• Askerî konuşlanış suyun duruşu gibidir, su yüksekten aşağıya doğru akar, Askerî konuşlanış da [düşmanın] güçlü tarafından sakınıp zayıf tarafına saldırmaktır; su nasıl ki yerin şekline uyarak aşağı doğru akarsa savaş da düşmanın durumuna göre zaferi tayin eder.

    Nasıl ki suyun sabit bir şekli yoktur, savaşta da tek bir konuşlanış yoktur. Düşmanın değişen hareketlerine rağmen muzaffer olana akıllı komutan denir. Bu tıpkı beş elementin döngüsü, mevsimlerin değişmesi, günlerin kısalıp uzaması, ayın doğup batması gibidir.
  • Muzaffer Akar 'a ithafen.

    1. BÖLÜM:

    "Siz şanslı çocuklarsınız. Tertemiz caddelerden yürüyerek kaloriferli sınıflara okumaya geliyorsunuz. Hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorsunuz."

    İlkokul öğretmenim her gün tekrarlardı bu cümleyi. Ne konuda şanslı olduğumuzu bilmezdik. Kendimizi hep şanslı görürdük. Aile ortamında, sokakta her yerde şanslı olduğumuzu belirtirdik. Ancak kaloriferle ısınmanın şansla alakası neydi anlamıyorduk. Soba daha çok ısıtmaz mı bizleri? Hem ateşi seyretmek ne kadar zevklidir.

    Peki ya caddelerden yürüyerek eve gelmenin nesi şanstı. Habire arabalar ezecek korkusuna kapılırdık. Büyükler sizi bir yere götürmek isterse sakın gitmeyin laflarıyla tembihlenirdik. Öğretmenimiz yalan söylüyordu aslında biz şanslı falan değildik.


    2. BÖLÜM:

    Kitabı bitirince ne okudum ben dedim kendime. Sanki bir yemek yemiştim ve doymamıştım. Kapağını kapatmadan tekrar ilk sayfayı açıp okumaya başladım. Bu kitap, bu konu, bu anlatılanlar bana bir yerlerden tanıdık geliyordu ama nereden bilmiyordum. İkinci okuyuşum bitince fikrim değişmemişti. Acaba tanıdık gelen neydi. Sinema filmi olduğunu biliyordum ve açıp izledim. Evet bu oydu. Ben bu filmi çok küçükken izlemiştim. Ama bana tanıdık gelen şey kesinlikle bu değildi. Başka bir şeyler vardı ve ben onu bulana kadar okumaya devam ettim.

    Şaka değil gerçek üstüne bir daha ve bir daha okudum. Bu nasıl bir kitap ki kendini bana peşpeşe dört kere okutmuştu. Roman değil şiir gibi, rüya gibi. Bir hayal, bir özlem, bir ... bir .... nasıl tanımlayacağımı bilemeyeceğim bir şey okudum.

    40. yıl özel baskısını bana hediye eden Sevgili abimiz Muzaffer Akar'a teşekkür ederken, böyle güzel bir kitapla bugüne kadar tanışmayan kendime sadece kızdım.

    Kendi dilimden yazılan bir kitaba, hem tanıdık hem de çok yabancıydım. Küçükken öğretmenimin gün aşırı tekrarladığı o cümle bir tekne gibi beynimdeki kayalara çarpa çarpa battı kitabı her okuyuşumda. O karlar üstüme üstüme yağdı. Ölen bebekler sanki kucağımdaydı. Ve sonunda bana tanıdık gelen şeyi bulmuştum.


    1. BÖLÜMÜN DEVAMI:

    Öğretmenimiz haftalık izne ayrıldığı bir dönem ailem ve birkaç akraba toplanıp komşu şehir Trabzon'un bir köyüne gitmiştik. Neden gittiğimizi hatırlayamasam da ne gördüğümü hala hatırlarım. Bu kitabı okuyunca tüm detaylar daha da çok belirdi hafızamda.

    Evin çocukları okula gitmek için hazırlanıyordu. Evin büyüklerinden biri "İstersen sen de okula git oynarsınız." dedi. Beni alırlar mı okula? diye düşünürken yapacak daha eğlenceli bir şey olmadığından peşlerine takılıp okula gittim.

    Gördüğüm okul benim okulum gibi 3 katlı bir okul değildi. Sadece iki sınıf vardı. Tabelanın birinde 1. 2. 3. sınıflar diğerinde 4. ve 5. sınıflar yazıyordu. Bizim okulda her sınıfın A, B, C, D si bile vardı oysa. Öğretmen, şuan ismini hatırlayamadığım peşine takılıp okuluna geldiğim kızı çağırıp beni göstererek bir şeyler sordu. Sonra beni çağırdı ve bana da epey soru sordu. Hangi okula gidiyorum, kaçıncı sınıftayım, neden bugün okulumda değilim gibi soruları cevapladım.

    Ben 3. sınıf öğrencisi olduğum için beni 1. 2. 3. sınıflara misafir öğrenci olarak aldılar. Öğretmen derse başlayalı biraz geçmişti ki üşüdüğümü hissettim. Öğretmen de farketmişti bu durumu. İki çocuğun ismini söyleyip sobaya odun atıp kapıyı açmalarını söyledi. İki sınıfın ortasındaki koridordan biraz daha geniş bölümde hiç farketmediğim bir soba vardı. Öğrenciler sadece teneffüste ısınabiliyordu üstelik soba başında sırayla durabiliyorlardı. Ancak o an bana çok güzel bir şeymiş gibi gelmişti bütün bunlar.

    Sonra yine derse devam ettik. Aynen kitapta anlatıldığı gibiydi. 1. sınıflar resim çizsin. 2. sınıflar cümle kursun. 3. sınıflara ise şimdi hatırlayamadığım bir konuları anlatmaya başladı öğretmen. O an, o kadar çok bilgiliyim ki, böyle olmalı, bunları anlatmadınız gibi bazı eklemelerle konuya fazlaca dahil olmuştum.

    İkinci ders, sınıfa çok fazla bilgili geldiğimden dolayı beni 4. ve 5. sınıfların okuduğu sınıfa gönderdiler. Pek tabi orada da fırtınalar estirdim. Çok biliyorum, çok çalışkanım, dahi miyim neyim? Şımarıklık tavan yapmış göklerde uçuyorum. Herkesin bana uzaylıymışım gibi bakması da cabası. Düşünüyorum ben aslında çok çalışkanım ama bizim öğretmenimiz bize hep bilmediğimiz konuları anlatıyor. Bu okuldaki öğretmenler gibi bildiğim konuları anlatsa okul birincisi bile olurum diyorum kendi kendime. Bu okulda okumak ne şans olur benim için diyorum.

    Öğretmenimi suçluyorum içimden. Hani biz şanslı çocuklardık. Hani caddelerden yürüyerek okula gidip gelmek bulunmaz nimetti. Halbuki burada her şey ne kadar da güzeldi. Hayvanlarla iç içe, çiçekler böcekler. Ağaçlardan meyve koparıp yiyorlar teneffüslerde. Sobaya odun atmak ne kadar zevkli bir şeydir kimbilir. Her şey gözümde o kadar kusursuzdu ki bıraksalar hep orada kalacaktım.

    Tek beğenmediğim kısmı ise suyu ve sabunu olmayan tahta kulübe tuvaletti. Kızların ve erkeklerin aynı tuvaleti kullanması garip gelmişti bana. Bizim okul hiç böyle değildi. Çocuklardan biri kenarda yığılı çuvallarda bulunan kuru ağaç yaprakları ve otların ne amaçla kullanıldığını anlatıyordu. Ben nasıl şaşkınlık belirtisi gösterdiysem, "Sen Almanya'dan mı geldin?" diye sordular. Cevap veremeden öğretmen seslenmişti. Çocuklar herkes sınıfa!" Evet zil yoktu.

    Günün hatta ayın ve yılın en gözde öğrencisi olarak 1 günlük köy okulu maceramı bitirmiş küme halinde bir sürü çocuk sırayla evlere dağılıyorduk. Ne kadar güzeldi arkadaşlarınla yanyana evlerde oturmak. Benim en yakın arkadaşlarım hep başka başka yerlerde oturuyordu.

    Bunun gibi türlü türlü düşüncelerle büyülenmiş bir halde kendi evime ve sonunda okuluma kavuşmuştum. Pırıl pırıl kapıları, pencereleri, perdeleri hatta kaloriferi olan okuluma. Gelişmiş bir şehirde yaşamıyordum ama şehir merkezinin en lüks ilkokulunda okuyordum. Bir köy okuluna göre oldukça donanımlı bir okuldu.

    Bu yaşadıklarımı kesinlikle öğretmenime anlatmalıyım. Şanslı olan bizler değiliz onlarmış diyecektim. Biz caddelerden okula geliyoruz onlar çiçekli patikalardan geliyordu. Okulun ortasında yanan soba ne güzel ısıtıyordu. Üstelik öğretmenler ne anlatsa biliyordum. Ben aslında çok zekiyim siz bunu fark etmiyorsunuz öğretmenim!!!

    Ders boyunca epeyce kafasını şişirdim öğretmenimin. Sadece kendimce güzel olan şeyleri anlattım elbette. Beşinci sınıfların çözemediği soruları hep ben çözdüm, beni 5. sınıfa gönderin orası daha kolay dedim. Artık nasıl böbürlenip artistlendiysem "Son ders seni test yapacağım bütün soruları doğru çözersen 5. sınıfta okuyacaksın." dedi.

    Son ders geldi çattı nihayet. Ders boyunca sorular bana bakıyordu ben sorulara. Nasıl oluyor anlamıyordum. Daha geçen hafta çözüyordum 5. sınıf sorularını şimdi neden çözemiyorum. Üç, dört tane çözmüş olsam da o gün, o okuldaki gibi fırtınalar estiremiyordum. Sonuç tahmin ettiğim gibi hüsran çıktı.

    Ama öğretmenim bunlar bilmediğim şeyler. Oradaki öğretmen bildiğim soruları sormuştu diyerek isyana devam ettikçe öğretmenim daha çok kızıyordu. Ben yaşadıklarımı, öğretmenim beni takdir etsin, gurur duysun diye anlatmıştım halbuki. Öğretmenim neden kızıyordu anlayamıyordum. Sonunda bir açıklamayı yaptı. "İstemiyorsan gidip o okulda okuyabilirsin. Onlar eğitimde geri kalmış, sen müfredata uygun ilerliyorsun bunları büyüyünce anlarsın." dedi. Müfredat nedir diye soramadım utandım. Rezilliğimi ve aldığım büyük hayat dersini çantama koyup evime dönmüştüm.

    2. BÖLÜMÜN DEVAMI:

    Kitap 4. kez yine bitince uzun bir düşünme süresi yaşadım. Küçükken elbette şanslıydım. Azıcık öksürük tutsa anında doktora götürürdü annem. Ki doktorları hiç sevmezdim. Öğretmenim doğru söylemişti hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorduk. Bir yerlerde bebeler doktorsuzluktan ölürken ben, her doktora götürülüşüme lanet okurdum içimden.

    Kitaptaki o büyüleyici anlatım beni o kadar büyüledi ki oraya gidip bir mevsim geçirmek isterim. Sadece insanlara yardım etme amacıyla. Ve pek tabi o Süryani kitapçının benim için kitap seçmesi şartıyla.

    Keşke bu şehirde de öyle bir kitapçı olsaydı ve kitaplarımı hep o seçseydi.

    Ve her insanın hayatında bir kez olsun bir sürgün hayatı yaşayıp kendini tanımasını isterdim.

    SONUÇ: Bize şanslısınız diyen öğretmenimiz batı kentindeki bir okuldan gelmişti oradaki öğrencilerle kıyaslayınca bizim şanslı olduğumuzu düşünüyordu. Ve benim yaşadıklarım ise iki Karadeniz kentindeki farklılıklardı. Eğitim ve sağlıkta eşitsizlikler Türkiye'nin her yerinde her zaman var. Her ne kadar ülkemiz azıcık gelişme göstermiş olsa da böyle eşitsizliklerin hala bitmediğini biliyorum. Umarım kırk sene sonra 80. yıl özel baskısını okuyan genç nesle yazılanlar çok yabancı gelir.
  • Muzaffer Akar 'a itfahen

    "Simdi mükemmel takma organlar yapıyorlar; bacağın kesik mi degil mi farkında bile olmazsın."

    Sen hiç, birisini böyle teselli etmek zorunda kaldın mı? Yada şöyle sorayım birisini kesilen bacağı için teselli etmek zorunda kalsan neler hissedersin?


    Kitabı elime aldığımda herkes gibi dikkatimi çeken ilk şey kapağındaki asker fotoğrafı oldu. Asker, savaş, cephe gibi olgular biraz gözümü korkuttu. Nasıl okuyacağım diye tereddütte kaldım bir an için. Hiç bu tarz bir kitap okumamıştım dan ziyade uzun zamandır roman bile okumamıştım.

    Bir yanda kitabın konusunun bana uzak oluşunun gözümü korkutması (Öyle ya askerlik mevzularını hep erkeklerinin ilgi alanı sonuçta. Asker rütbeleri, silah çeşitleri, operasyon şekilleri vs.) Diğer yanda ise kitabı hediye eden kişinin sitemizin en kıymetli okurlarından Muzaffer Akar'ın oluşu. Bana okuyamayacağım bir kitabı göndermez dedim ve terazimde hangi tarafın ağır bastığını hemen görmüş oldum.

    Diğer hediye kitabım Hakkari'de Bir Mevsim uzun zamandır okumak istediğim bir kitap olduğu halde ben okumaya bu kitaptan başlamak istedim. Kitap hakkındaki tereddütlerimin gereksiz olduğunu bir an önce görebilmek için önceliği bu kitaba verdim ve bir kere daha yanılmadığımı anladım.


    Peki kitap ne anlatıyor?

    ---------------------------------------------------------
    SAVAŞTA İNSANLARIN BİRBİRİNİ NASIL ACIMASIZCA ÖLDÜREBİLDİĞİNİ ANLATIYOR.

    “Gencim, yirmi yaşındayım. Ama hayatta umutsuzluktan, ölümden korkudan ve acı uçuruma sürükleyen anlamsız bir dıştanlığın kösteklenmesinden başka bir şey tanımıyorum. Milletlerin birbirlerine zorla düşman edildiğini ve hiç ses çıkarmadan, hiçbir şey bilemeden budala, uysal ve bönce birbirlerini öldürdüklerini görüyorum. Dünyanın en zeki beyinlerinin, bütün bunları daha ustaca ve daha devamlı yapmak için yeni silahlar ve yeni laflar bulduklarını görüyorum.”

    Savaşların hiç eksik olmadığı dünyamızda her geçen gün yüzlerce insanın göz göre göre öldürülüşünün tüm insanlığa haberler vasıtasıyla iletildiğini görüyoruz. Ve bizler bu durumları sadece uzaktan seyretmek zorunda kalıyoruz. Evet insanların insanları katletmesini artık sıradan görmeye başlar olduk. Halbuki savaş ortamında o insanlar neler yapar, neler düşünür bunlar hiç aklımızdan geçmiyor.

    ----------------------------------------------------
    SAVAŞTA HERKESİN TRAVMA GEÇİREBİLECEK DERECEDE PSİKOLOJİSİNİN BOZULABİLECEĞİNİ ANLATIYOR.


    "Bir defasında derin bir uykuya dalıyorum. Bir sarsıntıyla birden havaya sıçradığım zaman nerede bulunduğumu kestiremiyorum. Yıldızları, havai fişekleri görünce bir şenlik sırasında bahçede uyuyakaldığımı sanıyorum bir an için"

    Travma; kişide ani ve şiddetli bir şekilde ortaya çıkan ve kendisini korkutabilen bir takım etkilerin ortaya çıkmasıdır. Düşünün yanı başınızda beraber yiyip içtiğiniz o insanların bir hiç uğruna can çekişmelerine ve dolayısıyla ölümlerine şahit oluyorsunuz. Her an sıranın size gelebileceğini biliyorsunuz. Böyle bir psikolojiyle insan nasıl rahatça uyuyabilir ki?

    ---------------------------------------------------------
    SAVAŞTA KİMSESİZ OLDUĞUNUZU ANLATIYOR.

    "Asker ateş altında kendini boylu boyunca yere attığı zaman, ölüm korkusuyla yüzünü toprağa bastırıp, ellerini ayaklarını yere geçirdiği anda toprak onun biricik arkadaşı, kardeşi, anasıdır."

    Savaşta askerler her ne kadar o ortamda kalabalık olsa da aslında tek başına olduklarının farkındalar. Çaresizler aslında ve ne yapabileceklerini, nasıl kurtulabileceklerini bilemeyecek kadar acizler. Sadece biraz daha yaşamak istiyorlar.

    --------------------------------------------------------

    SAVAŞ BİTSE BİLE İNSANIN ESKİ HAYATINA DEVAM EDEBİLMESİNİN ÇOK ZOR OLDUĞUNU ANLATIYOR.

    "Ah, anne, anneciğim! Niye başımı dizlerine koyup uyuyamıyorum artık? Oysa içimden ağlamak geliyor. Beni teselli etmeni istiyorum."

    Yaşadığı korkunç olaylar sonrası neler hisseder insan. İçe kapanıklık, yalnız kalmaktan korkma, başkalarına muhtaç olma, tedirginlik sebepsiz ağlamalar, kabuslar ve uykudan aniden sıçramalar.

    ---------------------------------------------------------

    Son olarak filmi olduğunu öğrenince kitabı okuduktan sonra filmini izlemeyi düşünüyordum. Biter bitmez filmi açtım fakat filmi hiç beğenmedim tamamını izleyemedim. Neden derseniz kitabı okurken her şey o kadar güzel ve gerçekçi canlanmış ki kafamda filmden aynı tadı alamadım. Tüm karakterlerin fiziksel ve kişisel özellikleri olsun, yaşanılan o acı olaylar ve savaş sahneleri olsun o kadar belirgindi ki gözümde film bana aynı gerçekliği veremedi. Ve benim kafamdaki renkli kanlı, canlı sahnelerin yanında film siyah beyazdı. Bu kadar gerçekçi bir şekilde kafamda canlanabilmesini elbette kusursuz hayal kurabilme gücüme bağlamıyorum. Erich Maria Remarque ın olayları anlatış tarzını varın siz hayal edin. Üstad Behçet Necatigil 'in muazzam çevirisinin büyük katkısını da unutmayalım.

    İncelemeyi paylaşmadan evvel değinmediğim yerler olabilir diye bir iki inceleme okudum kitap hakkında ve Nobel ödülü almış olduğunu öğrendim. Sonuna kadar hak etmiş. Okumamazlık etmeyin bence.
  • * “O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.
    * Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (O'ndan da) yardım göremezsiniz!” (Hud 112-113)
    * “İşte bunun için, durma tevhid üzerinde anlaşmaya davet et. Ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların nefsani heveslerine sakın uyma! …”(Şûrâ 15)

    ** Müminler için ağır sorumluluklar yükleyen bu kavram, bizler için çok büyük bir öneme haizdir.

    Bu hitaplar, doğrudan Peygambere olmasına rağmen, O’nun (sav) şahsında bütün müminlere de yöneliktir. Vahye ilk teslim olan ve takvada daha üstünü de bulunmayan Hz. Muhammed’e (sav) sanki bir “uyarı” şeklinde yönelen “emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” hitabı, uyulması gereken hususun ciddiyetini yeterince göstermektedir. Bu nedenledir ki, Resulullah (sav)’ın “bu hitabın karşısında saçlarım ağardı.” dediği naklolunmuştur.

    Bu ayetin nüzul gerekçesine ilişkin olarak Hud Suresi 12. ayette gerekli izahatı bulmamız mümkündür. Müşriklerin Allah’ın Resulünü yolundan döndürmek için çeşitli yollar denedikleri bilinmektedir. Bunlardan biri de O’nun psikolojisini tahribe yönelik çabalarıdır. Nitekim bu nedenle “O Allah’ın elçisi ise üzerine gökten bir hazine indiriliverse ya” veya “Yanında melekler gelip O’nun peygamberliğine şahitlik ediverse ya” diyerek, O’nun halet-i ruhiyesini bozmak ve vahyi tebliğden vazgeçirmek istemektedirler. Ayette bu hususa şöyle değinilmektedir:

    “Belki de sen (müşriklerin "Ona (gökten) bir hazine indirilseydi veya onunla beraber bir melek gelseydi!" demelerinden ötürü sana vahyolunan âyetlerin bir kısmını (duyurmayı) terk edeceksin ve bu yüzden ruhun daralacaktır. (İyi bil ki) sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekîldir.” (Hûd 12)

    İbn-i Abbas Kur’an’ın tamamı içinde Resulullah’a bundan daha şiddetli ve çetin bir ayet gelmediğini söyler. O Makam-ı Mahmud sahibi ve yüce bir ahlak üzere olmasına rağmen Rabbinin bu hitabına muhatap olmuştur. Bu ne kadar büyük bir ikazdır. Gerçektende istikamet üzere dosdoğru olmanın önemini bundan daha iyi anlatan başka bir örnek yoktur.

    O halde Resulullah (sav)’e ve müminlere emredilen bu ağır sorumluluk nedir? Bilinmelidir ki; Resulullah (sav) de bir insandır ve muhataplarının kimi sözleri O’nu etkilemektedir ve bu sözler O’nun kalbini daraltmaktadır. Rabbi vahiyleriyle O’nu zaman içinde eğitmekte ve bütün kulları için en güzel örnek haline getirmektedir. Ancak bu süreç, bizzat hayatın içinde cereyan etmektedir ve Resulullah de bu süreci bir beşer olarak yaşamaktadır. O’nun kalbini daraltacak müşriklerin sözlerinden mahzun olmakta, kimi zaman müşriklerin hevalarına uymaması konusunda sert uyarılar almakta ve “şah damarının koparılması” tehdidine dahi muhatap olmaktadır. Elbette Resulullah hiçbir zaman müşriklerin hevalarına tabii olmamıştır. Fakat bu iddialara cevap verirken beşer tabiatının gereği olarak, kimi zaman bazı zorluklar yaşamış olması da tabiidir.

    Gerçekten doğru yol üzerinde sebat etmek zorlu işlerdendir. Şeytan, her yerden yaklaşır ve türlü tuzaklar kurar. Bunlara karşı uyanık olunmalıdır.

    Müminler kimi zaman ağır musibetlerle imtihan olurlar, sabırları denenir; kimi zaman fetih, nasr ve nimet verilerek şükredip etmeyecekleri konusunda imtihan edilirler. Kimi zaman dünya hayatının süsü, yol üzerindeki engellerden biri olarak önlerine çıkar. İman ettik demekle Cennet’e gireceklerini ve imtihan edilmeyeceklerini sananlar, kimi zaman korku ve açlık ile, mallardan, canlardan, ürünlerden eksiltme ile imtihan olunurlar. Kimi zaman Musa’nın Rabbi’ne teslim olduk dedikleri için ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi imtihanına muhatap olurlar ve içlerinde de peygamberleri olduğu halde; “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek ölçüde ağır şekilde imtihan edilirler. Bu zorluklara göğüs geren müminlerin imtihanı bununla da bitmez. Zira eğitim süreci bir bütündür. Ve her yönde kemale ermedikçe, takvaya ulaşılmaz.

    Müminlerin karşılaşacakları diğer bir zorluk ise “geçici dünyanın süsü” ile imtihan edilmektir. Şeytan her yolun başına oturur ve dünya hayatının nefse hoş gelen ziynetlerine çağırır. Zorluk sınavından başarıyla çıkan kimseler ise, daha ziyade bu sınavla zorlanırlar ve yolda dökülenlerden olurlar. Kur’an, bu konuda Resulullah’ı, müşriklerin hevalarına uymaması konusunda defalarca uyarmıştır.

    “Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara 120)

    Bu uyarılardaki vurgu sadece Kuran’a ittiba ile sınırlı değildir; bilakis, yola çıktıktan sonra, yolun zorluk ve tüm tuzaklarına tabi olmamayı da ihtiva eder. Müminler Cennetin kolay elde edilemeyeceğini, canları ve malları karşılığında ona ulaşabileceklerini bilmelidirler. “İnandık” demekle bırakılmayacaklar ve imtihan edileceklerdir. Müminler “yoldan çıkmamak” konusunda hassas olmalıdırlar. Müminler kendilerine bir “hayır” dokunduğunda sevinip şımarmamak ve böbürlenmemekle emrolunmuşlardır. Nimetler sınanmak amacıyla verilir ve gereğinin yapılıp yapılmadığı sorulur. Müminler dünyanın geçici nimetlerine aldanmamalıdırlar.

    “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir…” (Enam 32)

    “Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!” (Ankebut 64)

    “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah'ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” (Hadid 20)

    Müminler fetih ve Allah’ın yardımı geldikten sonra bile istiğfar etmekle emrolunmuşlardır. Allah yolunda elde edilmiş olsa da fetih ve Nasr dahi insanı azdırabilir ve dalalete kapı aralayabilir.

    O halde her halükârda dosdoğru duruş sahibi olmak gerekir. Yani önce İlahı birlemek, sonra sadece O’nun emirlerine, kendi heva ve hevesimizden ilaveler yapmadan yine O’nun emrettiği şekliyle tabi olmak, bunu yaparken de yine O’nun bizlere “en güzel örnek olarak sunduğu” habibinin metoduyla yorulmak, sadece O’nun rızası için, O’nun adaletini dünyada geçerli kılacak çalışmayı yapmak lazımdır.

    İstikamet üzere olmak, mücadele sürecinde müşriklerin belirli dönemlerde denedikleri tuzaklara karşı da uyanık olmayı gerektirir. Müşrikler sahip oldukları zenginlik ve refahın niçin müminlere de verilmediğini sorarak onların zihinlerinde kuşkular oluşturmak isterler. Peygambere tabi olanların “en alt tabakadan” insanlar olduğu“ şayiasını yayarak Peygamberinin davetinin de en alt tabakadakilerin süfli işlerinden olduğu imasında bulunurlar. “Niçin yanınızda hazine yok?”, “Hani nerede melekten orduların?”, “Öncekilere verilen mucizelerden sen niye gösteremiyorsun?” türünde kuşkular üreterek, insanları "zayıf damarlarından" yakalamak ve yoldan çıkarmak isterler. Allah ise müşriklerin bu “saf bozucu” iddialarına karşı, ganiy olanın kendisi olduğunu, müşriklerin geçici olarak sahip olduğu ve böbürlendikleri dünya nimetlerinin, iktidarın ve zenginliğin onları kurtarmaya yetmeyeceğini beyan eder ve müminlere de bu ifsat edici (bozguncu) vesveseler karşısında, gevşemeden, sabır ve namazla kendisinden yardim istemelerini öğütler. Kafirlerin sahip olduğu bu geçici nimetler, bazen müminlerin aklında kimi soru işaretleri bırakabilir. Ve kendi kendilerine; “madem biz üstün olan Allah’ın hizbindeniz; o halde neden, onların sahip oldukları bizlerde yok” diye sorabilirler. Bu şeytanin vesvesesidir ve cevabını yine Kur’an vermektedir. Emredildiği şekliyle çalışan ve bu yolda sebat gösteren müminlere Yüce Allah (cc) şöyle vadeder:

    “…o günleri insanlar arasında çevirip durmaktadır...” (Ali İmran 140)

    “…zalimler nasıl bir inkilap ile devrildiklerini göreceklerdir.” (Şuara 227)

    “…(dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir; yapmakta oldukları şeyler (zaten) bâtıldır.” (Hud 16)

    “(Bunlar iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” (Kehf 104)

    “Allah “Yeryüzünde müminleri mirasçı kılacaktır.” (Kasas 5)

    “…Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır...” (Enbiya 105)

    Fakat bu vaadin gerçekleşmesi için de bazı şartları vardır. Bu şartların en önceliklilerinden biri de, tavizler karsısında uyanık olmaktır. Kafirler, müminleri yoldan çıkarmak için, verecekleri küçük bir taviz karşılığında onları “uzlaşmaya” davet ederler. Buna göre müminler “yönetime” katılmalıdırlar. Eğer böyle yapıp da Darul Nedve’ye girmeyi kabul ederlerse, Mekke şirk düzenini onaylamış olacaklardır. Müşrikler bunun bilincindedir ve “Biraz sizin Tanrınıza biraz da bizim tanrımıza tapalım” önerisini bunun için getirirler. Hatta “kadınsa kadın, paraysa para, krallıksa krallık” teklif ederler. Yani bir anlamda “İslamizasyon” politikası uygularlar. Ama vazgeçemeyecekleri bir şartları vardır; putlarına sövülmeyecektir. Yani şirk düzenlerinin temellerine ilişilmeyecektir. İşte bu apaçık bir tuzaktır. Müminler buna aldanmamalıdır. Her halükârda:

    “…Hüküm yalnız Allah’a aittir.” (Yusuf 40)

    Ayetinde olduğu gibi haykırmalıdırlar.

    Müminler asla; “bugüne kadar rejimin kaymağını hep başkaları yediler, bugün biraz da Müslümanlar yesinler” dememelidirler. Müminler asla “fundamentalizm para etmedi, o halde bir de tek parti iktidarında ülke yönetimini biz devralalım. Önce ekonomiyi vs. düzeltelim, sonra başörtüsü gibi meselelerle ilgileniriz” dememelidir. Müminler asla “ülke menfaatleri neyi gerektiriyorsa onu yapacağız” diyerek Müslüman kardeşinin canını, namusunu, kanını satmamalıdırlar. Müminler asla “sistemi içeriden fethetme” yöntemine tevessül etmemelidirler. Belki bu düşünce nefse hoş gelebilir; ama bu yol yol değildir. Yolcusunu perişan eder, zelil kılar, delalete sürükler. Bu bizzat Kur’an ifadesiyle Allah (cc)’nın Hud Süresinde bildirdiği üzere zulmedenlere meyletmektir. Akıbeti ise hüsrandır. “Yönetime katılma” dişlilerin parçası olmayı kabul etmektir. Müminler şirk düzeninin dişlisi olmak yerine o dişlilere tabiri caizse “çomak sokmalıdırlar”. Çünkü bu çarklar işledikçe arasına girenleri sistemin istediği ayarda öğütecektir. Bu nedenle Hz Peygamber Darul Nedve’nin başına geçmesi tekliflerini; “bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz, yolumdan dönmem” diyerek, kesin bir dille reddetmiştir. Yine O (sav) asla; “önce şu krallığa bir geçeyim, iktidarımı bir perçinliyiyim, ekonomiyi, ahlaki vs. düzelteyim, sonra tevhidi açıklar; insanları emredildiğim yola davet ederim, iktidarın imkanlarını da bunun için kullanırım” dememiştir. Zira O (sav) bilmektedir ki, daveti başta gizlediğinde, bir daha asla geri dönemeyecektir. Dönmek istese de müşrikler bu kez; “Seninle aramızda bir anlaşmamız vardı; anlaşmamızı niçin bozuyorsun, niçin sözünde durmuyorsun?” diyerek, kendisini sıkıştıracaklardı. Çünkü yanlış üzerinde ne kadar mesafe alınırsa, doğrudan o kadar uzaklaşılmış olur. Bu nedenle Hz. Peygamber, Rabbani yönetimin gereğine uymuş, onların bütün uzlaşma tekliflerini reddetmiş ve bu konuda en ufak bir gevşeme göstermemiştir. Evet bu reddiye, günümüz liderlerinin Müslümanlar adına, İslam adına kafire sunduğu uzlaşma ve yozlaşma tekliflerine hayır demektir!

    Yine bu reddiye, İslam adına, sisteme zararsız, tabiri caizse sistemin muhafızlığını yapacak kalifiye elemanlar yetiştirmeye hayır demektir.

    Yine bu reddiye, her ne amaçla olursa olsun, zalimin zulmünü meşrulaştıracak olan, ortaklık, başkanlık tekliflerine hayır demektir!

    İlahlaşan kişi veya kurumlar ne kadar dayatırlarsa dayatsınlar özel alanda farklı, kamusal alanda farklı düşünmek ve davranmak gibi bir lüksümüz yoktur bizim! İslam hayatın her alanını düzenleyen hükümler getirmiştir. Bugünkü uzlaşmacı, diyalogcu, tavizci liderlere sormak lazımdır. Sizler İslam adına kimi örnek aldınız da Müslümanları peşinizden sürüklüyorsunuz? Yine sormak lazımdır ki, (haşa) Allah (cc) ve Resulünden daha mi iyi siyasetçisiniz de; O’nun Resulüne emrettiği metodun dışına çıkarak, heva ve heveslerinizden alternatif yolar üretip Müslümanları selin sürüklediği çer-çöpler haline getiriyorsunuz.

    Ve dönüp müminlere sormak lazımdır: Allah Resulünün yolunda mı yoksa O’nun metodunu dahi bilmeyen insanların ürettiği yollarda mı yorulacaksınız?

    Ve yine sormak lazımdır müminlere: Bizim iradelerimizi kimler elimizden aldı? Kim bizim malımızı-mülkümüzü talan etti? Kimler bizi dilenciliğe mahkum etti? Kimler bizi bizim anlamadığımız birtakım tanımların, yaftaların içine hapsetti; kim tanımladı bizi? Kim ölü toprağı saçtı üzerimize? Kim toprağımızı, ekmeğimizi, denizimizi, ırmağımızı, otlağımızı, bahçemizi, ormanımızı kirlettikten gayri, zihnimizi de kirletti? Elimizdeki, dilimizdeki, kitabımızdaki kelime ve kavramlarımızı alıp da bize ‘yeni(!)’, ‘çağdaş(!)’, ‘muasır uygarlık seviyesini yakalamış(!)’ kelime ve kavramları kimler yutturdu? Kimler bizi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kapısında ‘hak’ aramaya yöneltti? Duamızı kim çaldı? Seherlerde tabiatla birlikte uyanıp, Rablerini zikreden bizleri, gece yarılarına kadar televizyon denen aygıtla halvet kılarak, leş gibi bir uykudan sonra sabahleyin ancak mesaiye geç kalmayacak biçimde kalkar vaziyete bizi kimler getirdi? Dua yerine, kadın bedeni pazarlayan reklamları kim ezberletti bizlere? Tekasür suresini unutturup, paralarımızı faize yatırmayı kim tavsiye etti bize? Rızkı Allah’tan bilen biz Müslümanları kim rızkın kulu yaptı? Hani Allah ekberdi? Hani Allah Kerimdi? Hani Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktu? hani nerede namusumuz? Hani Müslümanların hiçbir şekilde pazarlık konusu yapmadıkları şeylerin başında gelen kadın şerefi ve asaleti? Hani Müslüman kadının saçının bir teli bile haramdı? Hani kadın, yani namus yüzünden kan akar, savaş çıkardı, ne oldu da kadınlarımızı, kızlarımızı üç beş kuruş kazanç getirecek diye kapitalizmin kokuşmuş ofislerinde modernlik adına soyundurup hizmetçi yaptık? Kadınlarımızın köyde tarlada çalışmalarını bunun için mi eleştiriyorduk? Ne çabuk unuttuk aç yatan komşumuzu? Lükse ayırdığımız paraların izahını ne de kolay yapar olduk böyle?

    Hele de şu, peşinde sürüklendiğimiz liderlerin, daha düne kadar kara dediklerine bugün ak demeleri yok mu?

    Kimi Müslüman kimlikli insanlar, çok değil; bundan on sene öncesine kadar, şeytani düzen olarak açıklamakta beis görmedikleri demokrasiyi, bugün nasıl da bu çağda olabilecek en iyi ve en ideal tek rejim olarak görmektedirler? Ne değişti on yılda? Yoksa dünya yandı yıkıldı, yeniden kuruldu da, bütün kavramlar yeniden mi tanımlandı? Ülkeler, devletler, siyasi rejimler, ideolojiler yeniden mi kuruldu? Şu an İslam diye bir din yok mu yoksa?! Henüz İslam’ın irsal edilmediği, karanlık cahiliyye çağında mı yasıyoruz?

    Kimler üretti sorunları göğüsleyen Müslümanlar yerine, ehven-i şer taktikleriyle sıvışan bu kalabalıkları?

    Bütün bu tavizler ve zillet fotoğraflarına rağmen zorba ideoloji ve müntesipleri, durmadan daha fazlasını istemediler mi? Her geri adım atışımızda bir adım daha üzerimize gelmediler mi? Kadınlarımızı, hastasından, memurundan, öğrencisine kadar perukladıktan sonra, erkeklerimizin de sakalına, kalemine, duruşuna kadar peruklamadılar mi?

    Bizler adına kimler verdi bu tavizleri? Düşmanlarımız bize komplo kuruyorlarken bizler ne ile meşguldük? Onlar bizim başımıza çoraplar örüyorlarken bizim misyonumuz neydi? Elin adamı, kavgada hem vurup hem de ‘ah beni dövüyorlar’ kurnazlığını oynuyorken, bizler acaba hangi önemli meseleleri hallediyorduk?

    Sizlere Ebu Garip Hapishanesinden Nur bacımızın çığlığını hatırlatıyorum. Şöyle yazmıştı Ümmete hitabettiği mektubunda:

    “Bizi ve kendinizi birkaç dolar karşılığında pazarlardaki köleler gibi Amerikalılara ve Siyonistlere mi sattınız? Haysiyet ve şerefinizi ne çabuk kaybettiniz? Allah’ın bizleri sizlere emanet olarak verdiğini ne çabuk unuttunuz?

    Sizler sıcak evlerinizde, sevdiklerinizle beraber oturup, karınlarınızı doyuruyorken bizim maruz kaldığımız aşağılanmayı ve çektiğimiz açlığı; sizler su içiyorken bizim çektiğimiz susuzluğu, sizler derin uykularda iken Amerikalıların bizlere yaşattığı uykusuz geceleri, sizler giyinikken bizim yaşadığımız çıplaklığı, bizi soyup önlerine sıraya dizmelerini nasıl anlatabilir, nasıl kelimelere dökebilirim ???

    Amerikalılar, Ebu Garip’te namusunuzu her gün ayaklar altına alıyor. Mektubumu okuyanları Allah adına, buradaki vahşiliklere dur demeye çağırıyorum. Burada her gün ırzımıza geçiyorlar. Avazımız çıktığı kadar çığlıklar atıyoruz, ama kimsenin bizi duyduğu yok!

    Sizler, ey bizim dini liderlerimiz olarak ortada tozup gezenler!

    Müslüman’a yapılan bu cinsel ve hayvani eziyetler karsısında, hala nasıl oluyor da açık alınla ortalarda görünebiliyorsunuz?

    Eğer kalbinizde, ruhunuzda bir zerre miktarı insanlık, haysiyet, onur ve şeref varsa, birleşin, gelin ve bizi kurtarın…

    Sizlere yalvarıyoruz: Allah için birleşin, bizleri, Amerikalıları ve karnımızdaki onların piçlerini öldürün!

    Bizler çoktan ölüme razıyız, gelin ve burayı yerle bir edin!”

    Evet, yeniden soralım kendimize: Şu gün Allah Resulü (sav) getirmiş olduğu hükümler aramızdayken ve her birimizi ayrı ayrı Allah’ın dinine yardıma davet ederken bizlerin verdiği cevaplar neler, Allah için düşünelim bir kez!

    Acaba “seni tanıyorum, sen yalan söylemezsin, sen Muhammedul Eminsin; ama ben yine de, hocama, şeyhime, efendime bir danışayım, öyle gelirim” mi?

    Yoksa “senin davet ettiğin şeylere bizler de inanıyoruz, sen haklısın, ama; bizler de senin yapmak istediğini farklı metotlarla yapmak istiyoruz, hepimiz de senin, rızasına davet ettiğin Allah’ın rızasına talip kişileriz, sen o usulle, biz de bu usulle çalışalım” mi deriz?

    Yoksa “Rabbinin sana 1400 yıl önce verdiği, bizlere de herhangi birini yalanlamadan itaatimizi emrettiği ayetlerini ezberden biliyoruz. Hatta bu ayetleri anlamak için 20 ayrı ilim de öğrendik, ama şimdilik biz şu ayetleri tercih edelim ve bunlarla amel edelim, diğerleri bizleri fazlaca sıkıntıya sokacak” gibi bir yaklaşımla mürtetlerden mi oluruz?

    Yoksa Allah Resulünün hayatını, metodunu araştırıp “işittik ve itaat ettik” dedikten sonra, davasını hiç umursamayan gafillerden mi oluruz?

    Ve yine; O (sav); bizzat talep ettikleri ve hükümler ortadayken, O’nun bir Ebu Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı, Ali’si (r. anhum) olurdum diyebilecek kaç yiğit var, kaç talip var aramızda?

    Soralım kendimize; Allah’ın dini için modelini büyüteceğimiz arabamız kadar da olsa kaygılanıyor muyuz şu günlerde?

    Neyi bekliyoruz, Allah’ın ayı tekrardan ikiye bölmesini mi? Yoksa yeni bir peygamber mi?

    Bizler çok güçlüyüz aslında. Hayatımızın her alanında uymamız, uygulamamız gereken Allah’ın kelamı, Resulünün sünneti bütün diriliğiyle aramızda iken, gücümüzün, silahımızın paramızın veya adamımızın olmadığını ileri sürmek Kuran’ı hiç tanımamaktan başka bir şey değildir. Dikkat edelim, Kuran’a iman etmemek demiyorum, çünkü Kuran’ı tanımadan ona iman edilmez. Sadece Fatiha Süresi bile bizlere bütün dünya siyasetiyle başa çıkacak imkanı veren bir kaynaktır, bir rehberdir. Müslümanlar olarak hem Fatiha’yı okuyalım, hem de dünyanın yüzkarası, maskarası olalım! Bunu hangi akıl kabul eder?

    Müslüman olarak bizler dini yalnızca Allah’a has kılmakla emrolunmuşuz. Fatiha Suresinde bunu defalarca söylüyoruz. Yalnızca Allah’a ibadet edeceğimizi, O’ndan başka Rab tanımadığımızı, yalnızca Allah’tan yardım beklediğimizi itiraf ve beyan ediyoruz. Bu bir beyandır. Bir icap ve kabuldür. Bir senet imzalamaktır. Müslüman bu senede, namus sözleşmesine, en fazla sadık kalması gereken insan demek değil midir? Bizler bu sözleşmeye sadık kalmazsak kimden bekleyeceğiz sadakati? Biz Müslümanlar olarak ilk etapta yapmamız gereken, gerçek bir adam gibi verdiğimiz söze bağlı kalmak, ağzımızdan çıkan söze kulak vermektir. Allah’tan başka İlah kabul etmemek, sadece Allah’a ibadet etmek ve yalnızca O’ndan yardim beklemek…

    Bizler tıpkı Resuller gibi, Sünnetullah’a uygun tarzda, Kuran’ın ruhuna tam muvafık biçimde hareket edersek, başımıza hiçbir sıkıntının gelmeyeceğini, her şeyin toz pembe olacağını vadetmemiz mümkün müdür? Hayır! Bu durumda da peygamberlerin başlarına ne gelmişse, Müslümanların başlarına da benzerleri gelebilir. Ama önemli olan bizim kendi üzerimize düşeni yapmamızdır. Allah da kendisine ait olanı yapacaktır. Bizler kendi üzerimize düşeni hakkıyla yapmalıyız ki; dünyada işlediğimiz büyük küçük bütün amellerimizin serildiği ve Cehennemin dehşetinden sapsarı kesildiğimiz o gün, Rabbimize karşı mazeretimiz olsun.

    Hak üzerinde sebat etmek, yol alırken de ifrat ve tefritten uzak durmak zordur. Ve elbette tevhidin faturası çok ağırdır, ama ahiretteki mükafatını düşününce bu fatura son derece cazip olmaktadır. Bu dünyada kendimizi bütün risklerden berkenar etmek, tamamen risksiz, konforlu bir hayat özlemi, bizleri zillete götüren en önemli faktördür.

    Yaşadığımız dünyada, sahih İslam anlayışına sahip olduğumuzda ve bunda direndiğimizde suyun akışının tersine yüzdüğümüzü unutmayalım. Bu dünyada yaşarken öyle veya böyle, ne pahasına olursa olsun mutlaka bir sonuca ulaşmak diye de bir kaygımız olmamalı… Zaferle değil, seferle yükümlü olduğumuzu unutuyoruz çoğu zaman.

    Müslümanca yaşamanın tatili olmadığı gibi, bu yürüyüşün 3-5 km’lik değil uzun bir yürüyüş olduğunu, fani vücudumuz kara toprağa girinceye kadar sürecek bir maraton olduğunu hatırımızdan çıkarmayalım.

    Bu yol çetin ve zorluklarla dolu olduğundan, zaman zaman yorulup ağırlaşsak da durmadan, geriye dönmeyi, yan yollara sapmayı akıldan bile geçirmeden, ağır ve emin adımlarla “Akıbet muttakilerindir” emri ilahisini hatırdan uzak tutmadan yola devam edelim. Müminler olarak bu zorlu yolculukta:
    “…Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kafir kavme karşı bize yardım et...” (Bakara 250)
    “…Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl; kafirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl!” (Ali imran 147)