekti. Tüm bu bilgiler şarttı ona, çünkü çocuk gelin olacaktı(!) kimi babası, kimi de dedesi yaşındaki o adamlıktan zerre bir şey anlamayan bu insanlarda... Bazıları daha şanslı olup birkaç yıl daha büyüyecekti ve görücü usulü ile bir gün o da gidecekti baba evinden. Sevmediği, aşık olmadığı, kendisi ile hayaller kurmadığı bir adama kadınlık edecekti çünkü. Çocukları olup olacak ve onları büyütecekti. Kocası sinirlendiğinde şiddete başvurup bütün acısını ondan çıkaracaktı. Yüzü moraracaktı, saçları kopartılacaktı, karanlık odalara kilitlenecekti kim bilir... Gözyaşları dökecekti o küçük kız orada, ama nafile evlenmişti bir kere baba evine geri dönmek ayıp olurdu. Böyle böyle acı ile harmanlanıp büyüyecekti işte. Bazıları töreye kurban gidecekti, bazıları boşanmak isteyince bıçaklanıp göle atılacaktı mesela bazıları ise hiç tanınmayacak hale getirilecekti toplumun erkeğin eline verip, adına güç(!) dediği silah ile.

    Oysa o bunların hiçbirini yaşamak istememişti ki. Hayata karışmak, özgür olmak, ayakları üstünde durmaktı tek amacı. Aşık olacaktı hem tüm varlığını sevdiği adamın varlığına bırakacaktı. Onun yüreğine sığınacaktı bir kuş misali. Filizlenip çiçek açacaktı orda ve böylece iki yürek ile bir dünya kurulacaktı. Toplumu susturup, vicdanımızı, yüreğimizi dinleyelim. Biz de yok etmeyelim, bu hayatta toprak kadar değerli olan o varlıkları. Sevdiği adamın dilinden o küçük yüreklerine şiirlerini düştüğü, saçlarında yağmur damlalarının parladığı, ellerinin merhamet koktuğu, gözlerini ise mutluluğun aydınlattığı kadınlar bürüsün dünyayı. Evlatlarımızı yok etmeyelim ki kardeş olsunlar, eş olsunlar ve bizim ile birlikte var olsunlar...


    ÖZGE ÇEÇEN
  • Gençliğinde ağaç dikmek ve diktiğin ağaca bakmak seni mutlu edebiliyorsa, yaşlılığında da o ağacın gölgesinde oturmaktan mutlu olursun.
  • Sevgili Tuco Herrera 'nın önerisiyle daha çok okurun yararlanması için belgesel önerilerimi bir iletide toplamaya karar verdim. İşte naçizane önerilerim:
    *Kapitalizm sisteminin nasıl işlediğini, nasıl kandırıldığımızı, tüketime zorlandığımızı anlatan çok güzel bir belgesel: THE LIGHTBULB CONSPIRACY
    *Kapitalizm ve şirket denen kavramın ilk ortaya çıkışı, geçmişten günümüze geldiği nokta, sömürünün karşımıza çıktığı, öğrencisinden banka memuruna, fast food kasiyerinden reklamcısına herkesin izlemesi gereken: THE CORPORATION
    *Tüketim bizi mutlu ediyor mu, yoksa sadelik çok daha huzur verici mi?: MINIMALISM
    *Propaganda, toplumsal sınıflar, savaş... İlgililerine güzel bir öneri: PSYWAR
    *Hiçbirimizin okumadığı internet sitelerindeki "hüküm ve koşullar"ın içeriğini, verilerimizin nasıl toplandığını ve izlediğimizi anlatan, bitirdiğinizde çok sinirleneceğiniz: HÜKÜM VE KOŞULLAR GEÇERLİ OLABİLİR
    *Adı üstünde 'dünya tarihi' Asurlulardan, Fenikelilere, geçmişten günümüze... İzleyin, izleyin, izleyin: ANDREW MARR'S HISTORY OF THE WORLD
    *Söyleyecek çok şey var ama kısaca gayri safi milli mutluluğun yollarını anlatan çok güzel bir belgesel: THE ECONOMICS OF HAPPINESS
    *Bölümleri 15-20 dk süren sıkılmayacağınız bir mini belgesel serisi. Her bölümde farklı konular işleniyor (tek eşlilik, kripto paralar, müziğin insan psikolojisi üzerindeki etkisi gibi) dolayısıyla istediğiniz bölümden başlayabilirsiniz:EXPLAINED
    *Gelecek nesiller 21. yüzyılda yaşayan bizleri tüm imkanlara rağmen kendilerini felakete sürükleyen aptallar ordusu olarak mı görecek? Sizi geleceğiniz hakkında korkutabilecekbir belgesel: APTALLIK ÇAĞI
    *Kuzey Kore'de neler döndüğüne meraklıysanız: THE PROPAGANDA GAME
    *Öğretmenlik okuyarsanız, okumayı düşünüyorsanız veya öğretmenseniz bir köy okulunda Türkçe bilmeyen Kürt çocuklara eğitim vermeye çalışan bir öğretmenin belgeseli: İKİ DİL BİR BAVUL
    *Tasarım hakkında ilham verici, büyüleyici bir belgesel. Özellikle tasarımla ilgilenenlere tavsiyemdir: ABSTRACT
    *Yemek endüstrisi, yediğimiz gıdalar nerden geliyor, gıda endüstrisisnin iç yüzü için: FOOD INC., WHAT THE HEALTH, GIDA SUÇLARI ve EARTHLINGS
    *Batı medyasısın özellikle Ortadoğu haberlerini taraflı yansıtmasını gözler önüne seren bir belgesel: THE WAR YOU DONT SEE
    * Amerika'nın Lydon B. Johnson’dan George Bush dönemine kadar geçen sürede gerçeklikten saptırılarak medyaya sunulan kamera görüntülerini irdeleyen: WAR MADE EASY
    *Japonya'daki yunus katliamını ve Japonların tüm dünyanın gözü önünde bunu nasıl örtpas ettiğinin gözler önüne serildiği: THE COVE
    *Michael Moore'un Amerika'nın işgal politikasını mizahi bir şekilde hicvederek ülkesindeki eksiklikleri gözler önüne serdiği anlamlı bir belgesel: WHERE TO INVADE NEXT
    *Yine Michael Moore, yine mizahi bir eleştiri, Bush hükümetinin dış politikasını irdeleyen: FAHRENHEIT 9/11
    *Evet, yine Michael Moore ve yine harika bir belgesel! Bu belgeselde Amerika'nın en tabu meselelerinden birine dokunuyor: KAPİTALİZM: BİR AŞK HİKAYESİ
    *Dünyada yaşanan türlü global krizlere toptan bir bakış atan, endüstri devriminin sonu hakkımda bir kara mizah: THE CRISIS OF CIVILIZATION
    *Din, para ve banka ile 9/11 olayını anlatan: ZEITGEIST
    *Doğal seleksiyon, bilim adamları arasında bağlantılar, kara delik, dünyanın yaşı, keşifler, ölümsüz canlılar, iklim değişikliği gibi birçok konunun anlatıldığı: COSMOS BİR UZAY SERÜVENİ
    *Dünyamızla aramızdaki doğal bağlantımızı nasıl kaybettiğimizi inceleyen:ORIGINS
    *İktidarın aleyhinde yazı yazan gazetecileri nasıl işsiz bıraktığı, susturduğunu anlatan, nereye gidiyor bu ülkenin hali dediretecek, korkutacak bir belgesel. Kimler yok ki: Can Dündar, Fatih Yağmur, Ahmet Şık ve daha niceleri: YA BİZDENSİN YA DA
    *İnsanoğlunun derinliklerine inen, iyi ve kötü yanlarımızı ele alan ve karanlık yanlarımızı bize gösteren, yer yer ağladığım dokunaklı bir belgesel: HUMAN
    *Bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum ama izleyin, tecrübelerini dinleyin, onlarla ağlayın, onlarla gülün: ÖMÜR DEDİĞİN SERİSİ
    *Hâlâ izlemediyseniz Atatürk'ün son günlerini anlatan: SARI ZEYBEK
    *Ölüm, yaşam, doğum, reenkernasyonu konu edinen, 5 yılda ve 25 ülkede çekilmiş: SAMSARA
    *Küresel ısınmanın getirdiği, getireceği felaketler, insanlık olarak nasıl bir bataklığın içinde olduğumuzu gösteren: AN INCONVENIENT TRUTH
    *İnsanların ünlü olma arzusu, bu yolda yaptıkları ve bunların topluma olan etkisi: STARSUCKERS
    *Medeniyetimizin petrole olan bağımlılığının jeolojide nasıl bir kargaşaya yol açtığını hem bilgilendirici hem eğlenceli bir şekilde izleyebileceğiniz: A CRUDE AWAKENING: THE OIL CRASH
    *TRT belgeselin youtube kanalında bulunan bir dolu güzel belgeselleri izleyebilirsiniz. Benim önerdiklerim: EKMEK PARASI/ TARİHİN EMANETLERİ/İSTERDİM(Küçük yaşlarda gözlerini kaybeden iki kardeşin yaşam öyküsü)/ Bİ DÜNYA YAŞAM/ DOĞADAKİ İNSAN
    *Ayrıca 32.GÜN arşivine de bir bakmanızı öneririm mutlaka
    -Yeni belgeseller izledikçe listeyi güncelleyeceğim-
  • Bir aşk yaşayan bakire kızın gözlerindeki umut ve bir yandanda kadınların üzerindeki aşk tahribatı ve mutsuzluğunu yaşayanlar günü bekleyen insanların hem umutlu mutluluğun peşinde koşanların esareti ve aşk ihaneti çevredeki ölüm katliamın göz yaşı yeşerenler düşler günü ve sürgünü pençesinde umutlar vs işte böyle
  • Okumakta... Sonuna kadar okumakta fayda var...

    Kadınların içindeki küçük kız...!

    Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı.
    Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. “Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir” diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.
    Alaycı bir ses tonuyla:

    Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.
    – Hayır çikolata parası lazım!

    Bülent’in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.

    - Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
    – Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.
    Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.

    - Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
    – Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
    – Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
    – Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.
    – Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
    – O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.

    Adamın söyledikleri Bülent’in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı . Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu.
    Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. “Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu” diye düşündü.

    - Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi? Bülent’in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
    – Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.

    Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
    – Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.
    Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
    – Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?
    – Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
    – Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
    – Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
    – Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
    – Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
    – Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
    – Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
    – Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?
    – Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.
    – Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
    – Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.

    - Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?
    – Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.

    - Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
    – Küçük kızı severek.
    – Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?
    – Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin
    .
    – Nasıl yani ?
    – Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?
    – Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır “babacığım beni ne kadar seviyorsun?” diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda “Baba güzel olmuş muyum?” diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. “Harikasın prenses gibi olmuşsun” demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.

    - İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona “bebeğim” diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. “Bebeğim bana bir çay yapar mısın?” dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz…

    - Hiç kavga etmezmisiniz siz?

    - Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.

    - Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.

    - Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.

    - Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.

    - Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.

    - Haklısın da ben de bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.

    - Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.

    Adam ayağa kalktı.
    – Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur…

    - Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
    – Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.

    - Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.
    Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.

    Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı., sonra eşinin önüne koydu.

    - Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi. smile ifade simgesi
    İnci hiç konuşmadı.
    – Sorsana “niye” diye.
    İnci kızgın kızgın:
    – Niye? diye sordu.
    – Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı….

    - Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.

    - Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. “bak senin sevdiğin meyveleri aldım” Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın….

    - Özür dilerim seni kırdığım için.
    Sonra Bülent yere diz çöktü.
    – Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.
    – Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
    İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.
    – Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.
    Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.
    Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü…
  • Cazibe= aşka davet
    = bağımsızlığımızın fatihi.
    = başkalarında kendimizden hoşnut olmamızı sağlayan şey.
    = tanımlanamayan çekim.
    = mutluluk vaadi.
    = neşeli tutsaklık.
    Melankoli = imkânsızlık özlemi.
    = mutluluğun yarı-yası.
    = hüzün zevki.
    = eksik boyun eğme.
    = umutsuz üzüntü.
    Yürek temizliği = saf alçak gönüllülük.
    = üstünlüğünü unutma ve unutturma yeteneği.
    = her türlü iddianın unutulması.
  • "Sevinç üstüne sevinç kazanç üstüne kazanç
    Doğuştan hakkım benim.
    Ve sonsuz günlerimin övgüsünü,
    Seslenirim dünyanın kıyısından.
    Duyarım yankısını sesimin.

    Ölümlerin çeşidini tadarım evet!
    Zamanların ötesine gider gider gelirim evet!
    Mutluluk kasemi son damlasına kadar süzerim evet!
    Her çağda ve her iklimde;
    Onurun köpüğünü
    Gücün lezzetini
    Kadının tadını
    Mutluluğun tortusunu
    Diz üstü içerim.
    İçerim evett..

    Çünkü içmek
    Elbet güzel şey içmek.
    Yaşama içerim…
    Ölüme içerim hey yy!
    Ve takarım dudaklarıma bir türkü.
    Çünkü ben öldüğümde bir başka ‘ben’
    Alacak kaseyi eline..

    Cennetin bahçesinden kovduğun
    Bendim ey tanrı, ben!
    Ve ne vakit ki yer, gök, deniz ve bulutlar
    Birbirine kavuşur..
    Geleceğim cennetin bahçesine, dur!
    Çünkü dünya benim dünyam,
    Benim görkemli dünyam.
    Dertlerimin dünyası,
    Çığlıklarımın dünyası.
    Yeni doğan bebeğin ağlamasıyla
    Doğum yapan ananın acılı çığlığıyla
    Benim dünyam.

    Doğmamış bir ırkın nabzıyım ben
    Yeni bir dünyanın aşığıyım ben,
    Damarlarımda gürül gürül akan kan
    Cehennem ateşini kül eder.
    Ben insanım, insan, insan! !
    Etten kemikten insan!
    Ana rahminin karanlığından
    Ruhumun pırıl pırıl havalanışına,
    İçimde yanan ateşe kadar,
    İnsanım ben!


    Etime et kanıma kan
    Bütün dünya benimle
    Senin lanet olası cennetin,
    Susuzluğunu gidermek için
    Yeryüzüne akacak.
    Ey tanrı!
    yaşamın kasesini boşalttığında,
    Görkemli gök kuşağını
    Ciğerlerime doldurduğumda
    Sonsuz gecenin umutsuz yası
    Artık düşlerime bile girmeyecek..

    Cennetin bahçesinden kovduğun
    Bendim ey tanrı, ben! !
    Ve ne vakit ki yer, gök, deniz ve bulutlar
    Birbirine kavuşur..
    Geleceğim cennetin bahçesine, dur!
    Çünkü dünya benin dünyam,
    Benim görkemli dünyam.
    Sevincimin mutluluğumun dünyası,
    Kutupta akan nehrin en parlak ışığından
    Benim aşk tohumumun yeşerdiği
    ana rahminin karanlığına kadar."