Günümüz toplumunda insanlar,kendileri olmak yerine,arzu edilen kişi olmayı tercih ediyorlar. Bu yüzden her ortamın isteğine uygun bir kimliğe bürünüyorlar. Bunun sonucunda sığ ,derinleşemeyen ve köklenemeyen benlikler oluşuyor.
İnsanın "düşüşü" kendi ilahi özüne yabancılaşmasından ,aslından uzağa savrulmasından ,içindeki sonsuzluk özlemini görmezden gelmesinden başka nedir ki? Mevlana diliyle:"Her kim aslından uzak düşsün arar/asl 'a dönmek için bir uygun gün arar".
Ağrı Dağı Efsanesi…
Gerçekten bir efsane mi, yoksa gerçeğin ta kendisi mi, kim bilir… Ahmet ile Gülbahar’ın destansı aşkını düşününce, böyle aşklar yalnızca efsanelerde olur demek günümüz dünyasında daha gerçekçi bir yaklaşım gibi geliyor bana.
Yaşar Kemal yalnızca bir destanı kitaba çevirmemiş; aynı zamanda dönemi yansıtan, günümüzde hâlâ varlığını koruyan tarihî ve önemli yapıları da hikâyeyle harmanlamıştır. Kitapta geçen Hoşap Kalesi’ni görmüş olmak, okurken kendimi tam oradaymış gibi hissetmeme neden oldu.
Bugün gördüğümüz birçok tarihî yapı, dağ ve ovanın ardında ne destanlar, ne hikâyeler saklı kim bilir… Yaşar Kemal bu kıymetli eserinde bize bu duyguyu içten içe aşılıyor.
Ahmet ile Gülbahar’ın aşkı sadece bir aşk mı, yoksa ardında sorgulanması gereken birçok duygu ve davranışı da barındırıyor mu? Tüm insanlığın, gelenek ve göreneklerin bir aşk uğruna ayağa kalkması oldukça düşündürücü…
Sonunda Ahmet’in uğrunda canını vermeye hazır olduğu aşkı Gülbahar’ı bırakıp gitmesi ise akıllarda birçok soru bırakıyor. Belki de uğrunda ölmek daha vefalı olurdu, böylesine bir kavuşmaktansa…
Her destan gibi, her hüzünlü aşk hikâyesi gibi onların da sonu Ağrı Dağı eteklerinde bir destan oldu; dillerde dolaşıp durdu. Eğer bir gün Küp Gölü’nün kıyısında Gülbahar’a rastlarsanız, aslını belki size anlatır…