• Beş Vakit Namazı İmam'ın Arkasında Ve Tadili Erkanıyla Kılan Bir İnsan, İçinden “Camiden Çıktıktan Sonra, Sattığım Tarlanın Parasını Acaba Hangi Bankaya Yatırsam?” Diye Geçiriyor Ve Rahatlıkla Faiz Yiyorsa, Bu Kişi İslamca Düşünmüyor Demektir.

    Prof. Dr. Necmeddin Erbakan

    İslamca Düşünüp,Yaşamak Duasıyla Cumamız Hayırlara Ve Yeni Fetihlere Vesile Olsun İnşAAllah
  • Kapıdan çıkarken kadına sevgiyle değil, onu bırakmak zorunda kaldığı için acıyarak gülümsediğini anladı ve rahatsız oldu. Bir şey söylemiş olmak için döndü:” Akşamüze belki geç kalırım.” dedi ana vicdanındaki yükü hafifletemedi.

    Sana göre hayatta iki türlü anlayış vardır, ya bir şeye karşı çıkarsın ya da benimsersin.

    Güneş insanda hüzün değil, dostluk ve kardeşlik duygusu uyandırarak batıyordu.

    Daha önceden çirkin, haksız ve kendisini yapayalnız bırakacağı için korkunç gözüken ölüm, şimdi tıpkı hayat gibi olağan gözüküyordu. “Kötü olan şey, benim bu kadar rahat, tasarladığım hayata bu kadar yakın hissettiğim bir günde onun ölüme bu kadar yakınlaşmış olması. Ama bunda benim bir suçum yok! Bu onun ve benim seçtiğimiz, yaptığımız şeylerin bir sonucu.

    Bu çirkin ve iğrenç dünyada ancak aptallar mutlu olabilir… Aptallar.. Ben akıllıyım her şeyi biliyorum ve ölüyorum. Bana öyle bakma! Korkuyla bakıyorsun.. Benden korkuyorsun, tiksiniyorsun değil mi?

    Beni tuhaf buluyorlar, ben de onları uyuşuk buluyorum..

    Benim kafam seninki gibi küçük hesaplarla değil, nefretle, öfkeyle dolu. Sen bunu anlayamazsın! Öfke nedir sen biliyor musun? Ben öfke duydum. Benim için en değerli şey buydu. Nefret ettim, iğrendim, hepsi yıkılsın istedim. Hepsinden önemlisi, bu öfkem soğumasın istedim. Bunu başardım. Sen ise hayranlık ve özlem duydun. Hayran olduğun şeylere ulşamak için de anlamaya çalıştın. Ben anlamak istemiyorum! Anlayan öfke de duymaz! Ben oysa… Birden sustu… Başını yastıktan kaldırdı. “ Ben oysa aptalın tekiyim. Bu halimle bile gururlanacak bir şey buluyorum! Kendini beğenmiş bir aptal! Aptal gibi de ölüyorum! Akıllılar bir yolunu bulup yaşar.. Aptallar da ölür.. hayır yaşayacağım! Ne dersin iyileşebilir miyim?

    Başını arkaya yaslayarak aklından geçenlere ruhunu katmadan o telaşlı hiçbir zaman susmayan bilincin korkak tedirgin sinsi gevezeliğine aldırış etmeden bir uzun bir süre kıpırdamadan durdu. Arada bir, öğleden sonra aklına gelen o kelimeyi hatırlayarak, “Yaşıyorum’ diye mırıldandı.

    Sonunda hepsi alafranga olmak isteyen alaturka oldular ki bu da alaturkanın kendine özgü bir türüdür.

    Akhisar’da edindiği alışkanlıkla bayram namazı için Teşvikiye Camii’ne gitmiş, üşütmüş, öğleye doğru likör içmiş, öğle yemeğini fazla kaçırmış, uyuyamamış, bayram sohbetine fazla katılmamış, insanları ve kendini dinlemişti, bir bayram ikindisiydi şimdi; hiçbir şey eksik değildi, fazladan insana nem gibi yapışan ağır bir tatsızlık duygusu vardı. “Şimdi uykudan başka bir şey istemiyorum!” diye düşündü Cevdet Bey. Çenesini aşağı sarkıtarak, ama dudaklarını aralamadan keyifle esnedi, gözünden yaşlar fışkırdı.

    Sabrın sonu selamet. Ben buna inanmamayı öğrendim işte! Sana sabırlı olmayı öğretenlere inanma! Ben yalnızca kendime inanıyorum!

    Şu günlük hayat dediğin şey niye yüzeysel ve basit olsun dedi. Küçük mutluluklar diye küçümsediğin şeylerden niye insan kendini sakınsın? Günlük hayatın da kendine göre gösterişsiz bir şeyi bir şiiri var.

    Kimse kimseyi ciddiye almıyordu, kelimelerin hiçbir değeri yoktu.

    İnsan ölümü düşünmeyince bunlar gibi rahat olabilir, korkmaz endişelenemez! Her şeyi olağan karşılar bir şey yapması gerektiğini düşünemez.

    Yorganın içi gibi sessiz ve karanlık…

    İnsan gelip geçici heyecanlara kapılmayacak kadar sakin ruhlu ve becerikli olursa eskiyi biraz kıvırıp bükerek yeniye çevirebilir birçoklarının yenibaştan yapmaya kalkıştığı şeyi küçük ama zeki uzlaşmalarla zamana uydurulan eskinin içinden çıkarabilirdi.

    Bizde büyük değişmeler fazla göz almaz çünkü hep küçük ve sonsuz uzlaşmaların sonucudur.

    Eğer denge denen şey hayatın akışına kendini bırakmaksa. Eğer kolay mutlu olmaksa denge, biraz dengesizleştim galiba.

    Bedelini ödemeden hayatında derinlik arıyor diye düşündü.

    Tıpkı muhteşem bir Despot gibi doğu, gücü ve göz kamaştıran ışığıyla insanları yere çalar, orada daha yürümeyi öğrenmeden diz çökmek, konuşmayı öğrenmeden dua etmek zorunda kalır!

    Siz de uyuşamıyorsunuz tabii, siz de! Hiçbiriniz şu anda yaşadığımız toprağa göre değiliz, şeytan girmiş bir kere içinize ruhunuza aklın ışığı düşmüş artık yabancısınız ne yaparsanız yapın yabancısınız. Yaşadığınız dünya ile ruhunuz arasında uyuşmazlık var, bunu biliyorum.

    Hayatımı belirleyecek benden başka bir güç yok. Çok zeki bir insan olmadığımı da biliyorum artık.

    Ben senin ruhunu okuyor ve anlıyorum diyordu, sizi anlıyorum, siz inanmadan önce düşünmek, anlamak istiyorsunuz, bunu yaptığınız için de inanamıyorsunuz. Ama böyle mutsuzluktan kurtulamazsınız ki.. önce kendinizi duygularınıza bırakın! Önce inanın heyecanlanın, sonra aklınızı kullanırsınız.

    Bir aileyi kurmak ve ayakta tutmak kolay mıdır sanıyorsun?

    Geçmiş: Geçmişti ona gurur ve yaşama aşkı veren. Gelecek korkunç ve belirsiz bir şeydi.

    Zaman yavaş aksın istedi, her şey yavaş yavaş değişsin, yeni eskiyi hoşgörüyle karşılasın herkes çevreyi saran şu zamandan ve varlıktan hoşnut olsun, kimse kimseye fazla dikkat etmesin istedi.

    Ölüm çok kötü, ben de bir hiçim, onun yanında tam bir hiçim. Ağlayacak gibi oldu. Yüzünü buruşturdu, utandı. Ne kötü her şey boş. Şimdi ne olacak diye mırıldandı.

    İdealizm iyi bir şeydir ama bana kalırsa hayatta elle tutulur bir şey yapmak daha iyi bir şeydir.

    Hala bakıyorlar… ne okuduğumu öğrenecekler, halkımdaki düşüncelerini öğrenmek isterdim ama keşfedilmek hiç de hoş gelmiyor!

    Oraya sığındın.. peki niye buraya geliyorsun? Çünkü herkesin ne yaptığına bakacaksın. Herkesin ne kadar bayağı olduğunu görerek keyifleneceksin, sen buraya meraktan geldiğini söylüyorsun değil mi kendin? Buraya meraktan değil, işte bunun için beğenmemek için geliyorsun..

    İnsan hem yaşayabilir hem alay edebilir mi? İnsan hem mutlu olur, hem de her şeyin gerçekte olduğu gibi kötü olduğunu açıklayabilir mi?

    İçimden geçenlerle kelimeler arasındaki uzaklık çok açıktı.

    Her şeyin budalalık olduğunu biliyor gene yaşıyorum.

    Karanlık ışık? Her şeye rağmen mutluyum, yaşadığım için doğaya minnet duyuyorum. On dakika sonra. hayır, her şey aptalca kimseye de mektup filan yazmayacağım sonuna kadar susabilmek isterdim ama biliyorum yapamam. Çünkü ahmağın tekiyim.

    Biraz yürüdükten temiz havayı içine çektikten sonra, kendini kirlerden arınmış temizlenmiş hissetti. Niye iniyorum aşağıya? Diye düşündü, hayatı görmek için. Diye mırıldandı. İnsanları günlük hayatı görmek, yaşamak için! Sonra, “ama yaşamak için değil ki o” diye düzeltti. Onlara katılamıyorum. Onlara katılamadığım için bazen sıkılıyorum. Kendimi beğeniyormuş gibi bir halim olmalı. O neşeye katılamadığım için kıskanıyorum onları.

    Eskileri bir bütün içinde sanmak eskiler kadar eski bir yanılgıdır, dedi geçmişi cennet sananlar böyle düşünür.
  • 93 syf.
    40 senedir tanırdım Esma Teyzeyi. Erzurumlu babayiğit çok da güzel bir kadındı. Senelerdir aynı mahallede yaşanmışlıklarımız vardı. Çocukluğumun, gençliğimin orta yaşımın teyzesi. Hiç sıradan yaşlı teyzeler gibi değildi . Ninem başım çok ağrıdığında dualar okur, başımdan tuz ve ekmek çevirerek beni ona gönderir dul kadın sevaptır duası kabul olur derdi.
    Mahalledeki tek dul kadın Esma teyze idi. Elimde okunmuş tuz ve ekmek kapısını çalardım Esma teyzenin, O da bana hep akide şekeri verirdi. O şekerin tadını hiç unutmadım. Ve hep o yanlış, bu yanlış, bunu böyle yap, şunu böyle yap diye bizi bunaltmadan doğruyu öğretirdi .Beni ve mahallenin tüm çocuklarını çok severdi. Çocuk sahibi olmamasına rağmen.
    Yaşayamadığı hayatın hesabını sormadan.
    Çoluk çocuk olmayınca ( hoş olanlar için bazen aynı durum oluyor ama) huzur evine yerleştirildi. Kimsesizliğinin en derinine.
    Çalıştığım dönemlerde çok sık fırsatım olmasa da ziyaret etmeyi hiç ihmal etmedim.
    En son on beş gün kadar önce gittim Esma teyzeme. Yine çocukluğumdaki gibi elinde akide şekerleri, dilinde dua. Mutlu oldun mu hayattan dedim ? ''Yaşamak çok basit kızım bilmeyi öğrenip bileceksin, sevmeyi öğrenip seveceksin, incinmeyecek incitmeyecek dikkat edeceksin al sana mutluluk '' dedi.
    Bu sabah ziyaretine gittiğimde odasında yoktu, görevliler rahatsızlandığı için bir kaç gün önce hastaneye kaldırıldığını anlattı. Elimde onun hepsini yemeyecek olsun tadına da baksa yeterli diye götürdüğüm yiyecekleri başkalarına vermeleri için görevliye rica ederken ilk defa akide şekersiz ayrıldım oradan.
    Hastaneye yetişir miyim görür müyüm telaşı ve umuduyla koşarak ulaştım. Esma Teyzem yoğun bakımda bilinci kapalı ne kimseyi tanıyor ne de tek kelime edebiliyordu. İzledim onu saatlerce;
    Tüm varlığı ile size bu kadar benzeyen ve sizi dünyada hâlâ dostluğun , arkadaşlığın kan bağından olanlardan bile daha baki olduğuna inandıran bir minik tebessüm gelir konar yanaklarınıza. Karıncanın " bile'den " kırılan kalbinden tutun da, tüm olumsuzluklara üzülüp kederlenebilen biri. İyi olmanın, iyilik yapmanın saflık olmadığına inanan, aldığı her nefesi şükür sebebi sayıp, tüm sevdiklerini anne olamasa da anne gibi bütün kalbiyle kucaklayan, gülünce dünyamı aydınlatan oğullarım için teyze, benim için dost, kardeş sırdaş, ağlama duvarım olan olan, her davranışı ile gururlandığım, sesini duymadan duramadığım , ne kadar anlatmaya çalışsam da kelimelere sığmayanım, yeryüzünde sahip olduğum kanatsız meleğim Esma teyzem , geç kaldım sana kaç gün hem de kaç gün alacaklısın benden diye ağladım.
    Az evvel vefat haberi geldi Esma teyzemin .Elbet bir gün tebessümle el sallayacağız hayata ama sanki vedaya hazır değildi kalbi daha. Yarın sabah namazı sonrası ise verilecek selası.
    Birisi gelse de beni ziyaret diye pencere önünde bekleyen Esma teyze artık, kabrinde bekleyenlerden oldu gelecekleri. İnsan ömrü nedir ki, mezar taşına yazılmış doğum tarihi ölüm tarihi ve bir kısa çizgiden ibaret işte iki nefes arası yaşam.
    Mekanın cennet olsun Esma Teyze nurlar içinde uyu ,Seni özleyeceğim ..
    Hayatın hiç bir acısı kitaplarda yazılanlar kadar anında geçmiyor, sayfaları çevirip okuyoruz hatta tekrar bir daha baştan okuyalım diyoruz ama yitirdiklerimize baştan sahip olamıyoruz.
    Fırsatınız oldukça hatta götürecek hiç bir şeye gerek kalmadan ne olur ziyaret edin gözleri yollarda gelenleri bekleyen ama göz göze gelmeye bile çekinen teyzeleri, amcaları. Onlara verilebilecek en değerli şeyler muhabbetiniz ve sevginiz.https://www.youtube.com/watch?v=haibIAXpkz8
    Keyifli okumalar.
  • Müslüman Olan Profesörün İlk Namazı

    Amerika'nın muhtelif üniversitelerinde görev yapan matematik Prof. Jeffrey Lang İslam'a giriş hikayesini yazmış olduğu 'Melekler soruncaya kadar' (Even Angels Ask: A Journey to Islam in America) isimli eserinde derin felsefi düşüncelerle,ruhani duygular arasında ilk namazını şöyle dile getiriyor:

     

     "Müslüman olduğum gün cami imamı, bana namazın kılınışını açıklayan bir kitap verdi. Ancak Müslüman talebelerin buna endişelerini gördüm, bana: "Acele etme, rahat ol, zamanla yavaş yavaş yaparsın" dediler. Ben de kendi kendime, namaz bu kadar zor mu? Dedim ve talebeleri duymazlıktan gelerek, hemen vaktinde beş vakit namaz kılmaya karar verdim. O gece, loş ve küçük odama çekilerek kitaptan abdest ve namaz hareketleri eksersizlerini yaptım, namazda okunacak bazı surelerin Arapça okunuşlarıyla İngilizce anlamlarını ezberlemeye çalıştım. Bu çalışmalar saatlerce devam etti.

     

    İlk namaz denemesi için kendime güven gelince yatsı namazını kılmaya karar verdim. Vakit gece yarısıydı, kitabı alıp banyoya girdim, kitabı açarak, mutfaktaki ilk yemek denemesi yapan aşçı gibi kitaptaki talimatları dikkat ve incelikle bir bir uyguladım. 

     

    Abdest bitince odanın ortasında durup, kapı ve pencerelerin kilitli ve kapalı olmasından emin olduktan sonra kıble olarak bildiğim tarafa yöneldim, derin bir nefes aldım ve elimi kaldırarak alçak bir sesle Allahu Ekber dedim. Kimsenin 

     beni işitmemesini ve görmemesini umuyordum, yavaş yavaş Fatiha suresi ile kısa bir sureyi Arapça olarak okudum. Öyle zan ediyorum ki herhangi bir Arap beni dinlemiş olsaydı benim okumamdan bir şey anlamayacaktı. 

     

    İkinci bir tekbir alarak Rükua gittim, rükuda biraz tedirginlik hissettim, çünkü hayatımda hiç kimseye eğilmemiştim. Odada yalnız olduğumu hatırlayınca sevindim. Subhane Rabbiyel azim dediğimde kalbimin hızla çarptığını hissettim. Tekrar tekbir getirerek doğruldum ve artık secdeye varma zamanı gelmişti. Secdeye varmak üzere ellerimi ve dizlerimi yere koyunca dona kaldım, secdeye gidemiyordum, efendisinin önünde başını yere koyan köle gibi yüzümü, burnumu yere koyup kendimi zillet sandığım bir duruma düşüremiyordum, üstelik bacaklarım da katlanamıyordu, utandım gülünç duruma düştüm zannettim. 

     

    Bu durumda beni gören, arkadaş ve tanıdıklarımın önünde acınacak ve alay edilecek halimi düşündüm, arkadaşlarımın kahkahalarını duyar gibi oluyordum. 'San Francisco'da Araplar çarptı bu hale düştü' gibi sözler sarf edeceklerini tahayyül ederek zavallı duruma düştüğümü hissettim. Bir müddet tereddüt ettikten sonra derin bir nefes aldım başımı seccadeye koydum, zihnimdeki bütün düşünceleri attım, dikkatimi dağıtacak düşüncelere yer vermeden ikinci secdeye de vardım. Bu esnada kendi kendime "Daha önümde üç tur daha var" 

     diye düşündüm ve kararlıydım: Neye mal olursa olsun bu namazı tamamlayacağım. Kalan rekatlarda işler gittikçe daha da kolaylaşıyordu. 

     Son secdede tam bir sükunet hissettim. Nihayet teşehhütten sonra selam verdim.

     

     Selamdan sonra bulunduğum yerde olduğum gibi kaldım, geriye dönüp nefsimle giriştiğim savaşı aklımdan geçirdim, bir savaştan çıktığımı hissettim sonra başımı önüme eğerek mahcup bir şekilde "Allah'ım geri zekalılığımdan ve tekebbürümden dolayı beni bağışla, uzak bir yerden geldim ve daha önümde kat edilecek uzun bir yol var" diye dua ettim.

     

     Bu esnada daha önce hiç yaşamadığım bir şeyi hissettim. Bunu kelimelerle ifade etmek mümkün değil. Vücudumu, kalbimin bir noktasından çıktığını hissettiğim ve anlatmaktan aciz kaldığım bir dalga kapladı, soğuk gibiydi, ilk etapta irkildim, vücuduma olan etkisinden ziyade garip bir şekilde duygularımı etkiledi ve görünür bir rahmetin varlığını hissettim. Bu rahmet sonra içime nüfuz ederek içimde kaynamaya başladı. 

     

    Sonra sebebini bilmeden ağlamaya başladım, ağlamam artıp gözyaşlarım aktıkça, rahmet ve lütuftan harika bir gücün beni kucakladığını hissettim. Günahkar olmama rağmen, günahlarımdan veya utanç ve sevinçten dolayı ağlamıyordum. Sanki büyük bir set açılmış ve içimdeki korku ve keder sel olup gidiyor. Bu satırları yazarken kendi kendime diyordum: "Allah'ın rahmet ve mağfireti, sadece günahları affetmiyor, o aynı zamanda bir şifa ve bir sekinedir". Uzun bir süre başım eğik bir şekilde öylece diz üstü kaldım.

     

     Ağlamam durunca, yaşadığım deneyin akıl ile izah etmenin mümkün olmadığını anladım, Bu esnada idrak ettiğim en önemli husus ise, benim Allah'a ve namaza şiddetle muhtaç olduğum gerçeği oldu. Yerimden kalkmadan önce de şu duayı yaptım: "Allah'ım bir daha küfre girmeye cüret edersem beni, o küfre girmeden önce öldür ve bu hayattan kurtar, hata ve eksiksiz yaşamanın çok zor olduğunu biliyorum, ancak şunu yakinen biliyorum ki, bir tek gün dahi olsa sensiz yaşamak senin varlığını inkar etmem mümkün değildir".

    Kaynak : Hayat Rengi
  • Ahmet Hikmet Müftüoğlu'nun Çağlayanlar kitabı önsözü;

    TÜRK İLİ ZEYBEKLERİNE

    Bu kitabı sizi düşünerek, sizin için yazdım. Bela gecelerinde, yaşım sızarak, yüreğim sızlayarak yazdım.

    Ey Türk! Bu satırlarda mazinin destanlarını, halinin hicranlarını söylemek ve inlemek istedim. Bir keman gibi...

    Bu kemanı ana vatanın sinesinden yonttum. Tellerini kalbimin damarlarından çıkardım. İstedim ki bu sazın ahengini yalnız sen duyasın. Bu acıklı iniltiler yalnız sana dokunsun.

    Cihanın tarihi, vatanın uğrunda senin kadar uğraşan, kanını döken bir millet daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip olmağa hak kazanmamıştır. Bu vatan ya senindir, ya kimsenin!...

    Dünyanın her tarafındaki taşsız mezarların, azametinin malikaneleridir.

    Göğsünde tutuşan gönül, gönül değil, cephane oldu. Bu uğurda parçalandıkça kinin ve feyzin çoğaldı.

    Ey zeybek! Bu kitabın yapraklarını hançerinle yırt! Ve hançeri onun kalbinin üzerine bırak! Bundan sonra silahının siperi bir kitap olsun.

    Ey yurttaşım! Senin boynuna geçirilmek istenen esaret halkası ne bir gem, ne bir tasmadır. Boyunduruk altında olduğun halde, sen üşürken düşman ocakları için sana odunlar, sen açken düşman sofraları için sana buğdaylar taşıtacaklar. Gençleri kanda, tazeleri gözyaşında boğmak istiyorlar.

    Asırlardır, dinin, milletin aşkına başına yağan, sonu gelmez bir beladır... Yurdun nihayetsiz bir Kerbela'dır... Memleketin, içinde cenaze namazı kılınan, cenaze duası okunan bir mabed halini aldı. Ne yoncan, yongan kaldı. Bir Allah'ın, bir de Muhammed'in kaldı.

    Çile çekmeyen varlığını duyamaz... Bundan sonra duy ve anla ki medeniyet denilen büyük gürültünün manası makinedir. Ve makineyi Avrupa'nın elinden aldığın zaman, senin ruhunun onunkinden daha asil, senin kalbinin onunkinden daha temiz olduğunu meydana koyacaksın. Senin de dükkanını, tezgahını fabrika ile; sapanını, tırpanını makine ile; pazunun emeğini, öküzünün gücünü buhar kuvvetiyle değiştirdiğin zaman alnının onunkinden daha yüksek olduğunu göstereceksin. Bunu göstermeğe çalışmalısın. Rahat bırakırlarsa...

    Vaktiyle, Çin ve Hind'in medeniyetleriyle İran'ın feyzini birleştirdiğin gibi, bugün de Avrupa'nın irfanını Asya'ya ileteceksin. Ey kervan başı yürü!...

    Bir Cuma namazından sonra çoluğun, çocuğun ile beraber, cılız davarlarının otladığı yamacın ötesinde, derenin başındaki çağlayanların yanında çınarın gölgesinde otur. Mavi yeldirmeli, sarı başörtülü Ayşeciğini, güneşten saçları sararmış, yüzü kararmış yavrularını etrafına al. Yaralı geniş göğsünü girdgara ve rüzgara aç.

    Senin için ben ağlarım,
    Benim için kim ağlasın?
    diye, gürüldeye gürüldeye çağlayan, köpüren sinesini taşlara çarpa çarpa kabaran, atılan derenin karşısında başından geçenleri düşün. Tükenmez düşmanları, tükenmez savaşları, tükenmez kanları düşün ve bu çilelerin sebepleri kalbinde, dimağında coşsun... ve durulsun. O zaman arslan gibi ölmenin ecri, insan gibi yaşamak olduğunu anla! İnsan gibi yaşamağa, efendi gibi yaşamağa, ataların gibi yaşamağa azmet. Evlatlarına temiz ve mamur taştan bir ev, temiz ve mamur, malumatlı bir dimağ bırakmaya ahdeyle. Ve ahdinin ayalinin, evladının alınlarına kondurduğun sıcak öpücüklerle imza et!... İşte o zaman Ayşeciğinin beş yapraklı al kır gülüne benzeyen kınalı parmakları bu sayfaları çevirsin. Kanatlı hercai menekşeler gibi kelebekler ekinlerin sükununda uçuşurken bu kitapçıktan birkaç sayfa okunsun. O sırada çehrenizde parlayacak bir tatlı gülümseyiş, bir ılık yaş çocuklarınızın melül ruhunda, bel bir ışık, bir rahmet olur.

    Akşam üstü gün batarken, ak öküz kağnıyı köyün çeşme yalağı önündeki çamurlu yoldan sürüklediği, caminin imamı minareden kızıl meydana gömülen güneşe telkin verdiği zaman, çağlayanlar seyrinden kulübene dönerken ufukları delip daha öteleri görmek istercesine bakışların dalsın ve derinleşsin. İşte o zaman Hazret'i Muhammed'in feyzinden gönlünde sönmez bir çırağ, Yavuz'un damarından sende de bir damla kan, Alparslan'ın yelesinden sende de bir tutam saç olduğunu hatırla ve evladını ona göre hazırla!...

    Bu satırları yazarken masallarımı süslemedim. Senin ruhun gibi sade olmasını istedim. Ötesinde berisinde, eğer varsa, göreceğim özentiler sana beğendirmek, gururunu okşamak içindir. Gurur! O, her Türk'ün yaradılışındadır. Biz, birbirimizi bundan tanırız, değil mi?...

    Bu masallar ile arzı ettim ki senin firuze ruhuna tatlı bir renk, kalbine parlak bir cila vereyim. Görüyorum o renk siyah oldu, o cila donuk... Matem günlerinin taksiratı...

    Ahmet Hikmet Müftüoğlu
    Şişli, 20 Mart 1922
  • (...) Bir müddet tereddüt ettikten sonra derin bir nefes aldım başımı seccadeye koydum, zihnimdeki bütün düşünceleri attım, dikkatimi dağıtacak düşüncelere yer vermeden ikinci secdeye de vardım. Bu esnada kendi kendime "Daha önümde üç tur daha var" diye düşündüm ve kararlıydım: Neye mal olursa olsun bu namazı tamamlayacağım. Kalan rekâtlarda işler gittikçe daha da kolaylaşıyordu. Son secdede tam bir sükûnet hissettim. Nihayet teşehhütten sonra selam verdim.

    Selamdan sonra bulunduğum yerde olduğum gibi kaldım, geriye dönüp nefsimle giriştiğim savaşı aklımdan geçirdim, bir savaştan çıktığımı hissettim sonra başımı önüme eğerek mahcup bir şekilde "Allah'ım geri zekâlılığımdan ve tekebbürümden dolayı beni bağışla, uzak bir yerden geldim ve daha önümde kat edilecek uzun bir yol var" diye dua ettim.

    Bu esnada daha önce hiç yaşamadığım bir şeyi hissettim. Bunu kelimelerle ifade etmek mümkün değil. Vücudumu, kalbimin bir noktasından çıktığını hissettiğim ve anlatmaktan aciz kaldığım bir dalga kapladı, soğuk gibiydi, ilk etapta irkildim, vücuduma olan etkisinden ziyade garip bir şekilde duygularımı etkiledi ve görünür bir rahmetin varlığını hissettim. Bu rahmet sonra içime nüfuz ederek içimde kaynamaya başladı.

    Sonra sebebini bilmeden ağlamaya başladım, ağlamam artıp gözyaşlarım aktıkça, rahmet ve lütuftan harika bir gücün beni kucakladığını hissettim. Günahkâr olmama rağmen, günahlarımdan veya utanç ve sevinçten dolayı ağlamıyordum. Sanki büyük bir set açılmış ve içimdeki korku ve keder sel olup gidiyor. Bu satırları yazarken kendi kendime diyordum: "Allah'ın rahmet ve mağfireti, sadece günahları affetmiyor, o aynı zamanda bir şifa ve bir sekinedir". Uzun bir süre başım eğik bir şekilde öylece diz üstü kaldım.

    Ağlamam durunca, yaşadığım deneyin akıl ile izah etmenin mümkün olmadığını anladım, Bu esnada idrak ettiğim en önemli husus ise, benim Allah'a ve namaza şiddetle muhtaç olduğum gerçeği oldu. Yerimden kalkmadan önce de şu duayı yaptım: "Allah'ım bir daha küfre girmeye cüret edersem beni, o küfre girmeden önce öldür ve bu hayattan kurtar, hata ve eksiksiz yaşamanın çok zor olduğunu biliyorum, ancak şunu yakinen biliyorum ki, bir tek gün dahi olsa sensiz yaşamak senin varlığını inkar etmem mümkün değildir".