• "Mükemmel gün" imkansızdır benim için,
    Çünkü benim için 'Mükemmel gün'ün tanımı, imkansız, ve farklıdır. İmkansız, ve farklı...
    Benim için 'mükemmel gün';

    Sadece bir günlüğüne, sabah olmaması. Sadece gece. Beni kimsenin yargılamaması, "Ne yapıyorsun ya sen? Amacın ne yani Allah aşkına?" dememesi ve şarkı dinleyip yürümek. Yürümek.. Sabahmış gibi, serseri tipli tam istediğim gibi bir kıyafet giyinip sanki asla kimsenin umrunda değilmişim gibi kulaklığı takıp yürümek. Sevdiğim, beni rahatlatan kişiler ile sohbet etmek.. Sokak lambalarının yüzüme her vuruşunda biraz daha tebessüm etmek. Toz taneleri her biraz daha hareket ettiğinde herkesin umrunda daha az olmak. Sonra açık bir alana gelmek.. Çimenlik, ama çimenlerin uzunluğunun birkaç santim olması. Uzanmak yere yatmak.. Yıldızları seyrederken arkadan çalan o hafif müziği tatmak.. Gecelerin kulağıma fısıltısı gibi.. dinlemek o müziği.. Yıldızları seyretmek. Her birinin aslında çok büyük olduğunu.. Ama bir o kadar da uzak olduğunu düşünmek.. Ulaşması zor. Ama görüyorsun. Asla ulaşamayacaksın, biliyorsun. Her bir yıldızın farklı bir uzaklığı.. Farklı bir büyüklüğü var mesela. Eşsiz gibiler sanki. Aynısı -yok-. Bence yok.. Konumu mesela, asla aynı olmayacak. Asla aynı olamayacak. Yıldızlar insanlar gibi.. Eşsiz, ama can yakıyorlar. Eşsiz.. ama can yakıyorlar. Bunları düşünmek.. Ve daha fazlasını. Klavyenin üstünde parmaklarımı gezdirerek yazabildiğimden çok daha fazlasını düşünmek.. Ve huzurlu bir uykuya dalmak.. Belki çimenler rahat olmaz. Ama o anki huzuru, o 'Mükemmel gün'ü, kimse veya hiçbir şey, bozamaz. Hiçbir şey.
  • 152 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Cioran 'ın ilk kitapları arasında olan ''Umutsuzluğun Doruklarında''sık sık kendisiyle çelişse de, bu onun endişelerinin en önemsizidir. Kendiyle çelişme bir zayıflık bile değildir, aksine zihnin diri olduğunun belirtisidir. Yazmak, ona göre ne tutarlı olmakla ne de ikna etmek veya okuyucuları hoş tutmakla ilgilidir, hatta edebiyatla dahi ilgisi yoktur. Yazmanın Cioran açısından, tıpkı birkaç yüzyıl öncesinde Monteigne’de olduğu gibi kendine özgü edimsel bir işlevi vardır: birkaç metin yığını üretmek için değil kafanıza göre hareket etmek için yazarsınız; kişisel bir felaketten sonra kendinizi toparlamak ya da kendinizi kötü bir depresyondan çıkarmak, ölümcül bir hastalık sonucu kaybettiğiniz yakın bir dostunuzun yasını tutmak için yazarsınız. Delirmemek, ya da kendinizi veya diğerlerini öldürmemek için yazarsınız. Cioran, İspanyol filozof Fernando Savater’le sohbetinin bir yerinde şöyle diyor: “Yazmasaydım, bir suikastçı olabilirdim.” Yazmak, hayat memat meselesidir. İnsan varoluşu, özünde sonsuz bir çaresizlik ve umutsuzluktur. Yazmak ise şeyleri daha katlanılır kılar. “Kitap,” diyor Cioran, “ertelenmiş bir intihardır.”

    Cioran ölüm düşüncesini defalarca yazdı. İlk kitabı Umutsuzluğun Doruklarında’yı (Pe culmile disperării, 1934) henüz 23 yaşındayken sadece birkaç haftada, korkunç bir uykusuzlukla cebelleşirken yazmıştır. Kâh Rumencenin kâh Fransızcanın en iyi yapıtlarından olmayı sürdüren kitap, Cioran’ın yaşamında yazmakla uykusuzluk arasındaki güçlü ve samimi bir bağın başlangıcını işaret eder:
    ki.
    Sadece şunu hatırlıyorum dedim ki “Cioran her şeyi çözmüş; yaşama, ölüme, varlığa, hiçliğine, acıya, üzüntüye, heyecana dair aklıma gelmeyen daha pek çok şey. Her şeyin bilincinde, al böyle önüne takip et nereye giderse takip et, öyle güven veriyor. Ne anlatıyor derseniz, elbette fikir kitabı. Bazı kavramlar üzerine başlık başlık fikirlerini okuyorsunuz Cioran’ın ve ona katılmaktan, cümlelerinin altını çizmekten kaleminiz bitiyor

    Uykusuz gecelerimin sebep olduğu içsel sıkıntının [cafard] orta yeri dışında yazabildiğim an olmamıştır. Yedi yıl boyunca zar zor uyudum. Bu iç sıkıntısına ihtiyaç duyuyorum hatta bugün bile yazmaya başlamadan önce [hüzünlü] bir Macar Çigan müziği takarım.
    Kitap, bu anlamsız koşturmaca içinde sizi kenara çekip “sen napıyosun yawrum bu inandığın şeyler,her gün yaptıkların, yaşadığın bu hayat.. bu mu cidden bu musun yani?”diyor. Biraz cesaretiniz varsa okuyunuz efenim.
    Keyifli Okumalar..
  • 622 syf.
    SPOİLER.. YAZANA DEĞİL OKU(ma)YANA

    OKU'YU DA YANLIŞ OKUDUK İYİ Mİ

    Rabbimizin kelamına bugün kıymet verenler çok azaldı. Zenginler her şey yolunda deyip Kur'an'a bakmıyor iken diğerleri de açız diyererek Kur'ân'a sahip çıkmıyor. Lakin Kur'ân'ın bir ayeti dünyanın bütününden daha değerlidir. Aç kalmaktan değil, Allâh'la arayı açmaktan korkalım.
    Kur'ân'ı Kerim'i adet kabilinden okuyoruz. O bizimle her an konuşuyor. Oradaki sözler kimedir Kaç ayet "Ey iman edenler" diye başlar duymaz mısın. Kur'an Hz. İnsana idi bilmez misin

    Okumadığın gün karanlıktasn ve bu karanlıkta hiçbir şey meşru değil. Aydınlanmak için tekrar tekrar okumak lazım bir adı da Nûr olan bu kitabı. Çünkü her şey değişiyor, sorunlar artarak çoğalıyor. Mesela 21. yüzyılın modern çağında artık helvadan yapılan putlarımız yok ama Ana-baba, evlat, eş; Ev, araba, eşya putumuz var. Okuduğumuz öylesine muciz bir kitap ki dünya değişse de o tek bir kelime bile değişmeden tüm sorulara bir cevap verebiliyor. Zaman yaşlandıkça Kur'an-ı Kerim gençleşmekte.. Bunun için sürekli okumalıyız..

    BAŞINDAN NE KADAR YÜKSEKTE O KİTAP
    Baş ucu kitabı dediğiniz meşhur kavram var ya işte bu kitap öyle bir kitap olmalı.. Öyle okudum bitti deyip birde saygı duyuyorum diyerekten yükseklere asıp gözden uzak tutmak yok. Yüksek raflarda değil baş ucunda duracak, durmalı. Çocukların bile ulaşabileceği İnsan mesafesinde kalmalı.
    Asıl olması gereken saygı budur.

    KUR'AN'A SAYGI MI SAYGISIZLIK MI
    Aman yükseğe koy, abdestsiz sakın dokunma, göbeğinin üzerinde tutmazsan çok günah, aman telefona da Kur'an yüklenir mi nerelere giriyorsun onunla vs. vs. Sadece bunlar öğretildi bize. Bizi böyle saygı diye diye uzaklaştırdılar, soğuttular Kur'andan. Yanlış anlaşılmasın bunlar yapılmasın demiyorum ama Kur'an'a saygı sadece bunlarla kısıtlı kalmasın. Asıl saygısızlık onu anlamamak, onu okumamaktır. Abdestsiz dokunmaktan daha günahtır ilk ayeti OKU olan bu kitabı hiç okumamak veyahut anlayarak okumamak, anlayıp hayatına uygulayamamak...

    PEKİ NASIL OKUMALI
    İkra’ bismi rabbikellezi hâlak.” Yani, “Yaratan rabbinin adıyla oku.” Buradaki OKU bizim anladığımız oku ise Hz. Muhammed(sav) neden ümmi idi yani okuma yazma bilmiyordu? Efendimiz(sav) ne cevap verdi oku denilince birde bunu sorgulamak gerekir. Tabikide cevabı "ben okuma bilmem" oldu. Yani ilk ayet OKU'ya karşılık ilk sünnet BEN BİLMEM oldu.

    Meşhur dil alimi Halil b. Ahmed diyor ki:
    İnsanlar dört kısma ayırılır:
    1. Bilir ve bildiğini de bilir. Bu kişi alimdir. Ona tabi olunuz.
    2.Bilir, fakat bildiğini bilmez. Böyle bir kimse uykudadır; onu uyandırınız.
    3. Bilmez ve fakat bilmediğini de bilir. Böyle bir kişi irşada muhtaçtır. Onu irşad ediniz.
    4.Bilmez, fakat bilmediğini de bilmez. Böyle bir adam kara cahildir. Ondan kaçınız.
    Peki, biz hangi kategoriye aidiz sorgulamak lazım. Sorsan hepimizin her şeye vereceği bir cevap var. Bilmediğimizi bilmiyoruz!!
    Bilmemek ayıp olmasın öğrenmemek ayıp olsun. Efendimiz ben bilmem deyince ona söylenene bakınız, ne muhteşem bir yanıt: "Yaratan Rabbinin ismiyle oku. O Rabbin ki, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku. Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, insana kalemle yazmayı öğretendir."

    Peki O ne OKUdu??Bu ilk emir, Efendimiz(asm)'i okumazken okur yapmış, hem öğretici bir şekilde nazmı ile okunanı belirtmeye başlamış, hem manasıyla ilk vazifenin böyle yaratan, terbiye eden Allah'ı tanıtmak ve onun ismiyle okumaya başlamak olduğunu yükümlü tutmak şeklinde anlatmıştır. İster bir muciz kitabı okusun ister şu kâinat kitabını okusun “yaratan rabbinin adıyla” okumaktır OKUdan kasıt. Hz. Peygamberimiz her şeyi “Rabbinin adıyla” okuma gayretiyle yaşamış, kâinat kitabını, fıtrat kitabını ve Kur'an'ı en güzel o okumuş, bizden de böyle bir OKUma beklemiştir. Kitabın kitap olması için, gerçekten yazılmış olması şart olmadığı gibi, okumak için de mutlaka yazı şart değildir.. Okumak isteyene herşey kitaptır..

    "Denizde, akıp giden ve dağlar gibi gemiler, O’nun âyetlerindendir." Şûra/32 ayetinde olduğu gibi OKUnacaklar sonsuz okumak isteyenee..

    KİMİN MEALİ OKUNMALI, ARAPÇA MI TÜRKÇE Mİ OKUNMALI
    Kimin mealini okuduğunuz önemli değil demiyorum ancak farklı şahısların meallerine de bakmakta yarar vardır. Ben Elmalılı meali ile başladım, gayet sade ve anlaşılır idi. Okunan meal beşer ürünüdür. Bir sorun varsa bu İslam'dan değil insandan kaynaklıdır. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki okuduğumuz metnin aslı Allah’ın kelamıdır. Ve bunun için onu dikkatle, özenle ve düşüne düşüne okumak gerekir. Okurken acele etmemeli, bu konuda sabırla ilerlemelidir. Sabır bizi peşin hükümlülükten ve acele yargılardan korur. Ayrıca Kur’an’ı, kendi düşüncelerimizi veya yaptıklarımızı meşrulaştırıcı bir araç olarak görmemek böyle okumamak gerekir. Kur’an mealini tekrar tekrar okuduğunuzda birçok yanlış anlayışınızın zaman içerisinde düzelmiş olduğuna da şahit olacaksınız.
    Kur’an’nın Arapçasını okumak ibadettir sevabı yeter de Mealini okumak zaman israfı mı?
    Allah diyor ya akletmez misiniz. İşte aklını az biraz kullanan için fetvaya falan da gerek yok, ne yapılması gereken ortadadır.

    NE Mi
    Arapçasını okumak, dinlemek, dinleyip takip etmek hepsi mükemmel haz verir Müslüman olan her insana. Ayrıca Arapçasını okumak ibadettir. Mealini okumak ise ilim tahsil etmektir ve ibadeti güçlendirmektedir.
    Teşbih de hata olmaz derler. Hatamız olursa da affola..
    Yabancı bir müziği Türkçe'ye çevirseniz aynı duyguları yaşatır mı size? Vereceği hazlar arasında milyon fark olacaktır. Buna karşı çıkmak işten bile değildir. Amaaa dinlediğiniz müziğin sözlerini bilmek istersiniz, merak edersiniz değil mi? Kimse değerlerine, kültürüne veya dini hassasiyetlerine aykırı olan bir şeyi anlamasa bile dinlemez. Pekii müziğin ne anlattığını öğrendikten sonra (misal çok hoşunuza gidecek manalar içeriyorsa) yine aynı şekilde mi dinlersiniz o müziği. Anlayarak dinlediğinizle anlamayarak dinlediğiniz bir olur mu hiç
    Başka bir benzetme de şu olsun: Tesettürlü olmayan hanım kardeşlerim " kapalıların da neler yaptığını görüyoruz, benim başım açık ama en azından kalbim temiz, vicdan sesim yüksek" demelerine karşın; kapalı hanım kardeşlerimin "ben yanlışlar yapsam da en azından Allah'ın bir farzını yerine getiriyorum" demesi gibi bir durum. Şöyle tarafsız bakınca her birinin haklılık payı var gibi ama eksikkkk. Kur'an okumak da işte aynen böyledir. Arapça okumak ibadet olsa da onu anlayıp hayatına nakşetmediğin sürece eksik kalacaktır. Zaten İslam dini her anlamda bütünlük dini değil midirMüslüman dinini bilgi, duygu, tefekkür, eylem ve temsil boyutlarıyla bir bütün hâlinde yaşadığı zaman inancın içsel ve dışsal tezâhürlerine sahip olabilmektedir. İslâm'ı güzel yaşamak için onu samimiyetle benimsemiş olmanın yanında doğru anlamış olmak da lazımdır. Yanlış veya eksik bir bilgi ve anlayış üzerine tam ve mükemmel bir hayat binâ etmek mümkün olmasa gerek. Diğer yandan din amele ve eyleme dönüşmek zorundadır. “Duyduk ve uyduk” âyetinde olduğu gibi tereddütsüz bir teslimiyetin olması gerekmektedir. İslâm'ın güzel yaşanması uygulanıyor olmasıyla doğru orantılıdır. Müslüman'ın inandığı değerlerle barışık yaşaması, inancıyla yüzleşmesini gerektirmektedir. Muhammed Sûresi'nde¸ iman edenlere tekrar iman etmeleri kendilerini bir inanç sorgulamasına tâbi tutmaları emredilmektedir.

    Kuru dinî bilgiler de hakikat arayışımızda yetersiz kalmaktadır. Bilginin eyleme dönüşmesi, ilmin amelle bütünleşmesi, öğrenilen dinî hakikatlerin uygulanması¸ dinî bilginin içselleştirilmesi dinin hayatiyeti için vazgeçilmezdir.

    Yaşanmayan din¸ kör ve topaldır. Hayata aksetmeyen, inananı yönlendirmeyen din anlamlı sonuçlar vermeyecektir. Yapılan araştırmalar, Türkiye Müslümanlarının genelinde Kur'ân meâlini bir kez de olsa okuyamamış olmaları inandıkları Kutsal Kitab'ın farkında olamayışları, insanlığa rahmet olarak gönderilen İslâm'ın rahmet atmosferine bürünemeyişlerine sebep olmaktadır.


    İslâm namaz, oruç, hac ve zekâtın madden ya da fiziken yerine getirilmesinden ibaret değildir. İslâm'ın öngördüğü tesettür¸ kılık kıyâfet, şekle bürünmek de Müslüman kimlik açısından yeterli değildir. Elbette İslâm'ın şeklî unsurları ve zâhirî hükümleri vardır. Ancak onları besleyen bâtınî boyutları da bulunmaktadır. İslâm sadece zâhirî ve şeklî emirler vermekle yetinmez¸ İslâm sadece sözde ve şekilde kalırsa çıplaktır. onun aslı ve esası Allah'ı¸ Rasûlullah (s.a.v)'ı sünnetini ve yolunu bilmektir. Buda Kur'an-ı Kerim'i tüm boyutlarıyla OKUyup anlamaktan, hayatımıza tatbik etmekten geçer. Aksini düşünmek ve o şekilde yaşam sürdürmek yanlıştır. Hepimizin üzerine düşen, İslâm'ı bütün incelikleriyle öğrenmek¸ eksik bilgilerimizi gidermek, taklidden tahkike doğru yol almak ve İslâm'ın nesilden nesle aktarılmasında gayretli davranmaktır. Unutmayalım Kur'an'sız olan insan kör, sağır, dilsiz ve dinsizdir.

    Son olarak sevgili Müslüman 1k cemaati!!
    Şimdi şu söyleyeceklerimi gözlerini kapa ve yaşa..Çoook uzaklardan pek tanınmış sizin de çok sevdiginiz bir yazar gelse kapınızı çalsa, sadece sana özel bir kitap yazıldığını söylese ve sana bu kitabı getirmek için memleketinden kovulduğunu, ayaklarına sayısız dikenlerin battığını, taşlanıp, hor görüldüğünü anlatsa.. Ve dese ki nice savaşlardan geçtim, sevdiklerimi kaybettim sana bu kitabı ulaştırmak için. Senin için geldim, sana geldim dese.. İlk kelimesi OKU olsa bu kitabın, yazarı yazarların en yücesi olsa ve sana bu kitabı getiren O yazarın en Sevgilisi olsa..Yüz mü çevirirsin yoksa O'na hicret eden bir Kureyş de sen mi olursun?

    Senin mektubunu annen, baban, dostların aldığı anda okumasalar, kenara koysalar gücenirsin. Rabbin seni gördüğü halde ondan gelen mektubu hiç eline aldığın yok. Senin için yazıldı sana yazıldı.. Onca çekilmiş acının hatırına bile olsa senin adına özel olarak imzalanmış o kitabı okurdun değil mi, merak ederdin hiç değilse.
    Merak insana has bir duygudur ama ne gariptir ki arkadaşlarımızın, ailemizin ve çevremizdeki herkesin ne dediğini; Allah'ın bize ne dediğinden daha çok merak ediyoruz.
    EN AZINDAN BİR KEZ OLSUN MERAK ET VE MEALİNİ BİR KEZ OLSUN OKU. ALLAH SANA NE DİYOR GÖR BAK!! Göreceksin inan anlaşılmayacak bir dili yok, Allah dileseydi anlaşılması zor bir kitap da gönderirdi ama kullarına bu derece kolaylık sağladı.

    Ancak biz onu senin dilinle kolaylaştırdık belki düşünüp öğüt alırlar. Duhân/58.

    Andolsun ki Kur’an’ı düşünülsün diye kolaylaştırdık. Düşünecek yok mu? Kamer/17.

    Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak üzere kuluna apaçık âyetler indiren O’dur. Kuşkusuz Allah size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. Hadîd/9.
    Ayetlerinde denildiği gibi..

    Şu da unutulmasın: Biz dinin sahibi değiliz dinin sahibi Allah'tır. Biz sadece dinin müntesibiyiz. Dini Allah korur, biz yaşamak onu yaşatmaya vesile olmakla mükellefiz. Bizim bu halimiz Hz. İbrâhim'in içine atılacağı ateşe ağzındaki bir damla su ile koşturan karınca misalidir.
    Kıssa şudur; Nemrut azgınlığının önünde bir engel olarak gördüğü Hz. İbrahim’i ateşe atmak ister. Meydanın ortasına dev bir ateş yaktırır. Ateşi gören canlıların tümü etrafa kaçışır. Ancak bir karınca müstesna.
    Ağzında bir damla su ile bir karınca devasa ateşe doğru telaşla koşturur.
    Onu gören bir başka karınca “Nereye böyle telaşla” diye sorar. Karınca “Duymadın mı Hazreti İbrahim’i ateşe atacakmış Nemrut” deyince. Diğer karınca alaycı bir ifadeyle, “Ateşi görmedin herhalde. Kocaman bir ateş. Ağzındaki bu bir damla su ile mi o ateşi söndüreceksin” der. Bizim karınca, “Hiç olmazsa yönümüzü belli olsun” diye karşılık verir. Bu Kıssa yüz yıllardır anlatılır, herkes kendi payına düşeni alır. Karınca misali su taşıyıp, kuruyan gönüllerimizi serinletelim. Kur'an'ı anlayalım anlatalım.. Hiçbirşey değişmese bile yönümüz, kabemiz, kıblemiz belli olsun.

    Son olarak Ayet ve hadislerle incelememi bitiriyorum...
    .
    .
    .
    De ki: "Onu(Kur'an'ı) Rabbimden gerçek bir nedenle Rûhu'l Kudüs (Cebrail) iman edenlerin imanlarını sağlamlaştırmak için ve Müslümanlara bir rehber ve müjde olarak indirdi. Nahl/102.

    Sen emrolunduğun şeyi kafalarını çatlatırcasına anlat. Hicr/94

    (Ey Muhammed!) De ki: "Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah'ın hepinize gönderdiği peygamberiyim. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, diriltir ve öldürür. O halde Allah'a ve O'nun sözlerine inanan Resûlüne, o ümmî peygambere iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız." A'râf 158

    Kur'ân'dan Ayrılmayın, Onu Kendinize İmam Ve Önder Seçin.
    HZ. ALİ (r.a)

    Kainatın Efendisi Peygamberimizin veda hutbesindede bizlere bildirdigi gibi
    “Size iki şey bırakıyorum; bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitabı ve Resulü'nün sünneti.”

    Allah Teala Hazretleri diyor ki: Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O, beni andıkça ben onunla beraberim. O, beni içinden anarsa ben de onu içimden anarım. O, beni bir cemaat içinde anarsa, ben de onu daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. O, şayet bana bir karış yaklaşacak olursa, ben ona bir zira yaklaşırım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım."
    BİR ADIM AT SADECE BİR ADIM.. SONRASINDA KOŞTUĞUNU GÖRECEKSİN.. DAHA NE DENİR Kİ BİLMİYORUM..BEN SUSUYORUM..SİZ OKUYUN İNŞALLAH

    "Son söz de, ilk sözde Allah'ındır." Necm/25
  • Uzun bir zamandır, gerek dost sohbetlerinde gerek sosyal medya platformlarında, Kürt müziğinin geçmişi, bugünü ve geleceği adına yapılan tartışmaların hepimiz şahidiyiz. Bir yandan birçok müzik insanının üretimleriyle nefes alırken, diğer yandan yapılan üretimlerle ortaya çıkan yabancılaşmanın da şaşkınlığı içerisindeyiz.

    Kültürel ürünlerin metalaşma hali, birçok alanı etkilediği gibi müzik alanında da derinden etkiler bırakmaktadır. Bu metalaşma hali insanların müziğe ulaşmasını kolaylaştırmış olsa da, kapitalizmin yaygınlaşmasıyla birlikte iyi müziği de insanlardan uzaklaştırmaktadır. İnsanların dünyasına katkı sunma ve toplumu sağlıklı kılma amacıyla ortaya çıkan üretimlerin, sanatsal ve toplumsal değerleri bir kenara bırakılarak, popüler kültürün de etkisiyle üretimlerin değeri satış rakamlarıyla ve tıklanma oranlarıyla belirlenmiş, popüler olmayan birçok üretim ve müzik insanlarının topluma ulaşmasındaki engeller de büyümüştür. Metalaşmanın sonucu olarak, müziğin iki farklı niteliğe sahip olacağı belirlemesinde bulunan Theodor Adorno, hafif-popüler müziği; ‘’bireyin kısa vadeli düşünsel ihtiyacını karşılayan, dinleyiciye o an için duymak istediğini veren, müziği takip etmek için çok az çabanın gerektiği, önceden bilinen, kolaylıkla tanınabilen’’ gibi belirlemelerde bulunurken, sanatsal-ciddi müzik içinde, ’’birey, toplumsal ve evrensel değerler arasında köprüler kurarak, kendine mesele ettiği konuları notalar aracılığıyla anlatan, takip için çabanın gerektiği…’’ belirlemelerinde bulunur. Sanatın metalaşma hali, global olarak müziği ve geleceğini etkilemişken, bu etkinin Türkiye’de ve özelde Kürt müziğinin geleceği ve toplumla buluşma halinde de önemli etkileri olmaktadır.

    12 Eylül 80 darbesi, toplumun tüm farklılıklarını kırıma uğratıp, toplumsallığını dağıtmaya çalışarak, gerçek tarihinden koparmayı esas almış, bu yönüyle ciddi bir kültürel imha operasyonu da olmuştur. 90’lı yıllarda sanat, bu operasyonun mağduru olmuş toplumların ortak geleceği, sağlığı ve motivasyonu açısından önemli bir buluşma ortamı olarak, Kürt müziğinin gelişimi adına da önemli bir döneme karşılık gelmektedir.

    Kolektif akılla, ortak bir geleceği sanatın diliyle yaratmayı hedefleyen müzik insanlarının, geceden gündüze emekleri, politik olarak yoğunlaşmaları, felsefi olarak derinleşmeleri, Kürt özgürlük mücadelesinin ihtiyaçları temelinde, toplumu ortak bir duyguda motive edip, ortak bir geleceği yaratmada başarılı olmuş, toplumla güçlü buluşmaları da sağlamıştır. Kolektif aklın sonucu olarak ortaya çıkan ‘’hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için’’ kültürü, bireyciliğin ve popülizmin önünü alarak, müziğin metalaşma halini de engellemiştir. Ve o dönem yapılan halkla buluşma etkinlikleri ve organizasyonları da, bu kültürün topluma yansımasına önemli bir katkı sunmuştur.

    2000’li yıllarda muhtelif sebeplerle grupların dağılması, tek başına müziğin gelişimini zayıflatmakla kalmamış, kolektif kültürün ve ekonominin de zayıflamasına sebep olarak, bireyciliğin ve popülizmin yaygınlaşmasına ve ‘’bana dokunmayan yılan bin yaşasın’’ anlayışının kendini göstermesine zemin sağlamıştır. 2010’lu yıllarla kolektif sanat anlayışının kaybolması ve bu durumun yapılan festival ve organizasyonlara yansımasıyla da popülizmin, Kürt müziğini büyük oranda ele geçirdiğini söyleyebiliriz. 2000’li yıllarla birlikte yerel yönetimlerin ve belediye oluşumlarının, alanın sorun ve ihtiyaçlarına yeteri derece cevap olamama hallerinin, bu gerçeklikteki payı da büyüktür. Sömürgeci egemenlik anlayışlarının etkileriyle de, müzikte gerçekleşen yabancılaşma, Kürt müziğine ve kültürüne dair birçok tartışmanın sebebi olmaktadır.

    Onlarca yıl boyunca ‘’güneşin sofrasında’’ oturmuş insanların, bireyciliği, popülizmi kendilerinde yaşatma ve yaratımları aracılığıyla kendilerini açığa çıkartma hallerine; müziklere, müziklerine yazdıkları sözlere, çektikleri klip ve afişlere baktığımızda ‘’içselleşmemiş’’ bir kültürün vuku bulduğu açıktır. MKM kimliği aracılığıyla toplumla buluşma fırsatı yakalamış ve toplum tarafından kabul edilmiş insanların, MKM’den ayrıldıktan sonra ortaya çıkardıkları üretim, çektikleri kliplerle yarattıkları ‘’yabancılaşma’’ hali, bu kabulün en büyük sebebinin, MKM ve benzeri kurumlarla sağlandığını gösteriyor.
    Temel konularda, örneğin ‘’cinsiyet’’ meselelerine dahi yazılan sözlere bakıldığında, hayretler içinde kalmamak elde değil. Öyle ki, çevrede ‘’geri bildirim’’ verecek kimse de mi kalmadı?… diye düşünürüm. Avrupa da dahil olmak üzere, ilkeselliğin esnetilip, insanların kendini yaşatma halleri ve kendileriyle birlikte yarattıkları prototip örneklere baktığımızda ‘’alanın’’ ihtiyaç ve politikalarını yeterince ön görüp hayata geçiremediğimiz ortada.

    Burada şunu da belirtmek isterim; elbette ki meseleler kurumlarda olmak ya da olmamakla açıklanamaz. Nerede olursak olalım, kendimizde yaşattığımız değer ve yaklaşımların, pratiğe yansıma hallerinin, her şeyden önemli olduğunu düşünürüm…

    Tüm bu cevap olamama haline rağmen, ki bu gerçeklikte ‘’popülizm’’ anlayışının çok büyük etkileri var. Bugün herkesin temel derdi ‘’şarkıcılık’’ olmuş. Sesinde bir enstrüman olduğu, yorumculuk için akademik olarak ciddi bir ‘’emek’’ ve ‘’eğitim’’ ihtiyacı yok sayılarak ‘’şarkıcılık’’. Çünkü, şarkıcılık ‘’sanatçı’’ olma halinin büyük basamağı. Biraz sesiniz güzel ise tamamdır. Maddi ve manevi olarak hukuklarının korunduğu tek kişi olma haliyle de, (ki bu durum herkes için geçerli değildir), şarkıcılık gözde alanlardan. Enstrümanist, besteci, tonmaister’lik… gibi alanların hak ve hukukları da pek arka sıralar da yer alır. Öyle ki, besteci olarak bir müzik yazdınız, düzenlediniz ve kayıt altına alıp, yorumcu bir arkadaşınızdan yorumlamasını istediyseniz eğer, bu, size kendi adınızı eseriniz üzerinde yazma hakkını sağlamayabilir. Böylesi bir sömürge anlayışı da vardır.

    Tüm bu yaklaşımlar, Kürt müziğinin akademik ve bilimsel olarak gelişmesinin, ya da var olan gelişme halinin desteklenmesi ve halkla daha güçlü buluşmasının önünde engeldir. İlkesel bağlılık ve özgünlüğün dönemin ihtiyaçlarına cevap olacak şekilde yaratılamaması, özgünlüğünü yaratan kültür sanat insanlarına tahammülün olmayışı, Kürt sanatının siyasetin gölgesinde kaldığı eleştirilerine de sebeptir. Ne yazık ki, bugün ‘’yeni’’ sadece sözlerimizdedir.

    Sanat adına ‘’yeni olanı yaratmak’’ için, iyi niyet hallerinin yeterli olamayacağının, ‘’köklü bir altüst oluş anlamına gelen devrimin, öncelikle bilimsel alanda gelişeceğini, bilimsel gelişmenin beraberinde daha somut olarak örgütsel ve eylemsellikle birlikte; yaşamın önünde engel teşkil eden üstyapı ilişkilerini tasfiye edebileceği’’ yaklaşımını da buraya not düşerim.

    Son olarak; bugün Kürt kültürünün, müziğinin geleceği adına kimle sohbet etsek, herkesin bireyciliğin, popülizmin karşısında olduğunu görürüz. Öyleyse soruyorum, bu gerçeklik kimin?
  • Kişisel İşler 1.
    Direk lafın ortasından başlıyorum. Çok acelem var. Bu yazdığım ilk kitap ve başka da bir kitap yazacağımı sanmıyorum. Derdim yazar olmak değil. İlgilendiğim şey hayatta kalmak. Hayatta kalmak derken bunun besin zincirine paralel bağlanmakla alakası yok. Direk doğrudan vücut bütünlüğümü muhafaza etmeye çalışıyorum. Organlarım yerinde kalsın, oramı buramı bıçaklar kessin ya da bir yanıma kör bir kurşun isabet etsin istemiyorum. Uzatmaya gerek yok. Borcum var. İşimi batırdım. Şehrin her yanında aranıyorum. Şehir İstanbul. Hem devlet hem kötü adamlar peşimde. Teslim olmayı düşünmüyorum. Vakit yeterse bu kitap biterse bir milyon satarsa para hızlıca nakite dönerse ve başka bir sürü ihtimal birbirini kovalarsa yırtarım. Yırtar mıyım yırtmaz mıyım göreceğiz. Ama şimdi vakit varken ben kimim bu hikaye ne kimler peşimde İstanbul’la alakası ne ölsem kim üzülür kalsam kime ne bütün bunları kafamı toparlayabildiğim kadar cümleye dökebildiğim gibi anlatayım.
    Aslında sürekli bunu düşünüyorum. Ben kimim. Tek bir cümleye sığdırmaya çalışıyorum kendimi olmuyor. İnsanın kendini ben olarak tanımladığı şeyi adlandırması ve bunu süse püse bulaştırmadan dile getirmesi o kadar da kolay değilmiş.
    46 yaşındayım. Bu en kesin olan şey. Bu yaşıma gelene kadar kesin olan birkaç şey daha var. Sosyoloji okudum. Sosyolog oldum diyemem çünkü böyle bir sosyete dahil olmaya asla zaman bulamadım. Onun yerine başka şeylere dahil oldum. Tesadüfen reklamcıyım. Aslında tesadüf kadar reklamcıyım. Yani reklamcı mıyım pek bilemedim. Bunu şöyle bir yerden yazıyorum bu reklamcılık işi bir kılıf mıydı yoksa gerçekten işim mi buydu şu sıra bunu bende karıştırıyorum.
    Tüm karanlık işlerimin kılıfı bu iş olabilir. Herkesle bu kimlik üzerinden ilişki kurdum. İlişki kurmak yapabildiğim işlerin başında geliyor. Her şeyi her şeyle ilişkilendirebilirim. Bu tam da şöyle bir şey : Felsefeyle edebiyatı edebiyatla tarihi tarihle müziği müzikle sokak çocuğunu sokak çocuğuyla iş adamını iş adamıyla mafyayı mafyayla cumhurbaşkanını. Yani histerik bir karmaşa. İşte ilişki kurmaktan kastettiğim kurabilirim dediğim şeyi yani tüm bu ilişki ağını kurdum. Bozuk bir yazılım gibiydim. Herkesi birbirinin üzerine yazdım. Bir araya getirilmemesi gereken tüm durumları insanları işleri paraları bir araya getirdim. Neyi bira raya getirdiysem neyi işin içine kattıysam ortaya çıkardığım şey hep büyüdü. Yani ısrarla büyüdü. Paralar ilişkiler riskler sözler büyüdükçe büyüdü. Ve bu büyüyen şeyin şimdi tam da kalbindeyim. Kalbinde değilim aslında kalbiyim. Bu kalbi yerinden sökmek için peşimdeler.
    Kendimden bahsetmeye çalışıyorum. Tam da şu anda şunu fark ettim. Kendimden bahsetmeye ne kadar çalışırsam çalışayım olmuyor. Kendim olarak tanımladığım şeyin içinde bir sürü başka adam başka şey başka durum var. Patolojik olarak bütün bu protezlerden ibaret bir ben var. Bir kimlik demiyorum. Çünkü bunu kimlik olarak tanımlamaya çalışırsam ancak sahte bir kimlik olurdu. Çünkü bir alegorinin süper kahramanları gibiler. Ve aslında gerçek hayatta olmamaları gereken hiç yaratılmamaları gereken kahramanlar. Kötü bir prüten tanrının işi gibi. Ne yazık ki bütün bunları yarattım yaratmakla kalmadım onları kahramanlaştırdım bu da yetmedi onları gerçeküstü yeteneklerle donattım iş burada kalsa bence sorun yoktu. Ama hepsiyle hasım oldum.
    Şimdi biraz ara vermem gerek. Saat bir buçuk. İki de sert adamlarla görüşmem var. Aslında bir görüşme değil. Bir ödeme. Bir milyon Türk Lirası bekliyorlar. Bekledikleri şeyin sadece yirmi beş lirası cebimde. Gitmemeyi tercih edebilirim. Daha sofistike kaçışlar için şehirle aramda sadece birbirimize sobelediğimiz kuytularımız mevcut. Ama durumu idare edebileceğimi sanıyorum. Attığım zar yeme ihtimalim olan mermiye değer mi dönünce yazacağım. Bu adamlar kim hikayenin neresinde önem dereceleri ne cürümleri ne kadar hepsini anlatacağım. Ama işin sonunda dönememek te var. O yüzden en azından işin adını koyayım. Araba işiydi. Şimdi bana komik geliyor. Ama siz bu araba işine gülmek için acele etmeyin . sonuçları itibariyle hiç komik değil. Komik olmadığını göreceksiniz. Görebilmek için destek olun ve dönebilmem için dua edin.
    Kimin duası kabul oldu bilemiyorum. Sizin ya da benim. İşte buradayım. Şimdi bazıları olaylar gerçekleştikten sonra tanık olmak okumak dua etmek olay örgüsünde nasıl bir etki yaratabilir ki? diye düşünebilir hiç de öyle değil. Tanrının işleri paralel bir sürü dünya arasında mekik dokurken gerçekleşiyor ya da gerçekleşiyor olabilir. Ve aslında şu anda tam da burada siz sevgili dostum bütün bu şeyin bir parçası olmuş olabilirsiniz.
    Nerede kalmıştık ha evet, saat tam iki de Ataşehir’de oldum. Her zaman buluşma mekanı bir AWM’dir. Sert adamlar alışveriş merkezlerini severler. Bu hem bir cesaret göstergesidir hem de muhataplarıma bir şey olmayacağına dair güven vermek isterler. Adeta bakın herkes burada, tüm kameralar bizi çekiyor ve her şey yolunda dercesine.
    Kapıdan içeri girdim. Buluşma mekanımız bir kahveci. Ya sahibi bunlardan yada sadece bunlara hizmet ediyor. Kapıdan itibaren tüm masalar tekinsiz erkek müşterilerle dolu. İlk dikkat çeken nokta içilen tek şeyin sigara olması. Mekan dolu, ciro sıfır. Aklımda bu cümleyle ilerledim. Yürüyüyüşümden milyon taşımadığım belli. Ama sırt çantam kafa karıştırıyor. İçinden herşey çıkabilir. Masaya doğru ilerliyorum esas oğlan kafasını kaldırmıyor ama bu durum gelip geçici. Allahın selamı herkesi göz göze gelmeye zorlar. İyi bir başlangıç için selam gibisi yoktur.
    -Selamun aleyküm abi
    -Aleykum selam
    Bir mazeret düşünmek için son on beş saniyem. Tılsımlı bir cümleye ihtiyacım var. Bu cümleyi bulmadığım için el artırmak zorundayım. Bu en büyük zaafım.
    -Maalesef abi bugün elim boş geldim ama
    Kritik ama bağlacından sonra kesinlikle el artırmaya başlıyorum. Ve bu işte her hangi bir sınırım yok.
    -ama yarın bu işi tamamen çözüyorum.
    - Nasıl
    Bu en korktuğum soru. Bu soruya vereceğim cevap buradan çıkıp çıkamayacağımı ya da nasıl çıkacağımı çok ilgilendiriyor. Bu adamlar zeki olmuyorlar ama yalan ile gerçeği ayır edebildikleri daha doğrusu çoğu zaman ayırt edebildikleri doğal bir yetenekleri oluyor. Ama yetenekli olan sadece onlar değil. Bu konuda süper deneyimliyim. Yüzümdeki mimikten dudağımdaki kuruluğa saçlarımın taranma şeklinden kaşlarımın duruşuna kadar her şeyi restore etmekte maharetliyim. Bu benim işim. Olmayan bir olaylar zincirinden gelmeyecek bir para icat etmek. Burada da dikkat edilmesi gereken izi sürülemeyecek doğrulanamayacak bir olaylar zinciri yaratmak. Ses tonumu ayarlıyorum ve yaratıyorum
    -Şöyleki abi uzun zamandır takip ettiğimiz İç İşleri Bakanlığındaki işimizin ön ödemesi geliyor. Bakan yardımcısı teyit etti. Ben de çok sıkı tutuyorum abi işi. Hatta yarın Ankara’ya gideceğim. Bir sorun çıkmasın diye. Eğer tabi müsaade varsa.
    Müsaade nasıl olmaz ki. Süblimünal mesajın yanında bir sürü şey daha iletildi. Olayı anlamaya çalışıyor. İşin içinde içişleri var. Bu benim istersem işin içine edebileceğim anlamına geliyor.Bakan yardımcısı sadece bu işte değil başka konularda da bana yardımcı olur mu? Bütün mesajların yanında bir de bu acaba. Paranın izini süremeyeceği yanına bile yaklaşamayacağı bir alan da durması canını sıkıyor. Canını sıkan diğer şey şehirden de gidiyor olmam. Yetmedi bir de buna rızasına sunuyorum. Masayı mı yumruklayacak kafama mı sıkacak anlamaya çalışıyorum. Yüzünde kararsızlık okunuyor. Ve hiç ummadığım yerden doksana çakıyor.
    - Mahmut senle gelsin. Arabayla gidin. Kesilmiş cezan var. Almasınlar seni.
    Hızlıca tepki verip sonra düşünmeliyim. Yediğim gol canımı sıkıyor. Bunu hesap etmemiştim. Ama bu hikayede bu teklif benim durumumdaki bir adam için büyük bir jest.
    - Sağol abi. Çok teşekkür ederim. O zaman ben işlerimi ayarlayayım Mahmut’la irtibata geçerim.
  • 350 syf.
    ·3 günde
    Servet-i Fünûn dönemi eserlerinden olan Mai ve Siyah; Halid Ziya Uşaklıgil'in o dönemde kaleme aldığı ilk eserdir. O dönemde yazılan eserler ağır bir dile sahipler, lakin bu kitabı günümüz Türkçesiyle okumak, beraberinde anlamak güzel bir hissiyat.
    Kitabın asıl incelemesine girecek olursak; ilk sayfalarda sıkıcı bir hava hâkim olsa da, ilerleyen sayfalarda bu yerini akıcılığa devrediyor. Ana karakter olan Ahmet Cemil; henüz gençlik yıllarında, babasının vefatı sonrasında omuzlarına evin erkeği olmak yükü biniyor. Para kazanmak. Eve ekmek parası getirmek. Bir matbaada çalışmaya başlayarak, daha iyi -o dönem şartlarında- para kazanmaya başlıyor.
    Ahmet Cemil; bir eser yazmak, onu Mai ve Siyah ile özdeşleşmiş şekilde, zihninin kıvrımlarında vâr olan düşüncelerinin vücut bulmasını, o eseri artık kaleme almak istiyordu. Bunu gerçekten çok istiyordu.
    Mai denen şey; hayalleri, hayatın baharını, güzelliklerini, hoş rayihalarını, semânın sonsuz maviliğini, yaşama sevincini temsil ederken, Siyah denen şey ise; hayatın çiğ gerçeğini, hayatın yüze sertçe vuran sillelerini, mutlak sonu temsil ediyor. Ve Lamia... Düşünüyor ki, Lamia benim olmalı, sadece benim.
    Lamia; Ahmet Cemil'in kadim dostu Hüseyin Nazmi'nin kız kardeşidir. Ahmet Cemil, dostuna her gidişinde, Lamia -o zamanlar küçük bir kız- sevinçle karşılar, güler, çocukluğun verdiği sevimlilik ile. Lamia büyür ve Ahmet Cemil ona âşık olur. Aşkını zihninde kurar ve mutlak şekilde zihninde sonlandırır. Bu sonlandırma öncesi, Ahmet Cemil kız kardeşini de kaybetmiştir... Çok bahsetmek istemem kitaptan, zira okumamış olanlar okurken daha meraklı okuyabilsinler.
    Şimdiye kadar Servet-i Fünûn eserlerinden, Mai ve Siyah kadar edebî yönden doyum aldığım kitap okumamıştım. 'Sanat için sanat' anlayışı bağlamında, kişisel, yani ruhsal buhranlar, ruhsal tahliller, aşk, öfke, kin, sevgi, pişmanlık gibi duyguları barındıran bu eser, aynı zamanda müthiş betimlemeleriyle, o dönemin sosyokültürel durumunu gözler önüne seriyor.
    Ben en azından, çok güzel ışınlandım diyebilirim :)
    Ayrıca başka bir şeyden de söz etmek istiyorum. Ben genelde kitaplarımın çoğunu okurken, bir fon müziği eşliğinde okumayı seviyorum. Böylesi daha kitaba âşina olmamı sağlıyor. Böylelikle kalıcılığı artmış oluyor zihnimde. Okumuş olduğum herhangi kitabı, gözümün önüne bir film gibi seriyor. Genelde herhangi bir kitabı okumaya özellikle de başlarken fon eşlik ediyor. Fonun eşlik edişi, o eseri kanlı canlı önüme sunuyor resmen. Ara verip de devam etmeye koyulduğumda ise, bazenleri fona gerek kalmadığını düşünüyorum, zira şimdiye kadar eşlik etmiş olan fon, devamında da etkisini sürdürüyor -zihnimde- ve sayfalar birbirini takip ediyor.
    Velhasıl, kitap çok güzeldi. Okunmalı diye düşünüyorum.
    Sağlıkla, sevgiyle kalın.