• Normalde 1k da şu ana kadar hiç film düşüncesi yazmamış olsam da "Siyah Kuğu" filminin verdiği mesajlar ruhuma gereğinden fazla ağırlık yaptı, dayanamadım. Buradayım.

    Öncelikle okumaya başlamadan önce arka fonunuza bir müzik bırakıyorum, ruhunuzu tam sakinleştiriyor diye düşünürken birden fırtınalar kopartması bu ileti için ideal> https://youtu.be/lquHVVNTAg4

    (Film özetini atlamak istiyorsanız ilk 3 paragrafı atlamanızı öneririm.
    Yazıyorum, yazıyorum çünkü belki de ilk defa bir filme karşı oluşan düşüncelerimi zamana kurban etmek istemedim.Her ne kadar filmi izler izlemez yazdığımdan ötürü düşünceleri tam sindirememiş olsam da, yazmazsam düşüncelerin içimde zehir etkisi yaratacağından eminim.
    Gerçi film zehir etkisini yaptı yapacağı kadar. Gelin size Kuğu Gölü Balesinden bahsedeyim biraz. Daha sonrasında da işin can alıcı noktasına girelim.

    Bu baleyi hepiniz duymuşsunuzdur. Genç ve güzel bir kıza yapılan büyü sonucu ruhu beyaz bir kuğuya hapsedilir. Büyüyü bozmanın tek yolu ise aşkını bulabilmek. Beyaz kuğumuz tam aşkını bulacakken siyah kuğu gelir, büyüyü bozacak kişinin aklını çekler ve beyaz kuğu büyüyü bozamaz.

    Nina isimli bir genç kız. Çok zarif, naif bir kız aslında. Belki de biz öyle sanıyorduk. Bilmiyorum. Nina balerin ve en büyük hayali (kendisinin değil, annesinin!) Kuğu Gölü'nde kraliçe kuğuyu oynayabilmek. Ama ortada bir sorun var, kraliçe kuğu hem beyaz kuğuyu hem siyah kuğuyu kapsıyor.

    Kolay mı hem beyaz hem siyah kuğuyu oynayabilmek. Gerçek bir beyaz kuğu varsa aramızda, ne derece canlandırabilir ki, ne derece hissedebilir siyah kuğunun karanlığını? Ya da kaç kişi var dünyada siyah kuğuyu hakkıyla yerine getirip beyaz kuğu saflığında kalabilen? Yapamıyoruz bence. İnsanın içini ya siyahlığın o görünmez kuyusu karartıyor, ya da beyazlığın cazibesi öldürüyor. Ayarlaması zor ortasını, tutturamıyoruz çoğunlukla. Taklitlerden öteye gitmiyor "çiftkişiliklilik"

    Filmden bahsediyordum. Nina -bence- kendini beyaz kuğu sanan siyah bir kuğuydu. Ama siyah kuğu olmak onun tercihi değildi, dayatılmaydı. Belki hırs fazlası, başarı doyumsuzluğu, korkaklığı, ürkekliğiydi bu dayatmalar. Ama en nihayetinde derinlerinde bir yerde yatan ve bir gün açığa çıkmayı bekleyen bir siyah kuğusu vardı onun. Hocası "sadece beyaz kuğuyu oynayacak olsan direk seni seçerdim" derken abartmıyordu. Çünkü Nina beyaz kuğu rolüne o kadar güzel girmişti ki insan onda siyah bir kuğunun bulunabileceğini hayal bile edemiyordu. Ona göre kusursuzluluk, bünyesinde her ikisini de bulundurmaktı. Filmin sonunda kendinde buldu bulmak istediğini, ve "kusursuz" oldu-kendince-.

    Hepimizin karanlıklarda yatan ya da etrafta rahatça gezinen bir siyah kuğusunun olduğunu biliyoruz. Ama istemiyoruz kendimizde öyle bir şey bulundurmak. Mükemmelliğimizi bozuyor çünkü. Mükemmellik algısı o kadar kusursuzla bağdaştırılmış ki, bazı kusurlarım bizi daha mükemmel yapacağını unutur olmuşuz. Siyah kuğularımızı bastırırken onlara daha büyük bir ayaklanma gücü verdiğimizin farkında değiliz, bastırdığımız duygular yok olur sanıyoruz.

    Film tamamen bu konu üzerine yapılmış, kendini beyazlığa tamamen adamış bir kızın içindeki siyah kuğuyu ortaya çıkarmak zorunda kalmasıyla başına gelen psikolojik durumlardan oluşuyor tüm sahneler.Zaten en sonunda Nina da anlıyor, mükemmellik beyaz kuğu olmakta değil, hangi kuğu olmak istersen onu olmakta.

    Hepinize içinizde hiçbir kuğuyu bastırmadığınız, her birine gereken önemi verdiğiniz, başarı peşinde kendinizi ve ruh sağlığınızı aksatmadığınız, hırsla kendinizi yiyip bitirmediğiniz günler dilerim. Gecenizin, gününüzün, gündünüzün güzel olması dileğiyle...
  • Tımarhanenin bahçesinde biraz solgun yüzlü, ama sempatik ve bende merak uyandıran genç bir adam gördüm. Bankın üzerinde onun yanına oturdum ve "Niçin buradasın?" diye sordum ona. Bana şaşkınlıkla baktı ve "Anlamsız bir soru bu," dedi, "ama yine de yanıtlayayım sorunuzu. Babam, kendisinin bir kopyası olarak yetiştirmek istiyordu beni; amcam da öyle, o da kendi kopyası olayım istiyordu. Annemse, beni kendi karizmatik babasına benzetmenin hevesindeydi. Kız kardeşim, denizci olan kocasını kendime ideal örnek olarak almamı bekliyordu benden. Erkek kardeşimse, benim de kendisi gibi iyi bir atlet olmamın iyi olacağını düşünüyordu. Öğretmenlerime gelince, felsefe hocası, müzik hocası, mantık hocası ve daha başkaları... Bunların her biri beni, kendinin aynadaki yansısından başka biri olarak görmek istemiyor gibiydi. Bunun için buradayım ben. Bu saydığım kişilerden her biri kendi kişiliğinin gölgesinde boğmaya kalkınca beni, burada olmayı daha akıllıca buldum. Kendim olabiliyorum burada hiç değilse."
    Sonra aniden bana döndü ve "Ya siz, peki," dedi, "siz, eğitim sonucu mu buraya düştünüz, yoksa tavsiye üzerine mi?"
    " Hayır, ben sadece bir ziyaretçiyim," dedim.
    "Oo! Demek, siz, şu duvarın ardındaki büyük tımarhanedensiniz," dedi.
  • https://www.youtube.com/watch?v=LIihyY6spAA
    “Hiçbirimiz birbirimizden farklı değiliz. Bütün kültürler birbiriyle benzerdir. Müzik bizim ortak lisanımız, ortak muhabbetimizdir. Müzik ve dans sayesinde de hepimiz kardeşçe biraraya gelebiliriz. Bu hiç zor değil” Ömer Faruk TEKBILEK

    Medeniyetin başlangıcından bu yana geçen yüzyıllar boyunca, sayısız uygarlığa ve kültüre ev sahipliği yapmış olan Anadolu, bu çeşitliliğin bir sonucu olarak gerek kültürel, gerekse folklorik ve müzikal açıdan eşsiz bir servete sahip olmuştur. Bu eşsiz servetine rağmen Türkiye ve Anadolu topraklarından, uluslararası profile sahip sanatçı oldukça nadir çıkmıştır. İşte bu sanatçılardan en önemlilerinden biridir Ö. Faruk Tekbilek.

    Ömer Faruk Tekbilek, özellikle Doğu ve Batı kültürlerine ait birçok zenginliği içerisinde barındıran ve hala coğrafik konum bakımından, farklı folklorlere ev sahipliği yapan Türkiye’nin Adana kentinde doğdu. Tekbilek’in müzikal dehası daha çocuk yaşlarda kendini gösterdi. Ailesine göre O ve ağabeyi müzisyen olarak doğmuşlardı. Ağabeyi için “O benim ilham kaynağım ve gurumdu” diye bahseder Ömer Faruk Tekbilek. Ney üzerine ustalaşmaya başlamasına rağmen, çok farklı enstrumanlarla da ilgilendi. İlk hocası O’na, müzik dükkanında kendisine yardım etmesi karşılığında bağlama dersleri vermeye başladı. Ayrıca bu dükkan sayesinde, Türk müziğinin birçok karışık ritmini,makamlarını ve bunları nasıl okuyacağını öğrendi.

    Müzik alanında ustalaşma sürecinde Tekbilek sufizmede ilgi duymaya başladı. Bugün “ Ben hala çalışmaya devam ediyorum” diyor ve ekliyor; “Benim için müzik sonsuzdur. Sufizm ve müzik birbirine sarılmış ve içiçedir.Müzik yapmak dua etmek gibidir”

    1967’de 16 yaşındayken İstanbul’a gelen Tekbilek, burada mevlevi dervişleriyle tanışır. Onların dünyaya bakışlarından, müziği yorumlayışlarından, farklı kültürlere ait sesleri birleştirmelerinden ve ruhlarından çok etkilenir. Mevlevi düzenine katılmaz fakat mevlevi şeyhi Aka Gündüz Kutbay O’nun hayatında çok önemli bir yer edinir. Sufi müziği O’nun müziğinin temel taşı olur. Daha sonraları müziğe karşı alternatif bakış açılarıyla tanınmış müzisyenlerle çalışmaya başlar ( İsmetSıral – Klarnet,Saksafon, Burhan Tonguç – Davul ) Farklı tarzda soundlarla tanışan Tekbilek, zihninde sürekli olarak büyüttüğü ve adına “Sabır Ağacı” dediği müziğini daha da zenginleştirmeye ve gelecekte dünya çapında saygın bir müzisyen ve virtüöz olarak tanınmasını sağlayacak olan soundunu yaratmaya başlar.1971’de 20 yaşındayken Türk Klasik Folklor grubunun bir üyesi olarak ilk defa Amerika’ya adım atar ve Sevgiyle dolu Sabır Ağacı da bambaşka bir yönde gelişme yoluna girer.

    Türkiye’ye askerlik görevini yapmak için gelen Tekbilek, 1976 yılında Amerika’ya yerleşir. Orada müzik çalışmalarına devam eden sanatçı ortadoğu kökenli müzisyenlerle beraber kurduğu orkestra ile çeşitli kulüplerde çalmaya başlar. Zorlu geçen yılların ardından, 1988 tarihinde ünlü prodüktör Brian Keane ile tanışmasıyla tüm yaşantısı değişir.

    New York Metropolitan Museum Of Art’ta sergilenecek olan “Muhteşem Süleyman” sergisi ve filmi için Brian Keane ile birlikte çalışmaya başlayan Tekbilek, bu dönemin ardından yayınlayacağı birbirinden başarılı ve kendisini dünya çapında tanınan bir müzisyen olmasını sağlayan sayısız albümü için önemli ve büyük bir adım atmış olur.

    Bu tarihten itibaren, doğu ve batı ezgilerini ustaca harmanladığı müziği ve hayat felsefesi ile dünya müzik sahnesinde ağır fakat emin adımlarla ilerleyen Tekbilek, kendi albümlerinin yanı sıra, Don Cherry, Karl Berger, Ginger Baker, Ofra Haza, Peter Erskine, Trilok Gurtu, Simon Shaheen, Bill Laswell, Mike Mainieri, Michael Askill, Arto Tuncboyaciyan, Nusrat Fateh Ali Khan, Jai Uttal, Hossam Ramzy ,Glen Velez başta olmak üzere birçok usta müzisyenle birlikte çalışmalar yapar. Böylece, Türk müzisyen kimliğiyle adını dünya müzik arenasına altın harflerle yazdırmış olur..

    Bağlama, ney, darbuka, zurna, bendir, def gibi enstrumanları virtüöz derecesinde kullanabilen, bütün toplumların kardeşliğini, bütün kültürlerin içiçe olduğunu ve sadeliğin en yüce hayat felsefesi olduğunu insanlara duyurmayı kendisine misyon edinen usta sanatçı, bu hayat felsefesini müziğine de taşımayı çok iyi bilmiş ve geniş kitlelere ulaşmıştır. Türkiye’nin yurtdışındaki fahri kültür elçisi olan sanatçı, Albümlerinde ve konserlerinde; ABD,İtalya Yunanistan, Ermenistan, Hindistan, Mısır, İsrail, Bulgaristan, İran, Senegal ve İspanya gibi birçok farklı ülke ve medeniyetten müzisyenlerle çalışan Tekbilek; çok sık sahne aldığı ABD’nin tüm eyaletleri ve Türkiye dışında Meksika, Avustralya, Brezilya, Çin, Hindistan,Almanya, Fransa, İngiltere, iskoçya, İspanya, İsrail, İtalya, Hollanda, Rusya ve Yunanistan başta olmak üzere birçok kıta ve ülkede verdiği konserlerle hayran kitlesini hergün genişletmiştir. Aynı çizgi ve felsefik anlayışla hazırlanmış olmalarına rağmen, yaptığı her albümde farklı soundlar ve farklı ezgileri kendine has yorumuyla sentezleyen müzisyen, bu sayede dünyanın dört bir yanındaki dinleyicilerine, hep farklı tadlar ve farklı keyifler yaşatmıştır. Bugüne kadar “Spy Game (R.Redford,B.Pitt)” “8 mm (Nicholas Cage)” “Crow” gibi birçok Filmde müziklerine yer verilmesi ile çok daha geniş bir müziksever kitlesi; Ömer Faruk Tekbilek’in müziğiyle tanışma şansını elde etmiştir. 2005 yılında yayımlanan “Tree of Patience” (Sabır Ağacı) dan bir önceki albümü Alif’i Paul Simon’ın prodüktörü Steve Shehan’la birlikte hazırlayan Tekbilek, bu albümde Yunanistan’ın güçlü seslerinden Glykeria ve ünlü İspanyol gitar virtüözü Jose Antonio Rodriguez ile birlikte Vokallerde İran’dan Mamak Khadem, İsrail’den Zahava Ben, Bulgaristan’dan Galina Durmushliyska’ya da yer vererek world müzik tarzında eşsiz bir projeye daha imza atmıştır.

    Albümleri Türkiye’de de büyük satış rakamlarına ulaşmış olan ve tüm dünyada ününü pekiştirip sıkça konserler veren O.Faruk Tekbilek anavatanında ilk konserini 2001 yılında Akbank Caz Festivali kapsamında İstanbul’da gerçekleştirmiş olup son 14 yıldır çeşitli etkinliklerle sayısız kez Türkiye’de de sahne almış ve almaya devam etmektedir.

    2010 yılının sonunda, dünya müzlk endüstrisinin efsane isimlerinden Arif Mardin’e ithafen hazır hale getirilen özel best of albümü ilk kez ülkemizde yayınlanmıştır. Sanatçının ilk plak şirketi Celetial Harmonies katalogunun en sevilen eserlerinden seçilen ve sanatçının her albümünde yer verdiği 4 ögenin de (Sufi, romantik, folklör, arayış ) yer aldığı Best of Omar Faruk Tekbilek “LONGING” albümü büyük beğeni toplayarak, ilk haftadan itibaren kategorisinde ilk sıraya yerleşmiş ve yabancı albüm listelerinde de 1 numaraya kadar yükselmiştir. 2011 de yayımlanan Sufi selections of Omar Faruk Tekbilek “Dance for Peace” albümünün ardından 2012 yılında yepyeni eserlerin yer aldığı “The Meeting of the Legends – Aşkın Project” albümü piyasaya çıkmıştır.

    Ömer Faruk Tekbilek’in Türkiye’de yayınlanmış 15 albümü vardır…

    · Suleyman The Magnificent (1988)
    · Fire Dance (1990)
    · Beyond The Sky (1992)
    · Whirling (1994)
    · Fata Morgana (1995) with Michael Askill
    · Mystical Garden (1996)
    · Crescent Moon (1998)
    · One Truth (1999) (I Love You) – (ZET)
    · Dance into Eternity – selected pieces (2000)
    · Alif (2001) – (ZET)
    · Tree Of Patience (2005) – (ZET)
    · Kelebek “The Butterfly” (2009) – (ZET)
    · Best of Omar Faruk Tekbilek “Longing” (2010) – (ZET)
    · Sufi selections of Omar Faruk Tekbilek “Dance for Peace” (2011) – (ZET)
    · The Meeting of the Legends “Aşkın Project” (2012) – (ZET)


    http://www.omarfaruktekbilek.com/turkce/
  • SAFFET: Bana ne hakla soru soruyorsun Beethoven bozması.
    MÜZIK HOCASI: Beethoven'e benzediğimi de nereden çıkardınız?
    SAFFET: Tanıdığım tek yabancı besteci olduğu için. Yerli bir besteci isterseniz size Hacı Arif Bey bozması da diyebilirim.
  • “Yeter artık Coşkun! Her şeyi oyunlarınıza benzettiniz.”
    (Cemile, s. 13)

    “Fakat Cemile, sayın eşiniz önemli bir oyun yazarı olmak ve hatta bütün oyunlarda devrim yapmak üzeredir.
    (Saffet, s. 13)

    “Şey, canım… oyun yazıyorlar da…”
    (Cemile, s. 16)

    “Evet, gerçek değil canım, oyun işte. Bildiğimiz oyun.”
    (Coşkun, s. 16)

    “Siz de böyle oyunlar yazarak asıl kendinizi rezil ediyorsunuz.
    (Saffet, s. 16)

    “Daha yeni oyun yazmaya başladık.”
    (Coşkun, s. 17)

    “Canım oyun kahramanlarından söz ediyoruz.”
    (Saffet, s. 17)

    “Hem oyunları ciddiye almıyor muyuz?”
    (Coşkun, s. 17)

    “Ama biliyorsun ki biz oyunlar yazıyoruz ve seyirci de düşünceye karşı…”
    (Saffet, s. 18)

    “Hayır biz oyun yazmıyoruz, biz yaşıyoruz oyunları yazarken.”
    (Coşkun, s. 18)

    “Tarihi oyunumuz ne durumda?”
    (Saffet, s. 18)

    “Hayatınızı da oyunlara çevirdiniz.”
    (Saffet, s. 18)

    “Hiç olmazsa bu kusurlarınızı oyun kahramanlarına bulaştırmayın.”
    (Saffet, s. 18)

    “Küçük bir oyunla. Göreceksin…”
    (Saffet, s. 19)

    “Oyunlara biraz ara verelim beyler!”
    (Ümit, s. 19)

    “Ona güzel bir oyun oynayacağız.”
    (Saffet, s. 22)

    “Sen bu oyunları ciddiye alıyor musun?”
    (Saffet, s. 22)

    “Oyunlar yazıyor.”
    (Emel, s. 23)

    "Oyun mu yazıyor?"
    (Servet, s. 23)

    “Nasıl yerli oyun sıkıntısı çektiğimi bilmiyor musun?”
    (Servet, s. 23)

    “Oyun yazarıymış.”
    (Servet, s. 23)

    “Nerde oyununuz dedim.”
    (Servet, s. 23)

    “Artık oyunlardan konuşma kaldırılmış, öyle söyledi.”
    (Servet, s. 23)

    “Oyunlarda tanrılar çizerdi soyluların kaderini; insanlar daha oyunlara karışmıyordu.”
    (Servet, s. 25)

    “Taştan koltuklarına kurulmuş kralların hemen karşısında, onlarla aynı seviyede oynardık oyunlarımızı.”
    (Servet, s. 25)

    “… aşağılık oyunları için sahneyi aşağı indirdiler.”
    (Servet, s. 25)

    “… oyunu daha fazla durduramam, oyunun her şeye rağmen devam etmesi gerekiyor”
    (Servet, s. 25)

    “Oyun yeniden başladı.”
    (Servet, s. 25)

    “Bize kötü bir oyun oynadınız, Saffet Bey.”
    (Müzik Hocası, s. 32)

    “Siz ne hakla oyunumu kötü buluyorsunuz, zevksiz adam?
    (Saffet, s. 32)

    “Beğeneceğinizi sanıyordum, oyunumu.”
    (Saffet, s. 32)

    “Neden oyun yazmayı denemiyorsunuz, Coşkun Bey?”
    (Saffet, s. 33)

    “Oyun mu, nasıl olur?”
    (Coşkun, s. 33)

    “Hem bir oyun için bütün kadrosuyla koca bir tiyatro gerek, oyuncular, dekorlar…”
    (Müzik Hocası, s.33)

    “Geçmişimle ilgimi keserken bunu, bir kenara atılacak oyunlar yazmak için yapmadım.”
    (Coşkun, s. 33)

    “İster keman sesi olsun, ister oyun sesi; yeni bir ses getirmeliyim bu dünyaya!”
    (Coşkun, s. 33)

    “Oyun sesi!”
    (Saffet, s. 34)

    “Oyun bozuldu, gerçeği oynuyorum artık.”
    (Saffet, s. 34)

    “Kendiliğinden gelişen bir oyunu prova ediyorduk.”
    (Saffet, s. 34)

    “Şey… daha medenî bir oyun düşünmüştük aslında.”
    (Coşkun, s. 34)

    “Oyun oyun. Biraz da gerçek oyunlarla ilgilensen iyi olur.”
    (Cemile, s. 34)

    “Meselâ benim para kazanmak, evi geçindirmek için sahneye koyduğum şu dikiş dikme oyunlarımla, Ümit’in her sınıfı iki yılda geçme oyununu düzeltsen biraz.”
    (Cemile, s. 35)

    “Ya da paralarını içkiye yatırma oyununu adam etsen.”
    (Cemile, s. 35)

    “Erken emekli olma oyununun bize neye mâl olduğunu bir düşünsen…”
    (Cemile, s. 35)

    “İşte sana başka bir oyun daha.”
    (Cemile, s. 35)

    “Yeter! Oyun istemiyorum artık.”
    (Cemile, s. 35)

    “Sorma birader, geçen gün bir arkadaşa bu oyun yazma hikâyesinden söz edecek olmuştum.”
    (Coşkun, s. 36)

    “Dinle bak, bunu da belki oyunlarının bir yerinde kullanırsın,” diye anlatıyor.
    (Coşkun, s. 36)

    “Kendimi bazan öylesine kaptırıyorum ki, hayalimde yazdığım oyun bitiyor; bir tiyatronun patronu, oyunu âdetâ yalvararak elimizden alıyor…
    (Coşkun, s. 36)

    “Oyunun ilk gecesinde büyük bir kıyamet kopuyor, bütün seyirciler göz yaşları içinde…”
    (Coşkun, s.36)

    “Oyundan sonra alkışlar bir türlü dinmek bilmiyor…”
    (Coşkun, s. 36)

    “…bütün oyunları birlikte oynayalım.”
    (Coşkun, s. 37)

    “Ve o anda istiyorum ki dünyadaki bütün insanlar da benim gibi oyunlar yazsınlar ve benim gibi alkışlansınlar.”
    (Coşkun, s. 37)

    “Zaten azizim, ‘Napolyon’un Sonu’ adlı oyununuzda figüranların dışında tam kırk dört oyuncu var.”
    (Saffet, s. 38)

    “Belki de oyunları bir yana bırakmak gerekiyor.”
    (Coşkun, s. 38)

    “İşte bunun için oyunlar yazmalısın.”
    (Saffet, s. 38)

    “İnsanlarla oyunlarda karşılaşacaksınız artık Coşkun Bey.”
    (Saffet, s. 38)

    “İnsanların hayatı zaten daha önceden yazılmış oyunlarla geçiyormuş.”
    (Saffet, s. 39)

    “… bizim için yazılmış oyunları değiştirmek…”
    (Saffet, s. 39)

    “… yani oyunlarımıza bir anlam vermek için…”
    (Saffet, s. 39)

    “Peki, oyunlar?”
    (Servet, s. 39)

    “Önceleri çok korkuyormuş oyun yazmaktan.”
    (Emel, s. 39)

    “Romantik oyunlar yazıyormuşsunuz.”
    (Servet, s. 41)

    “Nasıl oyunlar yazıyorsunuz?”
    (Servet, s. 41)

    “Şimdilik zararsız oyunlar yazıyoruz, yani tehlikesiz şeyler.”
    (Coşkun, s. 41)

    “Yani, ne tür oyunlar demek istiyorum.”
    (Servet, s. 41)

    “Hangisinin beğenileceğini bilmediğimiz için şimdilik her tür oyunlar yazıyoruz.” (Coşkun, s. 41)

    “Son oyunda bana bu kelimeyle hitap ediyordu da.”
    (Saffet, s. 43)

    “Oyun yazmaktan olmuştur.”
    (Saffet, s. 46)

    “Belki de insanlar aynı oyunları oynuyorlar, hayatlarını birbirine benzer oyunlarla geçiriyorlar.”
    (Coşkun, s. 46)

    “Peki, senin istediğin gibi yapalım, bir oyun gibi koyalım meselemizi.”
    (Coşkun, s. 49)

    “Yazmağa çalıştığım yarım yamalak oyunlarda değil, gerçekten hesaplaşmak istiyorum kendimle.”
    (Coşkun, s. 52)

    “Bizim gibiler ancak oyunlarda ölür.”
    (Saffet, s. 53)

    “Oyunlar yüzünden geldi bunlar başınıza üstad.”
    (Saffet, s. 53)

    “Bu oyunları başımıza sarmasaydın…”
    (Coşkun, s. 53)

    “Hayat kadar büyük oyunlar yazacaksın artık.”
    (Emel, s. 54)

    “Yalnız şunu iyi biliniz ki kahramanlar oyunlarını ve kaderlerini yalnız yaşarlar.” (Coşkun, s. 55)

    “Artık yerli oyunlar yazmaya başladım.”
    (Coşkun, s. 57)

    “Daha önce yabancı oyunlar mı yazıyordun?”
    (Saffet, s. 57)

    “Evet, şu zavallı milletime yabancı gelen oyunlarla uğraşıyordum.”
    (Coşkun, s. 57)

    “Bu oyunda, bir şairimizin çok yerinde olarak belirttikleri gibi…”
    (Coşkun, s. 59)

    “Canım bana yeni bir oyun vermiştin ya…”
    (Coşkun, s. 59)

    “Yani, oyunda soyutlama var.”
    (Saffet, s. 59)

    “Ben bu oyunu tutmadım.”
    (Saffet, s. 66)

    “Siz de oyunlarımıza katılmak istemez misiniz?”
    (Saffet, s. 69)

    “… bütün kahvelerde, arabalarda, oyun yerlerinde onun kahredici sesi duyuluyor.”
    (Coşkun, s. 70)

    “Fakat bana acıyın, çünkü oyunlara ihtiyacım var.”
    (Coşkun, s. 72)

    “… oyunlarım hep yarıda kalıyor.”
    (Coşkun, s. 72)

    “Yazacağım oyunda onu rezil edeceğim.”
    (Coşkun, s. 73)

    “Ona gerçek oyunlar yazacağım artık.”
    (Coşkun, s. 74)

    “Beni de bu oyuna karıştırmayın rica ederim.”
    (Komiser, s. 76)

    “… gidin oyununuzu evinizde oynayın.”
    (Komiser, s. 76)

    “Oyun provası yapıyordum.”
    (Coşkun, s. 77)

    “Bir oyun hazırlıyorum da.”
    (Coşkun, s. 78)

    “Yazdığım oyunları…”
    (Coşkun, s. 79)

    “Hayır, oyunlarımı sürdüreceğim ben.”
    (Coşkun, s. 79)

    “Oyunlarla geçirilecek vakti yok insanların."
    (Cemile, s. 79)

    “…şey yazıyordu… oyun…”
    (Saadet Nine, s. 81)

    “Birilerine oyun oynuyordu, galiba.”
    (Saadet Nine, s. 81)

    “Bizim oyunlarla geçirilecek vaktimiz yok, Saadet Hanım.”
    (Coşkun, s. 81)

    “Bu oyunda ben yokum.”
    (Cemile, s. 81)

    “Gürültülü oyununuz bitmedi mi?”
    (Cemile, s. 82)

    “Kocam oyunlar yazıyor da…”
    (Cemile, s. 84)

    “Oyun ya da gerçek, bir yolunu bulup gitmem gerekiyor Doktor.”
    (Coşkun, s. 84)

    “Canım bir oyun yazmıştık ya.”
    (Coşkun, s. 84)

    “İstersen oyuna devam ederiz.”
    (Coşkun, s. 84)

    “Oyunlarıma katlanacak kadar sevmiyor musun beni?”
    (Coşkun, s. 85)

    “Bugünlerde yerli oyun sıkıntısı çekiyoruz zaten.”
    (Servet, s. 85)

    “Yabancı ülkelerden getirtilen Bunalım Tanrılarının ülkemize bir oyunudur bu.”
    (Servet, s. 86)

    “Aman patron, sen hep böyle yüksek seviyede oyunlar istemez miydin?”
    (Saffet, s. 88)

    “Bu oyunda herkese göre bir şeyler var.”
    (Coşkun, s. 88)

    “Bırak da, oyuna devam edelim.”
    (Saffet, s. 88)

    “Yazarlarımızdan yerli bir oyun yazmasını sen istedin.”
    (Saffet, s. 88)

    “Kendi kendine oynadığın oyunlarla avunmaya çalışıyorsun.”
    (Koro, s. 88)

    “… kendini tehlikeli oyunlardan koru.”
    (Koro, s. 89)

    “Oyun nerede bitiyor, hayat nerede başlıyor, hiç anlamıyorum.”
    (Coşkun, s. 90)

    “… ben de ürkütücü bir oyun seyrettiğimi düşünüyordum, hattâ bu oyunu yaşıyordum.”
    (Coşkun, s. 96)

    “Şu anda yaşadığımızın da bir oyun olduğunu düşünemez misin?”
    (Emel, s. 98)

    “Yazmaya cesaret edemeyeceğin kadar büyük ve müthiş bir oyunun kahramanı olabilirsin istersen.”
    (Emel, s. 98)

    “Şimdi müthiş oyunlarda insanların çaresizliği daha önemli bir yer tutuyor”. (Coşkun, s. 98)

    “Yeni oyunlarda korkaklar da önemli bir yer tutuyor.”
    (Coşkun, s. 98)

    “Ben yeni oyun filân istemiyorum; hayallerimi gerçekleştiren oyunlar istiyorum.”
    (Emel, s. 98)

    “Oyunları değiştirmek elimden gelmez, çünkü ben de oyunun içinde bulunuyorum.”
    (Coşkun, s. 98)

    “Bu sözler de oyunlarından birinde mi yazıyor?”
    (Cemile, s. 99)

    “Senin hiçe saydığın oyunlar benim için ölüm kalım meselesi.”
    (Coşkun, s. 100)

    “Canım, hani eskiden oyunların sonundan biraz önce…”
    (Coşkun, s. 103)

    “Seni beklerken düşündüğüm oyun tutmadı galiba.”
    (Coşkun, s. 105)

    “Oyun bitti mi?”
    (Coşkun, s. 106)

    “Modern oyunların, modern kahramanları gibi silik bir hayat yaşamasaydım.”
    (Coşkun, s. 107)

    “Sonu acıklı da bitse esaslı bir oyun olacak.”
    (Coşkun, s. 107)

    “Olmaz olsun böyle oyun.”
    (Saffet, s. 107)

    “Onu, istediği gibi büyük bir oyunla uğurluyoruz.”
    (Saffet, s. 108)

    “Eski bir oyunun provasını yapıyordu.”
    (Saffet, s. 108)

    “Herkesin bildiği gibi üstad, oyunları fazla büyütürdü, gereğinden çok ciddiye alırdı.”
    (Saffet, s. 108)

    “Hayat oyunlarını gereğinden fazla ciddiye alan merhum…”
    (Saffet, s. 108)

    “Çünkü oyunlar, onun için bir ölüm kalım meselesiydi.”
    (Saffet, s. 108)

    “Oyun bitti, seyirciyi selâmlayacağız.”
    (Saffet, s. 109)