• Çikolatalı süt ya da muzlu süt işte bütün mesele bu....
  • Merhaba sevgili 1K sakinleri. Adana Okuma Grubu olarak 20 Ekim cumartesi günü güzel bir buluşma gerçekleştirdik.
    Etkinlik kitabımız ve çayın eşlik ettiği samimi sohbetlerle dolu masamızdan sizlere selam olsun.

    https://i.hizliresim.com/g67r2O.jpg

    Öyle bir kitap seçmişiz ki Çukurova'nın Bereketli Topraklarından başladık taa gavur illerine kadar vardırdık sohbeti. Sanattan , siyasete, işçilerden , devlet adamlarına gittik. Taşladık onları bir güzel sonra kitabımıza geri döndük. Kitapta anlatılan patoz işini bizzat yaşamış olan Muallim hocam bize o illet kaşıntının ne demek olduğunu anlattı. Çırçır da çalışmanın zorluklarını anlattı. Kitabı okurken yaşayan bir isim de Semra Aydın 'dı . Bir yakını bu makinelerden kolunu kaybetmiş hatta o derece bizdendi kitap.

    "Çukurovanın Bereketli Toprakları bu kadar kanı bu kadar günahı kabul etmedi , ondandır şu zamanki durumumuz." diyip kendi adaletimizi kendimiz sağladık.

    Aramıza yeni katılanlar da oldu , gelemeyenler kalbimizde yara, gelenler yanımıza yoldaş , bilerek gelmeyenler kaybedenler olarak tarihe yazıldı .

    https://i.hizliresim.com/4zEj17.jpg

    Sadece sohbet mi ettik? Hayırr!
    Kitapla ilgili bazı yargıları değiştiren , önceden hazırlanmış kağıtlar gruba sunuldu ve kağıtlarda yazan ibarelere göre yeni bir son yazılması istendi. Kağıtlarda yazan notlar şu şekilde:

    https://i.hizliresim.com/moQM34.jpg

    Çok değişik sonlar çıkarıldı , kimileri de kitaptan bağımsız düşünemediği için aynı sonuca vardı.
    Kitapta kadın üzerine kurulan baskı hiçbirimizin gözünden kaçmadı. Kendi hayatımızdaki cinsiyetçiliğe kitap üzerinden göz gezdirdik ve bir sonraki okuma kitabımızın Feminizm Herkes İçindir olmasına karar verdik. 17 Kasım Cumartesi günü gelmeyen şimdiden çook fena kaybetti. Onu da şuraya şöyle ilikleyelim.

    Son olarak biz Adanalıların sütle kafa bulduğu mekana After Particik denilebilecek noktamıza gidip , muzlu süt ve tostları yeyip içerek , dudak üstlerinde kalan beyaz bıyıkları silerek buluşmamızı sonlandırdık.

    https://i.hizliresim.com/j69gBL.jpg

    Ne duruyorsun? Helva yapsanaa ! Şaka be şaka ! Buluşmaya gelsene :)
  • Kitabın isminin çekiciliği ve barındırdığı masumiyet beni benden almıştı. Bir insan kitabın adına bunu vermekte karar kılacak kadar nasıl çekingen olabilir diye düşünmüştüm. Kitabın sayfalarını çevirdikçe bunun güzelliğinin nereden geldiğini anladım. Søren abim her yerde bulunan fakat artık üzerine düşünülmeyen, düşünülse bile önceden öğrenilenlerin ötesine gidilmeyen, gidilse bile kendinden bir şeyler katılmayan bir konuyu ele almış. Tam olarakta kendi eserine çocuksu yaklaşımı buradadır. Dışarıdakinin özünü ve anlamını değiştirmemiştir, ancak bambaşka bir şekilde sunmuştur. Kendi anladığı ve yorumladığı şekilde sunmuştur -bu bize ne kadar doğal ve basit görünse de öyle olmadığını anlayacak kadar tecrübe ve bilgi sahibi olduğunuzu düşünüyorum-. Konu ne mi? Açıkçası, ben de emin değilim. İlk başta öğrenme üzerine diye düşündüm. Sonra anlama üzerine oldu gibime geldi. En sonda da mevzu bahis imanmış dedim. Yani tanık olduklarımı bir şekilde yorumladım, ama parçacıkları bir türlü bir araya getiremedim. Bunun böyle olmasının büyük nedeni, benim anlayış yoksunluğum veya beceriksizliğim olsa gerek. Fakat tüm kabahat bende değil. Bence Søren abimin derinliğinin de suçlu sayılması lazım. Dışarıdakinin içerideki bu derin yolculuğu -bu da benim yorumlamam tabii- yasaklanmalı. Felsefeyi tehlikeli hale getiren bir kitap değildi. Tehlike, felsefenin içinde varolmuş gibiydi. Bu zamana kadar anlamak ve üzerine düşünmekte beni en fazla zorlayan kitap oldu. Bunda benim izlediğim bir okuma yolunun da etkisi oldu. O yol şudur: Kitaba başlamadan önce zihinsel ve karakteristik durumumum çizgilerini belirliyorum. Sonra tıpkı beyaz kağıda bırakılmış yaprağın kenarlarını çizen çocuk gibi kendi çizgilerimi çiziyorum. Belli bir şeklim, kimliğim veya kalıbım oluyor. Bunu elde tutuyorum. Başka bir kağıda geçiyorum. Sonra kitabı okudukça oluşan sınırlarımı çiziyorum. Daha sonra onların da çizgilerini kâğıtta belirginleştiriyorum. Ortaya çıkan yeni çizgilerle belirlediğimi ve ilk baştaki kendimi kağıttan kesiyorum. Sonra da kendiminki altta kalacak şekilde üst üste koyuyorum. Benzerlikler ile farklılıklar, benimsediklerim ile benimsemediklerim, düşündüklerim ile düşünmediklerim, gördüklerim ile görmediklerim, keşfettiklerim ile keşfetmediklerim, anladıklarım ile anlayamadıklarım vs. neredeyse her yüklem ile değerlendirmeye aldıklarım belirginleşiyor. Bu kitapla çizdiğim ben, aslında olan beni içine aldı ve orada bir yerde kayboldu ya da bütünleşti. Tıpkı buharlaşan her su damlasının, kendinden önce buharlaşmış olanların oluşturduğu bulutun içine girerek kaybolması gibi. Buradan da anlayacağınız üzere neredeyse her şey bilinmeyen bir olgu gibi görünmeye başladı. Anlayışım tutuklu kalmıştı. Algılarıma dolan girdiler ise şoke etkisi yaratmıştı. Çizgilerimin bittiği yerlerden yavaş yavaş ilerleyerek her noktayı iyice keşfetmeye başladım. Biraz zaman ve çaba aldı. Ama hepsine değdi ve bitti. Şimdi de aktarma kısmına başladım. Kendime bol şanslar diliyorum.

    Kitabın ilk kısmında Sokrates'i ve Søren abimin Sokrates hakkındaki düşüncelerini anlıyoruz. Sokrates'in öğretmenliğini ve öğrencilerini anlatan Søren abim, konunun derinliklerine iniş yapıyor. Sokrates'in konuşmalarında ve öğretilerinde izlediği yolun güzellikleri ile çirkinliklerini önümüze sermiş. Açıkçası, burası günümüz eğitim -din de dahil- sisteminin eksik yönlerine dair çok fazla yorumsal bilgi içeriyor. Çünkü Sokrates bir aktaran ya da öğretenden çok, fark ettiren ya da bulduran olarak önümüze çıkıyor. Yani bilgiye ulaştıran veya bilgiyi getiren kişi değil, bilginin varlığını haberdar eden ve öğrencinin kendi içinde ve/veya dışında arayışta bulunabileceğini fark ettiren kişi. Aynı zamanda öğrencinin öğretmen oluşundan da bahsediyor. Sokrates insanlara öğrettiği kadar, hatta belki daha fazla onlardan öğrenmiştir, diyor. Peki Sokrates ilk baştaki bilinmeyene nasıl erişmiş olabilir? Bu sorunun cevabını Tanrı olarak gösteriyor. Bilinmeyenin kendisini de Tanrı olarak tanımlıyor. Ve onu direkt olarak Tanrı'dan alışından bahsediyor. Burada Tanrı sadece vesile olandır. Sadece farkındalığın oluşması için olan vesile. Buralar açıklığa kavuştuktan sonra ikinci bölüme geçiliyor. Sokrates öğreticiliğinin ötesine. Burada da Hz.İsa(Tanrı)'nın dünyaya gelişini ve gelişinden sonraki etkilerini düşüncesel olarak ifade etmeye çalışıyor. Ayrıca Tanrının dünyaya gelişinin de anlamlarına dair yorumlamalar var. Ve o zamanki insanlar ile sonradan doğanlar arasındaki farklılıkları ve avantajları anlatıyor. Tüm bunları çok derin bir şekilde ifade ediyor. Özellikle zaman ve oluşum açısından. Yani neredeyse olayın kendisinden çok, olayın etrafındaki ve içine doğası gereği dahil olanları inceliyor. Tüm bunların içinde anlayışın doğruluğu ile yanlışlığı tartışılıyor. Hepsi bittikten sonra da tüm bunları içine alan iman konusuna giriş yapıyor. Açıkçası, bu bölüm çok güzeldi. Çünkü iman konusu çok ayrıntılı, psikolojik ve felsefik bir şekilde ele alınmıştı. Yani herhangi biri içinde doğruyu bulamadan bile, bulacağı bir çok bakış açısı ile doğruyu keşfedecektir. Bu kısmı okuduktan sonra ülkemdeki dini öğretim şekli hem üzdü, hem de öfkeledirdi. Gerçi başka yerlerde de böyledir muhtemelen. Ancak kitapta iman meselesi tamamen kişinin keşfine bırakılmasına yönelik çok güzel yorumlamalar veriyor. Özellikle İsa'nın zamanında yaşanılan olaylar üzerinden bir yorumlaması çok güzeldi. Alıntı olarak alta yazacağım. Günün sonunda imansız biri olarak kitapta geçen düşünceler tarafından çok fazla etkilendim. O yüzden de içinde bütünleşip kayboldum. Bundan ve kitabın içeriğinden dolayı, iman sahibi kişilerin bu kitaba bakmasının iyi olabileceğini düşünmemdir. İman sahibi değilseniz de yorumlamak ve anlamak üzerine çok fazla bakış açısı elde edebilirsiniz. Ayrıca Søren abimin EfsanE denilecek bir şekilde kelimeleri kullanışı karşısında da güzel dakikalar yaşayabilirsiniz. Son olarak da şunu belirteyim: Søren abim, bu kitapta kendi kendinin eleştirmeni olmuş. Düşüncelerinin sonuna sorular yöneltmiş. Tıpkı düşüncenin tamamen tersine inanan biri gibi yapmış. Ve soruların cevaplarını açıklamış. Böyle böyle devam etmiş. En sonda da bombayı bırakıp kaçmış. Onu da okuyunca anlarsınız artık. Benden bu kadar. Beynim dumura uğramış durumdayken bunu yazdım. Tanrı affetsin. Umarım, bir kaç kişinin yönelmesine vesile olur da saçmaladığıma değer. Søren abim ve güzelliklerle kalın. Hadi eyvallah!

    "Sokrates'in ölüler diyarına gitse dahi orada yalnızca soru soracağını söyleyerek yiğitçe ifade ettiği gibi; zira sormaktaki nihai fikir, soru sorulan kişinin kendisinin hakikate sahip olması ve ona kendi başına ulaşmasıdır. Zamansal başlangıç noktası bir hiçtir, çünkü farkında olmadan da hakikati ezelden beri bildiğimi kısa sürede keşfederim, aynı zamanda an'ın ebediyete gizli olduğunu da keşfederim; an ebediyet içinde öylesine özümsenmiştir ki, deyim yerindeyse, onu arasam da bulamam, çünkü Burası ve Şurası yoktur, yalnızca bir ubique et nusquam [her yer ve hiçbir yer] vardır."

    "Ne yazık, Sokrates'e çok şey borçlu olmayı isteyecek kadar kibar kaç kişi yaşamıştır - ona hiçbir şey borçlu olmadığı halde! Sokrates'i en iyi anlayan kişi, özellikle ona hiçbir şey borçlu olmadığını anlar; Sokrates de bunu tercih eder ve bunu tercih edebilmek güzeldir. Sokrates'e çok şey borçlu olduğunu düşünen kişi, Sokrates'in bu borcu sildiğinden emin olabilir; zira Sokrates, bu kişiye böyle sömüreceği bir sermaye verdiğini öğrendiğine kesinlikle üzülmüştür."

    "Konunun aslı, Tanrı'nın insan biçiminde varolmuş olduğu şeklindeki tarihsel olgudur; diğer tarihsel ayrıntılar, konu Tanrı değil de bir insan olsaydı taşıyacağı kadar dahi önem taşımaz. Hukukçular, en büyük suçun bütün diğer küçük suçları özümlediğini söyler - imanda da böyledir: Onun saçmalığı, küçük konuları bütünüyle özümler. Genellikle rahatsız edici olan tutarsızlıklar, burada rahatsız edici değildir, önemli değildir. Ama birisi küçük hesaplarla imanı en yüksek teklifi veren kişiye sunmak isterse, çok önemlidir; o kadar önemlidir ki, o kişi imana asla ulaşamaz. Eğer çağdaş kuşak geride şu sözlerden başka bir şey bırakmamış olsaydı: "Tanrı'nın, falanca yılda, mütevazı bir hizmetkâr biçiminde ortaya çıktığına, aramızda yaşayıp öğrettiğine ve sonra öldüğüne inandık" - bu, fazlasıyla yeterli olurdu. Çağdaş kuşak, gerekeni yapmış olurdu; zira bu küçük duyuru, bu dünya-tarihsel nota bene (önemli not ve dikkat et gibi anlamları var), sonra gelen biri için vesile olmaya yeter ve en ayrıntılı rapor dahi sonra gelen kişi için bundan daha fazla bir şey olamaz."

    Kitaba özet yapar gibi inceleme yazdığım için özür dilerim. Bundan dolayı affınıza sığınırım. Ancak düşündüklerimi ve kitabın içindekiler konusunda yaşadığım sarsıntılar zihnimi zincirlere vurdu. Özgür kalabilen bir tek bu oldu. Anlayışla karşılacağınızı umuyorum.
  • Yılın şarkısı çıktı çıkmadı, şuydu buydu tartışmalarına son noktayı Ankaralı Turgut koydu...

    Yılın şarkısını Ankaralı Turgut yaptı.
    Şaka falan yapmıyorum...
    “Vekilime Kaymak Lazım” yılın şarkısıdır.
    Dillere düşecektir, en çok indirilecektir, en çok dinlenecek çalınacaktır, en çok telefon melodisi olacaktır...
    Çünkü bu şarkıda her şey var...
    Eğlenceyse eğlence; Ankaralı’nın klasik oynak müziği var şarkıda.
    Mizahsa mizah...
    Şarkıda önce “Kaymak lazım kaymak lazım, vekilime kaymak lazım” diyor...
    Sonra “Afyon’dan vekilime taze taze kaymak lazım” diyerek olayı toparlıyor Ankaralı Turgut...
    Bundan güzel mizah mı olur.
    Kahkahalarla dinledim şarkıyı.
    Muhalefetse muhalefetin kralı var.
    “Sürünmek ölmek bize/Lüks hayat vekilim size
    Kuru ekmek soğan bize/Ballı muzlu kaymak size” diyor Ankaralı Turgut.
    Çiftçinin, esnafın halinin ne olacağını soruyor.
    Sonra yine ekliyor; “Kaymak lazım kaymak lazım, vekilime kaymak lazım”.
    Peki bu şarkıya kızan milletvekili çıkar mı?
    Umarım çıkmaz.
    Meclis’in yüceliğinden girip, milletin vekiliyle dalga geçilemeyeceğinden dem vuranlar olabilir parlamentoda...
    Ama hiç şüphe etmesinler vekili oldukları millet bu şarkıyı çok sevecek.
    Yılın şarkısı budur, bu haftadan itibaren de en çok konuşulan şarkı olacaktır.

    Olay şarkının sözleri

    Yoğurt süt ayran bize/Ballı kaymak vekilim size
    Çok çalıştınız başkanım/Taze taze kaymak size
    Alman lazım yemen lazım/Sonra farkı görmen lazım
    Afyondan vekilime/Taze taze kaymak lazım
    Kaymak lazım kaymak lazım/Vekilime kaymak lazım

    Esnafın hali ne olacak/Kime hesap sorulacak
    Çiftçinin hali ne olacak/Kime hesap sorulacak
    Ne kap kaldı ne kap kacak/Bu millete kim bakacak
    Alman lazım yemen lazım/Sonra farkı görmen lazım
    Afyondan vekilime/Taze taze kaymak lazım
    Kaymak lazım kaymak lazım/Vekilime kaymak lazım

    Sürünmek ölmek bize/Lüks hayat vekilim size
    Kuru ekmek soğan bize/Ballı muzlu kaymak size
    Alman lazım yemen lazım/Sonra farkı görmen lazım
    Afyondan vekilime/Taze taze kaymak lazım
    Kaymak lazım kaymak lazım/Vekilime kaymak lazım
  • Yoğurt süt ayran bize
    Ballı kaymak vekilim size
    Çok çalıştınız başkanım
    Taze taze kaymak size

    Alman lazım yemen lazım
    Sonra farkı görmen lazım
    Afyondan vekilime
    Taze taze kaymak lazım

    Kaymak lazım kaymak lazım
    Vekilime kaymak lazım

    Esnafın hali ne olacak
    Kime hesap sorulacak
    Çiftçinin hali ne olacak
    Kime hesap sorulacak
    Ne kap kaldı ne kap kacak
    Bu millete kim bakacak

    Alman lazım yemen lazım
    Sonra farkı görmen lazım
    Afyondan vekilime
    Taze taze kaymak lazım

    Kaymak lazım kaymak lazım
    Vekilime kaymak lazım

    Lüküs hayat vekilim size
    Sürünmek ölmek bize
    Kuru ekmek soğan bize
    Ballı muzlu kaymak size

    Alman lazım yemen lazım
    Sonra farkı görmen lazım
    Afyondan vekilime
    Taze taze kaymak lazım

    Kaymak lazım kaymak lazım
    Vekilime kaymak lazım
  • Doğal zevklere ne sırtımızı dönmeliyiz ne de tüm hayatımızı onlara adamalıyız. Ne kovalamalıyız onları ne de onlardan kaçmalıyız. Sadece kabul etmeliyiz onları oldukları gibi.