• Hiçbir insan diğer insanları gerçekten anlamaz. Elinden en fazla, onları da kendisi gibi olduğunu varsaymak gelir.
  • Aynı insan değil gibisin."
    "Değilim. Belki kimse uzun süre aynı kalmıyordur."
  • Bu bir hikâye.
    Bir gün de, şişman bir kadın, aç ama şişman bir kadın gelmiş, '
    Generalim, kocamı öldürdünüz, beni beş çocuğumla dul bıraktınız.
    Halimiz perişan. Yaptığınız devrimin sonucu bu, mu?' demiş.
    'Pancho kadını, şimdi benim de yaptığım gibi iyice süzmüş.
    Pancho yardımcılarına dönüp, Beş kilo para tartın bu kadına" demiş.
    Eh, bu epeyce para eder. Bir tel parçasıyla paraları deste yapıp bağlamışlar, kadın da paraları alıp gitmiş.
    Az sonra bir yüzbaşı gelmiş, selam vermiş ve 'Generalim' demiş, 'biz onun kocasını vurmadık.
    Sarhoştu, hapishaneye kapadık.' Pancho paraları sallayarak giden kadından gözlerini ayırmadan,
    Gidip, herifi vur. Zavallı dul kadını hayal kırıklığına uğratamayız!' demiş.
  • 208 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Kitap kağıdı kaç derecede tutuşup yanar? -Bir saniye, hemen geliyorum dedi ve geri döndüğünde 451 Fahrenheit dedi. Ben de “ah, bu güzelmiş” diye düşünüp sonra tersine çevirdim: “Fahrenheit 451” dedim ve işte size kitabın ismi. Kitabı okurken bazen böyle bir dünyada yaşasaydım ve işim (polis olduğum için yakmak demiyorum), kitap okuyan insanları yakalamak olsaydı, ne yapardım diye sordum. Sanırım bana verilen emirlere kesinlikle aykırı hareket ederdim. Kitapların olmadığı, kitap okumanın suç olduğu ve bulunan kitapların, bulunduğu yerde anında yakıldığı bir dünyayı tahayyül edemiyorum. İşin tabi başka da bir yönü var. Bu insanlar kitaplara neden bu kadar çok düşman oldular? Kitapların mutsuzluk verdiği, farklı düşünceler ortaya çıkardığı ve insanlar arasında anlaşmazlık meydana getirdiği gibi bir düşünce savunuluyor. Ve bu anlaşmazlıkların savaşlara sebebiyet verdiği, insanlarda farkındalık oluşturarak gerçekleri görmelerini sağladığı, bunun da insanlarda umutsuzluk hissini artırdığı sonucu çıkarılıyor. Ama gözden kaçırılmaması gereken bir husus daha var ki o da, kitapların olmadığı bir dünyada dahi savaşların hüküm sürmeye devam ettiği. Zaten kitapda da bu mesaj, okuyucuya güzelce hissettiriliyor. Hayır, mutsuzluğumuzun sebebi kitaplar ya da onların bizlerde açığa çıkardığı düşünceler değiller. Eğer öyle olsalardı kitapların olmadığı bir dünyada neden savaşlar devam etsindi? Tabi diyebilirsiniz, orada anlatılanlar kurgu. Bu yüzden gerçekte kitapları yok etmeden, onların olmadığı bir dünyada savaşların olup olmayacağını bilemeyiz.” Hayır, bilebiliriz. Çünkü günümüzdeki savaşlar kitaplar yüzünden mi çıkarılıyor ki olmadıkları bir dünyada barış ve huzur bizleri bulsun. Bilakis savaşları çıkaranlar da kitap okumayan insanlar. Aslında dikkat ettiğimizde okuduğumuz kitabın, bugün içerisinde yaşadığımız dünya olduğunu fark etmiyor muyuz? Ne demek istiyorum? Bugün dahi insanlar arabalardan, maçlardan, telefonlardan, dizilerden, magazin haberlerinden, herhangi bir kanaldaki “Sherlock kadının” bugün hangi olayı açığa kavuşturduğundan bahsediyor. Kitaplardan, dergilerden, bilim yazılarından, ülkenin geleceğinden, siyasette ve sosyal yaşamımızda olması gerekenlerden bahseden kaç kişi gördünüz. Ya da şöyle söyleyeyim, üniversitelerimizdeki öğrencilerimizden kaç tanesi sınav haftasına bir-iki kala değil de bütün yıl ders çalışıyor, araştırma yapıyor, müfredat dışında kitaplar okuyor? Kaçımız elimize aldığımız kitabın daha onuncu sayfasına gelmeden uykumuzun geldiğini hissetmiyor? Televizyon bizi esir almış durumda. Kapalı bir kutudan bahsetmiyorum. Telefonlarımız, bilgisayarlarımız, tabletlerimiz… Bunların hepsi birer televizyondur. Tabi ki bunlarla haşır neşir olmak zorundayız, öğrenebilmek için. Ama daha iyisini yapabiliyor muyuz? Aslında Fahrenheit 451 çok da uzak bir ütopya değil. Tarihte nice örnekleri mevcuttur. Tarihte yakılan kütüphanelere baktığımızda neler kaybettiğimizi düşünmek insanlığın geçmişi ve geleceği adına acı veriyor. Bugün dahi tarihimizi koruyamadığımız gibi kütüphanelerimize de gereken önemi veremiyoruz. En son 2003’de Bağdat Kütüphanesi ve Tarih Müzesi’nde bulunan binlerce yıllık, 17 bin tarihî eser ve yüzbinlerce el yazması kitap, önce Amerikalı tarihî eser kaçakçıları, sonra da Bağdatlılar tarafından yağma ve talan edildikten sonra yakılmıştır. Geçmişten ders çıkarmadığımız ortada. Hiç değilse bugünden bir şeyler öğrenerek geleceğe güvenle bakabilelim…
  • İnka tapınaklarına bilim adamlarını götüren yerliler, ara sıra oturmaktadır ve bilim adamları da mecburen onlarla birlikte beklerler. Hedefe ulaşılıp sebep sorulunca, yerlilerin verdikleri cevap çok enteresandır:

    “-Ruhlarımız geride kalmışlardı, onları bekledik.”

    İnka tapınaklarına giden yerliler, ruhlarının geride kaldıklarını fark ederek ruhlarını bekliyorlar. Nasıl fark ettiler ruhlarının bedenlerinin uzağında kaldığını, bunun alâmetleri var mı idi? Biz neden fark edemiyoruz? Ya da en basiti şu soruyu soralım:

    “-Bedenimizde rûhumuzun varlığını fark ediyor muyuz? Rûhumuz, bedenimizde güçlü mü, sağlıklı mı? Beden devletimizi kim yönetiyor?”

    Bilim, insanoğlunu tarif ederken insanoğlunun biyolojik, psikolojik ve sosyal bir varlık olduğunu söyler. Yani insanın fizyolojik bir bedeni vardır ve yeme, içme, ısınma, giyinme gibi ihtiyaçlarının karşılanması gerekir. Psikolojik bir varlıktır. Çünkü onun bir iç dünyası vardır, rûhu vardır. Rûhunun da beslenmesi gerekir. Sosyal bir varlıktır, toplum içinde yaşar, dost-arkadaş edinir, evlenir, çoluk çocuk sahibi olur. Yapayalnız yaşayamaz. İnsanlara ihtiyacı vardır.

    Bedenini, yani biyolojik tarafını beslemek, geliştirmek ve iyileştirmek için insanoğlu çok buluşlar yaptı. Estetiğinden, nefes alma tekniklerine, özel bir şekilde terkip edilmiş kendi kanını vücuduna şırınga etmekle hücrelerini yenilemeye, onarmaya, hâsılı epey şeyi başardı.

    Kurduğu ya da girdiği arkadaş grupları ile sosyal olma ihtiyaçlarını sanal da olsa karşılıyor. İnsanlar gerek teknolojik, gerekse ekonomik bakımdan, imkânlar nisbetinde belki de en güzel dönemlerini yaşıyorlar. Bedenlerimiz, yani nefsimiz çok mutlu olmalı! Acaba öyle mi?

    Garip bir şekilde, insanlık mutlu değil. Mutluluğu “sahip olmakla eş” kabul ettik, her şeyin sahibi olmak için çok çalışıyoruz. Bir şeye sahip olup anlık mutluluk duyarken, hemen yine mutsuzlaşıp, ondan daha güzel sahip olunacak şeyler olduğunu görüp bu kez onu hedef alıyoruz. Elimizdekini beğenmeyip, başkalarının elindekine gözümüzü dikip onlara sahip olmak istiyor, tekrar hüzünleniyoruz. Hep bir başkaları ile kıyas içindeyiz. Arabalar, evler, eşler, eğitim, mevki; bunun sonu da yok. Sahip olma arzusu artınca kibir, hırs haset de devreye girip bataklık oluşuveriyor; neye sahip olursak olalım, çıkamıyoruz içinden…

    “Hevâsını (arzusunu) tanrı edinen kimseyi gördün mü?..” (el-Furkan, 43) âyeti, nefsinin her dediğine boyun eğen bizlerin çıkmazını anlatıyor. Bedenine nefsini hükümdar edenlerin zavallılığını…

    Depresif, endişeli; korkuları gün geçtikçe büyüyen, bir sürü bedeni süslü insanlar… Bunlar aç falan değil, savaşta evlâtlarını da kaybetmiş değiller. İnsanlık mutlu değil. Neden acaba? Rûhumuzu nerede bıraktık, şu an rûhundan haberi olan var mı? Varlığını ya da yokluğunu fark eden var mı? Mutsuzluğumuzun sebebi, modern zamanların en büyük derdinin cevabı bu sorunun içinde…

    Cenâb-ı Hak, insanoğluna içinde korku olmayan, mutluluk deposu, mânevî neşe kaynağı, sevgi madeni, dostluk madeni, aşk ve hayranlık madeni, harika bir öz üfledi. Bu bizim rûhumuzdu. Mutlu olmamız için bedenimizi rûhumuzun yönetmesi gerekiyordu. Sultan ruh olmalı idi, nefis ise hizmetkâr… İşler yolunda gitmedi; nefis sultan oldu bedene, ruh çok örselendi. İbadetler dahî ruhsuz olunca işler daha beter sarpa sardı.

    Tabiat harika… Güzel Türkiyenin en güzel yerlerine arınma, temizlenme otelleri kurmuşlar. Nefes teknikleri ile, az yiyerek, çok hareket ederek, tabiat yürüyüşleri, hayat sohbetleri; taşlar, kokularla arınma teknikleri ile mutluluğu aramaya çalışıyor insanoğlu… Milyonlarca para ödüyorlar, mutlu olmak için… Seyahatler düzenleniyor, seyahatte sıhhat vardır diye… Türkiye’yi beğenmeyen yurtdışına gidiyor; arınmak, huzur bulmak için… Birçok kitap var, arınmak adına… Kitapla başaramayanlar için beş yıldızlı otellerde şatafatlı seminerler veriliyor; beynini, zihnini temizleme teknikleri öğretiliyor. Yoga, meditasyon, ne ararsan var…

    Stres; çağın vebası, kolerası… Doktor, hemen hastalığın teşhisini koyuyor; stres, hastalığınızın sebebi stres… Stresin tarifi, zaaflardan kaynaklanan güçsüzlükler topluluğu… Ne garip değil mi, nefsini ilâh edinen insanlığın, nefsinin zaafları ile yani “ilâhı” ile başı dertte…

    Rûhumuz, en büyük mutluluk kaynağımız… Öyle programlanmış, sevince mutlu oluyor. En büyük sevgi kaynağı, Cenâb-ı Allah olduğu için rûhumuzun tek ilâcı var: Allâh’ı sevmek! O’nunla birlikte olunca mutlu oluyor, Allâh’ı tanıyınca, O’na yakınlaşınca mutlu oluyor insan…

    Rûhun temel gâyesi, ayrıldığı Yaratan’a ulaşmaktır. O’nun sevgisine ulaşmak!. O sebeptendir ki, şeytanın bütün derdi, kendi mutsuz dünyasına insanı da ortak etmek için insanı Allah’tan uzaklaştırmaktır. Kur’ân dinlendiği zaman Allâh’a yaklaşıldığını anlayan müşrik Araplar, o sebepten kulaklarını tıkamışlardır. Mutluluk, Allâh’a yakınlıkla doğru orantılı… Allâh’ı çok sevmekle doğru orantılı…

    “İnsanlardan kimi de Allah’tan başka şeyleri O’na eş tutuyorlar da onları, Allâh’ı sever gibi seviyorlar. Oysa îman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. O zulmedenler, azâbı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allâh’a ait olduğunu ve Allâh’ın azâbının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke anlasalardı.” (el-Bakara, 165)

    Örselenmeden, hakaret edilmeden güzelliklerle tanıştırılmaya ihtiyacı var rûhun; tabiat ile, hayvanlar, ağaçlar, çiçekler ile, su ile, deniz ile… Rûhun fonksiyonu; hayran olmak, şaşırmak, coşkun akan su gibi olmak… Rûhun bunları yaşaması için imkânlar sağlanmalı, engellemeler olmamalı ki, güven ve sevgi ile dolu olarak hayata başlayabilsin.

    Çocukların, Allâh’ın onu çok sevdiğini, bütün bu nimetleri onun için verdiğini, kâinattaki her şeyi onun hizmetine seferber ettiğini, Allâh’ın kulunu aslâ yalnız bırakmadığını, her an onunla olduğunu bilmesi lâzım. Anne ve babalar, kolları sıvayıp çocuklarına Allâh’ı, Allâh’ın sevdiklerini sevdirmeleri gerekiyor. İhtiyacın hâricinde her şeyin israf olduğu, bununla kişinin mutlu olamayacağı anlatılıp, çocuklara nefis terbiyesi yapılması gerekiyor. Elindeki ile yetinmesinin, kendisini gerçekten mutlu edecek olan rûhunu yükseltme gayretine girmesinin öğretilmesi gerekiyor. Duâ etmesi, Allah ile sohbet etmesi, dertlerini Rabbine anlatması, O’nunla arasını hoş tutması, kulun dünyada en büyük ihtiyacının Allah ile birlikteliği, O’na yakınlığı, O’na güvenmesi, O’na dayanması olduğunun öğretilmesi gerekiyor.

    Nefret, rûhun faaliyeti değildir, küslük de… Kıskançlık, haset; rûhun faaliyeti değildir. Karşılıksız paylaşmak, onu mutlu eder. Gözyaşlarını dindirince mutludur o!. Doğum gününde pasta yiyince mutlu olan ruh değil, nefistir. Kişi, rûhunu nelerin mutlu ettiğini öğrenince, bedeninde kimin sultan olduğunu hemen anlar.

    Dünyevîleşmek, her şeye sahip olmak, rûhu mutlu etmez. Rûhun mutluluğu, kalıcı mutluluktur. Yaratılanı seven, ilk onların yaralarını görür, onları tedavi eder. Ruh bu işi iyi biliyor. Ağaçların dilinden anlar, rüzgâr ile dost olur, suyun sesini dinler, kâinatla konuşur ruh… Bunların hepsini başarabilir, yeter ki, nefis devreden çıksın. Bir yerde enâniyet, kavga, hırs, haset, kibir, gıybet, tembellik varsa, ruh orada zayıflar. Bu ise psikolojik rahatsızlık demek!. Yürümeyi, koşmayı, mânevî sohbetleri, dostluğu sever ruh… Vahşî ve süflî diskoları değil; âhenkli mûsikîyi, renkleri, sanatı sever. Toprağın bir parçası olan bedene âdeta topraklama yapar, iki parçayı bir araya getirmeyi sever.



    -Fatma Hale Sağım
    Deneme
  • Mutsuzlugumuzun nedeni bircok kişi olabilir.ama mutsuzlugumuzdan biz sorumluyuz