• 560 syf.
    ·26 günde·Beğendi·4/10
    Edit: Kitabı bitirdim ancak şunu anladım ki kitabın sonunda imparatorun hayatını okumanıza rağmen ingilizlere hayret ve gıpta ile bakıyorsunuz.. Şuan ki ruh halim ise
    imparatoru çöküşe sokan ve her sıçrayışlarında onu törpüleyen ingilizlere karşı şaşkınlık, hayranlık ve hatta kızgınlık dolu bir düşünce.. Biyografi romanlarının öğreticiliği üzerine büyük bir tecrübe edinerek kitabı okumaya devam ediyorum. Kitap olayları hızlı bir akış ile anlatmakta ve şiirsel bir üslup kullanarak zaman zaman edebi yönünden derin cümleler ile anlaşılırlığın sınırlarını zorlamaktadır.
  • 126 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Johann Wolfgang von Goethe tartışmasız Almanların en büyük yazarlarındandır. Şiir, drama, hikâye, otobiyografik, estetik, sanat ve edebiyat teorisi, ayrıca doğa bilimleri olmak üzere birçok esere imza atmıştır. Goethe’nin kendisinden sonra gelen Alman şair ve yazarlara etkisi her yerde geçerliliğini korumaktadır.
    Friedrich Nietzsche tüm hayatı boyunca Goethe’ye hürmet etmiştir ve özellikle halefi olarak, bunu Hıristiyanlığa ve Almanya’ya ilişkin kuşkucu davranışlarında ortaya koymuştur. Hugo von Hoffmanstahl 1922 yılında şunları yazmıştır: “Goethe, eğitim temeli olarak tüm kültürü teşkil etmektedir” ve “Goethe’nin düz yazıdaki sözlerinden, bugün belki tüm Alman üniversitelerinden olduğundan daha fazla okuma geleneği türeyecektir.”
    Thomas Mann da Goethe hakkında makale ve denemeler yazmıştır ve 1932 ile 1948 yıllarındaki Goethe’yi anma kutlamalarına ilişkin can alıcı konuşmalarda bulunmuştur. Lotte in Weimar isimli romanında Goethe’yi yaşatmıştır ve ‘Doktor Faustus’ adlı romanla Faust serilerini yeniden ele almıştır.

    Bu büyük yazarın çok özel bir eserinden bahsetmek istiyorum sizlere, Genç Werther’in Acıları. Eminim ki okuduğunuz zaman başucu kitaplarınızdan olacaktır.

    Almanya’da bütün gençliği etkisi altına alan romanın, birçok intihara neden olduğu, Werther’in giydiği mavi frak, sarı yelek ve çizmelerin döneminde moda yarattığı, Napoléon’un bile kitabı sürekli yanında taşıdığı söylenir. Son derece duyarlı ve tutkulu bir genç ressam olan Werther’in, düşsel dostu Wilhelm’e yazdığı mektuplardan oluşan Genç Werther’in Acıları, edebiyatta akılcılığın yerini alan duygusallığın bir başyapıtıdır.
    Her okuduğunuzda farklı bir şeyler bulabileceğiniz bir eser, romanın arka planının Goethe’nin yaşantısına dayandığı biliniyor, Goethe’nin Wetzlar’da 9 Haziran 1772’de katıldığı bir baloda tanıştığı Charlotte Buff’a olan aşkı romana yansıyan en büyük olay diyebiliriz.
    O tarihte Goethe 22, Charlotte 19 yaşında. Charlotte kendisinden 11 yaş büyük Kestner ile nişanlı ve ilerleyen günlerde evleniyorlar. Bu nedenle Goethe, Wetzlar’ı terk etmiştir. Bu durum tüm içtenliği ile romana yansımıştır

    Bir sanat romanı gözü ile bakarsanız; 18. yüzyıl Alman edebiyatına yön veren ‘aydınlanma düşüncesinin’ sanata bakışı doğrultusunda, edebiyat yapıtının oluşması için bazı kuralların uygulanması gerekirdi. Bunun sonucu olarak da Almanlar, yazarlığın öğrenilebilir bir şey olduğu düşünürdü. Ancak bu durum Goethe ile birlikte kökünden değişmiştir. Goethe yazarlığın bir yetenek olduğunu, sonradan öğrenilemeyeceğini düşünüyordu ve bu düşüncesini kitapta açıkça ortaya koyuyordu.
    Bir aşk romanı olarak baktığınızda; genç bir adamın büyük aşkını içinizde hissedebilir, çektiği acılarda belki de kendinizden bir şeyler bulabilirsiniz. Yaşamadıysanız aşkın hayret verici gücüyle karşılaşabilirsiniz.

    Werther’in hikayesini hala okumadıysanız, genç bir adamın iç dünyası sizi bekliyor, bir uğramanızı tavsiye ederim.
  • 328 syf.
    ·7/10
    Dikkat spoiler içerir!
    Vadideki Zambak benim Balcaz'dan okuduğum ikinci kitap. Fakat ben bu kitabı okurken kendimi zorlayarak okudum. Çünkü ana karekteri sevemedim. Ve olaylar bakımından beni pek tatmin edemedi. Belki benim beklentim yüksekti fakat okurken gerek çeviri bakımından gerekse Balzac'ın ağır dili bakımından beni yordu. Sadece sonraları akıcıydı. Ve son mektubu okurken Felix'i benim gibi düşünen biri daha olmuş dedim ve Natalie De Manerville, kalbimi fethetti.
    Ana karekterimiz olan Felix kötü bir çocukluk geçirmiştir. Ailesi tarafından dışlanmış, annesi ona sevgisini vermemiştir. Ondan beş yaş büyük ve çok güzel bir çocuk olan kardeşi Charles annesi ve babası tarafından şımartılmakta, evde bir kal gibi herkese hükmetmektedir.
    Okuma yazmayı öğrenince annesi onu, zekâ özürlü özel eğitim gören çocukların gittiği bir okula gönderir. Orada sekiz yıl kalır ve bu süre içerisinde ailesinden kimseyi görmez. Tam bir tutsak hayatı yaşar. Kendisine verilen cep harçlığı ancak kırtasiye masraflarını karşılamaktadır. Boş zamanlarını kitap okuyarak ya da bir ağaç altında hayallere dalarak geçirmektedir. Okuldaki başarısından ötürü büyük ödüller alsa da ödül törenine ailesinden kimse gelmez. Anne ve babasına uzun uzun duygulu mektuplar yazsa da, cevaplar hep azarlayıcı olur. Okuduğu okulun öğretim sisteminin değerinden kuşkuya düşen babası, onu Paris’teki bir okula yerleştirir. Artık hiç harçlık da vermemektedir. Liseyi bitirince babası onu Paris’te hukuk fakültesine yollar. Ona yine çok az bir harçlık vermeye devam eder. Yakında Bourbon hanedanının yine tahta çıkacağı söylentileri vardır. Paris yakın tehlikeler içindedir. Bu nedenle ailesi onu Paris’ten uzaklaştırır. Felix, yirmi yaşını geçtiği halde hastalıklı, cılız ve ufak tefektir. Arzularla dolu olan ruhu, hastalıklı görünen bu vücutta çırpınıp durmaktadır. Vücutça bir çocuk fakat kafaca bir ihtiyar olgundur. Annesi, egoist, kumarbaz, kupkuru bir kadındır. O günlerde bazı siyasal olaylar da ortaya çıkmaktadır. Herkes Fransa tahtının mirasçısı olan prensleri için şenlikler düzenlemektedir. Felix de prensin şerefine verilecek bir baloya gidecektir. Baloda hayatının aşkı olacak kadına rastlar. Onu dansa kaldırma cesaretini gösteremez. Gidip bir kenara oturur. Biraz sonra yanına gelip oturan bu kadının güzelliği karşısında dayanamayıp onu omuzundan öper. Kadın sinirlenerek oradan uzaklaşır. Felix sevginin ne olduğunu bilmeden bu güzel kadına âşık olmuştur. Ruhen mutludur, fakat görüntüsü hasta gibidir. Ailesi onu hava değişimi için bir ahbaplarının kırlar içindeki şatosuna yollar. Kırlarda dolaşırken o güzel kadın mutlaka buralarda oturmakta diye hayaller kurmaktadır. Bir gün bir ceviz ağacının altında oturarak vadiyi seyretmekteyken ilerideki beyaz noktanın o olduğunu onun hayalindeki “vadideki zambak” olduğunu anlar. En sonunda bir gün vadideki beyaz zambakla tanışma olanağını bulur. Sevdiği kadın bir kontestir ve ondan yaşça oldukça büyüktür. Beyazlamaya başlamış saçlarla çevrili güzel yüzünde büyük bir hüzün vardır. Felix biraz sonra odaya gelen çocukları görünce kadının yüzündeki hüznün nedenini anlar. iki çocuk da son derece çelimsiz, sanki hastalıklı gibidirler. Monsieur de Mortsauf kadının kocasıdır. Ancak kırk beş yaşlarında olmasına rağmen altmış yaşında bir adam görünümündedir. Çünkü bu adam 18. yy sonlarında kopan fırtınalardan yıpranmıştır. Saçları dökülmüş, favorileri ise beyazlamıştır. Aşın bir kral taraftandır. Bu cansız çocukların dünyaya gelmesinden kendisini de sorumlu tutmaktadır. Yüzündeki ifadedeki acılığın nedeni budur. Doktorların bu çocuklar için ümitsiz konuşması adamcağızı yıkmıştır. Soyluluk unvanının günün birinde kısırlaşarak tarihe karışması onu çok üzmektedir. Fransa’dan kaçıp yabancı bir ülkeye sığınınca öğrenimi de yarım kalmıştır. Yan aç yan tok halde yaya olarak yapılan uzun yürüyüşler sağlığını bozmuş, cesaretini kırmıştır. On iki yıllık bir hasret ve sefaletten sonra ülkesine geri dönebilmiştir. Dünyaya gözlerini servet içinde açan bu adam, şimdi fakirdir. Otoritesiz ve geleceği sönmüş bir haldedir. Elinde kala kala bir çiftliği kalmıştır. Bu çiftliğe yakın bir yerde Givry şatosunda oturan Lenoncourt ailesi, Comte de Mortsauf un sürgünden döndüğünü haber alınca, onu evlerine konuk etmişlerdir. Lenoncourtlar görkemli servetlerini kaybetmişlerdir. Kont unvanı olduğu için Mortsauf kızları -için yabana atılır bir kısmet değildir. Kızın da kabul etmesiyle bu evlilik gerçekleşir. Aynca teyzesi kızlarına oturacak bir yeri olsun diye şatosunu armağan eder. Kont Felix’in ailesini tanımakta ve bu nedenle ona iyi davranmaktadır. Felix ise ondaki bilgi eksikliklerini gördükçe hayrete düşmektedir. Onunla sıkı bir dostluk kurmaya çalışır. Kont çabucak sinirlenen ruh sağlığı bozuk bir adamdır. İstekleri yerine gelmediği zaman sinir krizleri geçirmekte, etrafa saldırarak ağza alınmayacak sözler söylemektedir. Felix bir gece böyle bir sahneye tanık olur. Bu olay kontesle Felix’i birbirine daha çok yakınlaştırır. Kontes bu durumdan kimseye söz etmemesini söyler. Felix, o gece kontese aşkını itiraf edip ona hayatını anlatır. Kontesin hayatı da acılar içinde geçmiştir. O da sevgisiz ve zalim bir annenin elinde büyümüştür. Kocası onu çok sevmesine rağmen kaba bir adamdır. Adeta çift kişiliklidir. Bu mahvolmuş adamın arada bir tutan sinir nöbetleri, cimriliği, evinin ihtiyaçlarını karşılamayışı, beceriksizliği ve bu sağlıksız çocuklar kontesin mutsuzluk nedeni olmuştur. Onu bu adamla evlenmeye sevk eden şey ise, mutsuzlara duyduğu sempatidir. Son görüşmelerinden bir süre sonra yeni hükümet konta mareşallik unvanı, Saint-Louis haçı verir ve dört bin franklık bir maaş bağlar. Kontes ise büyük bir mirasa konmak üzeredir. Eline yüz bin frank geçmiştir. Kontes artık oğlunun eğitimine özen göstermesi gerektiğini çünkü onun hem kocasının hem de kendisinin ailesini temsil edeceğini söylemektedir. Felix’e de Paris’e giderek öğrenimini tamamlamasını ona kendisinin ve annesinin her konuda yardım edebileceğini söylemektedir. Kont artık yeni arazisindeki işlerle meşguldür. Kontes, çocuklar ve Felix ise, sık sık kırlarda yürüyerek onu ziyarete gitmektedir. Bu yürüyüşlerle aşkları iyice güçlenir. Felix bu evde 3 ay geçirmiştir. Artık Paris’e gitme zamanı gelmiştir. Kontes ona, Paris hayatında yapması gerekenler ve yapmaması gerekenleri anlattığı bir mektup yazar. Bu mektup sayesinde Felix, Paris hayatında yükselişe geçer. Kontesin babası onu krala takdim eder. Böylece Felix kralın yakınlığını kazanır. Artık onun direktiflerini yerine getirmeye başlamıştır. Bu durum ise Napoleon’un adamları tarafından izlenmesine yol açar. Bu hoşuna gitmez, izini kaybettirmek için oradan oraya kaçar. Durumu öğrenen kont, kralcılık damarı kabararak onu şatolarına götürür. Sekiz ay sonraki bu karşılaşma kontesi çok duygulandırır. Onun için çok dua ettiğini söyler. Felix sevgili zambağına kavuştuğu için çok mutludur. Kontes'in ısrarıyla tekrar Paris’e döner. Kral onu sormakta ve ona çok güvenmektedir. Felix Danıştay Dilekçeler Dairesi yöneticiliğine atanır ve XVIII. Louis’nin sarayında gizli bir görevi üstlenmiş olur. Kontes yanılmamıştır. Felix yükselmektedir. Kral ona maaşından başka ayda bin frank vermekte ve sık sık bağışlarda da bulunmaktadır. Bu umulmadık yükselme karşısında ailesi Felix’le övünmeye ve onu evlat olarak kabul etmeye başlamışlardır. Burada kontesle mektuplaşmaları sürmektedir. Ondan başka hiçbir kadın Felix’i kendisine bağlayamamaktadır. Kral bu durumun farkındadır. Felix’e altı ay izin vererek dinlenmesini söyler. Felix çılgın gibi sevdiği kadının yanına gider. Artık çok değişmiştir. Vücudu gelişmiş, kendine güveni artmıştır. Kontes onu çok sıcak karşılar. Kontun ise huysuzluğu iyice artmıştır. Kontes artık ondan bıktığını ona çocukları için katlandığını yüksek sesle dile getirmektedir. O gün akşama doğru kont hastalanır. Doktor onun çok tehlikeli bir hummaya yakalandığını söyler. Kontes kocasının hastalığından kendini sorumlu tutup, vicdan azabı çekmektedir. Kont elli iki gün ölümle pençeleşir. Felix ve kontes nöbetleşe olarak ona bakarlar. Bu fedakarlık onları iyice birbirlerine bağlar. Felix artık evin bütün işlerini de yapmakta, kahyalık görevini de sürdürmektedir. Kont yavaş yavaş iyileşmeye başlamıştır. Bu ise eski huysuzluklarını tekrar canlandırır. Kral ise Felix’i çağırmaktadır. Kontes bu duruma üzülür. Felix o günlerde sarayın salonlarında, meşhur Lady Arabelle’e rastlar. Bu soylu ve çok zengin kadın çok da güzeldir. Kocasını ve iki oğlunu İngiltere’de bırakıp gelmiştir. Felix’in kontese olan bağlılığı Lady Arabelle’in dikkatini çeker, ihtirasını körükler. Felix ondan ne kadar uzak durursa kadın da onun o kadar üstüne düşer. İstediği anda onun metresi olabileceğini söylemektedir. Bir gece onu evinde yatak odasında bulur. Aralarında tutkulu bir aşk başlar. Felix’i hayatını bile verebilecek kadar çok sevdiğini söylemektedir. Felix şehvetli bir aşkla kutsal bir aşk arasında mücadele etmektedir. Lady Arabelle vücudunun sevgilisi, kontes ise ruhunun sevgilisidir. Birgün Felix kontesi görmeye gider. Her şeyi öğrenen kontes onu çok soğuk bir biçimde karşılar. Ona son derece kırgındır. Sağlığı da bozulmuştur. Sürekli olarak midesi ağrımaktadır. Felix ona yalvararak tek sevdiğinin o olduğunu söyler. Kontes de işte ben bu sözleri duymak istiyordum diyerek ağlamaya başlar. Suçlu olduğunu bu üzüntüleri hak ettiğini söyler. Çünkü Felix’i kocasından hatta çocuklarından bile çok severek günah işlemiştir. Paris’e dönen Felix kontesin ağır hasta olduğunu duyup hemen onun yanına koşar. Biricik aşkı ölüm döşeğindedir. İki sevgilinin karşılaşması son derece hüzünlü geçer. Kontes ölümünden sonra okunmak üzere Felix’e bir mektup verir. Bu mektupta kocasıyla çocuklarını ona emanet etmekte, ilerde kızıyla da evlenmesini istemektedir. Felix üzüntülerini giderecek bir liman olarak gördüğü Madeleine’nin annesinin ölümünden kendisini suçladığını ve ondan nefret ettiğini öğrenir. Kız ondan bir daha buraya gelmemesini ister. Paris’e dönen Felix’e Lady de ilgisiz davranır. Çok genç yaşta büyük acılarla karşılaşan Felix kendini çalışmaya verir. Bilim, edebiyat ve siyasetle uğraşır. Roman Felix’in Natalie’ye yazdığı mektupla ve onun verdiği cevapla son bulur.
  • Futbol


    Napoleon’un Fransa’nın idaresine geçişinden sonra Avrupa ülkeleri
    arasında savaşlara rastlanmamıştır. Napoleon, birçok Avrupa ülkesiyle
    savaşıyor ve en çok da İngiltere’yi yenilgiye uğratmak istiyordu. Diğer
    taraftan İngiltere de, Napoleon’u tahtından indirmek için her çareye
    başvuruyordu.

    Napoleon, Rusya’yı da savaşmakla tehdit ediyordu. Rusya, Fransızlar’la bir
    savaş çıkar endişesiyle 1808’de İsveç’le yaptığı savaşa son verdi. Fakat
    Rusya’nın endişesi gerçekleşti ve Fransa’yla aralarında o ünlü korkunç
    savaş başladı. Napoleon yirmi milletin kuvvetlerinden oluşan ordusuyla
    Rusya’nın üzerine yürüdü. Moskova’ya kadar ilerledi.
    Ancak burada bozguna uğradı ve Rusya’dan geri çekilmek zorunda kaldı.

    Napoleon gücü tükenmiş ve çaresiz bir hâlde Fransa’ya döndü. Bir süre
    sessiz kalarak eski ihtişamını ve kudretini yeniden kazanmaya çalıştı.
    Fakat bu kez de İngilizler tüm Avrupa'yı Napoleon’a karşı
    ayaklandırarak, bütün gücünü ezdiler. İngiltere’ye esir düşen Napoleon,
    Sainte-Helene Adası’na sürgüne gönderildi.

    Napoleon’un ardı arkası kesilmeyen savaşlarından artık bıkmış olan Avrupa
    ülkeleri bu sonuca çok memnun oldular ve İngiltere’nin yenilgi bilmeyen
    kudretine hayran oldular. Tüm Avrupa, İngilizler’i taklit etmeye başladı.
    İngiltere’nin her şeyi artık moda olmuştu. Ancak çocuklar, gençler ve orta yaş kesimi her şeyi taklit ederken, çoğunlukla sigara ve içki kullanma, kaba konuşma
    gibi olumsuz yönlerini taklit ediyorlardı.

    Henüz kültür ve medeniyet alanında ilerleyememiş milletler de İngilizler’in
    komik ve zararlı davranışlarını alarak, İngiliz toplumunun kötü birer kopyası
    durumuna düştüler. Zenginler ve ekonomik durumu iyi olanlar, İngilizler
    gibi at yarışlarında yüksek miktarda paralar harcamaya,
    sodayla viski içmeye, İngiliz modasına göre giyinmeye, ve saçlarına onlar gibi
    şekil vermeye başladılar.

    Gençlik ise kendini İngiliz sporlarına ve daha da kötüsü futbola kaptırmıştı.
    Eğitimlerini henüz tamamlamamış olan Avrupa gençleri arasında futbol âdeta
    bir din olmuştu. Diğer ülkelerin gençliği de bundan etkilenerek futbolu bir ibadet şekline soktular. Bundan daha da zevk alanlar futbolu bir bilim ve sanat dalı gibi
    görmeye başlamışlardı.

    Sokaktaki halkı heyecanlandırarak geçinen boş kafalı ve cahil bazı
    gazeteciler, gençliğin bu yeni tutkusunu kışkırtarak sömürme yoluna gitmişlerdi.
    Futbol için ayrıca köşe yazıları konulmuş ve sığır bacağı gibi güçlü
    bacakların meziyetlerinden uzun uzadıya bahsetmek artık gazetecilik sayılır olmuştu.

    Snelman’ın döneminde Finlandiya’da da aynı şeyler yaşanıyordu. O zamanlar
    Fin gençleri ciddi düşünce uğraşına henüz alışmamışlardı. Ciddiye
    alınabilecek hiçbir düşünsel ilgi ve üretimleri yoktu. Finlandiya, Rusya’ya
    ilhak ettikten sonra artık İsveçliler’e karşı milli kin beslemek, onlarla
    mücadele azmi taşımak gibi millî duygular da körelmişti. Bomboş bir kafa
    ve zamana sahip olan Fin gençleri için de futbol en ciddi, hatta dinsel bir uğraş
    halini almıştı. Bulaşıcı salgın hastalık gibi futbol, kent gençliğini etkisine
    almakla kalmamış, nüfusu kalabalık köylere bile girmişti.

    Futbol bütün bir neslin düşüncesini ve duygularını kendi egemenliği altına
    almış bir hastalık olmuştu. Futbol kulüpleri ve federasyonları, bitkin bir
    vücutta türeyen sivilceler ya da bataklık sinekleri gibi çoğalıyordu.
    “Manda ayağı gibi güçlü bacak.” o günlerin iftihar sembolü olmuştu.

    Snelman ile arkadaşları, gençlerde zekâ dolu beyinlerin yerine güçlü manda
    ayaklarının oluşmasına razı olmadılar. Bütün bir neslin düşünce yönünden
    çıplak kalmasına tahammül edemediler. Finler’i ruhen uyandırmak ve uygarlık
    alanında yükseltmek isteyen yurtseverler, “kolları ve bacak kasları
    kayış gibi sertleşmiş kahramanlardan(!) ne yetişebilir? Ülkenin kalkınmasında ne
    tür hizmetleri olabilir?” şeklinde birbirlerine soruyor, çözümler arıyorlardı.

    Snelman, bir zamanlar İspanya’da birtakım kişilerin hayalî şövalye
    romanlarıyla akıllarını bozup, şövalyeleri taklide kalkmakla nasıl
    gülünç duruma düştüklerini ünlü “Don Kişot” (Don Quichotte) romanında
    Cervantes’in daha gülünç bir hâle sokarak anlattığını hatırlattı herkese.

    Snelman ve dostları aynı fikirdeydiler:
    -Gençlerin böyle aptalca yazılmış serseri romanlarına kendilerini
    kaptırmaları öyle ihmale gelecek önemsiz bir şey değilmiş ki, İspanya’nın
    en büyük dahisi bunu romanına konu edinmiş ve bu salgınla mücadele etmek
    zorunda kalmış, diyorlardı. Cervantes, bütün okuyucuların böyle
    macera romanlarına düşkün olmalarının zihin tenbelliğiııden kaynaklandığını
    tesbit etmişti. O dönemde İspanyollar, geri kalmış ülkelerinin kalkınması,
    sosyal düzeninin yeniden tesisi, milleti ekonomik sosyal ve kültürel alanda
    yükseltmek yolunda ciddi çözümler arayışında değillerdi. Bu alanlarda
    tamamen çıplaktılar.

    Çünkü onlar bu konularda ne bir düşünce, ne bir duygu ne de bir niyete
    sahiptiler, olmak da istemiyorlardı. Toplumun çoğu zamanını hayal ürünü
    macera romanlarıyla geçiriyor ve böyle davranmakla bir şey yaptıklarını
    zannediyorlardı. Ülkede kültürle uğraşan sanatçılar yoktu.

    Toplum düşüncesi uykuda; cehalet ise zirvedeydi. Bunun yanısıra nüfus
    artışıyla birlikte yoksulluk da artıyor, devlet gücü zayıflıyor, ahlâkî, fikrî ve
    ticari hayat yok olma tehlikesi yaşıyordu. Halkı uyandırmak durumunda
    olanlar ve az-çok eğitim görmüş kişiler ise macera romanları okuyarak zevkten
    dört köşe oluyorlardı.

    Snelman şöyle düşünüyordu:
    “Dahi yazarların önemini bizim toplumumuz henüz kavrayamaz. Şu
    dönemde bizde de hayatın gülünç yönlerini ustaca tasvir eden bir
    Cervantes, cücelerden bahseden bir Swift yetişmelidir. Cüce ruhlu insanların
    basit politik dedikodularını, kısır fikirlerini anlatan biri gelmelidir.”

    Snelman ve arkadaşları Cervantes gibi bir yazara sahip olamadıklarına
    üzülüyor ve çareyi onun yaptığının aynısını kendilerinin yapmasında
    görüyorlardı. Tıpkı veba, kolera, ateşli humma mikroplarıyla mücadele etmek
    gibiydi bu futbol mikrobuyla mücadele. Topluma ve millete musallat olan
    manevi mikroplar, onlardan daha da tehlikeliydi.

    Finlandiya bataklıklarla dolu bir ülke olduğundan sıtma ve verem hastalığı
    yaygındı. Halk sıtmadan şikâyetçiydi; veremden ise kırılmaktaydı neredeyse.
    Snelman bu mikroplarla mücadele başlatmıştı. Bu mücadeleye şimdi de
    görünmez bozuk kişilik mikroplarıyla mücadele de eklenmişti.

    Snelman yine çözümü gösteren ilk kişi olmuştu:
    -Şimdi bir de düşünce sıtması, irade veremi, ruh sıtması hastalıkları çıkmıştır
    karşımıza. Bu ruhsal bozukluk nerdeyse tüm ülke gençliğini istila etmiştir.
    Gelecek yıllarda topluma yararlı işler yapmak üzere hayata atılacak olan
    gençlerimizin ruhsal hastalıklardan kırılmasına göz yumamayız. Mücadele
    etmek gerekmektedir.

    Bir gün futbolcular büyük bir eğlence düzenlemişlerdi. Ünlii ve dev bir futbol
    kulübünün kuruluşunun onuncu yıldönümü kutlanıyordu. Bu münasebetle
    milli maç oynanacaktı. Konuşmalarla geçen eğlence toplantısı törenle son
    buluyordu. Eğlenceye her daldan sporcular katılmıştı.

    Snelman da arkadaşlarıyla birlikte oradaydı. Aslında kendisi de en büyük
    spor kuruluşlarından birinin fahri başkanıydı. Söz alarak bir konuşma yaptı:
    -Fin gençliğinin sporla uğraştığını görerek seviniyorum.
    Akılcı bir şekilde yapılan çeşitli beden hareketlerinin önemi çok büyüktür.
    Felsefe alanında hayli ilerlemiş olan eski Yunanlılar, öyle rastgele olarak jimnastiği, güreşi, yarışları yüksek bir konuma getirmemişlerdir. Beden egzersizleri
    vücudu çevikleştirir ve güçlendirir. Egzersizler sayesinde vücudun
    görünümü düzelir, yürüyüş ve hareketler güzelleşir.

    Kentlilerin kokuşmuş evlerde yaşadıkları hayat, vücudu yaratır, kasları
    güçsüzleştirir, kanda zehirlenmelere neden olur ve insanları miskinleştirir.
    Buna bir de yıllar süren ve araştırmaya dayalı olmayıp skolastik yöntemlerin
    uygulandığı eğitim dönemini ekleyiniz. Bu süre zarfında, çocuklarımızın kafası
    tarihler, şahıs isimleri, ölçü birimleri, prensipler ve cansız yasalar
    mezarlığına dönüşür.

    Almanya’da öğrencilerin çoğu gözlük kullanır, gözleri bozuktur. Sırtları
    kambur, kemikleri çarpık, bacakları ince, kolları zayıf; ışıktan yoksun bitkiler
    gibi solgun yüzlü insanlara köylerde değil, kentlerde rastlanır. İnsanın,
    böylelerini ellerinden tutup kırlara çıkaracağı, çayırlarda koşturup temiz
    havayı derin derin solutacağı geliyor.

    Eski Yunanlılar da böyle yapıyorlardı. Şimdi bizler de onlar gibi
    yapıyoruz. Fakat Sokrates’in Phidias’ın ve Perikles’in çağdaşları hayatın temel
    ilkesi olarak şunu öne sürmüşlerdir:
    “Hiçbir şeyde aşırıya kaçmamalıdır!
    Hiçbir şey tek taraflı olmamalıdır. Her şeyde orta yolu gözetmelidir.
    Her şeyi zamanında ve yerinde yapmalıdır.”

    Sokrates’in ve Eschyle’in çağdaşı olan Aristofan, hâkimlerin bu bedeni
    gevşeklikleri ve miskinlikleriyle alay ederdi.
    “Aptallığa Övgü” adlı ölümsüz hiciv dolu üslubuyla, kafalarının içi malumatla
    dolu, iki ayaklı yaratık ile, soyut teoricilerle acımasızca alay ediyordu.

    Gulliver’in yaratıcı yazarı Swift, kurbağalar gibi şişip büyük adam olmak
    isteyen cüceler (Liliputlar) topluluğuyla alay ediyor. Bundan başka Laputlar’la
    da alay ediyor. Bunlar iri ve şişkin kafalı, ince boyunlu ve küçük omuzlu
    anormal yaratıklardır. Bunların bütün hayatı kitap kurallarına, geometrik
    şekillere göre düzenlenmiştir. Yani hayatları da bedenleri gibi biçimsiz ve
    sevimsizdir.

    Bizzat benim ve dostlarımın bu kadar büyük bir muhabbetle sevdiğimiz
    Suomi’nin Laputlar’ın ülkesine benzemesini asla arzu etmeyiz. Bize ne
    Liliputlar ne de Laputlar gerekli değildir.

    Ancak biz Finler’in bacakları güçlü, ama aklı zayıf olmasını da istemeyiz.
    Bacakları öküz ayağı gibi güçlü, ama beyinleri koyun beyni gibi zayıf insanlar
    bizim idealimiz değildir. Böyle bir insan, bizim küçük milletimiz için bir
    örnek, bir model olamaz.

    Sizler, futbolun Finlandiya’daki ilerleyişini görerek heyecana
    geliyorsunuz. “Kuvvetli Bacak” isimli futbol takımımızın komşularımız olan
    İsveçliler, Norveçliler ve Danimarkalılarla karşılaşmalar
    yaptığından, hatta Macaristan’a bile gidip orada galip gelmesinden dolayı
    sonsuz bir sevinç duyuyorsunuz. Ama ben sizin sevincinize katılmıyorum.
    Ben arzu ederim ki, bizim sevgili Suomimizde şu isimleri taşıyan
    teşkilâtlar, dernekler kurulsun:
    “Güçlü Düşünce, Yüksek İşler, Yüce Girişimler, Sağlıklı Hayvancılık,
    En İyi Tarım, Kaliteli Kumaş, Temiz Vicdan, Yeni Fikirler, Mekanik Başarı,
    Müreffeh Millet!”

    Ben isterim ki siz genç Finler, yalnız Macarlar’ı değil, Fransızlar’ı ve
    İngilizler’i de mağlup edesiniz. Ancak yalnız bacak gücüyle değil, yalnız top
    şutlarıyla değil; bilim, teknoloji, sanat, ticaret, sanayi, hukuk toplumu, ülkenin
    kalkınması alanında da onlara galip gelesiniz.

    Bu çetin mücadelede yalnız futbolcuların güçlü kol ve bacaklarına
    dayanmak isterseniz, çok ileri gidemezsiniz. Karşıdan gelen topa
    vurmak için sağlam bir kafa gerekmektedir. Ancak biliniz ki en
    sağlam kafaya koç sahiptir. Ben koç kafasını Fin gençliği için iftihar
    duyulabilecek bir şey saymam.

    Sokrates’in ve meşhur Herküles’in resimlerini bulup karşılaştırınız. Sokrates’in büstünde filozof başı dikkat çeker. Geniş bir alın. Burası zekânın yeridir. Sanki Sokrates’in zekâsı
    kafasının içine sığmıyormuş da dışarı
    taşacakmış sanırsınız. İşte Sokrates’in
    alnı ve kafası bu şekildedir.

    Bir de Herküles’in heykeline bakınız.
    Antik Yunan efsaneleri kahramanının
    güçlü kasları karşısında hayrette
    kalırsınız. Cüsseli bir vücut, sütun gibi
    güçlü bacakların üstünde yükseliyor.
    Kollarının kasları, kalın bir halatı
    andırıyor. Omuzları geniş, göğsü
    kabarık, boynu öküz boynu kadar kalın.
    Başı ise vücuduna oranla küçük, alnı
    dar.

    Bütün bunlar büyük bir beden
    gücünün ifadesidir. Ama bu kahraman
    zekâ yönünden güçsüzdür. Muhteşem
    vücutlu, sert yapılı, güçlü adaleli bir
    adamdır, ama akıl ve zekâ itibariyle
    geridir. Düşünce ve maneviyat
    kahramanı değildir.

    Ben size Sokrates’in veya
    Herküles’in kafalarını tercih ediniz
    demiyorum. Demek istediğim öküz
    bacaklarını düşünürken, Sokrates’in
    başını da unutmayınız. Kaya gibi sert ve
    koyun kafalı olmayınız.

    Şu kuralı asla unutmayınız:
    “Her işi zamanında yapmak lazımdır.
    Eğlence zamanında da eğlenmelidir!”
    Finlandiya’nın yalnız top tepmesini
    bilen insanlara ihtiyacı yoktur. Bize Fin
    milletini ekonomik, sosyal, ahlakî ve
    fikrî yönden yükseltecek insanlar
    lazımdır.

    Kültür ve düşünce yönünden geri
    kalmış olan ve eski uygarlıkları
    tersinden öğrenmeye kalkışan milletleri
    taklit etmeyiniz.
    Paris’e gidenler, içkili gazinoları
    öğreniyorlar. Almanya’ya gidenler,
    birahanelere devam etmeye alışıyorlar.
    İngiltere’ye gidenler de futbol
    öğreniyorlar.

    Siz eğitim çalışmasına daha yüksekten
    bakınız. Avrupa’nın bilim ve düşünce
    mabedlerine gidiniz. Binlerce Alman
    gencinin mensup olduğu Tugenlbund’u
    yani Fazilet Birliği’ni örnek alınız.

    Şu kuralı sürekli aklınızdan
    çıkarmayın:
    “Sağlam ruh, sağlam vücutta bulunur.”
    Ey Fin Gençleri! Sizin vazifeniz şutla topu yükseklere fırlatmak değil, Fin milletinin haysiyet ve şerefini yükseltmektir.
    Sevgili yurdumuzu her alanda ileri
    götürmeye, her alanda refahı artırmaya
    gayret etmektir!..