• Modern Türk edebiyatında bir dönüm noktası olarak nitelendirilen usta yazar Sait Faik Abasıyanık’ın beş farklı hikayesinin radyo tiyatrosu formatıyla sahneleneceği, 17 Aralık’ta İş Sanat sahnesinde gerçekleşecek Şehir Amber Kokacak dinletisi İstanbullu sanatseverleri nostalji dolu bir yolculuğa davet ediyor.

    Cumhuriyet sonrası yazarlardan kendine has, dönemin akımlarına bağlı kalmayan üslubuyla ayrılan Sait Faik Abasıyanık, özellikle İstanbul’a ve balıkçılar, kıraathane müdavimleri, işsizler, çocuklar gibi modern yaşamın ‘küçük’ karakterlerine odaklanan öyküleriyle tanınan, Türk edebiyatının en önemli isimlerinden bir tanesi. Abasıyanık’ın ‘‘Müthiş Bir Tren”, “Havuz Başı”, “Balıkçısını Bulan Olta”, “Yüksekkaldırım’’ ve “Serseri Çocuk ve Köpek” hikayelerinin eski bir radyo kayıt stüdyosunun canlandırıldığı bir sahne düzeniyle, iç içe geçmiş dramatik bir akışla okunacağı Şehir Amber Kokacak dinletisi ise, bu usta yazarın şiirsel ve içe dönük, duygusal dilinin aktarımı için teatral ve duygusal, ideal bir kurgu oluşturuyor.

    Atilla Birkiye’nin metinlerini hazırladığı, Mehmet Birkiye tarafından sahneye uyarlanan ve Metin Belgin, Bülent Emin Yarar, Hakan Gerçek gibi isimlerin hikâyeyi okuduğu Sait Faik hikâye dinletisi 17 Aralık, Pazartesi günü İş Sanat’ta olacak. Müzik yönetmeni ve piyanist olarak Serdar Yalçın yer alırken; kemanda Seda Subaşı, çelloda Şemsa İdil Ural, efektlerde ise Tuğrul Karanfil, Yiğit Çekil isimleri ön plana çıkıyor. Genç izleyicilerin dinletilere gösterdiği yoğun ilgiden dolayı bu sezonda da öğrenciler için 17.00 ve 20.30’da iki ayrı seans düzenlenecek. Hem eski İstanbul’un, hem de dönem Türkiyesi’ndeki sıradan insanların gündelik yaşamlarının büyülü havasını soluyacağımız bu dinletide yer alacak öykülerden iştah kabartan alıntılar derledik.

    ‘‘Rüyamda mı gördüm. Yoksa bir seyahatte mi başımdan geçti. Böyle şey olur mu olmaz mı? Oralarını geçelim. Böyle bir vakayı rüyada da görsem yine başımdan geçmiş sayılır. Başımdan geçmemiş olsa içimden, rüyamdan, hülyamdan geçer miydi? Küçük bir istasyonda tren bekliyordum.’’
    Müthiş Bir Tren

    ‘‘Sizi bekliyorum. Sizi göreceğim; içimde bir şey koşacak. Siz görmeden geçeceksiniz. Ben kederle sevinci duyup dalacağım istediğim aleme. Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım. Sonra çarşılardan çarşılara, insan sesleri arasında, her şeyi sizinle kurulmuş bir şehirde dolaşacağım. Herkes geçti, siz geçmediniz. Yüzünüzü göremedim. Bayramım, çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu. Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi, bilmem.’’
    Havuzbaşı

    ‘‘Yazı yazmak canım istemiyordu. Yazı yazmam için bana çiçek, kuş hürriyeti değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncelerin hürriyeti lazım. Küçücük hürriyetler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk hürriyeti istiyordum. Bu bana lazımdı. Yoksa her şeyi ağzımda gevelemekten başka ne yapabilirdim? Ne yapıyordum?’’
    Balıkçısını Bulan Olta

    ‘‘Pazar günleri böyledir İstanbul ama gelin, ben sizi eğlenceli bir yere götüreyim. Plajlarda serin mavi sulara gömülmek, çam altlarında uyku çekmek dururken nereye gideceğiz? O da var ya! Var ama şimdi bu saatlerde İstanbul’un bir yeri de var ki orada köyüne hasret askerler, çıraklar, hamurkarlar, Anadolulu aşçılar, plajlara gidememiş parasızlar, çam altlarından deniz kenarlarından pek bir şey anlamayan yahut bıkan İstanbullular dolaşır. Orada bedava şarkılar dinlenir. Orada buz gibi gazoz 75 kuruş değil, 7,5 kuruştur. Beyoğlu’nda yarım papele yiyemeyeceğiniz vişneli kaymaklı dondurma kayık tabaklarında 10 kuruşadır.’’
    Yüksek Kaldırım

    ‘‘Köpeği omzuna almış gidiyordu. Köpek de, sokak çocuğu da pis değildi. Kirliydiler. Köpek iki aylıktı. Çocuk on yaşındaydı. Vakit de gece yarısı. Beyoğlu sabah olmak üzere olan bir ortaçağ şehrine benziyordu. Öyle bir ortaçağ şehri ki uyanır uyanmaz çırılçıplak esirler bir zafer arabasında harmanilere bürünmüş, kafasında bir zafer çelengi ile şehrin hâkimini çekecekler. Pöstekilere, zırhlara bürünmüş, altın gümüş işlemeli deri donlar giymiş, çevresi yarım metre gelen pazularla derebeyin aylıklı askerleri demir kapılı evlerden çığlık çığlığa kadınlar çıkaracak. Bu kadınlar o kadar güzel gözlü, o kadar tatlı, o kadar dolgun kalçalı olacaklar ki derebeyin sarayını süsleyen ressam saçını başını yolacak. O kadından bu kadına, bu kadından o kadına koşacak. ‘Bunu bana verin! Bunu bana verin! Bu benim rüyalarımın, hüsranlarımın, fırçamın kadını. Ancak onunla ölmeyecek eserimi yapabilirim’ diye koşacak. Seç diyecekler, seçemeyecek. Başında zeytin ve defne dalından zafer çelengiyle derebeyi kahkahadan bütün gümüşlerini ve altınlarını şakırdatacak.’’
    Serseri Çocuk ve Köpek

    Kaynak: http://bantmag.com/...hikayesi-is-sanatda/
  • Peki, Haydn’ın ‘baş’ına geleni biliyor musun? Ölüsü daha soğumadan başını bedeninden ayırmışlar; kaçık mı kaçık bir bilgin, beynini çıkarıp, müzik dehasının nerede yer aldığını saptasın diye! Ya Einste-in’ın başına gelen? Vasiyetini titizlikle yazarak, öldükten sonra kendisini yakmalarını istemiş. Bu isteğini yerine getirmişler, ne var ki ona yürekten bağlı, özverili çömezi, ustasının bakışlarını üstünde duyumsamadan yaşamaya katlanamayacağını düşünmüş. Yakılmadan önce, cesedin gözlerini çıkararak alkol dolu bir şişenin içine koymuş, böylelikle, kendisi de ölünceye kadar ustasının ona bakmasını sağlamış.
    Milan Kundera
    Can Yayınları
  • Yüzünü bile görmek istemiyorum
    Yoluma çıkmasan iyi edersin
    Sözlerim sana ağır mı geldi
    Kalbini mi kırdım afedersin...
  • https://youtu.be/QbhkbOzaRpk
    Ben yollara aitim
    Yok başka bildiğim
    Kimseye kırgın değilim
    Ama bugün böyleyim
    Ben mi daha yalnızım yağmurlar mı
  • o vakit sayfalar dolusu mektuplar yazarız. umudu anlatırız ve apaydınlık biten masalları. evet, evimiz(d)e bir posta kutusu yapalım. ahşaptan olsun, ağaçların ruhu vardır derdi nenem. böylelikle posta kutumuzun da bir ruhu olur. maviye boyayalım. ama denizin değil, gökyüzünün mavisi olsun. çünkü ben sevdikçe gökyüzü oluyorum.. ya da oluyordum.. sait faik gibi sevmekten korkmaya başlamadan evvel. yıllarca yanılmışız sevginin zıttı olan duygu nefret değil, korkuymuş meğer. korkuyorum.. radyodan bir ses yükseliyor yine:
    'bağışlayın beni sevdalarım
    kendimi parçalara ayıramadım
    alın gidin korkularımı
    hiçbir ayrılık yeniden yaratmıyor beni..'
    neden kar yağmıyor bu şehir(d)e? hâlbuki aralık ayındayız. yine yağmur başlamış. . bir vakitler yağmura yakalanmayı ne çok severdim. yağmurla küçük bir çocuk gibi birikintilerin üstünde yaprak yüzdürmeyi, kendi etrafımda dönüp damlaları yakalamayı, ve salyangozları selamlamayı ne çok severdim.
    radyo dinlemek incitir mi?
    'aşk ağır yükler bindirdi
    küçülen omuzlarıma
    kalplerinizden kaçtım
    hep varıp gittim
    en karanlıklara
    yağmur ıslak mazeretler yükledi
    büyüyen yangınıma..'
    diyor radyodaki bey, inciniyorum...
    mutlaka evimiz(d)e bir posta kutusu yapalım ki inciten her şarkı için bir mektup yazalım. sahi, hangi ağaçtan olmalı kutumuz? çınar ya da leylak ağacından olsun yahut incir ya da zeytin ağacından. her bahar ezginin günlüğünden 'hişt'i söylerdim bağıra bağıra. 'leylaklar açmış gördün mü' derken mor leylakların kokusuyla başım dönerdi.. çocukluğumdan beri incirin kurusuna da yaşına da bayılırdım. çınar ve zeytin ise yüzlerce yıllık varoluşu ile ân'da olmayı başaranlar değil miydi? ân'da, yani geçmişin ve geleceğin keşistiği yerde. belki onlarla birlikte ben de ân'a teslim olabilirdim. aynı yıl iki psikiyatrist nasıl iki farklı tanı koymuştu: depresyon ve kaygı bozukluğu. birine göre geçmişe takılıp kalmıştım, diğerine göre ise kavgam gelecekle idi. hâlbuki ikisi de yanılmıştı..
    yıllar geçtikçe anlıyorum: siyah ya da beyaz değil dünya. griler de var.. değişiyorum.. bazı konularda ise değişmiyorum.
    mesela hâlâ göğe bakıyorum. sevinçli iken de, ruhum çaresizlik içinde kıvranır iken de bakıyorum göğe.. göklerden bir mucize gelir diye bekliyorum: kendimi bağışlamanın mucizesi
    ya da bazı geceler ağlıyorum, çok ağlıyorum.. içimdeki o çocuk için ve yeryüzündeki tüm çocuklar için..
    kalbim, beni bağışla yine hüzünlerle sarmaladım seni..

    https://youtu.be/NLW_-_jbBSY