Ülkü Tamer hayatını kaybetti.
Türk Edebiyatı'nın yaşayan en büyük şairlerinden Ülkü Tamer, 81 yaşında hayatını kaybetti. İlçeye bağlı Turgutreis Mahallesi'nde yaşamını sürdüren Tamer, geçirdiği rahatsızlık nedeniyle evinde yaşamını yitirdi.

"Güneş Topla Benim İçin" isimli şarkının da söz yazarı Tamer'in cenazesinin, yarın Turgutreis Merkez Camisinde kılınacak cenaze namazı sonrası Gümüşlük Mahallesi'ndeki mezarlıkta toprağa verileceği öğrenildi.

ÜLKÜ TAMER KİMDİR?

Ülkü Tamer, 20 Şubat 1937 tarihinde Gaziantep'te dünyaya geldi. Çocukluğu ve ilköğrenim eğitimini Gaziantep'te geçiren Tamer, ortaöğretimine İstanbul'da devam etti. 1958 yılında Robert Koleji'nden mezun olan Ülkü Tamer'in lise yıllarında şiirleri edebiyat dergilerinde yayımlanmaya başladı.

Öğrenimine bir süre Gazetecilik Enstitüsü'nde devam eden Ülkü Tamer, 1964-1968 yıllarında oyunculuk yaptı. 1950'li yıllarda ortaya çıkan İkinci Yeni şiir akımının önde gelen temsilcilerinden biri oldu. İkinci Yeni'ye, bu akımın ana karakteristikleri oluştuktan sonra dahil olduğu halde, kendine özgü imge dünyası ve süssüz, sade söyleyişiyle dikkati çekti.

1991 yılında dört öyküsünü içeren "Alleben Öyküleri" adlı öykü kitabını, 1997'de ise "Alleben Anıları" adlı öykü kitabını yayımladı. Bunu, 1998'de yayımlanan "Yaşamak Hatırlamaktır" adlı anı kitabı izledi. Oyunculuk dönemi anılarını içeren "Bir Gün Ben Tiyatrodayken" 2003'te yayımlandı.

Euripides, W. Shakespeare, A. Çehov, B. Brecht, A. Miller, E. lonesco, J. Steinbeck, T. S. Eliot, H. Ibsen gibi yazarlardan otuzun üzerinde oyun çevirdi. Bu oyunlarının pek çoğu özel tiyatrolarca sahnelendi. Birçok şiir antolojisi de hazırladı.

Edith Hamilton'dan Mitologya çevirisiyle TDK 1965 Çeviri Ödülü'nü kazandı. "İçime Çektiğim Hava Değil Gökyüzüdür"(1966) adlı kitabıyla 1967 Yeditepe Şiir Ödülüne, 1979'da çevirileri nedeniyle Macaristan Halk Cumhuriyeti'nce verilen Endre Ady Ödülü'ne, "Alleben Öyküleri" adlı öykü kitabıyla 1991 Yunus Nadi Ödülü'ne, 2014 yılında "Bir Adın Yolculuktu" adlı kitabı ile Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü'ne değer bulundu.

Habertürk

Sonuna Kadar Kendim Olmak İstedim, Evreni Kanatmak Pahasına
Ben deli değilim
Benden başka herkes deli olduğu için beni deli zannediyorlar
İnsanın kendi olabileceği tek yer akıl hastanesidir sanırdım, yanılmışım
Delirmeye bile hakkınız yok burada
Tımarhane delirme hakkının kutsandığı mabed değil midir?
Değilmiş
İnsan tımarhanede bile delirme hakkını elde edemiyorsa ölsün daha iyi
Ben size ve kendime rahatça dil çıkarabilmek için burada değil miyim?
Bunun için kapatmadınız mı beni buraya?
Elektro şoklar tersini söylüyor bunun
Hasta bakıcının suratını görmem elektro şoka girmeme yetiyor da artıyor bile
Şehir ceyranını boşa harcamayınız efendim
Hayatım boyunca kendim olabileceğim bir yer aradım
Bu yelpazem insanın yüzü oldu bazen sevdiğim bir kitapta altını çizdiğim bir cümle bazen ölüler gibi haftalarca susmanın saltanatını yaşamak bazen de denizin köpürdeyen mavi kaosunda eritmekti gözlerimi
Ama yetmedi
Sonuna kadar kendim olmak istedim
Evreni kanatmak pahasına
Sanatı denedim otoriteye karşı çıkanların birbirine karşı imgelerle iktidar olma çabası
Polis olun efendim daha saygın
İnsanın kendi olabileceği tek yer gece ve kalbidir dedim
Sonra insan yalnızken kendisidir diye de uzattım
Ama insanın ruhuna o izinsiz girişleri yok mu beni delirtiyor
Sevgilim beni ne kadar seviyorsun
Felsefe yapma aşka gel kendine gelirsin der
İnsanları olduğu gibi kabul et mutlu olursun lar ve bunun gibi
İnsanları olduğu gibi kabul edersem bu savaşları bu gizli sömürüyü bu öldürücü şiirsizliği de kabul etmiş olmaz mıyım?
Bu hem İsa’ya hem Edip Cansever’e hem kendime yeni doğan çocuklara ve gökyüzüne ihanet etmiş olmaz mı?
Hepimiz deliyiz
Akıllı taklidi yapmayı bıraktığımız anda tımarhaneye kapatılırız
İnsanlar akıllı taklidi yapmakta ne kadar usta tanrım
Bense akıllı taklidi yapmaktan bıktım
Normal olmaya çalışmak deli olmaya çalışmaktan daha zor
Beni kimin delirttiğini gerçekten merak ediyorum
Babam olabilir diyorum, lise ikide beni derste kuşumla oynarken yakalayan son Osmanlı padişahı tarihçi dördüncü Ali Bey’de olabilir
Aşk inlemelerimi sürekli dedirten Aysel de olabilir beni delirten
Kısacası beni insanlar delirtti diyebilirim
Beni insanların çıldırtmasındansa gökyüzünün çıldırtmasını isterdim
Karanlık yağmurun müziğiyle
Beni çıldırtma hakkını insanlardan geri almalıyım
Beni buraya kapattıran son çılgınlığımı anlatacağım
İntihar fikri gene tanrım olmuştu
Aynadaki yüzüme tükürüp silahımı aldım ve mahallemizdeki büyük çukurca camisine gittim
Caminin tavanına iki el ateş edip namazı böldüm
Gerginlik caminin duvarlarını patlatacak kadar büyüktü
Fazla vaktinizi almayacağım
Haklı olarak aşırı öfkelenip üzerime saldıran bir dindar bacağımdan vurup suküneti sağladım
Şair Mendoza’nın “Acı Çekene Saygı” şiirini okumaya başladım
Tanrıyla aynı fikirde değilim
İntihar edenlerin cehenneme gideceği konusunda
Kainatın yaratılışına katılmaktan
Bıktığında ruhum
İntihar edeceğim bende denenmemiş bir yolla
Ben ateist değilim
Babasıymış gibi tanrıya küsen bir çocuğum
Eğer tanrı intihar edenleri ve Nietzsche’yi
Cehenneme gönderirse cehennemde yanmayı tercih ederim bende
Ben tanrı olsam
Peygamberler göndermez direkt konuşurdum insanlarla
Ben tanrı olsam intihar ederdim insanlarla birlikte acı çekmeyi öğrenemediğim için
Sessizlik ağır bir kaya gibi hepimizin üzerine çökmüştü
O sırada cemaatten yaşlıca bir adam bana doğru yürümeye başladı
Dur dedim dur, dinle beni
Allah’ın kendin olduğunu anlayıncaya kadar hep acı çekeceksin dedi usulca
Bu sözleri dikenli bir çalı gibi saplanmıştı içime ama acıtmıyorlardı
Sonrası buradayım işte
Dışardayken bir söz vermiştim kendime
Onlar ne yaparsa ben tersini yapacağım diye
Onlar sanattan mı nefret ediyor
Ben inadına Mozart dinleyeceğim
Ölü yazarlarla dostluk kuracağım
7.Mühürü, Son Baharı ve Seven izleyeceğim
Sonuç, insanın tanrıya inancını kaybetmesinden daha kötü olan bir şey varsa o da insanlığa olan inancını kaybetmesidir
Siz insansanız ben insan olmayı reddediyorum
Deli olmam güllerle birlikte açmama, zamanın dışına taşmama engel değil
Burada delilerin söz söyleme özgürlüğünden bol bol yararlanıyorum
Geçen gün bağırmaya başladım
Deliliğini topluma kabul ettirebilene dahi derler, ben ettiremedim tımarhanedeyim
Güldüler
Deliliğiniz sizi özgürleştiremiyorsa hala akıllısınız demektir dedim
Güldüler
Şehir ceyranına bağladılar beni
Güldüler
Zaman geçti
Aklın fazlası cehennem dedim
Güldüler
Artık çıplakken hiçbir şey söylemiyorum
Kişiliklerim birbirleriyle yaşamayı öğrendi
Gidecek başka bir bedenleri olmadığını da anladılar en sonunda
Buradan çıkmama az kaldı
Geçen de kendi kendime Cemal dedim Cemal ismim Cemal bu arada
Hayatı güzelleştirmek istiyorsan dünyanın en tehlikeli şeyini sevmeyi öğrenmelisin
İnsanı
Buna kendini sevmeyi öğrenmekle başlayabilirsin
Hak verdim Cemal’e güzel konuşuyordu, inandım ona
Yeryüzünde insanlar tarafından kanatılmamış hiçbir sözcük olmadığını bilsem de dünyaya aşık olmayı yeniden deneyeceğim Cemal’e
borcumu ödeyeceğim
Az kaldı bekleyin

Süveyda Ölüdeniz / Kanatılmış Sözcükler Kitabı
Şizofreni Dernekleri Federasyonu tarafından şizofren hastaları arasında düzenlenen bir yarışmada birinciliği alan öykü.

Dünyevileşme ve Ilımlı İslam Problemi
Bu ülkede Müslüman geçinen "Muhafazakarlar" kadar kimse dine böylesine zarar vermemişti. Kimi faizi helal kılar, kimi torpile kılıf bulur, kimi tesettürün içine eder, kimi kalbim temiz deyip namazı terk eder, kimi haremlik-selamlık uygulamasını eleştirir... İslam sizin dünyevileşme ihtiraslarına uymak zorunda değil. İslam'ı yaşamak zorunda değilsiniz ama İslam'ı değiştirmeye hakkınız da yok. Allah'ın bir ayetini bile inkar etmek, kabul etmemek veya değiştirmek tüm ayetleri inkar etmek gibidir ve insanın dinden çıkmasına neden olur. İşlenen bir günah için "Günah ama yapıyorum" demek farklıdır, insanı günahkar kılar, "Bu günah değil" demek farklıdır, insanı dinden çıkarır.

Hiç ölmeyecek gibi yaşıyor olabilirsiniz, ama söylemlerinizden, eylemlerinizden Allah'ın karşısında hesap vereceğinizi unutmayın. Nacizane tavsiyemdir.

Gece
Gece Olunca Düşüncelere Dalarsın...Hoş Bir Ney Dinletisi İle Ruhunu Sakinleştirip,Aklını Toparlar Ve Gecenin Sessizliği İle Kendini Dinlersin...

Gündüzün Hızlı,Koşuşturmacalı Ve Yorucu Olmasından Dolayı,Gece'nin Vermiş Olduğu Huzuru Sindire Sindire Yaşamak İstersin...
Gündüzleri Hiç Olmadığın Kadar Kendin Olursun,Gece Olunca....

Sonra Kalabalıklar İçin'de Yalnız Olduğunu Fark Edersin...Başkalarının Düşkün Olduğu Eğlenceye Yahut Sahte Ve Geçici Mutluluğa Dalmak İstemezsin...

Çünkü Öyle Bir Hayatı Yaşamıştın Daha Önce...Huzurun Bu Dünyalık Olmadığını Bilirsin...

Senin İçin Bu Dünya'nın Kıymeti Yoktur Artık...Bu Sahteliklerin İçin'den Sıyrılmışsındır...
Hakikati Bulmuşsundur Çünkü Veyahut Hakikat Sana Gelmiştir...."Ben Bunu Hak Edecek Ne Yaptım" Desende...Evet,Sana Gelmiştir O...
Gerçek Hazzın,Mutluluğun Ve Huzurun Nerede Olduğunu Biliyorsundur Artık....

Hakkın Olmadığını Düşünsen'de,Bu Lütuf Senindir...Ondan Gelmiştir...
Bu Yüzdendir Ki Ona Dört Elle Sarılıp Bırakmak İstememen...
Bu Yüzdendir Kendini Kalabalıklar İçinde Yalnız Hissetmen...

Kimse'nin Seni Anlamadığını Düşünürsün...Etrafında Ne Kadar Dostun Arkadaşın Olursa Olsun,Yalnızlığın Verdiği His,İçindedir Hep...
Senin İçin Önem Arz Eden Mevzuları,Etrafındaki İnsanlardan Görmediğin İçindir Bu Yalnızlık Hissi...

Ama Biliyorsun;Onun Her Daim Seninle Olduğunu Ve Seni Anlayanın Birtek O Olduğunu...

Geceleri İple Çekmeye Başlarsın Artık...Çünkü Onunla Birtek Geceleri Konuşma Yahut En Derinden Hissetme Fırsatın Vardır...
Veya Bir Rüyada Onun Adını,Uyanık İken Hiç Hissetmediğin Kadar Huzur Verici Bir Şekilde Söylersin...

İşte Tam Da O Anda Dışarı Çıkıp Ellerini İki Yana Açıp,Başını Yukarı Kaldırıp Haykırmak İstersin Tüm Benliğinle Ve İçinden Geçen Engüzel Cümlelerle Başlamak İstersin Bir Şiire...

-----------------------------------------------------------------------------------------------------
Karanlık Düşünce Gündüzün Üstüne
Kapanır Gözler,Biten Güne El-veda
Başlar,Rahmani Aleme Hoş Bir Yolculuk
Allah Adı Zikir Ettim"Ya Rab Bu Ne Huzur,Bu Ne Mutluluk"

Akıl;Fikir Edemez Bu Hali Rahmani
Ya Hakikat Orası Yahut Bu Dünya Kezbani
Allah Adı Bir Başka Söylenir O Alem'de
Aynı Lezzet Yoktur Bu Yer Yüzün'de
-----------------------------------------------------------------------------------------------------


Öyle Dalmışsın'dır ki Huzura,Cümle Cihana Bunu Haykırmak İstersin...
"ALLAH" Deyince Tüm Azaların,Zerrelerin Nasıl Huzurla Dolduğunu Cümle Aleme Anlatmak İstersin O An...

Ama Bağıramazsın...Herkes Uykudadır Zira...İster Beden Uykusu De Buna İster Gaflet Uykusu...

Yine Yalnız Olduğunu Fark Edersin...Ama İçinde Ki O Huzur Sana Yalnız Olmadığını Hissettirir...
Huzurunu Yalnızlık Bile Bozamaz O An...Bilirsin ki Henüz Rahmet Diyarından Yeni Gelmişsindir Bu Dünyaya...

O Huzur Seni Öyle Bir Hale Sokmuştur ki,Kendini Sağa Sola Çarparak Aşkını Dile Getiren,Çaresiz,Acınacak,Gözü Yaşlı Yüreği Yaralı Bir Sarhoş Gibi...

Oranın Kokusu Lezzeti Yüreğinde İken,İçinden EnGüzel Cümleleri,Söylenmemiş Sözleri Söylemek Geçer...

Ve O Yalnızlıkla Beraber,Gecenin Sessizliğine Fısıldarsın İçinden Sessiz Bir Şiir....


-----------------------------------------------------------------------------------------------------
Yunusu Divane Eden
Rumiyi Pervane Etti

Kimi Dayanamadı Bu Hale
Aşk Diyarına Uçup Gitti

Niceleri Düştü Senin Yoluna
Kimi Aklını Kimi Kendini Kaybetti

Düğümlendi Boğazım
Titredi Dudaklarım

Sessizce İçimden Haykırdım
Aşkın Yüreğimi Yaktı Allahım
-----------------------------------------------------------------------------------------------------

Kalbinde Hiç Tatmadığın Bir Duygu Vardır...Hem Huzur Hem Neşe Ama Ençok O Diyardan Gelmenin,O Uykudan Uyanmanın Verdiği Hüzün Vardır...

O Diyardan Gelmenin Verdiği Acı Bile Öyle Tatlıdır ki,Yüreğini Sızlatsada
Hiç Bitmesin İstersin...Zira O Diyarın Acısı Bile Huzur Doludur...

O Huzurlu Ve Hüzünlü Halinle,Gözünde ki Yaşların İle İçinden Secde Etmek Geçer...
Kalkarsın Yatağından Abdest Alıp Sabah Namazı İle Şükür Namazı Kılmaya...

Çeşmeden Akan Suya Bakarsın...Dalarsın Yine O Diyara.
Herkese Ve Herşeye Rahmet Gözü İle Bakmaya Başlarsın Artık...

Tefekkür İnsanı Olmaya Başlamışsındır...Bunun Farkına Varmazsın...
Hatta Öyle Ki,Gökyüzünde ki Bulutlara,Yerinde Duran Ağaçlara,Sabahın Seherinde Öten Kuşlara,Her Yeni Tanıştığın İnsana Ve Onun Sana Söylediklerine Rahmet Gözü İle Bakarsın...

Ama Bilmezsin,Kendinin Hak Yolun da Pişmeye Başladığını...Beşerlikten Sıyrılıp,Dervişliğe Yol Aldığını...

Bu Yüzdendir Ki Abdest İçin Açtığın Suya Bakıp Dalarsın...Ve Bir An Kapatıp Çeşmeyi,Aynada Kendine Bakmaya Başlarsın...

Gözündeki Yaşlar Devam Ederken,Duyduğun Sabah Ezan İle İyice Kendinden Geçersin...

Tutmazsın Kendini,Hıçkırıklara Boğularak Olduğun Yere Çökersin...
İstemsizce Kelimeler Birleşir Dilinde...
Sekerat Halidir Bu,Artık Tanıyorsun...Bu Hal Gelince Konuşan Sen Değilsindir Artık...

Sana Duyuran Biri Vardır İçinde...Kalbinin En Derinliklerinde...
Son Defa Okutur Sana Duyurmak İstediği Şiirini...

-----------------------------------------------------------------------------------------------------

Vav ( و ) Misali Uykum'da İken
Öyle Bir Hal Sardı ki Beni
Dervişler Söylemez,Sır İfşa Olmaz
Dediler : Beşer Bu Halden Anlamaz

İlahi Rüyadır Bu Her Kula Nasip Olmaz
Hakka Teşne Olmayana Verilmez
Hak İsmin Cümle Alem Söyler Amma
Her Beşer Bu Sırra Eremez

Uyandım Bu Hal İle Rüyadan
Duydum Ezan Sesi Uzaklardan
Abdest Aldım Göz Yaşlarımla
Vardım Secdeye Hıçkırıklarla

-----------------------------------------------------------------------------------------------------

Hasretle Seni Bekliyor seccaden...Haydi Git...Huzurlu Olan Yalnızlık Gecene Veda Etme Zamanı Geldi...Seni Anlamayan Kalabalık Yığınların Vaktidir Şimdi...

Henüz Vakit Varken Son Vedanı Et Buluşmak Üzere...Hasretle Çek Geceyi...Özlemle..Sabırsız Ve Heyecanlı Bir Bekleyişle Bekleyen Saf Çocuklar Gibi Bekle Geceyi...

Seni Yalnız Hissettirecek İnsanlar Ve Dünya İşleri Bekliyor...
Unutma: Rabbin Her Daim Seninle...Onu Göremesen de,Sana onu Hatırlatan Birileri Mutlak Olacaktır...

Haydi Git...Geceye Veda Et...Namaza Niyet Et...Yeni Güne Merhaba de.

Emrah Yıldırım
@MenDehliZeman

Gizem Kaçmaz, bir alıntı ekledi.
02 Şub 20:36

Müslümanların namazı bile tehlikeli görünüyordu. Çünkü her namaz, mevcut düzene bir meydan okuma, bir tebliğ niteliği taşıyordu. Oysa bugün Müslümanı namaz kılması tehlikeli sayılmıyor niye?

Müslümanca Yaşamak, Rasim Özdenören (Sayfa 28)Müslümanca Yaşamak, Rasim Özdenören (Sayfa 28)

İBDA'nın Fikir Babası Ustad Necib Fazıl Kısakürek :
Milletçe yüzyıllar boyu yaşadığımız büyük bir entelektüel fetretin ardından belki de en büyük sanat, fikir ve aksiyon adamımız olarak yetiştirdiğimiz Üstad Necip Fazıl Kısakürek, çeşitli sebeplerle yalnızca şairliğiyle öne çıkarılmış olsa da, bir nesli yoğurmuş ve mukaddesatçı kesimin münevverleri üzerinde büyük tesire sahip olmuş, gayet mühim, çok yönlü ve dikkate şayan bir dehadır. Bu kısa biyografide kendisi hakkında yeterli derecede bilgi verebilmemiz ve “Necip Fazıl kimdir?” sualini tam manasıyla cevaplandırabilmemiz elbette ki mümkün olmayacaktır. Fakat ümit ediyoruz ki, onun ne derece mühim bir şahıs olduğunu gösterebilmek adına anlatacaklarımız, deryada katre misali, zihinlerde onunla alakalı küçük bir portrenin oluşmasına vesile olacaktır. Biyografilerin sahip olduğu kemmiyet hududunu da göz önünde bulundurmak mecburiyetinde olduğumuz bu yazıya başlamadan evvel, Üstad’ı biraz daha yakından tanıyabilmeniz için sizleri sitemizin diğer bölümlerini de mutlaka gözden geçirmeye davet ediyoruz.
Necip Fazıl (Ahmed Necib) Kısakürek, 26 Mayıs 1904’te, Çemberlitaş’taki bir konakta, Mediha Hanım ve Abdülbaki Fazıl Bey‘in oğlu olarak dünyaya gelir. Dedesi; II. Abdülhamid Han’a bir cuma namazı çıkışı suikast girişiminde bulunan Ermeni asıllı Belçikalı terörist Charles Edward Jorris’i yargılayan ekibin başında yer alan, gençliğinde ileride damadı olacağı Halep valisi Salim paşa tarafından Maraş’ta keşfedilip İstanbul’a tahsil için getirilen Legion D’Honneur sahibi Mehmed Hilmi Efendi‘dir.
Çocukluğu doğduğu konakta geçen Necip Fazıl, aile eğitimini daha ziyade Mehmed Hilmi efendi’den alır. Henüz 5 yaşındayken günlük gazeteleri okuyup çevresindekilere anlatabilecek birikime sahip olan torununu “Akl-ı evvel” sıfatıyla çağıran Mehmed Hilmi Efendi, hem konağın diğer sakinlerine karşı bu torununu şımartmakta, hem de onu Fuzuli’nin divanıyla ve Hazret-i Ali’nin cenk hikayeleriyle beslemektedir. Çocukluğunda hayli yaramaz olan Necip Fazıl’ı zararsız görünen işlerle meşgul edebilmek için, 6-7 yaşlarından itibaren Alexandre Dumas ve Michael Zevaco gibi romancılarla tanıştıran büyük annesi Zafer hanım ise, şahsiyetiyle olmasa da, bu hareketiyle Necip Fazıl’ın ruhi gelişiminde mühim bir pay sahibi olmuş; onun geniş muhayyilesini cezbeden bu romanlarla, arzuladığı manada sükunet bulmasını bir ölçüde sağlayabilmiştir. Fakat bu romanların da tesiriyle Necip Fazıl; ilaçları birbirine karıştırarak kimsenin bulamadığı bir karışımı elde etmeye çalışan, mahzenlerde gizli katilleri arayan, şovalyelerle kendisi arasında bir benzerlik kuran, çevresine karşı içten içe korkular besleyen bir çocuk haline gelir ve bu özellikleriyle etrafındakilerden kolayca ayrılabilmesini sağlayan bir ruh haline sahip olur. Evvela kızkardeşi Selma‘nın, 12 yaşındayken de konaktaki hamisi Hilmi Efendi’nin vefatlerine şahit olması da onun kişiliğini derinden etkileyen iki sarsıcı hadisedir. Ölüm fikri, zaten metafizik ürpertilere müsait olan Necip Fazıl’ın ruhunu bu dönemlerde olanca şiddetiyle kaplamaya başlar.
Necip Fazıl’ın tahsil hayatı kesintilerle doludur. Bu kesintilerin bir kısmı mesken değişimlerinden kaynaklanmış olsa da, diğer değişimlerin onun kaynayan, sınırlanmaktan hoşlanmayan ruh halini aksettirdiğini belirtmek gerekir. Necip Fazıl; Gedikpaşa Fransız ve Kumkapı Amerikan Kolejlerinden başlamak üzere, Emin Efendi Mahalle mektebi, Büyük Reşit Paşa Numûne mektebi, Rehber-i İttihad-ı Osmanî Mektebi, Gebzedeki Aydınlı köyü ilk mektebi ve Heybeliada Numûne mekteplerinde okur. 1916’da girdiği Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şahane’de Yahya Kemal, Aksekili Ahmed Hamdi ve Hamdullah Suphi gibi hocalardan ders alır ve tasavvufla ilk teması da bu okuldaki edebiyat hocası İbrahim Aşki (Tanık) Bey’in kendisine verdiği Semerât-ül Fuad (Gönül Verimleri) ve Divan-ı Nakşî eserleri vasıtasıyla gerçekleşir. Bu eserler o dönem için kendisini etkilemiş olsa da bu çağlayan dimağı tek başlarına tam tesiri altına alamamıştır. Yalnız, Necip Fazıl’ın gerek ilk şiirlerinde göze çarpan yüzeysel tasavvuf bilgisi, gerekse de 1934 yılında gerçekleşecek olan büyük değişim, bu günlere ve İbrahim Aşkî Bey’e az-çok birşeyler borçlu olmalıdır. Ayrıca bu dönemde, “Şair” lakabıyla tanınmaya başlayan Necip Fazıl, Aksekili Ahmed Hamdi, İbrahim Aşki ve Yahya Kemal gibi hocalarından takdir ve teşvik toplamaktadır. Bu esnada, mektepte, Nihal isimli el yazması bir dergi çıkarmaya da başlar.
Necip Fazıl, hazırlık sınıflarından sonra 3 yıl daha okuduğu Bahriye Mektebi’ne bir sene daha eklenince okulu bırakmaya karar verir ve ilk 3 seneyi bitirdiğini gösteren diplomasıyla Darülfünûn Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi’ne girer. Bu esnada, ilk şiirlerini 13-14 yaşlarındayken Yeni Mecmua’da yayınlatarak edebiyat dünyasında sesini duyurur; Ahmet Haşim’in “Çocuk, bu sesi nereden buldun sen?” hitabına henüz 18 yaşında muhattap olur. Takip eden yıllarda her biri edebiyat çevrelerinden büyük takdirler toplayan ilk dönem şiirlerini yazmaya devam eden Necip Fazıl, 1924’te açılan bir sınavı kazanarak 4 arkadaşıyla beraber Paris Sorbonne üniversitesine devlet bursuyla gönderilir. Burada Henry Bergson’un derslerine girme fırsatı da bulan Necip Fazıl, 20. Yüzyıl tefekkürünün bu mühim kilometre taşını etkileyecek ve ona Sorbonne’dan emekli olduğu gün yöneltilen “Yerinize bırakabileceğiniz herhangi bir talebeniz var mı?” sualine, “Yeni nesilden pek umutlu değilim. Bir Türk vardı, o da derbederin biri çıktı” dedirtecektir. Zira bu yıllar, Necip Fazıl’ın bohem hayatına adım attığı dönemlerdir ve özellikle de kumar, bu yıllarda onun gafleti bulmaya çalıştığı; nefsine acı çektirme arzusuyla, kazanma umut ve isteği olmadan içine düştüğü bir hastalık olarak karşısına çıkar. Bu hayatın neticesinde Necip Fazıl okulu bırakmak durumunda kalır ve 1925’te Türkiye’ye geri döner.
Aynı yıl içerisinde yayınladığı Örümcek Ağı, kendisinin ilk şiir kitabı olur ve büyük bir takdirle karşılanır. 1928’de bu eseri Kaldırımlar adlı ikinci şiir kitabı takip eder. Toplamda 128 sayfaya ulaşan bu iki eser hakkında yazılanlar, eserlerin sayfa sayısını katlayacak kadar çok olur. Özellikle Kaldırımlar şiiri, çoğunlukla da şiirin aslında bir fikir çilekeşinin iç tasvirini yaptığı gerçeği görülemeyerek heyecanla övülür. Hakkında kullanılan “Bir mısraı bir millete şeref vermeye yeter (Yaşar Nabi)”, “Şimdiye kadar gelen şairlerin en büyüğü (N. Ataç)” gibi ifadeler de bu dönemde yoğunlaşır. Fakat Necip Fazıl’ı övme yarışına giren bu insanların neredeyse hepsi, Necip Fazıl kendisini Üstad kılan yola girdiğinde bir anda ona cephe alarak çap ve samimiyetlerini ortaya koyacaktır. Necip Fazıl bu yıllarda Bohem hayatını sürdürmekte, aynı zamanda bankacılık ve gazete muharrirliği gibi işlerle de haşır-neşir olmaya devam etmektedir.
1931-1933 yılları arasında askerliğini yapan Necip Fazıl, 1932 yılında eski ve yeni şiirlerinin bir karışımını barındıran Ben ve Ötesi adlı eserini bastırır. Bu kitabın özellikle son şiirlerinden, Necip Fazıl’ın bu dönemde metafizik sancılar çekmekte olduğunu ve uçlar arasında müthiş bir dalgalanma yaşadığını anlamak mümkündür. 1934 yılına gelindiğinde buhranları artar ve çektiği fikir ıstıraplarıyla boğuşmaktan kaçmak için bohemliğin kucağına atılır. Fakat bu tercihin de kendisini düşünce sancılarından kurtarmadığını, herşeyin daha da kötüye gitmeye başladığını anladığı bir sırada, bindiği bir vapurda karşısına oturan ve kendisine Abdülhakim Arvasi Hazretleri’ni adres gösteren, Hızır edalı bir insanla rastlaşır ve Abidin Dino’yla beraber daha sonra “kurtarıcım” diyeceği Abdülhakim Arvasi Hazretleri’ni ziyarete gider. Bu hadise, onun hayatındaki en önemli dönüm noktasıdır. Bu ana kadar çevresinde neredeyse mitleştirilen Necip Fazıl, arayış buhranlarından büyük ölçüde kurtulacak ve keskin kalemini bir davaya adayarak inandığı davanın en büyük savunucusu, edebi ve fikri temsilcisi haline gelecektir. Necip Fazıl’ı o zamana kadar ulaşılması imkansız bir zirve olarak gören dönemin aydınları, kendisinin İslamî gaye doğrultusunda fikir ve sanatını kullanmaya başlamasının ardından gösterdikleri yakın alakayı düşmanlığa dönüştürür ve onunla fikirde mücadele etmeyi denemektense, gericilik gibi basit ithamlarla meseleyi çözmeye çalışır. fakat bu tavırlarında yeterince başarılı olamayarak Üstad’ın çevresine olanca parlaklığıyla yaydığı ışığı engellemeye güç yetiremedikleri de bir hakikattir. 1934 yılına kadar gireceği yolu arayan Necip Fazıl, bundan sonraki buhranlarını yol aramaktan ziyade, inandığı davasıyla ilgili olarak yaşamaya başlar ve içtimai mücadelesinin yankı bulabilmesi için pek çok çileye katlanır. 1934, Necip Fazıl’ın ikinci doğum yılıdır.
Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile tanışmasının ardından kısa bir süre için bohem hayatına döner, fakat Efendisinin yanında bulunduğu anlarda yakaladığı ruh sükunetine daha fazla karşı koyamaz ve arayışını “büyük kapı”da sonlandırır. Artık önünde, dehasını İslam davasına vakfedeceği ve bu uğurda çetin mücadelelere girişeceği, hapislere gireceği, çileler çekeceği bir yol açılmıştır.
1935 yılında Muhsin Ertuğrul’un tavsiyesiyle ilk piyesi olan Tohum‘u kaleme alır. Muhsin Ertuğrul’un da rol aldığı bu piyes sanat çevrelerinden büyük ilgi gördüğü halde, eserdeki olaylar, yoğunlaştırılmış fikrin gölgesinde kaldığı için halkın ilgisi toplanamaz. Tohum‘dan edindiği bu tecrübeyi çok iyi bir şekilde etüd eden Necip Fazıl, 1937 yılında kendisinin Türk Shakespeare’i olarak anılmasının yolunu açan, Bir Adam Yaratmak adlı, Türk tiyatrosunun zirvesini tutan eserini yayınlar. Eser o kadar büyük bir tesire sahip olur ki, tiyatronun gösterildiği salonlarda eserden etkilenip bayılanlar olur; yer bulamayanlar seans beklemek durumunda kalır. Hem olay örgüsü, hem de diyalogların içerisinden sızan derin fikir bu eseri bir şaheser haline getirir. Kendi yaşadığı fikir buhranlarını muhteşem bir üslupla, olanca çarpıcılığıyla seyirciye aktarmayı başarabilen Necip Fazıl’ın bu oyunu Muhsin Ertuğrul tarafından büyük bir zevkle sergilenir. Öyle ki Muhsin Ertuğrul, 39 derece ateşli olduğu zamanlarda dahi bu oyunu oynamaktan çekinmez. Oyunun oynanmakta olduğu dönemlerde Mihailov ismindeki bir Rus ateşesi, Necip Fazıl’a şöyle demiştir: “Bize senin gibi adamlar lazım. Komünist olacağını bilsek sana Moskova’nın yarısını verirdik, fakat olmayacağını biliyoruz.”
Necip Fazıl, 1936 yılında dönemin sosyalist olmayan edebiyatçılarını topladığı Ağaç isimli bir edebiyat dergisi çıkarır. 17 sayı çıkan bu dergiyle alakalı bir hususta kendisine mektup gönderen Sait Faik’in öyle bir sözü vardır ki, dönem aydınının ne söylediğinden haberdar olmadığını ve Necip Fazıl’a gösterdiği saygıda ne derecede ölçüsüzleştiğini gözler önüne sermeye kafidir: “Sen bir peygambersin!” Necip Fazıl, bu sözü her hatırlayışında korkunç bir üzüntü duyacaktır.
Bir Adam Yaratmak piyesinin yayınlanışını, Necip Fazıl’ın şiirleri arasında en değerlisi olarak kabul ettiği ve tüm şiirlerini derlediği kitaba ismini veren Senfonya (sonradan Çile) adlı şiirin yayınlanışı takip eder. Aynı doğrultuda kaleme alınan bu iki eser, Necip Fazıl’ın hafakanlarının çıktığı zirveyi ve sonunda karar kıldığı noktaları göstermesi yönünden, bir bütünün iki ayrı kolu gibi değerlendirilebilecek keyfiyettedir. Bu arada, 1938 yılında Ulus gazetesi tarafından Mehmet Akif’in şiirindeki İslami noktalara karşı uyanan bir hazımsızlığın neticesi olarak, bir “milli marş yarışması” açılır. Yarışma, marşı sadece Necip Fazıl’ın yazması kaydıyla iptal edilir. Necip Fazıl’ın yazdığı Büyük Doğu Marşı devlet başkanının vefati üzerine kendisine sunulamaz ve bu tecrübe nihayet bulurken, şiirin adını taşıyan Büyük Doğu ifadesi gelecek yıllarda evvela Necip Fazıl’ın kuracağı derginin, daha sonra da muazzam ve muntazam bir dünya görüşünün adını ilk defa duyurması yönüyle büyük bir ehemmiyet ifade edecektir.
1939 yılında, Son Telgraf gazetesindeki Çerçeve başlıklı köşe yazılarında İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmakta olduğunu, Rus-Alman anlaşması gibi tüm aleyhteki hadiselere rağmen inançla savunur ve 1939 yılında patlak veren savaş kendisini haklı çıkarır. Bu dönemde “Ne derse çıkıyor” denilen bir kişi haline gelir. Üstad’ın ileri görüşlülüğünü remzlendiren pek çok hadiseden yalnızca birisi olan bu hadise, dönemin matbuatında hayli yankı uyandırır. Necip Fazıl’ın bu yönü, 29 Mayıs 1959 tarihinde kaleme alacağı Kement başlığını taşıyan ve “Kurtarın milleti ve kendinizi CHP kemendinden! 1959 ve 1960 son vâde!” paragrafıyla başlayan bir yazısında da olanca dehşetiyle ortaya çıkacaktır ki, bu yazının kaleme alınışından 363 gün sonra gerçekleşen ihtilal kendisini bir kez daha haklı çıkaracaktır.
1941 yılında efendisinin de teşviğiyle Fatma Neslihan hanımla evlenen Necip Fazıl, bu evlilikten 6 çocuğa sahip olur: Mehmet (1943), Ömer (1944-2005), Ayşe (1948), Osman (1950), Zeynep (1953-2002) ve henüz 41 günlükken hayatını kaybeden Ali (1956).
17 Eylül 1943 tarihinden itibaren Büyük Doğu dergisini çıkarmaya başlar. Bu dergi, onun ömrünün sonuna kadar inmeyeceği fikir zirvesini barındıran yüce bir dağ olur ve etrafına tohumlar saçan, baskılara fikir gövdesini siper eden nice ağaç bu okulda yetişir. Büyük Doğu, koskoca bir İslam davasının ismi haline gelir. Büyük Doğu’lar; 243 günlük gazete ve 328 dergi olmak üzere 571 sayı, 16 devir ve 35 yıl boyunca o kadar büyük bir tesire sebep olur ve o kadar mühim bir fonksiyonu yerine getirir ki, her çıkışında infial oluşturur. İslami kesimin bilinçlenmesinde ve düşünebilen, yüzyıllardan beri süregelen durgunluğu ve gevşemeyi sorgulamaya başlayan, ufku genişleyen bir gençliğin büyük doğumunda n büyük müyesser bu dergi olur. Allah demenin Başvekil Şükrü Saraçoğlu imzalı bir emirle yasak edildiği dönemlerde İslam davasının münadii olan Büyük Doğu, ismiyle altında dasıtani bir tefekkür ve mücadele binası yükselen bir çatı haline gelir ve yüzyıllardır ilk defa böyle bir fikir kıpırdanışıyla yüz yüze gelen Anadolu halkının fikir bayrağı olarak nice istidadın piştiği bir okula dönüşür. Bu binanın yükselmesi de elbette ki kolay olmayacak, Büyük Doğu müteahhidi bu dergi çatısı altında girişeceği mücadelelerin neticesi olarak toplamda yaklaşık 3 yıl 8 ay hapis yatacaktır. Osman Bölükbaşı’nın 1954 seçimlerinden önce Demokrat Parti’nin “Gerici” bir dergiyi himaye ettiği iddiasıyla seçim propagandası yapması; 1960 ihtilalinden hemen sonra, zaten çıkmamakta olmasına rağmen Büyük Doğu’nun askerî idarece kapatıldığının ilan edilmesi ve Yassıada savcısı Egesel’in her fırsatta bu dergi etrafında giriştiği mücadeleden dolayı Necip Fazıl’dan, “Said Nursi’den bile tehlikeli olan adam” sıfatıyla bahsetmesi, Necip Fazıl’ın büyük Doğu çatısı altında giriştiği mücadelenin büyük tesirini ve bir kısım çevrede oluşturduğu hazımsızlığı gözler önüne seren 3 basit örnek olarak zikredilebilir.
Büyük Doğu’yu çıkarmaya başladıktan sonra kendisini yalnızca matbuattaki mücadelesine ve sanatına veren Necip Fazıl, bu zamana kadar Osmanlı Ziraat, Türkiye İş ve Hollanda bankalarındaki, Milli Oto adlı şirketteki (ticari servis şefi olarak) ve Ankara Ticaret Lisesi, Devlet Konservatuarı, DTCF, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Saint Joseph Lisesi, Robert Kolej gibi okullardaki çalışmalarına son verir. İlk dönem Büyük Doğu’ları, “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” hadisinin yayınlanmasını mütakiben, bakanlar kurulu tarafından 1944 mayısında “rejime itaatsizliği teşvik” şeklinde ifade edilen, itiraf gibi bir gerekçeyle kapatılır. Ardından 19.5 ay süreyle yapmış olduğu askerliğini tamamlamak üzere Eğridir’e gönderilir. Dönüşünün ardından, Büyük doğu’ları yeniden çıkarmaya başlar ve dönemin tek parti hükümetine karşı en sert ve tesir sahibi muhalefeti ortaya koyar. Büyük Doğu, bu devirde de bir çok takibata uğrar ve “Başımızda kulak istiyoruz!” yazılı bir kapağının, İnönü’nün meşhur kulaklarına gönderme niteliği taşıdığı gerekçesiyle dergi tekrar kapatılır. Bu sırada Necip Fazıl, başbakan Recep Peker tarafından çağrılır ve muhalefetinin dozajını düşürmesi karşılığında, o dönem için oldukça büyük bir meblağ olan yüz bin lira nakit halinde, rüşvet olarak kendisine teklif edilir. Necip Fazıl bu teklifi reddedecek ve önünde hapishanenin yolu açılacaktır. Tekrar çıkarmaya başladığı Büyük Doğu’larda, Rıza Tevfik Bölükbaşı tarafından kaleme alınan Sultan Abdülhamid Han’ın Ruhaniyetinden İstimdad adlı şiiri yayınlayışından dolayı Türklüğe Hakaret suçlamasıyla, askerliği döneminde siyasi yazı yazdığı için 1 gün hapiste kalması müstesna, ilk defa hapse girer.
Davadan beraat ederek tahliye edilen Necip Fazıl, 1947 yılında, Sabır Taşı adlı piyesiyle CHP Sanat Mükâfâtı’nı almaya hak kazanır; fakat Parti Genel İdare Kurulu, yarışma neticelendikten sonra yarışmaya katılacak olan piyeslerin kaleme alınma tarihini ileriye alarak Sabır Taşı’nı dışarıda bırakacak, bu mızıkçılıkla Necip Fazıl’ın ödülü gasp edilecektir. Aynı yıl Borazan adlı 3 sayılık bir mizah dergisi çıkarır. İzleyen yıllar ise büyük bir fikir mücadelesiyle, işleyen bir sanatkarlıkla, hukuk cinayetleriyle, hapislerle örülüdür.
1949 yılında fikrî ve siyasi bir teşekkül olan Büyük Doğu Cemiyeti‘ni kurar ve cemiyetin, yalnızca Necip Fazıl’ın şahsından ve samimi mücadelesinden kaynaklanan tesirinin önüne geçebilmek için önce CHP, sonra da DP döneminde çeşitli bahanelerle, komplolarla, bakanlık emriyle temyiz edilen beratlarla hapsedilir. 1952 yılındaki tahliyesinin ardından, istismarlara açık bir hal aldığını fark ettiği Büyük Doğu Cemiyeti’ni fesheder.
1952’de, Hüseyin Üzmez tarafından gerçekleştirilen Malatya suikastiyle hiçbir bağı olmadığı halde, suikaste uğrayan Ahmet Emin Yalman hakkında yazdıkları bahane gösterilerek 1 yıl boyunca, 6-7 metrekarelik bir hücrede, Osman Zeki Yüksel (Serdengeçti) ve çirkin tavırlarıyla kendisine en büyük işkence olan Cevat Rıfat Atilhan ile beraber kalır ve bir yılın akabinde, suçsuzluğuna hükmedilerek Malatya cezaevinden tahliye edilir. Bu dava süresince yaptığı savunmalar dillere destan olur. Hüseyin Üzmez’in Büyük Doğu okuru olduğunun “suç delili” olarak kendisine söylenmesi üzerine, Amerikan radyolarında da bahsedilen o meşhur cevabını verir: “Kıskançlık krizleri geçiren bir adamın cebinde bu temayı işleyen Othello bulunsa, Shakespeare’i mezarından kaldırıp asacak mısınız?”
Takip eden yıllarda, Necip Fazıl, günlük gazete ve dergi olarak çıkardığı Büyük Doğu ile mücadelesini sürdürür ve takibatlara, mahkumiyetlere, baskılara uğramaya devam eder. DP iktidarını, bir dost kimliğiyle, iyiye yönlendirebilmek için sürekli sert bir şekilde tenkit eder. O güne kadar gelen başbakanlar arasında, Refik Saydam’dan sonra şahsi bir kıymet taşıdığına inandığı Adnan Menderes’in temizliğine güvenmekte, fakat onu çevreleyen ve içinden doğduğu CHP zihniyetinin izlerini taşımaya devam eden kimselere karşı yine en tesirli muhalefeti yükseltmektedir. Üstad, en çok hapsini, başvekilinden ayrı olarak tenkit ettiği DP döneminde yatacaktır. Onun tenkitlerindeki tüm amacı, DP’nin, CHP zihniyetinden kurtulamayan kadroların tesirine girmesini ve halktaki CHP nefretinden doğan zaferini taçlandıramadan bu fırsatını kaybetmesini engellemektir ve tenkitlerinin temelinde de haklı çıkacağı bu endişe yatar. Daha önce de bahsettiğimiz Kement başlıklı yazıyı kaleme aldığı zamanlarda, bir kısmı mahkumiyetle neticelense dahi yüzlerce yıl mahkumiyetine sebep olacak davalarla yüzleşmek durumundadır.
CHP’nin ve ona şeklen rakip olan DP’nin bastırmaya çalıştığı Necip Fazıl’a, tam da mahkumiyetlerinin onaylanmaya başladığı bir hengamede gerçekleşen 27 mayıs darbesinin güdücüüleri de tahammül gösteremeyecek ve o sırada çıkmayan Büyük Doğu dergisinin kapatıldığı radyoda anons edilecek, fikir çilekeşi Necip Fazıl 4.5 ay boyunca Balmumcu garnizonunda tutulduktan ve burada “Sen misin onları yazan şerefsiz?” cümlesiyle kendisine hakaret eden yüzbaşı sıfatlı biri tarafından dövüldükten sonra çıkarılan umumi aftan müstesna tutularak hapishaneye gönderilecektir. Fakat doğan mukaddesatçı neslin çilekeş yoğurucusu, hapis hayatı boyunca da, tıpkı dışarıdaki çabalarında da olduğu gibi yüreği geniş insanlarca yalnız bırakılmaz. Mesela, yakın arkadaşı Hilmi Oflaz hapishanenin karşısında işporta tezgahını kurar ve kendi tabiriyle, bulutların çekilmesini ve parmaklıkların arasından güneşin doğmasını bekler. “Üstü başı dökülen, amele kılıklı bir ihtiyar” da başka bir hapsinde görüşme günü karşılaşacağı Necip Fazıl’a “Oğlum, içeride bir Necip Fazıl varmış!… Şu karpuzu ona hediye getirdim; Allah rızası için götürüp verir misin?” diyecek ve hassas ruhlu bu gönül adamını ağlatacaktır. Özellikle maddi durumu yeterli olmayan insanlar ceplerindeki son kuruşlarıyla aldıkları ufak tefek yiyecek ve kıyafetler vasıtasıyla, yürekleriyle hapishanedeki Necip Fazıl’ın yanında olduklarını hissettireceklerdir.
1961’in Aralık ayında tahliye olan Üstad, bu tarihten sonra da günlük makalelerine, şiirlerine, piyeslerine, Büyük Doğu Dergisine, kitaplarına, mücadelesine kaldığı yerden devam eder. 1963 yılından itibaren ise, onun için Anadolu’yu şehir şehir kucaklayan bir konferans çığırı açılır. Maddi yeterlilikten uzak salonlarda, onlarca ilde, kendisini dinleyen yüz binlerce kişiye seslenir ve her biri birbirinden farklı alanlardaki onlarca konferansını verir. Konferansta anlatılanların derinliğini kavrayamayanlar dahi büyük bir şevk ile Necip Fazıl’ın konferanslarını dinlemeye koşar, salonlar iğne atılsa yere düşmeyecek raddede dolar. Öte yandan takibatlar, davalar bu dönemde de olanca hızıyla devam etmektedir. Sultan Vahdeddin hakkında kaleme aldığı eser sebebiyle uğradığı takibat da bunlardan birisidir. İlerleyen yıllarda, eserin ikinci baskısı sebebiyle mahkum edilecek ve ölüm döşeğindeyken Kenan Evren tarafından özellikle affedilmeyerek onanan bu 1.5 yıllık hapis cezası, belki de Allah’ın 79 yaşında onu bir kez daha hapishaneye göndermeye razı olmayışından uygulanamayacak, Necip Fazıl vefat edecektir. Malesef Vahdeddin hakkında kaleme alınan ve resmî tarihin tek taraflı hakikat tahrifçiliğine, hem de alçak perdeden cevap veren bu eser bugün de basılabilmiş değildir
1973 yılına kadar zaman zaman açılıp kapanan dergisiyle, kaleme aldığı Reis Bey, Ahşap Konak ve Kanlı Sarık gibi piyeslerle, derlemeye başladığı Çöle İnen Nur, Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Benim Gözümde Menderes gibi eserlerin meşguliyetiyle yaşayan Necip Fazıl, bu yıl içerisinde Hacca gider ve hatıralarını kitaplaştırır. Fas sarayına yakın kişilerce kendisine yöneltilen, bundan böyle ömrünün kalan kısmını tüm aile efradıyla, tüm maddi imkanlar sağlanmış halde Fas’ta geçirmesini öneren teklifi geri çevirir. Aynı yıl içinde kurulan Büyük Doğu Yayınları kanalı ile de, o ana kadar yayınlanan tüm eserlerinin ve bundan sonra yayınlanacak olan kitaplarının baskısıyla ilgilenmeye başlar. Yayınevinin kuruluşundan bir yıl sonra ise, kabul ettiği tüm şiirlerini derlediği Çile adlı şaheserini oluşturur.
1976-1980 arasında Raporları, 1978’de ise 16. ve son devir Büyük Doğu’larını çıkarır. 1980 yılında Türk Edebiyatı Vakfı kendisine “Sultan’uş-şuara (şairler sultanı)” ünvanını, Kültür bakanlığı ise Büyük Kültür Armağanı’nı verir. 1982’de ise Yazarlar Birliği tarafından, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu adlı eseri sebebiyle yılın fikir adamı ilan edilir. Bu tarihlerden sonra, Ömrünün sonuna kadar Erenköy’deki odasında kalmayı yeğler ve İman ve İslam Atlası ile Kafa Kağıdı başta olmak üzere, ilerlemiş yaşına rağmen beyninin ne kadar muntazam işlediğini gözler önüne seren eserlerini yazmaya devam eder, daha önceden yayınlanmış olan konferanslarının derlenmesiyle ve diğer eserlerinin tertibiyle ilgilenir. Kenan Evren tarafından affedilmeyen hapis cezasının tehdidiyle günler birbirini kovalarken, takvimler 25 Mayıs 1983’e ulaştığında…
Uzun yıllar boyu kendisini rahat bırakmayan şeker hastalığı sebebiyle arkasında kocaman bir gençlik ve kütüphanelik çapta eserler bırakarak, yarın bıraktığı son sigarasının ardından dudaklarındaki tebessümün eşliğinde söylediği “Demek böyle ölünürmüş!” cümlesinin refakatinde, varlığını tarihe kazımış bir kahraman olarak, Serdengeçti’nin diyeceği gibi, doldurulacak bir boşluk dahi bırakmadan, son demlerinde kuvvetle muhtemeldir ki velilik mertebesine erdiği bu hayatı terk ederek hakkın rahmetine kavuşur. Yüzyıllar boyu süregelen entellektüel fetrete dur diyebilen ve uyuyan bir devi ayağa kaldıran Necip Fazıl’ın naaşı, vefaatinden bir gün sonra Eyüp Sultan kabristanına, Fevzi Çakmak’ın yakınına defnedilir. Ondan bugüne kalanlar, yüzyıllarca süren uykusundan uyanarak kıpırdanmaya başlayan bir gençlik, hala yeterince tanınmayan ve anlaşılmayan yüze yakın yetkin eser, İslam dairesindeki tezatsız bir fikir sistemi ile binlerce makaleden ibarettir.
Müslüman kimliğine sahip bir insan olarak fikrin, sanatın, aksiyonun ve dehanın zirvesine çıkma hedefinde kaydettiği muvaffakiyet; yetişmekte olan nesillere yol göstererek kendisini “Üstad” kılmıştır. O; İslamiyeti aşk ve vecd ile hakkını vererek yaşamanın, dünya için ellerimizden kaçırdığımız avantajı, ahiret için ise huzurlu bir sonsuzluğu bize armağan edeceği hakikatine insanların zihinlerini açmış bir ideal kahramanıdır. Üstad, kırk yılı bulan mücadelesi ile, İçerisinde yaşadığı cemiyetle beraber kendisini muhasebeye çeken, varoluş gayesini sorgulayan, kalabalıklarda erimeyen bir nesil için hayatını tüketen samimi bir tefekkür çilekeşi olmuştur. O belki de en çok, insanların dimağını ulvi tefekküre açtığı için Üstad’dır.
Onu daha iyi anlayabilmek için, kendi eserlerine ve kendi yazdıklarına müracaat etmekten daha iyi bir yöntem olmayacağı kanaatindeyiz. Zira Bir Adam Yaratmak, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, İdeolocya Örgüsü, O ve Ben, Çöle İnen Nur, Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Mü’min-Kâfir gibi bu topraklarda yaşayan herkesin kesinlikle okuması gereken şaheserlerin yanında, her biri alanında çok büyük bir değer taşıyan yüze yakın eser bırakmış olan Necip Fazıl’ın birikiminden ve ömrünü vakfettiği mücadelesinden nasiplenebilmek borcunu başka türlü yerine getirmek mümkün olamaz. Sitemizin diğer bölümlerinden gerek onun hakkında yazılan yüzlerce inceleme metnine, gerek kendisinin kaleme aldığı çok sayıda makaleye, gerekse de her biri Büyük Doğu yolunun kılavuzu olan yüze yakın telif eseri hakkında muhtelif bölümlerde sağlanan metinlere ulaşabilirsiniz. Onu gerçekten anlamak isteyen bir kişi, onu ve hakkında yazılanları incelemeli; her yönüyle eksiksiz bir vücudu belirten özelliklerinin yalnızca kuvvetli bir yanını remzlendiren şiirleriyle sınırlanmamalıdır.

Üstad’dan:
Biz adam olmadıkça öz yurdumuzda parya gibi yaşamak nasibimiz değişmeyecektir. (N-F-K)

Ruh Adam, bir alıntı ekledi.
12 Ağu 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · 10/10 puan

Yazarın Önsözü


TÜRK İLİ ZEYBEKLERİNE

Bu kitabı sizi düşünerek, sizin için yazdım. Bela gecelerinde, yaşım sızarak, yüreğim sızlayarak yazdım.

Ey Türk! Bu satırlarda mazinin destanlarını, halinin hicranlarını söylemek ve inlemek istedim. Bir keman gibi...

Bu kemanı ana vatanın sinesinden yonttum. Tellerini kalbimin damarlarından çıkardım. İstedim ki bu sazın ahengini yalnız sen duyasın. Bu acıklı iniltiler yalnız sana dokunsun.

Cihanın tarihi, vatanın uğrunda senin kadar uğraşan, kanını döken bir millet daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip olmağa hak kazanmamıştır. Bu vatan ya senindir, ya kimsenin!...

Dünyanın her tarafındaki taşsız mezarların, azametinin malikaneleridir.

Göğsünde tutuşan gönül, gönül değil, cephane oldu. Bu uğurda parçalandıkça kinin ve feyzin çoğaldı.

Ey zeybek! Bu kitabın yapraklarını hançerinle yırt! Ve hançeri onun kalbinin üzerine bırak! Bundan sonra silahının siperi bir kitap olsun.

Ey yurttaşım! Senin boynuna geçirilmek istenen esaret halkası ne bir gem, ne bir tasmadır. Boyunduruk altında olduğun halde, sen üşürken düşman ocakları için sana odunlar, sen açken düşman sofraları için sana buğdaylar taşıtacaklar. Gençleri kanda, tazeleri gözyaşında boğmak istiyorlar.

Asırlardır, dinin, milletin aşkına başına yağan, sonu gelmez bir beladır... Yurdun nihayetsiz bir Kerbela'dır... Memleketin, içinde cenaze namazı kılınan, cenaze duası okunan bir mabed halini aldı. Ne yoncan, yongan kaldı. Bir Allah'ın, bir de Muhammed'in kaldı.

Çile çekmeyen varlığını duyamaz... Bundan sonra duy ve anla ki medeniyet denilen büyük gürültünün manası makinedir. Ve makineyi Avrupa'nın elinden aldığın zaman, senin ruhunun onunkinden daha asil, senin kalbinin onunkinden daha temiz olduğunu meydana koyacaksın. Senin de dükkanını, tezgahını fabrika ile; sapanını, tırpanını makine ile; pazunun emeğini, öküzünün gücünü buhar kuvvetiyle değiştirdiğin zaman alnının onunkinden daha yüksek olduğunu göstereceksin. Bunu göstemeğe çalışmalısın. Rahat bırakırlarsa...

Vaktiyle, Çin ve Hind'in medeniyetleriyle İran'ın feyzini birleştirdiğin gibi, bugün de Avrupa'nın irfanını Asya'ya ileteceksin. Ey kervan başı yürü!...

Bir Cuma namazından sonra çoluğun, çocuğun ile beraber, cılız davarlarının otladığı yamacın ötesinde, derenin başındaki çağlayanların yanında çınarın gölgesinde otur. Mavi yeldirmeli, sarı başörtülü Ayşeciğini, güneşten saçları sararmış, yüzü kararmış yavrularını etrafına al. Yaralı geniş göğsünü girdgara ve rüzgara aç.

Senin için ben ağlarım,
Benim için kim ağlasın?
diye, gürüldeye gürüldeye çağlayan, köpüren sinesini taşlara çarpa çarpa kabaran, atılan derenin karşısında başından geçenleri düşün. Tükenmez düşmanları, tükenmez savaşları, tükenmez kanları düşün ve bu çilelerin sebepleri kalbinde, dimağında coşsun... ve durulsun. O zaman arslan gibi ölmenin ecri, insan gibi yaşamak olduğunu anla! İnsan gibi yaşamağa, efendi gibi yaşamağa, ataların gibi yaşamağa azmet. Evlatlarına temiz ve mamur taştan bir ev, temiz ve mamur, malumatlı bir dimağ bırakmaya ahdeyle. Ve ahdinin ayalinin, evladının alınlarına kondurduğun sıcak öpücüklerle imza et!... İşte o zaman Ayşeciğinin beş yapraklı al kır gülüne benzeyen kınalı parmakları bu sayfaları çevirsin. Kanatlı hercai menekşeler gibi kelebekler ekinlerin sükununda uçuşurken bu kitapçıktan birkaç sayfa okunsun. O sırada çehrenizde parlayacak bir tatlı gülümseyiş, bir ılık yaş çocuklarınızın melül ruhunda, bel bir ışık, bir rahmet olur.

Akşam üstü gün batarken, ak öküz kağnıyı köyün çeşme yalağı önündeki çamurlu yoldan sürüklediği, caminin imamı minareden kızıl meydana gömülen güneşe telkin verdiği zaman, çağlayanlar seyrinden kulübene dönerken ufukları delip daha öteleri görmek istercesine bakışların dalsın ve derinleşsin. İşte o zaman Hazret'i Muhammed'in feyzinden gönlünde sönmez bir çırağ, Yavuz'un damarından sende de bir damla kan, Alparslan'ın yelesinden sende de bir tutam saç olduğunu hatırla ve evladını ona göre hazırla!...

Bu satırları yazarken masallarımı süslemedim. Senin ruhun gibi sade olmasını istedim. Ötesinde berisinde, eğer varsa, göreceğim özentiler sana beğendirmek, gururunu okşamak içindir. Gurur! O, her Türk'ün yaradılışındadır. Biz, birbirimizi bundan tanırız, değil mi?...

Bu masallar ile arzı ettim ki senin firuze ruhuna tatlı bir renk, kalbine parlak bir cila vereyim. Görüyorum o renk siyah oldu, o cila donuk... Matem günlerinin taksiratı...

Ahmet Hikmet Müftüoğlu
Şişli, 20 Mart 1922

Çağlayanlar, Ahmet Hikmet MüftüoğluÇağlayanlar, Ahmet Hikmet Müftüoğlu
Süha Murat Kahraman, bir alıntı ekledi.
 02 Tem 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

ANKARA 1976 HAZİRAN(...)
(Ankarada mescidler, camiler yerin altındadır. Apartmanların en altındadır. Minareleri yoktur. Bazılarının dışarıda, hiçbir alameti olmadan, kuru bir hoparlörü vardır. Ezan görünmeyen bir camiden, yerinaltındaki bir müezzinden çıkarak bu hoparlörde duyulur. Ankaralının namazı yerin altında kılınır.)

Yaşamak, Cahit Zarifoğlu (Sayfa 164 - Beyan Yayınları)Yaşamak, Cahit Zarifoğlu (Sayfa 164 - Beyan Yayınları)