" Emrolunduğun Gibi Dosdoğru Ol." Acaba Öyle miyiz? :
* “O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.
* Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (O'ndan da) yardım göremezsiniz!” (Hud 112-113)
* “İşte bunun için, durma tevhid üzerinde anlaşmaya davet et. Ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların nefsani heveslerine sakın uyma! …”(Şûrâ 15)

** Müminler için ağır sorumluluklar yükleyen bu kavram, bizler için çok büyük bir öneme haizdir.

Bu hitaplar, doğrudan Peygambere olmasına rağmen, O’nun (sav) şahsında bütün müminlere de yöneliktir. Vahye ilk teslim olan ve takvada daha üstünü de bulunmayan Hz. Muhammed’e (sav) sanki bir “uyarı” şeklinde yönelen “emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” hitabı, uyulması gereken hususun ciddiyetini yeterince göstermektedir. Bu nedenledir ki, Resulullah (sav)’ın “bu hitabın karşısında saçlarım ağardı.” dediği naklolunmuştur.

Bu ayetin nüzul gerekçesine ilişkin olarak Hud Suresi 12. ayette gerekli izahatı bulmamız mümkündür. Müşriklerin Allah’ın Resulünü yolundan döndürmek için çeşitli yollar denedikleri bilinmektedir. Bunlardan biri de O’nun psikolojisini tahribe yönelik çabalarıdır. Nitekim bu nedenle “O Allah’ın elçisi ise üzerine gökten bir hazine indiriliverse ya” veya “Yanında melekler gelip O’nun peygamberliğine şahitlik ediverse ya” diyerek, O’nun halet-i ruhiyesini bozmak ve vahyi tebliğden vazgeçirmek istemektedirler. Ayette bu hususa şöyle değinilmektedir:

“Belki de sen (müşriklerin "Ona (gökten) bir hazine indirilseydi veya onunla beraber bir melek gelseydi!" demelerinden ötürü sana vahyolunan âyetlerin bir kısmını (duyurmayı) terk edeceksin ve bu yüzden ruhun daralacaktır. (İyi bil ki) sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekîldir.” (Hûd 12)

İbn-i Abbas Kur’an’ın tamamı içinde Resulullah’a bundan daha şiddetli ve çetin bir ayet gelmediğini söyler. O Makam-ı Mahmud sahibi ve yüce bir ahlak üzere olmasına rağmen Rabbinin bu hitabına muhatap olmuştur. Bu ne kadar büyük bir ikazdır. Gerçektende istikamet üzere dosdoğru olmanın önemini bundan daha iyi anlatan başka bir örnek yoktur.

O halde Resulullah (sav)’e ve müminlere emredilen bu ağır sorumluluk nedir? Bilinmelidir ki; Resulullah (sav) de bir insandır ve muhataplarının kimi sözleri O’nu etkilemektedir ve bu sözler O’nun kalbini daraltmaktadır. Rabbi vahiyleriyle O’nu zaman içinde eğitmekte ve bütün kulları için en güzel örnek haline getirmektedir. Ancak bu süreç, bizzat hayatın içinde cereyan etmektedir ve Resulullah de bu süreci bir beşer olarak yaşamaktadır. O’nun kalbini daraltacak müşriklerin sözlerinden mahzun olmakta, kimi zaman müşriklerin hevalarına uymaması konusunda sert uyarılar almakta ve “şah damarının koparılması” tehdidine dahi muhatap olmaktadır. Elbette Resulullah hiçbir zaman müşriklerin hevalarına tabii olmamıştır. Fakat bu iddialara cevap verirken beşer tabiatının gereği olarak, kimi zaman bazı zorluklar yaşamış olması da tabiidir.

Gerçekten doğru yol üzerinde sebat etmek zorlu işlerdendir. Şeytan, her yerden yaklaşır ve türlü tuzaklar kurar. Bunlara karşı uyanık olunmalıdır.

Müminler kimi zaman ağır musibetlerle imtihan olurlar, sabırları denenir; kimi zaman fetih, nasr ve nimet verilerek şükredip etmeyecekleri konusunda imtihan edilirler. Kimi zaman dünya hayatının süsü, yol üzerindeki engellerden biri olarak önlerine çıkar. İman ettik demekle Cennet’e gireceklerini ve imtihan edilmeyeceklerini sananlar, kimi zaman korku ve açlık ile, mallardan, canlardan, ürünlerden eksiltme ile imtihan olunurlar. Kimi zaman Musa’nın Rabbi’ne teslim olduk dedikleri için ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi imtihanına muhatap olurlar ve içlerinde de peygamberleri olduğu halde; “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek ölçüde ağır şekilde imtihan edilirler. Bu zorluklara göğüs geren müminlerin imtihanı bununla da bitmez. Zira eğitim süreci bir bütündür. Ve her yönde kemale ermedikçe, takvaya ulaşılmaz.

Müminlerin karşılaşacakları diğer bir zorluk ise “geçici dünyanın süsü” ile imtihan edilmektir. Şeytan her yolun başına oturur ve dünya hayatının nefse hoş gelen ziynetlerine çağırır. Zorluk sınavından başarıyla çıkan kimseler ise, daha ziyade bu sınavla zorlanırlar ve yolda dökülenlerden olurlar. Kur’an, bu konuda Resulullah’ı, müşriklerin hevalarına uymaması konusunda defalarca uyarmıştır.

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara 120)

Bu uyarılardaki vurgu sadece Kuran’a ittiba ile sınırlı değildir; bilakis, yola çıktıktan sonra, yolun zorluk ve tüm tuzaklarına tabi olmamayı da ihtiva eder. Müminler Cennetin kolay elde edilemeyeceğini, canları ve malları karşılığında ona ulaşabileceklerini bilmelidirler. “İnandık” demekle bırakılmayacaklar ve imtihan edileceklerdir. Müminler “yoldan çıkmamak” konusunda hassas olmalıdırlar. Müminler kendilerine bir “hayır” dokunduğunda sevinip şımarmamak ve böbürlenmemekle emrolunmuşlardır. Nimetler sınanmak amacıyla verilir ve gereğinin yapılıp yapılmadığı sorulur. Müminler dünyanın geçici nimetlerine aldanmamalıdırlar.

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir…” (Enam 32)

“Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!” (Ankebut 64)

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah'ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” (Hadid 20)

Müminler fetih ve Allah’ın yardımı geldikten sonra bile istiğfar etmekle emrolunmuşlardır. Allah yolunda elde edilmiş olsa da fetih ve Nasr dahi insanı azdırabilir ve dalalete kapı aralayabilir.

O halde her halükârda dosdoğru duruş sahibi olmak gerekir. Yani önce İlahı birlemek, sonra sadece O’nun emirlerine, kendi heva ve hevesimizden ilaveler yapmadan yine O’nun emrettiği şekliyle tabi olmak, bunu yaparken de yine O’nun bizlere “en güzel örnek olarak sunduğu” habibinin metoduyla yorulmak, sadece O’nun rızası için, O’nun adaletini dünyada geçerli kılacak çalışmayı yapmak lazımdır.

İstikamet üzere olmak, mücadele sürecinde müşriklerin belirli dönemlerde denedikleri tuzaklara karşı da uyanık olmayı gerektirir. Müşrikler sahip oldukları zenginlik ve refahın niçin müminlere de verilmediğini sorarak onların zihinlerinde kuşkular oluşturmak isterler. Peygambere tabi olanların “en alt tabakadan” insanlar olduğu“ şayiasını yayarak Peygamberinin davetinin de en alt tabakadakilerin süfli işlerinden olduğu imasında bulunurlar. “Niçin yanınızda hazine yok?”, “Hani nerede melekten orduların?”, “Öncekilere verilen mucizelerden sen niye gösteremiyorsun?” türünde kuşkular üreterek, insanları "zayıf damarlarından" yakalamak ve yoldan çıkarmak isterler. Allah ise müşriklerin bu “saf bozucu” iddialarına karşı, ganiy olanın kendisi olduğunu, müşriklerin geçici olarak sahip olduğu ve böbürlendikleri dünya nimetlerinin, iktidarın ve zenginliğin onları kurtarmaya yetmeyeceğini beyan eder ve müminlere de bu ifsat edici (bozguncu) vesveseler karşısında, gevşemeden, sabır ve namazla kendisinden yardim istemelerini öğütler. Kafirlerin sahip olduğu bu geçici nimetler, bazen müminlerin aklında kimi soru işaretleri bırakabilir. Ve kendi kendilerine; “madem biz üstün olan Allah’ın hizbindeniz; o halde neden, onların sahip oldukları bizlerde yok” diye sorabilirler. Bu şeytanin vesvesesidir ve cevabını yine Kur’an vermektedir. Emredildiği şekliyle çalışan ve bu yolda sebat gösteren müminlere Yüce Allah (cc) şöyle vadeder:

“…o günleri insanlar arasında çevirip durmaktadır...” (Ali İmran 140)

“…zalimler nasıl bir inkilap ile devrildiklerini göreceklerdir.” (Şuara 227)

“…(dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir; yapmakta oldukları şeyler (zaten) bâtıldır.” (Hud 16)

“(Bunlar iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” (Kehf 104)

“Allah “Yeryüzünde müminleri mirasçı kılacaktır.” (Kasas 5)

“…Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır...” (Enbiya 105)

Fakat bu vaadin gerçekleşmesi için de bazı şartları vardır. Bu şartların en önceliklilerinden biri de, tavizler karsısında uyanık olmaktır. Kafirler, müminleri yoldan çıkarmak için, verecekleri küçük bir taviz karşılığında onları “uzlaşmaya” davet ederler. Buna göre müminler “yönetime” katılmalıdırlar. Eğer böyle yapıp da Darul Nedve’ye girmeyi kabul ederlerse, Mekke şirk düzenini onaylamış olacaklardır. Müşrikler bunun bilincindedir ve “Biraz sizin Tanrınıza biraz da bizim tanrımıza tapalım” önerisini bunun için getirirler. Hatta “kadınsa kadın, paraysa para, krallıksa krallık” teklif ederler. Yani bir anlamda “İslamizasyon” politikası uygularlar. Ama vazgeçemeyecekleri bir şartları vardır; putlarına sövülmeyecektir. Yani şirk düzenlerinin temellerine ilişilmeyecektir. İşte bu apaçık bir tuzaktır. Müminler buna aldanmamalıdır. Her halükârda:

“…Hüküm yalnız Allah’a aittir.” (Yusuf 40)

Ayetinde olduğu gibi haykırmalıdırlar.

Müminler asla; “bugüne kadar rejimin kaymağını hep başkaları yediler, bugün biraz da Müslümanlar yesinler” dememelidirler. Müminler asla “fundamentalizm para etmedi, o halde bir de tek parti iktidarında ülke yönetimini biz devralalım. Önce ekonomiyi vs. düzeltelim, sonra başörtüsü gibi meselelerle ilgileniriz” dememelidir. Müminler asla “ülke menfaatleri neyi gerektiriyorsa onu yapacağız” diyerek Müslüman kardeşinin canını, namusunu, kanını satmamalıdırlar. Müminler asla “sistemi içeriden fethetme” yöntemine tevessül etmemelidirler. Belki bu düşünce nefse hoş gelebilir; ama bu yol yol değildir. Yolcusunu perişan eder, zelil kılar, delalete sürükler. Bu bizzat Kur’an ifadesiyle Allah (cc)’nın Hud Süresinde bildirdiği üzere zulmedenlere meyletmektir. Akıbeti ise hüsrandır. “Yönetime katılma” dişlilerin parçası olmayı kabul etmektir. Müminler şirk düzeninin dişlisi olmak yerine o dişlilere tabiri caizse “çomak sokmalıdırlar”. Çünkü bu çarklar işledikçe arasına girenleri sistemin istediği ayarda öğütecektir. Bu nedenle Hz Peygamber Darul Nedve’nin başına geçmesi tekliflerini; “bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz, yolumdan dönmem” diyerek, kesin bir dille reddetmiştir. Yine O (sav) asla; “önce şu krallığa bir geçeyim, iktidarımı bir perçinliyiyim, ekonomiyi, ahlaki vs. düzelteyim, sonra tevhidi açıklar; insanları emredildiğim yola davet ederim, iktidarın imkanlarını da bunun için kullanırım” dememiştir. Zira O (sav) bilmektedir ki, daveti başta gizlediğinde, bir daha asla geri dönemeyecektir. Dönmek istese de müşrikler bu kez; “Seninle aramızda bir anlaşmamız vardı; anlaşmamızı niçin bozuyorsun, niçin sözünde durmuyorsun?” diyerek, kendisini sıkıştıracaklardı. Çünkü yanlış üzerinde ne kadar mesafe alınırsa, doğrudan o kadar uzaklaşılmış olur. Bu nedenle Hz. Peygamber, Rabbani yönetimin gereğine uymuş, onların bütün uzlaşma tekliflerini reddetmiş ve bu konuda en ufak bir gevşeme göstermemiştir. Evet bu reddiye, günümüz liderlerinin Müslümanlar adına, İslam adına kafire sunduğu uzlaşma ve yozlaşma tekliflerine hayır demektir!

Yine bu reddiye, İslam adına, sisteme zararsız, tabiri caizse sistemin muhafızlığını yapacak kalifiye elemanlar yetiştirmeye hayır demektir.

Yine bu reddiye, her ne amaçla olursa olsun, zalimin zulmünü meşrulaştıracak olan, ortaklık, başkanlık tekliflerine hayır demektir!

İlahlaşan kişi veya kurumlar ne kadar dayatırlarsa dayatsınlar özel alanda farklı, kamusal alanda farklı düşünmek ve davranmak gibi bir lüksümüz yoktur bizim! İslam hayatın her alanını düzenleyen hükümler getirmiştir. Bugünkü uzlaşmacı, diyalogcu, tavizci liderlere sormak lazımdır. Sizler İslam adına kimi örnek aldınız da Müslümanları peşinizden sürüklüyorsunuz? Yine sormak lazımdır ki, (haşa) Allah (cc) ve Resulünden daha mi iyi siyasetçisiniz de; O’nun Resulüne emrettiği metodun dışına çıkarak, heva ve heveslerinizden alternatif yolar üretip Müslümanları selin sürüklediği çer-çöpler haline getiriyorsunuz.

Ve dönüp müminlere sormak lazımdır: Allah Resulünün yolunda mı yoksa O’nun metodunu dahi bilmeyen insanların ürettiği yollarda mı yorulacaksınız?

Ve yine sormak lazımdır müminlere: Bizim iradelerimizi kimler elimizden aldı? Kim bizim malımızı-mülkümüzü talan etti? Kimler bizi dilenciliğe mahkum etti? Kimler bizi bizim anlamadığımız birtakım tanımların, yaftaların içine hapsetti; kim tanımladı bizi? Kim ölü toprağı saçtı üzerimize? Kim toprağımızı, ekmeğimizi, denizimizi, ırmağımızı, otlağımızı, bahçemizi, ormanımızı kirlettikten gayri, zihnimizi de kirletti? Elimizdeki, dilimizdeki, kitabımızdaki kelime ve kavramlarımızı alıp da bize ‘yeni(!)’, ‘çağdaş(!)’, ‘muasır uygarlık seviyesini yakalamış(!)’ kelime ve kavramları kimler yutturdu? Kimler bizi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kapısında ‘hak’ aramaya yöneltti? Duamızı kim çaldı? Seherlerde tabiatla birlikte uyanıp, Rablerini zikreden bizleri, gece yarılarına kadar televizyon denen aygıtla halvet kılarak, leş gibi bir uykudan sonra sabahleyin ancak mesaiye geç kalmayacak biçimde kalkar vaziyete bizi kimler getirdi? Dua yerine, kadın bedeni pazarlayan reklamları kim ezberletti bizlere? Tekasür suresini unutturup, paralarımızı faize yatırmayı kim tavsiye etti bize? Rızkı Allah’tan bilen biz Müslümanları kim rızkın kulu yaptı? Hani Allah ekberdi? Hani Allah Kerimdi? Hani Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktu? hani nerede namusumuz? Hani Müslümanların hiçbir şekilde pazarlık konusu yapmadıkları şeylerin başında gelen kadın şerefi ve asaleti? Hani Müslüman kadının saçının bir teli bile haramdı? Hani kadın, yani namus yüzünden kan akar, savaş çıkardı, ne oldu da kadınlarımızı, kızlarımızı üç beş kuruş kazanç getirecek diye kapitalizmin kokuşmuş ofislerinde modernlik adına soyundurup hizmetçi yaptık? Kadınlarımızın köyde tarlada çalışmalarını bunun için mi eleştiriyorduk? Ne çabuk unuttuk aç yatan komşumuzu? Lükse ayırdığımız paraların izahını ne de kolay yapar olduk böyle?

Hele de şu, peşinde sürüklendiğimiz liderlerin, daha düne kadar kara dediklerine bugün ak demeleri yok mu?

Kimi Müslüman kimlikli insanlar, çok değil; bundan on sene öncesine kadar, şeytani düzen olarak açıklamakta beis görmedikleri demokrasiyi, bugün nasıl da bu çağda olabilecek en iyi ve en ideal tek rejim olarak görmektedirler? Ne değişti on yılda? Yoksa dünya yandı yıkıldı, yeniden kuruldu da, bütün kavramlar yeniden mi tanımlandı? Ülkeler, devletler, siyasi rejimler, ideolojiler yeniden mi kuruldu? Şu an İslam diye bir din yok mu yoksa?! Henüz İslam’ın irsal edilmediği, karanlık cahiliyye çağında mı yasıyoruz?

Kimler üretti sorunları göğüsleyen Müslümanlar yerine, ehven-i şer taktikleriyle sıvışan bu kalabalıkları?

Bütün bu tavizler ve zillet fotoğraflarına rağmen zorba ideoloji ve müntesipleri, durmadan daha fazlasını istemediler mi? Her geri adım atışımızda bir adım daha üzerimize gelmediler mi? Kadınlarımızı, hastasından, memurundan, öğrencisine kadar perukladıktan sonra, erkeklerimizin de sakalına, kalemine, duruşuna kadar peruklamadılar mi?

Bizler adına kimler verdi bu tavizleri? Düşmanlarımız bize komplo kuruyorlarken bizler ne ile meşguldük? Onlar bizim başımıza çoraplar örüyorlarken bizim misyonumuz neydi? Elin adamı, kavgada hem vurup hem de ‘ah beni dövüyorlar’ kurnazlığını oynuyorken, bizler acaba hangi önemli meseleleri hallediyorduk?

Sizlere Ebu Garip Hapishanesinden Nur bacımızın çığlığını hatırlatıyorum. Şöyle yazmıştı Ümmete hitabettiği mektubunda:

“Bizi ve kendinizi birkaç dolar karşılığında pazarlardaki köleler gibi Amerikalılara ve Siyonistlere mi sattınız? Haysiyet ve şerefinizi ne çabuk kaybettiniz? Allah’ın bizleri sizlere emanet olarak verdiğini ne çabuk unuttunuz?

Sizler sıcak evlerinizde, sevdiklerinizle beraber oturup, karınlarınızı doyuruyorken bizim maruz kaldığımız aşağılanmayı ve çektiğimiz açlığı; sizler su içiyorken bizim çektiğimiz susuzluğu, sizler derin uykularda iken Amerikalıların bizlere yaşattığı uykusuz geceleri, sizler giyinikken bizim yaşadığımız çıplaklığı, bizi soyup önlerine sıraya dizmelerini nasıl anlatabilir, nasıl kelimelere dökebilirim ???

Amerikalılar, Ebu Garip’te namusunuzu her gün ayaklar altına alıyor. Mektubumu okuyanları Allah adına, buradaki vahşiliklere dur demeye çağırıyorum. Burada her gün ırzımıza geçiyorlar. Avazımız çıktığı kadar çığlıklar atıyoruz, ama kimsenin bizi duyduğu yok!

Sizler, ey bizim dini liderlerimiz olarak ortada tozup gezenler!

Müslüman’a yapılan bu cinsel ve hayvani eziyetler karsısında, hala nasıl oluyor da açık alınla ortalarda görünebiliyorsunuz?

Eğer kalbinizde, ruhunuzda bir zerre miktarı insanlık, haysiyet, onur ve şeref varsa, birleşin, gelin ve bizi kurtarın…

Sizlere yalvarıyoruz: Allah için birleşin, bizleri, Amerikalıları ve karnımızdaki onların piçlerini öldürün!

Bizler çoktan ölüme razıyız, gelin ve burayı yerle bir edin!”

Evet, yeniden soralım kendimize: Şu gün Allah Resulü (sav) getirmiş olduğu hükümler aramızdayken ve her birimizi ayrı ayrı Allah’ın dinine yardıma davet ederken bizlerin verdiği cevaplar neler, Allah için düşünelim bir kez!

Acaba “seni tanıyorum, sen yalan söylemezsin, sen Muhammedul Eminsin; ama ben yine de, hocama, şeyhime, efendime bir danışayım, öyle gelirim” mi?

Yoksa “senin davet ettiğin şeylere bizler de inanıyoruz, sen haklısın, ama; bizler de senin yapmak istediğini farklı metotlarla yapmak istiyoruz, hepimiz de senin, rızasına davet ettiğin Allah’ın rızasına talip kişileriz, sen o usulle, biz de bu usulle çalışalım” mi deriz?

Yoksa “Rabbinin sana 1400 yıl önce verdiği, bizlere de herhangi birini yalanlamadan itaatimizi emrettiği ayetlerini ezberden biliyoruz. Hatta bu ayetleri anlamak için 20 ayrı ilim de öğrendik, ama şimdilik biz şu ayetleri tercih edelim ve bunlarla amel edelim, diğerleri bizleri fazlaca sıkıntıya sokacak” gibi bir yaklaşımla mürtetlerden mi oluruz?

Yoksa Allah Resulünün hayatını, metodunu araştırıp “işittik ve itaat ettik” dedikten sonra, davasını hiç umursamayan gafillerden mi oluruz?

Ve yine; O (sav); bizzat talep ettikleri ve hükümler ortadayken, O’nun bir Ebu Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı, Ali’si (r. anhum) olurdum diyebilecek kaç yiğit var, kaç talip var aramızda?

Soralım kendimize; Allah’ın dini için modelini büyüteceğimiz arabamız kadar da olsa kaygılanıyor muyuz şu günlerde?

Neyi bekliyoruz, Allah’ın ayı tekrardan ikiye bölmesini mi? Yoksa yeni bir peygamber mi?

Bizler çok güçlüyüz aslında. Hayatımızın her alanında uymamız, uygulamamız gereken Allah’ın kelamı, Resulünün sünneti bütün diriliğiyle aramızda iken, gücümüzün, silahımızın paramızın veya adamımızın olmadığını ileri sürmek Kuran’ı hiç tanımamaktan başka bir şey değildir. Dikkat edelim, Kuran’a iman etmemek demiyorum, çünkü Kuran’ı tanımadan ona iman edilmez. Sadece Fatiha Süresi bile bizlere bütün dünya siyasetiyle başa çıkacak imkanı veren bir kaynaktır, bir rehberdir. Müslümanlar olarak hem Fatiha’yı okuyalım, hem de dünyanın yüzkarası, maskarası olalım! Bunu hangi akıl kabul eder?

Müslüman olarak bizler dini yalnızca Allah’a has kılmakla emrolunmuşuz. Fatiha Suresinde bunu defalarca söylüyoruz. Yalnızca Allah’a ibadet edeceğimizi, O’ndan başka Rab tanımadığımızı, yalnızca Allah’tan yardım beklediğimizi itiraf ve beyan ediyoruz. Bu bir beyandır. Bir icap ve kabuldür. Bir senet imzalamaktır. Müslüman bu senede, namus sözleşmesine, en fazla sadık kalması gereken insan demek değil midir? Bizler bu sözleşmeye sadık kalmazsak kimden bekleyeceğiz sadakati? Biz Müslümanlar olarak ilk etapta yapmamız gereken, gerçek bir adam gibi verdiğimiz söze bağlı kalmak, ağzımızdan çıkan söze kulak vermektir. Allah’tan başka İlah kabul etmemek, sadece Allah’a ibadet etmek ve yalnızca O’ndan yardim beklemek…

Bizler tıpkı Resuller gibi, Sünnetullah’a uygun tarzda, Kuran’ın ruhuna tam muvafık biçimde hareket edersek, başımıza hiçbir sıkıntının gelmeyeceğini, her şeyin toz pembe olacağını vadetmemiz mümkün müdür? Hayır! Bu durumda da peygamberlerin başlarına ne gelmişse, Müslümanların başlarına da benzerleri gelebilir. Ama önemli olan bizim kendi üzerimize düşeni yapmamızdır. Allah da kendisine ait olanı yapacaktır. Bizler kendi üzerimize düşeni hakkıyla yapmalıyız ki; dünyada işlediğimiz büyük küçük bütün amellerimizin serildiği ve Cehennemin dehşetinden sapsarı kesildiğimiz o gün, Rabbimize karşı mazeretimiz olsun.

Hak üzerinde sebat etmek, yol alırken de ifrat ve tefritten uzak durmak zordur. Ve elbette tevhidin faturası çok ağırdır, ama ahiretteki mükafatını düşününce bu fatura son derece cazip olmaktadır. Bu dünyada kendimizi bütün risklerden berkenar etmek, tamamen risksiz, konforlu bir hayat özlemi, bizleri zillete götüren en önemli faktördür.

Yaşadığımız dünyada, sahih İslam anlayışına sahip olduğumuzda ve bunda direndiğimizde suyun akışının tersine yüzdüğümüzü unutmayalım. Bu dünyada yaşarken öyle veya böyle, ne pahasına olursa olsun mutlaka bir sonuca ulaşmak diye de bir kaygımız olmamalı… Zaferle değil, seferle yükümlü olduğumuzu unutuyoruz çoğu zaman.

Müslümanca yaşamanın tatili olmadığı gibi, bu yürüyüşün 3-5 km’lik değil uzun bir yürüyüş olduğunu, fani vücudumuz kara toprağa girinceye kadar sürecek bir maraton olduğunu hatırımızdan çıkarmayalım.

Bu yol çetin ve zorluklarla dolu olduğundan, zaman zaman yorulup ağırlaşsak da durmadan, geriye dönmeyi, yan yollara sapmayı akıldan bile geçirmeden, ağır ve emin adımlarla “Akıbet muttakilerindir” emri ilahisini hatırdan uzak tutmadan yola devam edelim. Müminler olarak bu zorlu yolculukta:
“…Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kafir kavme karşı bize yardım et...” (Bakara 250)
“…Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl; kafirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl!” (Ali imran 147)

Ümit Karaca, Gece'yi inceledi.
05 Şub 00:15 · 8/10 puan

Kitaba ilk başladığımda bana çok sıkıcı ve anlamsız gelmişti . Geceden kendimce bir şeyler çıkarmıştım ama ortalara doğru gelince okuduğum şeyler iyice anlamsızlaşmaya başladı . Sonra anladım ki yazar kitapta benim ne düşündüğüm , yazdıklarımda ne anlam çıkarttığım değil ,sizin benim yazdıklarımı okuyunca ne anlam cikarttiginiz önemli der gibiydi. Zaten post-modernzm de bu değil miydi ?

Kurgu içinde kurgu çıkarmak . Bilge Karasu okuyucuya bunu öyle güzel yaptırıyor ki bu eserinde .
Muzaffer Akar abinin dediği gibi "kitabı nereden tutsan orada elinde kalıyor" ama bu elinde kalan şeyler senin kurgunda öyle güzel birleşiyor ki tıpkı bir puzzle nin parçaları gibi . Önü dünya haritası arkası insan figürü yani demem o ki kendi iç dünyada kurguladığın zaman kitabı anlaman ve parçaları birleştirmen kolay oluyor .

Kitabı bitirdiğim zaman gözüme ilk çarpan yazarın kitabın sonunda attığı tarih.
Nisan 1975- Eylül 1976 yani 74 affı sonrası . Bütün siyasi tutukluların salı verildiği 74 affı ve sonrasında affettiği evlatlarını belli tarihlerde faili meçhul cinayetlerde ölümlerde kaybeden ülkemin hali, karanlık günleri veeeee gecenin kurgusu burda başlıyor işte .

Çünkü gece sinsidir , sessizdir , pusludur ve ölüm sessiz ve puslu havayı sever, cinayetler gecenin karanlığında işlenir çoğu zaman ve tarih 12 Mart sonrası ise ölümün sizi bulması şans eseri değildir. Çünkü gecenin işçileri karanlık sokaklarda can aramaktadır .

Tarihe bakarsanız " 5-6-2 tamam reis" parolali Bahçelievler Katliamı, Ulucanlar Cezaevi avlusunda üç fidanın dar ağacında bir yaprak gibi solması , Diyarbakır 5 Nolu Cezaevinde makatlarına jop sokulup yürütülerek acı cektirilerek insanlara işkence edilmesi gecenin beklenilip gecenin uykuya insanı en çok çektiği saatlerde bu zulümleri ,ölümleri, işkenceleri yapanlarla birlikte geceyi de suç ortağı yapmaz mı . Çünkü gece sessiz ,puslu ve sinsidir ve gecenin işçilerinin iş birlikçisidir.

Yılmaz Erdoğan o meşhur şiirinde "ve belli bir saatten sonra sokağa çıkmamayı öneriyordu haber bültenleri" sözleriyle ölümlere ve belki de gecenin bu ölümlerin iş birlikçisi olduğuna dikkat çekmemişmidir kim bilir.

Güneydoğu'da çocuklar annelerinin memeleri altında en güzel rüyalarının kahramanı iken, uykunun en tatlı saatinde postal ve dipçik sesleri yarım bırakmamış mıdır bu al yanaklı gece bakışlı çocukların rüyalarını ve korkunun karanlığı geceyle iş birliği yapıp düşmemiş midir çocukların serçecik yüreğine .

Belki sadece bir kesimin acılarını anlattım bu incelemede ama sağ ya da sol pencere fark etmiyor elbette ki sağ pencereninde camları kırıldı bu karanlık ve ölüm kokan günlerde .

Benim bu kitapta anladığım tarihin belli bir zamanında ölen öldürülen insanlara değinmiş yazar . Gecenin de bu ölümlerin sessiz tanığı olduğu gerçeği .

Dipnot:-)

Kitaba ilk başta haksızlik etmişim . Bence güzel ve kurgusu okuyucuya bırakılmış bir eser.

Günce | @zikodima
Bugün çok kez girdim siteye. Her hafta sonu gibi. Kıran kırana, kısır didişmelere heba ediliyordu her şey. Her şey ben haklıyım paylaşımlarının dişlilerine atılıyor, öğütülüyordu. Ne işim var burada diye düşündüm. En doğrunun kendi olduğunu düşünen milyonların mezarlıklarda çürümüş bedenlerinden arta kalan göğüs kafeslerinden kimin erkek kimin kadın belli olmadığını nasıl düşünemiyorlar diye, düşündüm. Ne desem boş olur, ağzımdan çıkacak her söz, kıyıyı döven dalgaların sesinde yok olur, diye düşündüm. Mesaj yazmış İbrahim PÜSKÜL (Hiçbir şey yok!) , okudum ama cevap yazmaya takatim yok. Gençlerin didişmesi yordu beni. Bazı şeyleri anlamak için altmışına mı dayanması lazım insanların. Gerçi bu yazdıklarımı da komik bulup moruk üfürmüş yine diyeceklerinden de eminim.

Muzaffer Akar sessiz. https://1000kitap.com/ayay/ bir şey paylaşmıştı, kaldırmış. Hakan S. de sessiz. Pierre Riviére yorulmuş. ışıl karakuş ufaktan ufaktan ama mahçup paylaşımlarda. Belki de ben öyle hissediyorum tüm bunları. Yaşlılık kara yamalık, derdi nenem. Haklıymış.

Kulağımda mikrofon, o en sevdiğim makamdan, Muhayyer Kürdi makamından şarkılar dinliyorum. "Yani; evet, edebiyat teselli eder ama, hakikat değişmez: çünkü hepimiz bir gün, oraya, o derinlere diplere, ne kadar masal ve hikâye ile geçse de ömrümüz o kayalıklara, çaresiz, hiç kaçamadan varacağız..." demiş, Rogojin Bu tanıdık, bana gönderme yaptığı cümleler nasıl burktu içimi anlatamam. Bütün gün Cem be, niye yazdın böyle, niye derinleri hatırlattın bana bir kez daha dedim. Hakan yaptı yine yapacağını. Ama ne de iyi etmiş dedim. Cem'le paylaşmayacağım da kimle paylaşacağım. Cem, bitmemiş bir romanım var. Bir de askerliği kahramanın, Celal adı, eğer bir gün yayınlarsam onu, askerlik günlerinde sen olacaksın, senden aldım, sana göndermem olacak. Tanırsın zaten. Teselli etmek için kendimi, uzaklarda kalmış bir öykümü paste ediyorum.

Ben en çok Muhayyer Kürdi makamını severim. Ama bu Muhayyer Kürdi şarkıyı ne zaman duysam semtlinin Sidikli Dürzü dediği Pomak Hüsnü amca gelir aklıma. Çoktandır dünyadan göçmüş bu adam, kim bilir hangi kimsesizler mezarlığın, hangi bilinmez kabrinde yatıyordur?

Balat’ta, iki eski Musevi evinin arasında yangınla boşalan lanetli arsaya yaptığı gecekonduda herkesten uzak, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmadan yaşardı. Yaşadığı ev o kadar pisti ki, önünden geçerken burnunuzu kapamanız gerekirdi. Bahçe denebilirse, üç beş metrekarelik bir hurdalık vardı önünde. Altı ve üstü kesilmiş büyük teneke kutuları dizmişti bahçenin her bir yanına. Ne bunların üstüne basmadan ne de gürültü çıkarmadan yürümenin imkânı vardı.

Kırık camların yerine naylon gübre torbaları çakmıştı, kapısı ise hemen hemen hiç kapanmazdı. Zaten kimse de bu yıkıntıya girmek istemezdi.
Onunla, bazen üstünde sidikten ıslak, aylarca çıkarmadığı pantolonu, adeta sürünerek gittiği evinin yakınlarında, bazen de mahallelinin veresiye alışveriş yaptığı Siirtli Arap bakkalda rastlaşırdık. İçeri biri girdiğinde veresiye şarap almak için döktüğü bir yığın söze ara verir, bakkalla tekrar yalnız kalana dek sessizce bir köşede beklerdi. Bakkal, onca bağırıp küfür etmesine rağmen bu çocukluk arkadaşını, belki eski günlerin hatırına belki de başının gözünün sadakası olması niyetine, hiç eli boş çevirmezdi. “İyi yere dükkân açtık tövbe yarabbi şerrine,” der, dinlediği, onca yıl geçmesine rağmen hala aklımda kalan, uzun zaman takıntı yapıp sık sık eşlik ettiği Arapça parçaya dönerdi. Bilmezdim sözlerini. Anlamazdım Arapçayı, ama hüzne çekerdi ruhumu.

Bir gün mahallenin Balat’a doğru eteklerinde, Hüsnü amcanın evini çaprazından gören sur kalıntılarının olduğu bir viranede, taşların üstünde teypten müzik dinliyordum. Hüsnü amca sokaktan sapıp viraneye, benim müzik dinlediğim yere doğru geldi. Dibini çoktan bulduğu şişeyi saklamaya çalışıyor, sanki utançla harmanlanmış ruh haline yardım edecekmiş gibi, kızgın güneşten rahatsız gözlerini iyice kısıyordu. Başlayan müzikle beraber üstüne gelen kederi benle paylaşmazsa baş edemez hissi uyandıran bir cesaretle yanıma, nispeten daha gölge köşeye geldi. Bir de ipten kemer vardı belinde. Teybimi işaret edip, “Bu parçayı sen de mi çok seviyorsun,” dedi. Teypte Behiye Aksoy'dan “Ayrılmalıyız Artık Gitmeliyim Bu Yerden” şarkısı çalıyordu.

Adamın ruh ikizi olmuş dayanılmaz kokudan rahatsız oldum. İhtimaldir ki yüzümü ekşitmiştim. Yüzünü tedirgin bir ifade sardı. Üzüldüm. Rahatlasın istedim, başımı ona doğru uzatıp, “Çok sevmezsem de dinlerim,” dedim.
“Ben,” dedi. İlk kez bu kadar yakından gördüğüm iyice küçülmüş siyah bebeklerinin etrafı koyu turkuaz gözlerini bana dikip, “hem de çok, ölümüne severim.” Müzik çalıyordu. Hüzünlü.

Müzikle kurduğu bağdan olsa gerek, hiç görmediğim kadar cesaret yüklüydü. Sanki yanımda semtin ayyaş ihtiyar delisi değil, ilk kez muhabbet edeceğim bir dostum duruyordu. Göğsü hafifçe kalktı, içine doldurduğu derin nefesiyle devam etti. “Sevda, yengen, beş aylık kızımı da alıp kaçtığı zaman çok dinledim bu şarkıyı,” dedi.

Yüzü ne kadar karaysa kirden, kara yakasının arasından görülen içkiden iyice genişlemiş yemyeşil damarlarla kaplı teni de bir o kadar beyazdı. Gömleğinin göğsüne denk gelen yeri tenine yapışmış. İçimden geçen elini yüzünü döve döve, buz gibi çeşme suyuyla yıkama duygusu, “Adını Behiye koyduydum kızın," sözüyle uçtu gitti. "Behiye Aksoy çok meşhurdu, biz çok sever, çok dinlerdik o aralar,” diye devam etti. “Sevda, uzun koyu kahverengi saçları, yanaklarını kapatan perçemleriyle bir dünya güzeliydi. Perçemleri yüzünün en güzel yerlerini gizlerdi kem gözlerden. Kocaman, kahve mi ela mı olduğu anlaşılmayan gözleri bakanın içine işlerdi. Behiye Aksoy şarkıları gibi hüzünlüydü bu gözler. Düz karnı, iri, huzursuz kalçaları büyümüştü, hamileydi Behiyeme. Huysuzdu çok. Hamileliğine yormuştum. Vara yoğa kavga çıkarır, ağzına gelen tüm küfürleri savururdu.”

Duyduğum cümlelere şaşırdım. Ne şaşırması, şok oldum. Konuşan o gariban değil, bir Yeşilçam müzikalinin romantik baş kahramanıydı. O gitmiş, Ayhan Işık’ın canlandırdığı kahraman gelmişti karşıma. Nasıl da seri, nasıl da düzgün konuşuyordu. Bir yandan profesyonel tiyatrocu gibi hikayesini anlatırken bir yandan da, devreye aldığı el kol hareketleriyle flormani orkestrası yöneten dirijör olmuştu.

Yanakları kızarmış, gözleri kanlanmıştı. Ben de ondan sirayet eden duyguların yüzüme kondurduğu memnuniyetin farkında izliyordum bu tek kişilik gösteriyi. “Cinganlığın tuttu yine Sevdam, babanı mı hatırladın be ya, der, şaka yapardım. O benden uzaklaştıkça benim sevdam daha da büyüdü. Kara sevdaya gömüldüm, iyice tapar oldum. Dedim ya, hamileliğine verdiydim o zaman. Doğurur, düzelir sandım. Günü geldi doğurdu, düzelmek ne kelime, daha da beter oldu. Kızı uyutur, bir köşede ağır çingene havaları dinlerdi. Bırak kendine, kıza yaklaşırsam kıyameti koparır, bas bas bağırırdı.”

“Sonra kaçtı. Behiyem beş aylıktı daha, küçücük bir sabiydi. Günlerce aradım onları, bakmadık delik bırakmadım. Nafile, bulamadım.”

"Zaman zaman bıktım onu aramaktan. Özlemin dayanılmaz olduğu geceler rüyalarıma girerdi. Gülüyordu, kucağında Behiye, iyi mi ettin, attın bizi uzaklara, kurtuldun bizden, diyordu. Her rüyadan sonraki sabah deli gibi bir umutla yatağımdan çıkıyor, işi gücü bırakıp aklıma gelen her yerde arıyordum onu."

“Çok sonraları öğrendim. Tarlabaşı’nda, Kirkor Ustanın yanında beraber çalıştığımız tamiraneden Çingene Sülo’yla kaçmış. Şerefsiz Sülo hesapta dostumdu, çıkmazdı evimizden. Sonradan yaktığım ahşap evin küçük balkonunda beraber çok piizlenmişliğimiz vardı.”

Dalmış gözlerini kaldırdı, uzaklara çevirip derin bir oh çekti. “Bir daha iflah olamadım. Ne iş kaldı ne güç. Çürüdüm, ama kurtulamadım sevdamdan.”
Yaşlı gözlerini sildi. Yanaklarının rengi sanki daha beyazlamış gibi geldi. Daha dikkatli bakmama fırsat vermeden, aklına ne geldiyse artık, elleriyle yüzünü örtüp hıçkıra hıçkıra viraneden hızla uzaklaştı. Bende yarattığı mutlu hali de sürükleye sürükleye götürüp gitti. Mutsuz, hüzün dolu kaldım.

Başa sardığım parçayı bir daha dinlerken sesi sonuna kadar açtım, sallana sallana evine doğru seğirten Hüsnü, duydu mu şarkıyı bilmem, ama duyduysa bile ne geriye dönüp baktı ne de bir an durakladı.
Orada öylece kederle, konuşamadan kalakaldım. Aklımda uçuşan,
“Ah be talihsiz Hüsnü, ah be sidikli, semtli, Behiye'nin senin çocuğun olmadığını fısıldaşır durur,” düşüncesiyle boğazıma kocaman bir yumruk düğümlendi.
“Senin,” dedim, “o kara talihine tüküreyim.”

https://www.youtube.com/watch?v=vwBYVGEhUnI

(1k, 7 Mayıs 2017)

Bu gün dost yaralanmış. Muhlis Akarsu
...
Dost Hasretin Zor İmiş
Her Dem Ahuzar İmiş
Derd Adamı Yer İmiş
Yine Gönlüm Hoş Değil
...

Site Sapığı...
Son dönemde musallat olan birinin mesajları aşağıda, yorum sizin...

ferahın köpeği :Zaten şura abdullah hoca sinirlendi ağzi,na sıçar haaaaa
03 May 12:06
Muzaffer Akar : Açıklar mısın?
03 May 12:11
• ferahın köpeği : Aciklayam
03 May 12:16
• ferahın köpeği : Sesini kes! Ağzına ....
03 May 12:17
Muzaffer Akar : Onu anladık neden? neden rahatsız oldun, hoca kim ve neden küfür ediyorsun?
03 May 12:19
Muzaffer Akar : Ve sen kimsin?
03 May 12:20
• ferahın köpeği : Canim sıkıldı sana buaşayim dedim
03 May 12:20
Muzaffer Akar : Yukardaki diyaloğu okuyup tekrar cevap vermeni istesem? Hadi bulaştın tamam şimdi ne oldu? Rahatlama durumunda mısın? Komik, iyi okumalar sana.
03 May 12:23
Canın sıkılınca kitap oku sonuçları çok daha iyi olacaktır ve kendini de çok daha iyi hissedeceksin. Sadece dene.
03 May 13:08
• ferahın köpeği : Tamam d ede
03 May 14:57
• ferahın köpeği : Bise diyemmi güzellik
03 May 14:58
• ferahın köpeği : Aşkim cvb?
04 May 12:10
• ferahın köpeği : Sevgilim niye yazmion kiii
08 May 10:58
• ferahın köpeği : Bebiegim kirdu oldin ciktin haaaa
2 saat önce
• ferahın köpeği : Bebekim kitap kurdu oldun ciktin senle konusunca heycandan yanlis yazaabilirim yani
2 saat önce

Katilin Özrü
1000Kitap ailemden"Katilin Özrü" kitabıma yorum yapan arkadaşlarımın izin aldığım yorumları 2. Baskıya eklenmiş. Bu bana bugünün sürprizi oldu...Tekrar hepinize teşekkür ederim :)
Muzaffer Akar
Ülkü Ciner
Esengül Ersoy
İsmail. Güven
Esra Bayar
Muhammet Tunç
Deniz RS
Semih K
Perizan F. Güngör

Nurhan Işkın, bir alıntı ekledi.
 05 May 2016 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Muzaffer Akar
Kitabımız, bayan ve tabiri caizse "dişli" baş karakterimiz Komiser Aylin ve ekip arkadaşlarının İstanbul'da işlenen bazı cinayetleri araştırması ürerine kurgu edilmiş harika bir "polisiye". Yalın ve sürükleyici anlatımıyla okuyucuyu hiç sıkmayan, yormayan bir tarzı var. Neredeyse gereksiz bir tek satır dahi yazılmamış, konular uzatılmamış, sade diliyle okuyucunun başlayıp meraktan hemen bitirebileceği güzel bir roman olmuş.Polisiye sevenler hiç düşünmeden okusun. Ben Komiser Aylin'i, görevine bakışını hatta aşık oluşunu çok sevdim, kesinlikle tekrar görmek isterim. Yazarımızın ikinci kitabını merakla bekliyorum. Muzaffer Akar

Katilin Özrü, Nurhan Işkın (Sayfa 205)Katilin Özrü, Nurhan Işkın (Sayfa 205)

PİRAYE İÇİN YAZILMIŞ :
SAAT 21-22 ŞİİRLERİ


Ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...

Ne güzel şey hatırlamak seni :
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
İçimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...
Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti :
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak
koyu bir karanlık...

Ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair,
hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya...

Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
Ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

Ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...



20 Eylül 1945

Bu geç vakit
bu sonbahar gecesinde
kelimelerinle doluyum;
zaman gibi, madde gibi ebedî,
göz gibi çıplak,
el gibi ağır
ve yıldızlar gibi pırıl pırıl
kelimeler.
Kelimelerin geldiler bana,
yüreğinden, kafandan, etindendiler.
Kelimelerin getirdiler seni,
onlar : ana,
onlar : kadın
ve yoldaş olan...
Mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,
kelimelerin insandılar...



21 Eylül 1945

Oğlumuz hasta,
babası hapiste,
senin yorgun ellerinde ağır başın,
dünyanın hali gibi halimiz...

İnsanlar, daha güzel günlere insanları taşır,
oğlumuz iyileşir,
babası çıkar hapisten,
güler senin altın gözlerinin içi,
dünyanın hali gibi halimiz...



22 Eylül 1945

Kitap okurum :
içinde sen varsın,
şarkı dinlerim :
içinde sen.
Oturdum ekmeğimi yerim :
karşımda sen oturursun,
çalışırım :
karşımda sen.
Sen ki, her yerde «hâzırı nâzır»ımsın,
konuşamayız seninle,
duyamayız sesini birbirimizin :
sen benim sekiz yıldır dul karımsın...



23 Eylül 1945

O şimdi ne yapıyor
şu anda şimdi, şimdi?
Evde mi, sokakta mı,
çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
Kolunu kaldırmış olabilir,
— hey gülüm,
beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!...—

O şimdi ne yapıyor,
şu anda, şimdi, şimdi?
Belki dizinde bir kedi yavrusu var,
okşuyor.
Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
— her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
sevgili, canımın içi ayaklar!...—
Ve ne düşünüyor
beni mi?
Yoksa
ne bileyim
fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
Yahut, insanların çoğunun
neden böyle bedbaht olduğunu mu?

O şimdi ne düşünüyor,
şu anda, şimdi, şimdi?...


24 Eylül 1945

En güzel deniz :
henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk :
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz :
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
henüz söylememiş olduğum sözdür...



25 Eylül 1945

Saat 21.
Meydan yerinde kampana vurdu,
nerdeyse koğuşların kapıları kapanır.
Bu sefer hapislik uzun sürdü biraz :
8 yıl...
Yaşamak : ümitli bir iştir, sevgilim,
yaşamak :
seni sevmek gibi ciddî bir iştir...



26 Eylül 1945

Bizi esir ettiler,
bizi hapse attılar :
beni duvarların içinde,
seni duvarların dışında.

Ufak iş bizimkisi.
Asıl en kötüsü :
bilerek, bilmeyerek
hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması...
İnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş,
namuslu, çalışkan, iyi insanlar
ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...



30 Eylül 1945

Seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum...



1 Ekim 1945

Dağın üstünde :
akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.
Bugün de :
sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.
Birazdan açar
kırmızı kırmızı :
gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.
Taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı...



2 Ekim 1945

Rüzgâr akar gider,
aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.
Ağaçta kuşlar cıvıldaşır :
kanatlar uçmak ister.
Kapı kapalı :
zorlayıp açmak ister.
Ben seni isterim :
senin gibi güzel,
dost
ve sevgili olsun hayat...
Biliyorum henüz bitmedi
sefaletin ziyafeti...
Bitecek fakat...



5 Ekim 1945

İkimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğrettiler :
aç kalmayı, üşümeyi,
yorgunluğu ölesiye
ve birbirimizden ayrı düşmeyi.
Henüz öldürmek zorunda bırakılmadık
ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan.

İkimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğretebiliriz :
dövüşmeyi insanlarımız için
ve her gün biraz daha candan
biraz daha iyi
sevmeyi...



6 Ekim 1945

Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır.
Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.
Yürek kirpiklerin ucunda
uzayıp giden toprak uğurlanır.
Benim bağırasım gelir : — «P î r â y e ,
P î r â y e !...» — diye...



7 Ekim 1945

İnsan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri
rüzgâr-
-larla.
Dolaşmak tehlikeli hâlâ
geceleyin açık denizleri...

Altı yıldır sürülmedi bu tarla,
duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri.
Tank paletlerinin izleri
kapanır bu kış karla.

Ah, gözümün nuru, gözümün nuru,
yine yalan söylüyor antenler :
alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla.
Fakat Ezrailin sofrasından dönenler
döndüler verilmiş kararlarla...



8 Ekim 1945

Çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
Bir bakıyorsun ki
ana avrat söver gibi, azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum,
sonra bir de bakıyorsun ki
ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü
sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün.
Ve beni çileden çıkartıyor büsbütün
kendime karşı duyduğum nefret
ve merhamet...

Çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
Yine her seferki gibi haksızım.
Sebep yok,
olması da imkânsız.
Bu yaptığım iş ayıp
rezalet.
Fakat elimde değil
seni kıskanıyorum
beni affet...



9 Ekim 1945

Dün gece rüyama girdin :
dizimin dibinde oturuyormuşun.
Başını kaldırdın, kocaman, sarı gözlerini bana çevirdin.
Bir şeyler soruyormuşun.
Islak dudakların kapanıp açılıyor,
sesini duymuyorum ama.

Gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor.
Havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun.
Kırmızı kafesinde, kanaryamın : «Memo»mun türküsü,
sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı
ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma.
Senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor
sesini duymuyorum ama...

Kahrederek uyandım.
Kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer.
Düşünüyorum :
yoksa senin miydi bütün o sesler?



10 Ekim 1945

Gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum...

Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin :
sırrını her gün bir parça veren
fakat hiçbir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan...



18 Ekim 1945

Kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre,
son defa dönüp baktığımızda şehre,
sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz :
«— Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü,
çalıştık gücümüzün yettiği kadar
seni bahtiyar
kılalım diye.
Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin,
devam ediyor hayat.
İçimiz rahat,
gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk,
gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi,
işte geldik gidiyoruz
şen olasın Halep şehri...»



27 Ekim 1945

Bir elmanın yarısı biz
yarısı bu koskoca dünya.
Bir elmanın yarısı biz
yarısı insanlarımız.
Bir elmanın yarısı sen
yarısı ben
ikimiz...



28 Ekim 1945

Itır saksısında artan koku,
denizlerde uğultular
ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar...

Sevgilim,
yaş kemâlini buldu.
Bana öyle gelir ki
belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.
Ama biz hâlâ
güneşin altında el ele yalnayak koşan
hayran gözlü çocuklarız...



5 Kasım 1945

Çiçekli badem ağaçlarını unut.
Değmez,
bu bahiste
geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
Islak saçlarını güneşte kurut :
olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın
nemli, ağır kızıltılar...
Sevgilim, sevgilim,
mevsim
sonbahar...



8 Kasım 1945

Uzaktaki şehrimin damları üzerinden
ve Marmara denizinin dibinden geçip
sonbahar topraklarını aşarak
olgun ve ıslak
geldi sesin.
Bu, üç dakikalık bir zamandı.
Sonra, telefon simsiyah kapandı...



12 Kasım 1945

Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu
son lodoslar esmeye başladı.
Havayı dinliyorum :
nabız yavaşladı.
Uludağda, zirvede kar
ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır
kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar.
Ovada kavaklar soyunuyor.
İpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek,
sonbahar bitti bitecek,
nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak.
Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz :
büyük öfkemizin içinde
ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak...



13 Kasım 1945

Tarif kabul etmez, — diyorlar, — İstanbulun sefaleti,
milleti, — diyorlar, — kırıp geçirdi açlık,
verem illeti, — diyorlar, — diz boyu.
Şu kadarcık kız çocuklarını, — diyorlar, —
yangın yerlerinde, sinema localarında...

. . . . .
. . . . . . . . .

Kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden :
namuslu, çalışkan, fakir insanların şehri —
sahici İstanbulum,
sevgilim, senin mekânın olan
ve nereye sürülsem, hangi hapiste yatsam
sırtımda, torbamın içinde götürdüğüm
ve evlât acısı gibi yüreğimde,
senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir...



20 Kasım 1945

Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da
ovada güz nadasları yapıldı çoktan,
tohum saçılıyor.
Ve zeytin devşirilmekte.
Bir yandan kışa girilmekte,
bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.
Bense hasretinle dolu
ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü
yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursada...



1945 yılı Aralık ayının dördü

İlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
giyin, kuşan,
benze bahar ağaçlarına...
Hapisten
mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
ne münasebet,
böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmetin
kadını...



5 Aralık 1945

Delindi sintine,
esirler parçalamakta pırangaları.
Yıldız-poyrazdır esen,
tekneyi kayaların üstüne atacak.
Bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
taş çatlasa batacak.
Ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
kuracağız Pirâyem...



6 Aralık 1945

Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun,
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.
Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
— çürüyen diş, dökülen et —,
bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet...



7 Aralık 1945

Bursada havlucu Recebe,
Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman,
fakir-köylü Hatçe kadına,
ırgat Süleymana düşman,
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman...



12 Aralık 1945

Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta :
pul pul altın
bakır
tunç ve tahta...
Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.
Ve dağlar dumana batık
kurşunî, sırılsıklam...
Tamam,
sonbahar belki bugün bitti artık.
Yaban kazları hızla gelip geçti demin
herhal İznik gölüne gidiyorlar.
Havada serin
havada is kokusu gibi bir şey :
havada kar kokusu var...

Şimdi dışarda olmak,
dörtnala sürmek dağlara doğru atı.
«— Ata binmesini de bilmezsin,» —- diyeceksin ama
şakayı bırak ve kıskanma,
yeni bir huy edindim hapiste :
seni sevdiğim kadar değilse de
hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı...
Ve ikiniz de uzaktasınız...



13 Aralık 1945

Gece kar birdenbire bastırmış.
Bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah.
Göz alabildiğine Bursa ovasında kış :
başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla.
Sevgilim,
değişti mevsim
çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla.
Ve karın altında mağrur
hamarat
sürüp gidiyor hayat...



14 Aralık 1945

Hay aksi lânet, fena bastırdı kış...
Sen ve namuslu İstanbulum ne haldesiniz kim bilir?
Kömürün var mı?
Odun alabildin mi?
Camların kıyısına gazete kâadı yapıştır.
Gece erkenden yatağa gir.
Evde de satılacak bir şey kalmamıştır.
Yarı aç, yarı tok üşümek :
dünyada, memleketimizde ve şehrimizde
bu işte de çoğunluk bizde...