• Bugün biri çıkıp 'sizce dünyada enerji problemi var mı?' diye bir soru sorsa şu cevabı verirdim: 'Evet bayım, kesinlikle dünyada bir negatif enerji problemi var!' Ve daha da kötüsü, bu enerji problemini ortadan kaldıracak elimizde ne bir pozitif enerji santralimiz var, ne de yeraltı rezervlerimiz... Orta Doğu ve Arap Yarımadası dahi bu konuda çaresiz. Modern Batı ve Uzak Doğu da öyle... Negatif enerji, havadaki oksijen gibi yayılıyor ve her geçen gün yeni birilerini daha rüzgarına katıp dünyayı sarmaya devam ediyor... Eğer bu hızla yayılmaya devam ederse lanet bir gezegen olup çıkacağız sonunda...

    Neyse, bu girizgah dursun bir köşede... Önce Wilhelm Genazino'nun bu sıra dışı kitabı hakkında konuşalım biraz...

    Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk; mutsuz bir adamın, daha da kötüsü, mutsuzluğunu bilen bir adamın, hayatın içinde küçük mutluluk kırıntıları aradığı bir modern zaman hikayesi...

    Gerhard Warlich, felsefe doktorası yapmış bir çamaşırhane müdürü... Zamanın şartları içinde felsefe doktorası, ona çamaşırhanede bir iş bulmasında oldukça faydalı oluyor! Nakliye şoförlüğü ile başlayan kariyeri zamanla müdürlüğe kadar yükseliyor. Şirketinde çalışan herkesin kendini aldattığını düşünen paranoyak bir patronu var. Tek güvendiği kişi, ona ne kadar güvenmek denirse artık, Warlich oluyor. Ve hazır böyle donanımlı birini yakalamışken onun etinden sütünden sonuna kadar faydalanabilmek için sürekli yeni görevler yüklüyor üzerine... Çamaşırhanenin denetlenmesi, nakliye şoförlerinin yolda kaytarıp kaytarmadığının kontrolü falan derken, iş şirket için yeni iş modelleri ve reklam kampanyaları üretmek ve müşterilerle birebir görüşmeler yapmaya kadar gidiyor...

    Tabii okur olarak, buradaki ironi bizi asla şaşırtmıyor. Biliyoruz ki çevremizdeki insanların %80'i sevmediği veya hiç alakası olmadığı bir işle meşgul... Belki kendimiz de bu gruba dahiliz... Ve yine pek çoğumuz işimizde görev tanımına giren görevler dışında onlarca işi üstlenmek durumunda kalıyor... Yani Warlich, bizim Almanya şubemiz gibi çalışan sıradan bir beyaz yakalı aslında...

    Beraber yaşadığı hayat arkadaşı Traudel ise bankacı bir kadın ve sırf banka müdürü olmak için yaşadıkları yerin kilometrelerce uzağında bir taşra şubesinde çalışmayı ve her gün 80 km yol gidip gelmeyi kabul ediyor. Onun hikayesi de yabancı değil aslında... Bizde bir laf vardır ya; 'Bir şeyin başı ol da, istersen soğan başı ol' diye... İşte Traudel de bu öğüdü hayat felsefesi yapanlardan biri sadece...

    Aralarındaki ilişki temelde sevgiye dayanan, küçük farklılıkları bir oyun gibi görüp 'idare eden' ama iş ciddi konulara geldiğinde büyük çatışmalara gebe olan tanıdık bir ilişki... İlişkide 5+ yıl geçmesine rağmen evlenmek yerine beraber yaşamayı tercih eden çiftlere has o 'tam bağlanamama' ya da 'her an gidebilirim' haline bu ilişkinin satır aralarında da rastlamak mümkün...

    Kitap temelde Warlich'in gündelik yaşam içinde yaşadıklarını, hislerini ve kendi kendine geliştirdiği küçük mutluluk arayışlarını monolog tekniğiyle bize aktarırken, fonda modern dünyanın açmazlarını ve bu açmazların insanı nasıl bir kapanın içine soktuğunu samimi bir dil ve akıcı bir kurguyla önümüze seriyor...

    Bundan sonrasını, henüz kitapla tanışmamış okur dostlarımın kendi keşiflerine bırakıyorum...
    ------------------------------
    (Teknikçi / Tenkitçi arkadaşlar tam bu noktada incelemeden ayrılabilirler. Çünkü bundan sonraki bölümde lanet olası kendi fikirlerimi paylaşacağım:)
    ------------------------------
    Ben mutluluğun ve mutsuzluğun bulaşıcı olduğunu düşünen insanlardan biriyim. Bunu hayatım boyunca sayısız defa test ettim ve her gün bu tezi güçlendiren durumlar yaşamaya devam ediyorum... O yüzden, toplumda tanık olduğumuz bu baskın mutsuzluğun bir veba salgını gibi kişiden kişiye yayılarak büyüdüğüne eminim artık. Herhangi biriyle yaptığım ayaküstü 5 dakikalık sohbetlerin sonunda bile kendimi yas evinden çıkmış gibi hissediyorum. Normal şartlarda mutsuz olmak için elimde somut bir nedenim olmasa dahi, günün sonunda eve Sami Hazinses gibi dönüyorum çoğu zaman... Başkalarının mutsuzluğunu taşımak gerçekten de içinden çıkılması zor bir durum. Bulduğum en pratik çözüm ise, bende biriken mutsuzluğun fazlasını yine başka birine boca edip kaçmak oluyor. O sürekli hissettiğimiz ama tanımlayamadığımız mutsuzluğun ardında işte bu 'elim sende' oyunu yatıyor maalesef...

    İşin garip tarafı ise, karşılaştığım bu kronik mutsuzluk sancılarının pek çoğunun geçerli bir sebebinin olmaması. Gerçek bir mutsuzluğa denk geldiğimde mutlu olacak duruma geliyorum neredeyse!:) En azından harcadığım çabanın bir karşılığı oluyor... Ancak bu devirde gerçek mutsuzları bulmak ve onlarla mutsuzluklarını paylaşmak kolay değil... Varsa yoksa melankoli ve depresyon...

    Bu pencereden baktığımız zaman 'mutsuzluk zamanları' ifadesi tam yerini buluyor aslında... Dünden, bugünden, yarından bağımsız bir mutsuzluk zamanı içindeyiz... Sistem, çevre, modern kölelik, tüketim baskısı, ilişkiler, insanın ve insanlığın değersizleşmesi, siyaset, değişen şehir hayatı, sosyal medya dayatmaları ve daha pek çok şey, mutsuzluk zamanının takvim yaprakları gibi sıra sıra duruyor önümüzde...

    ---------------------------------

    Ve ne yazık ki, mutsuzluk zamanlarında yapılan hiçbir faaliyet, aktivite ya da kişisel uğraşılar, hayal edilen etkiyi asla bırakmıyor üzerimizde... Mesela, çevremde koca bir iş yılının ardından bir haftalık yıllık iznini kullanıp tatile giden ve mutlu bir şekilde dönen kimseye rastlamadım henüz. Kadın Phuket Adası'ndan Instagram'a fotoğraf koyuyor, gözünün feri sönmüş, yüzünde sadece yalancı bir Instagram gülümsemesi... Yahu bir insan neden tatilden mutlu dönmez ki?

    Gerçi bunun da nedeni az çok belli ya... Sen bir haftalık tatilde en iyi nerede, nasıl dinlenirim diye düşünmek yerine 'nereye gidersem daha cool olur ve Instagram'a daha rahat fotoğraf yüklerim' diye düşünürsen olacağı budur tabii ki... 16 milyon nüfuslu İstanbul'dan kaçıp soluğu yazın 2 milyon nüfuslu Bodrum'da alan ve 8 bin lira bütçeli tam pansiyon tatilinin yarısını oranın yüksek desibelli gece hayatı ve trafiğinde harcayan birinin gözaltı torbalarıyla tekrar İstanbul'daki işine dönmesinden nasıl bir mutluluk hikayesi çıkarabilirsiniz?

    Bu sadece basit ve lokal bir örnek tabii ki... Hayatın her alanına uyarlayabiliriz bu döngüyü... Sizi mutlu edeceğini iddia eden bütün tüketim/reklam nesneleri günün sonunda mutsuzluk havuzunuza birkaç damla eklemekten öte bir katkı sağlamaz hayatınıza...
    ------------------------------
    Mutsuzluk üzerine uzun bir yazı yazmak gerçekten çok sıkıcı:) Alın size bir mutsuzluk öğesi daha:) Bu arada hep mutsuzluk zamanlarından bahsettik. Peki ya mutluluk nerede? Warlich böyle zamanlarda mutluluğu nerede aradı? gibi sorular geliyor insanın aklına... Yarım bırakmamak adına birkaç satır da bu konuya değinip yazımızı sonlandıralım...

    Warlich, başta da belirttiğim gibi mutsuzluğunun ve nedenlerinin farkında olan bir karakter. Mutsuzluğuyla barışık dersek çok yanlış bir ifade olmaz. O yüzden büyük mutluluk planlarından olabildiğince uzak duruyor. Yolda yürürken, metroya bindiğinde ya da yemek yerken çevresinden geçen insanlara veya nesnelere bakıp küçük mutluluk oyunları türetip onlarla oynuyor. Evet bu oyunlar onu bir şekilde mutlu etmeyi başarabiliyor ama özünde mutsuz olan birini küçük oyunlar ne kadar mutlu edebilirse o kadar mutlu oluyor diyelim...

    ---------------------

    Normalde incelemeleri birine ithaf etmek çok adetim değildir ama kitabı okurken sık sık kulaklarını çınlattığım sevgili Erhan 'ın adını bu incelemede geçirmezsem haksızlık etmiş olurum:)

    Wilhelm Genazino'nun yazım tarzını ve cümleleri kullanış biçimini şaşırtıcı derecede Erhan'ın tarzına benzettim. Başka bir ifadeyle, Erhan bir kitap yazarsa sanırım böyle bir kitap yazardı:)

    Vakit ayırdığınız için çok teşekkürler...

    Şu mutsuzluk zamanlarında herkese mutluluklar diliyorum:)

    Keyifli okumalar...
  • Sosyal medyada 7 kişi takip ettiğini düşün. Bu 7 kişini her biri haftanın 1 günü gezdiğini ve gezdiği yeri paylaştığını düşün. Böyle olunca ilkel olan beynimiz takip ettiğin kişilerin her gün gezdiğini düşünmeyecekmi? Buda depresyona yol açacak.
  • Edebiyat konusunda sitede yetkin olduğunu düşündüğüm birçok okur var, kendimi yetkin görmediğim bir alanda inceleme yazma gafletinde bulunuyorum. Ama kitabın karanlık atmosferi beni o kadar etkisinde bıraktı ki paylaşmadan da edemedim.
    Kitap, Charles Baudelaire ile tanışma kitabım olduğundan da sürçü lisan edersem affola. :)

    Charles Baudelaire denilince pek çoğumuzun aklına sembolizm(simgecilik) gelir. Baudelaire, 19. yüzyıl edebiyatına ve sonraki döneme yön veren önemli bir isimdir.
    Çocukluğundan itibaren yalnızlığa, melankoliye yatkınlık gösteren şair, ileride kaleme alacağı eserlerin esinini yaşamından sağlar.
    “Apaçık Yüreğim” eseri de, J.J. Rousseau’nun “İtiraflar” eserinin bir benzeridir.
    C. Baudelaire, annesine yazdığı mektupta, kendi eserinin daha iyi olduğu iddiasındadır.

    Baudelaire, Fransa’nın ve dünyanın geçirdiği değişimin farkındadır ve bunun iyi değil, aksine oldukça kötü bir gidişatın habercisi olduğunu söyler. Makineleşme, bilimin hızlı ilerleyişi beklenenin aksine mutsuzluğa neden olmuştur. Sosyal, siyasi, ekonomik yaşamda gerçekleşen değişim haliyle sanata da yansır.
    Charles Baudelaire, bütün bu karanlığı, düşsellikle ve imgelerle ördüğü şiirlerine yansıtır.
    Edgar Allan Poe’nun eserlerini Fransızca’ya çevirirken onun edebi kimliğinden de etkilenmiştir. “Zihnimde tüm zamanlar kasvetli bir gece yarısıdır.” diyen Poe’nun Charles Baudelaire üzerindeki etkisi oldukça fazladır.

    Aristoteles’in, “İnsan, sosyal bir hayvandır.” sözüne ek olarak Charles Baudelaire, insanı, “tapınan bir hayvan” olarak ele alır.
    Eserlerinde şeytan, ilk günah, önemli bir yer tutar.
    Sokrates ve Platon gibi, demokrasi düşmanıdır. Ona göre en iyi yönetim şekli aristokrasidir.
    1848 Ayaklanmalarına da katılmış ve aktif rol almıştır.
    Resime, müziğe olan ilgisi estetik zevke sahip olduğunu göstermektedir.
    Onun için en önemli şey, çalışmak, emek harcamak ve kusursuz bir biçeme ulaşmaktır.

    20 yaşında frengiye yakalanması sebebiyle kırklı yaşlarında hayata veda eder.
    Kamu ahlâkını bozduğu gerekçesiyle davalara konu olan “Kötülük Çiçekleri”, düzyazıyla karışık parçalı yapıdaki “Paris Sıkıntısı” eseri hiç kuşkusuz onun edebiyat dünyasına kazandırdığı en önemli eserleridir.

    “Apaçık Yüreğim”de de tıpkı Rousseau gibi hayatını okuyucularına açar. Charles’ın, eserde kadınlara karşı oldukça rahatsız eden bir tutumu var.
    “Kadın, ruhu tenden ayırmayı bilmez. Hayvanlar gibi yalın, düz bir varlıktır. Bir yergici çıkıp da onun bedeninden başka bir şey yok dese yeridir.” (S.89) cümlesi de buna bir örnek.

    Yine de bütünlüklü olarak ele alırsak, Charles Baudelaire gibi modern estetiğin habercisi bir şairi tanımak adına bu eser iyi bir başlangıç olacaktır.
    Eseri ile ilgili annesine yazdığı mektuptan bir kısımla incelememe son veriyorum:
    “Ah evet, üzerinde onca kafa yorduğum bu kitap, bir hınç kitabı olacak. Eğitimimi, duygularımla düşüncelerimin nasıl biçimlendiğini anlatırken, dünyaya ve gözde değerlerine nasıl yabancı kaldığımı açıklamak istiyorum. Küstahlık yeteneğimi bütün Fransa’ya karşı kullanacağım.”

    Herkese aydınlık bir gün dilerim. İyi okumalar.
  • Kitapların yok olacağı dünyanın hiç gelmeyeceğine şahsım adına söz veriyorum Montag deyip girizgahı yapayım hemen.

    Herkesin bir kitaplarla tanışma dönemi ve hikayesi vardır bana kalırsa.Sitede okuyan arkadaşlarımın da buna katılacağına ve kitaplarla tanışma öyküleri olduğuna eminim.Bazılarımız tesadüfen görüp başlamıştır,bazılarımız da önerileri kırmamak için belki de.Benim kitaplarla tanışma öyküm de annemin kitaplığından gizlice kitap aşırmakla başlamıştı.İlk ciddi okuduğum romanın Emine Özkan Şenlikoğlu oluşu bundandır.İçimizde kitaplarla tanışma öyküsünün en acı ve garip olanı ödülünü ben kitabın karakteri Montag'a veriyorum.Kim kitapları yakarken kitaplarla tanışabilir ki?

    Kitap hakkında ayrıntılara girmek istemiyorum,yüzeysel olarak değinmek istediğim konu da kitapları yakma sebebi olarak kitapların bizi mutsuz ettiği düşüncesi.Maalesef hanımlar beyler kitaplar evet bizi mutsuz ediyor.Bir dönem ciddi psikolojik sorunlar geçirmiştim ve insanlar da "Okuduğun kitaplar seni mutsuz ediyor olabilir." demişti.Hangimizin Hakan Günday kitabında kuma gömülü kafamızı topluma doğru çıkarıp ruhu sıkılmadı ki? Hangimiz Khaled Hosseini kitabında bir yerlerde acı çeken insanlar olduğunu görüp canımız yanmadı? Evet haklısınız,kitaplar bizi mutsuz ediyor ama kitap okumasam da benim dışımda gelişen dünyada onlarca acı varken mutlu da olamazdım zaten.Mutsuzluk çoğu zaman garantili olsa da insan bir kez kitapların dünyasına adım atınca bir daha ayrılması zor oluyor.Buna şöyle bir örnek verebiliriz.Sigara içenler anlayacaktır.Evet sigara çok zararlı,evet öldürüyor ama vazgeçemiyorsun çoğu kez.İşte Montag bunu yaşamıştı,kitaplar mutsuz ediyor bile olsa onlarla tanıştı ve bir katil olabilmeyi de göze aldı.Yaşadıgımız dünya bizi mutlu etmek için bir sürü şeyle donatılıyor,en basiti elimizdeki telefonlar,televizyonlar ve daha sayılabilecek bir sürü şey var insanları mutlu etmek adına verilen.Belki kitap bir distopya değildir.Yani diyorum ki kitap okumayalım,sorgulamayalım diye belki de bunca mutlu edecek şey var dışarıda? Behzat Ç ve izleyicilerine selam yollayarak kitap okuyarak mutsuzluğa da var mısınız diye bir soru soruyorum.Şimdi karar sizin.Kitaplarınızı yakıp mutlu olabilirsiniz ama siz mutsuzluğa da var mısınız?
  • başlangıç ile bitişin örtüşmesine dair,
    roman şu paragrafla başlar:

    "kronik vicdan azabı, tüm ahlakçıların hemfikir olduğu gibi, hiç de istenmeyen bir duygudur. ... ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerinde kara kara düşünmeyin. temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir."

    o beklenen sonda ise vahşi john, son anlarını derin bir pişmanlıkla geçirir. kendini dikenli bitkilerin üzerine atar, kırbaçlar ve trajik sona ulaşır.

    huxley, toplumların sınıflandırılarak "mutlu" olabilecekleri bir evren yaratmıştır. bu evrenin yaratıcısı henry ford’tur (ford hazretleri). ford, tüm toplumlar tarafından ilah olarak görülür. tanrı aşkına yerine ford aşkına denir. öyle ki ford’tan önce ve sonra olarak bir tarih tanımı vardır. f.s. 632 gibi. huxley'nin bu taşlaması fordgil'in (herkesin malumu henry ford’un) o şaşaalı endüstrisine dayanır.

    yeni dünya'da kadınlar doğum yapmaz. bokanovskileştirme yöntemi uygulanır. yani yapay dölleme merkezleriyle geleceği şartlandırılmış insanlar yaratılır. “şişede büyütülmek.” ve her bölüm bu insanları toplumsal yapıda hangi yere sahip olacakları konusunda işlemlere tabi tutar. alfa, beta, epsilon gibi toplumsal sınıflar vardır. epsilon en aşağı katmandır. fakat her bir epsilon mensubu hiçbir zaman bir üstündeki sınıfı kıskanmaz. daha fazla didinip beta yahut alfa’daki insanların konumuna erişmek istemez. toplumsal sınıfların oluşma zorunluluğu vardır. bizim dünyamızda da keza öyledir, aileden tutalım da kraliyete değin her kurumda bir hiyerarşik düzen uygulanmıştır... aksi halde mutsuzluk ve çatışma baş gösterir. yeni dünya'daki bu sınıflardan biri, diğerini bastırmaz. "kıbrıs deneyi" olarak bir örnek verir mustafa mond(denetçi), vahşi john'a. ve sınıfların oluşturulma gerekliliğinden bahseder uzunca. hipnopedya, şartlandırma merkezleri, pavlovculuk gibi türlü eğitim birimleri oluşturulmuştur. bunlar insanların mutlu bir yaşam sürmesi için gerekli önlemlerdir. örneğin daha bebeklerken bir deneyde, kitaplardan ve çiçeklerden nefret ettirilirler. çünkü kitaplar ya da doğayı çağrıştıracak -aslında özgürlüktür kastedilen- şeyler bireyin yalnızlaşmasını sağlayacaktır. altıncı bölümde bu sav şöyle desteklenir: lenina, yalnızlaşmaya ve düşünmeye dalmış arkadaşına mutsuzluğunun nedenlerini sormaktadır. bernard'a şöyle der, ilerleyen diyaloglarda:

    "birey hissederse, topluluk sendeler."

    bu, aslında kendilerine şartlandırılmış bir şeydir. birey oluşlarının farkına varmaları yeni dünya'nın en tehlikeli gördüğü bir gelişmedir. birey önemsizdir, hissiz olmalıdır. şahsi kararlar alamaz, inisiyatifi hiçbir zaman elinde bulunduramaz. bu durum bernard'a başlarda çok cazip gelir. kendisi üstün bir sınıftan olsa da sınıfının özelliklerine sahip değildir. fizyolojik açıdan diğer sınıf mensuplarından aşağıdadır ve hakkında şöyle bir söylenti vardır: "onun şişesine yanlışlıkla alkol karıştı, ondan böyle oldu!" bernard bunları duymazlıktan gelemese de gittikçe bireyselleşmeye başlamış ve ayrıksılık onu sarhoş etmiştir. huxley, bu psikolojiyi şöyle dile getirir:

    "... bernard tek başına ayakta durup, tüm düzen'e kafa tutmakta olduğunu düşünerek övünüyor, bireysel varlık ve öneminin bilincine varmak`tan dolayı sarhoş, uçuyordu."

    yine bernard'ın bu ikiyüzlülüğü on birinci bölümde başarıyla verilir:

    "... başarı bernard'ın başını döndürmüş ve bu arada o zamana kadar hiç de memnun olmadığı dünyayla uzlaştırmıştı. kendi önemini teslim ettiği sürece, düzen iyiydi."

    gerçekten insanın sinirlerini hoplatan bir ikiyüzlülük yatıyor burada. bizim toplumumuz için çok geçerli bir yakıştırma. önemimiz teslim edildiği sürece, düzen bir harikadır hep!
    bu sarhoşluk anı bernard'ın ceza tehdidiyle karşılaştığı andır. kşm müdürü onu bu huylarından vazgeçmediği takdirde izlanda'ya süreceğini tehdit etmiştir, fakat bu, onun kibrini kamçılamaktan başka bir şeye yaramaz. bu kibir de onun sonunu hazırlayacaktır.

    bernard vahşilerin olduğu vahşi ayrıbölge'ye ziyaret izni alır. yanında lenina da olacaktır. ama bireyliğin önemsizliği o kadar çok vurgulanır ki attıkları her adımda onları takip eder. mesela, lenina vahşilerin bölgesindeyken daha önce hiç bulunmadığı bir tepenin dibindeyken şunu söyler:
    "bir tepenin dibinde dikilirken insan kendini ufacık hissediyor."

    abe kobo'nun kutu adam kitabındaki şu cümleyle bağdaşır:

    "küçük şeyleri düşününce, yaşamaya devam etmek istediğime inanıyorum. yağmur damlaları, daralan ıslak eldivenler... çok büyük bir şeyi izlerken, ölmek istiyorum..." (sf.96, remzi yayınları, çeviri ahmet gürcan.)

    kafka'nın dönüşüm'ünde de aktardığı bu değil midir? samsa’nın bir sabah her şeyi ters-yüz etmesiyle başlamaz mı? toplumdan sıyrılmak ve birey oluşunun farkına varmak, kendinin efendisi olmak...

    yeni dünya insanları eskiye önem vermez diyemem, eskinin ne olduğunu bile bilmezler, bilemezler. mustafa mond'un deyişiyle "eski, istikrarı engeller." eskiye özlemin olmayacağı, güzel sanatların bulunmadığı bir toplumda yaşamak mutlu olmanın kapısını açacak yegâne anahtardır. denetçi mustafa mond batı'nın yöneticisidir. bir nevi big brother. aslında büyük birader tanımı ford'a yakışık alır. fakat ford yeryüzünde olmadığından onun halefleri bu tabiri özümser. mustafa mond, yani denetçi, kendisinin de büyük bedeller ödediğini söyler. vahşi john ile kitabın sonlarındaki o uzun dertleşmede her şeyi itiraf eder. kendisinin de bir zamanlar bernard'a benzediğini, tehlikeli ve yasak olanın peşine düştüğünü, mutsuzluğuna neden olacak olsa da bundan vazgeçtiğini söyler, samimi bir dille. yeni dünya'nın bu dönemi kolay olmamıştır. deneme yanılmayla gelinmiştir buralara. ve hep yenilikler, kolaylıklar aranmaktadır, fakat bilim buna dahil değildir. bilimin de edebiyat gibi zararlı, tehlikeli olacağını savunur. mühendislerden tutun da, kimyagerlere kadar yeni dünya'daki hiçbir birey bilimden anlamaz. sadece onlara gerekli olacak bilgiler verilir, aynı bir robota sunulmuş devinim kabiliyetleri gibi. fazlasını yapmayı düşünemez. yapmak için gerekli donanım olsa da, düşünmesi için gerekli yazılım bulunmamaktadır.

    yeni dünya'da yaşlılığın ve hastalığın da önüne geçilmiştir.

    "insanlar mutlu; istediklerini alıyorlar ve ulaşamayacakları şeyleri de asla istemiyorlar. refahları yerinde, emniyetteler. hiç hastalanmıyorlar, ölümden korkmuyorlar..."

    ancak insanlar 60'lı ya da en çok 70'li yaşlara gelindiğinde küt diye giderler, hiçbir diş çürümeden, deriler kırışmadan ve sarkma olmadan... burada her şey bir düzen içindedir. ölümlerden bile fayda sağlanır. fosfor! ölecek olan insanları bir merkezde yatırırlar ve gelecek kuşağın eğitim programlarına dahil edilirler. bu genç kuşak bu ölüm döşeğindeki insanlara bakıp ölümle yüzleştirilir. bizim korkunç gibi görünen mezarlarımızın yarattığı etkiyi yaratmazlar. çünkü hastalar soma adındaki bir uyuşturucuyla ve kendilerine sürekli telkin edilen rahatlama, parfüm ve televizyondaki program akışıyla rahat bir dünyadan ayrılma dönemi geçirirler. bunu vahşi john'un annesi linda'yı da oraya koydukları sahne bozsa da hemşire, annesinin başında höykürerek ağlayıp çocukları etkileyen bu adamı "kim çikolata ister," lafıyla hemen etkisiz hale getirir ve tüm çocuklar bu adamı ve o ilginç kadını unutur. on dördüncü bölümde john'ın bu davranışıyla ilgili şu paragrafa sığınalım, düzeni daha anlaşılabilir kılmak için:

    "bu iğrenç böğürtüleriyle -sanki ölüm korkunç bir şeymişçesine ve sanki insan hayatı bu kadar önemliymişçesine- bütün ölüm şartlandırmalarını mahvediyordu..."

    aslında toplum bilinci her şeydir. toplum, bilinci elde tutup, şekillendirilebiliyorsa her şeyin kontrolü kolaylaşır. birinci bölümde de aktarıldığı gibi,

    "... ancak toplumun iyi ve mutlu üyeleri olacaklarsa ne kadar az bilirlerse o kadar iyi olurdu."

    burada kuşkusuz entelektüelliğin kökünü kazımak yatmaktadır...

    yeni dünya'da ara ara üstüne basılan bir konu da kapitalizmdir. eskiyen ve eskimiş şeyler atılmalıdır. yama bir ayıptır. uygar bir toplumda bu gibi sözde çareler, toplumun refahını etkiler. yedinci bölümde: "yama artarsa, refah düşer,” diye bahsedilir. bu, yine şartlandırılarak verilmiştir. hemen bir cümle ilerisinde şu vardır: "onarmak, antisosyaldir." yani yalnızlığı çağrıştırır. yani istikrarsızlığı, yani isyanı. aslında bu bir sapkınlığa parmak basmaz mı gerçekten? bundan elli yıl önceyi ele alalım. bir bezle sürekli altı değişilen bebekler, türlü mamalarla beslenmeler vs. şimdi denilebilir ki, hijyenin önemi, tıbbın gelişimi, teknolojinin ilerleyişi ve mevcut durum, bilginin genişliği ve cahilliğin azaltılması gerçek bir kanıt... her neyse, sanırım sonuçta haksız olacağım bir şeye kalkışmak olur geliyor bu örnek. böyle hissetmem gericiliğimin bir bedeli mi, yoksa, gerçekten bu kadar "refah" seviyede ve bilgin oluşumuz mu? sürekli tüketmek, harcamak, çöpe atmak... işte, refahın kazanılması!
    yeni dünya'da bilgiye yer yoktur. sadece seni hayatta tutmaları ve işini yapabilmen için bilgiye başvurulur. toplumun bilgiye neden ihtiyacı olsun ki? bilmek, eleştiri mekanizmasını tetikleyecektir çünkü. kahramanımız vahşi john shakespeare'in tüm eserlerini okuyunca ne kazandı? sadece mutsuzluk! evet, yeni dünya'da mutsuzluğun en büyük sebeplerinden biri de budur. bilgi, bir virüstür, düşüncelerin arasında dolaşırsa, insanı mahveder. istikrarı zedeler! onuncu bölümde henry foster ile müdür'ün konuşmaları da bu düzeydedir: "insan ne kadar yetenekli olursa, insanları yoldan çıkarma gücü de o kadar büyük oluyor. birçok insan yoldan çıkacağına bir tek insan acı çeksin, daha iyi." ve yine üzerinde durduğumuz bireyin önemsizliğine bağlıyor müdür, bu trajik konuşmasını:

    "cinayet sadece bireyi öldürür; sonuçta, birey nedir ki?"

    hiç...

    yeni dünya'da cinsel açlığın önüne geçilmiştir.

    "herkes, herkese aittir."

    bu şartlandırılmışlıkla her birey, istediği her bireyle birleşebilir. huxley doğum kontrol haplarını öngörerek bir bilim-kurguya yaraşır estetik sağlamıştır. kadınlar anneliğin ne olduğunu bilmezler. kulaklarına çalınan "doğum yapan kadınların" hikâyeleri yüzlerini buruşturur, nefret ederler böyle bir şeyden. gerçek uygarca değildir, çağ dışıdır, iğrenç bir şeydir. ölseler daha iyidir! vahşi john romanın ilerleyen sayfalarında lenina'nın ilgisini çekmeyi başarmıştır. kendisi de ona âşıktır fakat lenina onu sadece arzular. sevişmek ister. tutku, bağlanmak kesinlikle bahşedilmemiştir ona. öte yandan john, lenina'ya tutulur, aşkıyla mecnun’a döner. bir gün lenina birkaç soma yutup john'un odasına gelir ve soyunarak kollarına atılır. john doğduğu ve büyüdüğü vahşi yaşamda böyle bir şeyi orospuluk olarak gördüğünden ona tüm nefretini kusar. "kahrolası orospu!" diye bağırsa da, lenina soma'nın da etkisiyle hipnopedya günlüklerinden alıntılar sunar erkeğine, "bir gramı bin derde deva..." bu şartlandırma yeni dünya için vazgeçilmez bir ilkedir. insanlar birbiriyle hiçbir bağ içinde olmamalıdırlar. arkadaşlık bağları bile tutkuya dönüşmemelidir. zaten annelik ya da babalık kavramı bilinmemekte olduğu için kimsenin kimseye muhtaçlık durumu da söz konusu olamayacaktır. vahşi john bu vahşi gerçekliğin farkına varır. annesi ölüm döşeğinde, o malum yerdedir. aldığı soma'larla kendisinden geçmiş, oğlunu tanımamaktadır. belki de oğlu, ona iğrençliği hatırlattığından onu tanımsız kılmaktadır. nitekim, linda yani john'ın annesi yeni dünya'da doğup büyümüş bir insandır. vahşi bölgeye gönderilmiştir. burada merkezin müdürüyle ilişkiye girmiş, john'ı dünyaya getirmiştir. başlarda john'dan nefret etse de zamanla onu sevmeyi öğrenmiş ve tüm eskiye dair ne varsa ona her şeyi anlatmıştır. shakespeare'in o ciltli kitabını da bizzat annesi vermiştir.
    john, ölüm döşeğindeki annesinin yanında durur. on dördüncü bölümde onun bu hali muazzam bir açmazla verilir:

    "linda'yı bu rezil şehvet rüyasından, bu adi ve nefret edilesi anılardan çıkaracakmış gibi sıkıyordu; çıkarıp şimdiye, gerçeğe, sersemleten bu ana, bu berbat gerçekliğe geri getirebilecekmiş gibi sıkıyordu. berbat bir gerçeklikti ama yüceydi, anlamlıydı, son derece önemliydi çünkü çok yaklaşmış olan o şey, bunları daha da korkutucu kılıyordu."

    bu tutku bireyi mutsuz ediyor!

    "... veba gibi bir illet olan anne ve babaları yok... güçlü duygular hissedecekleri eşleri, çocukları ve sevgilileri yok..."

    berbat bir gerçekliğin yüceliği!

    denetçi bu istikrarın karşılığında ödenen bir bedel olarak söylüyor işte bunları. insana dair o tutkular, o açlık, ihtiras, tanrı, sanat, bilim... tamamen bir bedel! mutlu olmak için... john'ın dediği gibi hiçbir sabır gözetmeksizin ve bu mutsuzluğa boyun eğmeden, karşısında dik durmadan tamamen kökünü kazımak...

    "yedi buçuk saat hafif, yormayan iş, sonra soma istihkakları, oyunları, sınırsız çiftleşmeleri ve duyusal filmler. başka ne isteyebilirler ki?"

    gerçekten… başka ne isteyebiliriz ki? en azından ortalama bir insanın cennet isteği gibidir bu anlatılanlar. bana bunu çağrıştırıyor...

    huxley, mustafa mond aracılığıyla tanrıyı, ona olan inancı da sorgular, teoriler geliştirir. on yedinci bölümde denetçi'nin monologu gerçekten düşündürücüdür:

    "insan yaşlanır; içinde o derin zayıflık hissini, kayıtsızlığı, rahatsızlığı hisseder, bütün bunlar ilerleyen yaşlar gelir; böyle hissedince de sadece hasta olduğunu düşünür, bu can sıkıcı durumun belli bir nedeni olduğunu düşünerek korkularını bastırır ve hastalıktan kurtulduğu gibi bu durumdan da kurtulmayı ümit eder. boş düşünceler! yaşları ilerledikçe insanları dine yönelten şeyin ölüm ve ölümden sonraki şeylerin korkusu olduğunu söylerler. fakat kendi deneyimim beni şu inanca yöneltti: böyle korku ve düşünceler apayrı olarak, dini duygular biz yaşlandıkça gelişme eğilimi gösterirler, çünkü ihtiraslarımız ateşini yitirdikçe, hayal güçlerimiz ve duygularımız köreldikçe aklımız daha rahat işler hale gelir, bir zamanlar aklımızı çelen imgeler, arzular ve heveslerden arındıkça tanrı, gizlendiği bulutların arkasından görünür, ruhumuz bütün aydınlıkların kaynağı olan bu varlığı hisseder, görür ve ona yönelir, bu yöneliş doğal ve kaçınılmazdır; duygular dünyasına canlılığını ve cazibesini veren her şeyi artık yitirmekte olduğumuz için, o muazzam varoluş artık içsel ya da dışsal etkilerle desteklenmediği için, kalıcı bir şeye, bizi asla yanıltmayacak bir şeye tutunma ihtiyacı hissederiz; bir gerçekliğe mutlak ve ebedi bir gerçeğe tutunmak isteriz. evet, kaçınılmaz bir biçimde tanrı'ya yöneliriz; bu dini duygu, doğası gereği öyle saftır ve bunu yaşayan ruha öyle bir mutluluk verir ki, diğer bütün yitirdiklerimizi telafi eder."
    john da der ki "tanrı'nın olmadığını mı düşünüyorsun."

    denetçi bunlara çelişik olarak (aslında tamamen tezattır): "hayır, büyük olasılıkla bir tane var,” der.

    bu durumu tanrı'nın kendisiyle değil, çağların gelişimiyle ilintili olduğunu savunur.

    "uygarlığın suçu diyelim. tanrı; makinelerle, bilimsel tıp ve evrensel mutlulukla uyuşamaz..."

    huxley gene tersköşe yaparak: "insanlar tanrı'ya inanırlar," der mustafa mond'un ağzıyla, "çünkü öyle şartlandırılmışlardır."

    dini ise şu şekilde basite indirger: "gözyaşlarından arındırılmış hristiyanlık; işte soma bu."

    tüm bunlara karşılık vahşi john'ın dileği daha duygusaldır:

    "ben keyif istemiyorum. tanrı'yı, şiiri, gerçek tehlikeyi istiyorum. özgürlük, iyilik, günah istiyorum!"

    mustafa mond, bitirici darbeyi indirir:

    "... açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkını ve ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını istiyorsunuz."

    omuzlarını silkip, sonlandırır on yedinci bölümü: "hepsi sizin olsun."

    romanda geçen karakter isimlerinin tesadüf olmadıklarını düşünüyorum. öyle ki aralarında bonaparte, shaw gibi isimler vardır.

    özetle, cesur yeni dünya, aslında bravo! yeni dünya, insanı gelecek için umutsuzluğa sürükleyen, kusursuzca ilerleyen medeniyetin duygusuzluğunu anlatan harika bir bilim-kurgu örneğidir.
  • "İnsan vazgeçebildiği eşya oranında zengindir" diyen Thoreau'nun sözüne göre aslında ne kadar da fakiriz değil mi?
    Öncelikle biraz Thoreau'dan bahsedelim, çünkü bu adam hakkında iki kelam etmeden kitaptan bahsetmek oldukça anlamsız olur. Sonuçta Gandhi'yi Martin Luther King'i, Tolstoy'u, Proust'u ve daha yazarsam bitmeye niyeti olmayan bir sürü ismi derinden etkilemek sadece böyle bir adamın yapabileceği bir şey. 1800'lü yılların ortalarında köleliğe karşı çıkmak, devletin kalkınma politikalarını eleştirmek gibi kötü(!) huyları olsa da bizce mazur görülebilir. Bu kadar kişiyi etkilediği felsefesinin temeli de sivil itaatsizlik makalesine dayanmakta. (Benim okuduğum basımda kitabın sonuna iliştirilmişti)
    Dünyadaki güzel keşiflerin, icatların çoğunun ya kötü bir olaydan sonra yada şans eseri olduğunu hepimiz biliyoruz, sivil itaatsizlik makalesi de aynen böyle ortaya çıkmış. Köleliğin desteklenmesi için harcanacağını bildiği vergileri vermeyi reddedince kendini hapiste bulmasıyla zihninde bir şimşek çakmışçasına bu makaleyi yazmaya koyuluyor. Yılların birikimi de var tabii ama farkında olmadan beklediği kıvılcım gelmiştir sonunda.

    Biraz da kitaba değinmek gerekirse isminden ne anlattığını az çok anlamışsınızdır ammavelakin işin felsefesi çok çok daha ötedir. Thoreau amcamız insan yaşayışının çoğu yerine değinir ve mantıksız davranışlarımızı gözler önüne serer bu kitapta. Bir bakarsınız moda tutkunlarını eleştirir,kullandığı örnek de tam altı çizilesidir: "Londra'daki baş maymun bir şapka geçirir kafasına, diğer maymunlar da peşinden onu izler" Bir de bakmışsınız neden ihtiyacımız olmayan onca şeyi satın alır kendimizi boş yere mutsuzluğa sürükleriz, mutluluğu ararken elimizdekini de böylece neden kaybederiz diye sorar kendince. Bunları sohbet havası vererek yapar ama siz anlarsınız size sorduğunu, yanıtınız yoktur yada kendinizi kandırdığınız bir tanesi göz kırpar size. Büyük bir 'Fight club sever' olarak nasıl oradaki baş karakterimiz evini yakıp basar gider arkasına bakmadan, Thoreau amcamız da bırakır varını yoğunu(çoluk çocuk derdi de yoktur zaten) Walden gölünün kenarına yerleşir. Kitapta sadece gölü betimlemek için birkaç bölüm ayrılmış ama ben betimlemelerden hazetmediğim için hızlı geçmiş olabilirim <çaktırmayın ;) >. Naturalizm akımının büyük bir temsilcisi olarak göle öyle bir bakar ki sanki cennetten bir parça tarif eder. Gidip baksak 'normal göl işte' deriz ama biz mecnun olmadıktan sonra Leyla da güzel değildir ki zaten.
    Çoğumuzun içinde olan alıp başını gitmek hayalini bu zat-ı muhterem bizden 2 yüzyıl önce bizim yerimize gerçekleştirmiştir. Bizimki laftadır sadece, nasıl olacak ki şimdi her şeyi bırakıp? diye düşünürüz ama kadim felsefenin öngörüsüne göre "Yerin dibini boylamadan arşın üstüne yükselemezsin."

    Kitabı okurken siz de küçük şirin kulübesindeki bu adamı izler, bazı düşüncelerine konuk olursunuz. Ayrıca okuduğundan çabuk etkilenen biriyseniz dikkatli olun yoksa bir bakmışsınız tası tarağı toplamış gidiyorsunuz.

    Kitapla tanışmam İnto the Wild(yabana doğru diye çevirmişler) filmi sayesinde oldu, iyiki de olmuş. Yoksa bu oturgaçlı düşüngeç Büyük natüralist Thoreau'dan bihaber olacaktım. İyi okumalar :)