• Simyacı’nın girişinde bir hikayeye rastladım, Narkissos’un hikayesi mükemmel bir eksiklikti sanki ve bu hikaye onu mükemmel bir şekilde tamamlıyordu):
    Bir kervancının getirdiği kitabı eline aldı Simyacı.Kapağı yoktu kitabın, ama gene de yazarının kim olduğunu anladı: Oscar Wilde’dı yazar. Kitabın sayfalarını karıştırırken, Narkissos’u anlatan bir öyküye rastladı.
    Narkissos’un, kendi güzelliğini her gün bir gölün sularında seyretmeye giden bu yakışıklı delikanlının efsanesini biliyordu Simyacı. Bu delikanlı kendi görüntüsüne öylesine vurgunmuş ki, günün birinde göle düşüp boğulmuş. Onun göle düşüp boğulduğu yerde de bir çiçek açmış, bu çiçeğe nergis adı verilmiş.
    Ama kendi yazdığı öyküyü böyle bitirmiyordu Oscar Wilde.
    Tatlı su gölünün kıyısına gelen orman tanrıçaları Oreas’ların, gölü bir acı gözyaşı kavanozuna dönüşmüş olarak bulduklarını yazıyordu Oscar Wilde.
    -Neden ağlıyorsun? diye sormuş Oreas’lar.
    -Narkissos için ağlıyorum, diye yanıtlamış göl.
    -Ne var bunda şaşılacak, demiş bunun üzerine orman tanrıçaları. Bizler ormanlarda boşu boşuna onun peşinde dolaşır dururduk, ama onun güzelliğini yalnızca sen görebilirdin yakından.
    -Narkissos yakışıklı bir genç miydi? diye sormuş göl.
    -Bunu senden daha iyi kim bilebilir ki? diye karşılık vermiş iyice şaşıran Oreas’lar. Her gün senin kıyılarına gelip sularına bakıyordu!
    Göl bir süre sessiz kalmış.Sonra şöyle konuşmuş:
    -Narkissos için ağlıyorum, ama onun yakışıklı olduğunu hiç farketmemiştim ben. Narkissos için ağlıyorum, çünkü sularıma eğildiği zaman, gözlerinin derinliklerinde kendi güzelliğimin yansımasını görebiliyordum.
    -İşte çok güzel bir hikaye, dedi Simyacı.
     
    Paulo Coelho
  • 184 syf.
    ·Beğendi
    Simyacı, adeta masal tadında, elimize aldığımızda bırakmak istemeyeceğimiz türden, nasihatname tarzında bir kitaptır. Santiago adında bir gencin kişisel menkıbesini bulma yolculuğunu anlatır bize.

    Santiago, çalışkan ve gezmeyi seven biridir. Yeni yerler görmek için çoban olmuştur. Kitap okumayı seven Endülüslü bir çobandır. Bir falcıyla karşılaşır, rüyasının Mısır Piramitleri’nde onu bir hazinenin karşıladığı sözleriyle yorumlanmasının üzerine yolculuk hayalleri kurar. Şalem Kralı ile karşılaşır. Evrenin Ruhu’ndan bahseder Santiago’ya. Alıştığı şeylerle sahip olmak istediği şeyler arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. Koyunları satarak yolculuğa çıkar. Parasını çaldırır. Bir billuriye tüccarının yanında çalışmaya başlar. Tüccarın işini iyice kazançlı hale getirip kendi de yeterince para biriktirerek yolculuğuna devam etmeye karar verir. Piramitlere ulaşması için geçmesi gereken bir çöl vardır. Çöl yolculuğu sırasında Simyacı arayan bir İngiliz ile tanışır. Karşılarına bir vaha çıkar ve konaklarlar. Bir çöl kızına onu her şeyden vazgeçirebilecek derecede âşık olur. Vaha halkını ölümden kurtarır. Simyacı ile tanışır, İngiliz de bu sırada Simyacıyı tanımıştır ama İngiliz’in daha çok yolu vardır. Simyacı, Santiago ile yolculuğuna devam eder. Simyacı’dan çok şey öğrenir. Evrenin Ruhu’nun Tanrı’nın ruhunun bir parçası olduğunu, Tanrı’nın ruhunun da kendi ruhu olduğunu görür. Yolculuklar en iyi öğrenme şeklidir ve daha öğreneceği çok şey vardır. Tutsaklıktan ve ölmekten; çöl, rüzgar, güneş ve her şeyi yapan El ile konuşmayı öğrenerek kurtulur. Piramitlere gitmeyi başarır ve orada hazinenin Endülüs’te, çobanların koyunlarını otlattıkları bir harabede, incir ağacının alında olduğunu öğrenerek kendi ülkesine geri döner. Hazineyi bulur. Artık âşık olduğu çöl kızına gitmeye hazırdır.

    Görüyoruz ki mutluluk her zaman çok uzakta değildir. Her insan kendi menkıbesini yaşamak için dünyaya gelir ve kendi kaderini yaşar. Mutluluğa ulaşmamız için yüreğimizin sesini dinlemeli, evrendeki işaretleri anlamayı başarabilmeliyiz. Aradığımız hazine aslında kendi içimizdedir. Bulmak da yine bizim elimizdedir. Öğrenmek aslında bizde olanı tekrar hatırlamaktır.

    “Anladım ki kişisel düşlerini yaşayan biri için hayat oldukça cömert davranıyor.” sözüyle de anlaşılacağı üzere eğer biz aramak, düşlerimizin peşinden gitmek ve bulmak istiyorsak her şey, bizim bunu başarmamız için hareket eder. Birçok insan, çoğu zaman belki acı çekmek korkusuyla sadece bulunduğu yerde kalmakla yetinir. Unutuyoruzdur oysa; acı çekmek korkusu belki de acının kendisinden de daha acıdır. Bizi başarısızlığa uğrama korkusu durdurabilir sadece. Buna kulak asmaksızın yola devam edilebilir.

    “Sözcüklere gereksinim duymayan bu dili çözümlemeyi öğrenmeyi başarırsam dünyayı kavramayı başaracağım.” “Her şey bir tek ve aynı şeydir.”

    SimyacıSözlerinden yola çıkarak Simyacı’ya tasavvufi yönden de bakmamız gerekiyor aslında. İnsanın bu dünyadaki arayışı vardır. Yaratıcıyı bulmak arzusu… Evrendeki her şeyin O’nun bir yansıması olduğunu ve bu işaretlerden yola çıkarak, bir bütüne ulaşıp kendi içimize yaptığımız yolculuğun farkına varmamız gerektiğini anlatır bize.

    Kitabın öndeyişinde Oscar Wilde’ın, Narkissos öyküsünden bahsedilir. Kendi görüntüsüne vurgun bir delikanlının göle düşüp boğulmasının ardından göl şöyle der:

    “Narkissos için ağlıyorum ama onun yakışıklı olduğunu hiç fark etmemiştim ben. Narkissos için ağlıyorum çünkü sularıma eğildiği zaman gözlerinin derinliklerinde kendi güzelliğimin yansımasını görebiliyordum.” Sözlerinden de anlaşılacağı üzere var olmaya sebep aslında bilinme isteğidir. Tüm yansımalardan bire, bütüne ulaşabilme ve bu yolculuğa başlayabilme ümididir. Başlayıp başlayamamak ya da başlayıp nelerle karşılaşılacağı meçhul da olsa bunu şekillendirmek daima bizim elimizdedir. “İnsanların kendi yazgılarını seçmek şansından yoksun bulunduklarından söz ediyor. Ve sonunda da dünyanın en büyük yalanına inandığını söylüyor.” Bu sözle de yine aynı yere varmış oluyoruz. Kaderimize yön vermek yine bizim seçimlerimizle olur.

    Santiago, bu yolculuğun sonunda Simyacı’yı bulur. Simyacı ona kendisi olmayı öğretir. Hissetmeyi… Arayışa önce kendi içinden başlayıp sonra tekrar kendine dönmeyi öğretir. Simyacı’yı bularak aslında kendini bulmuştur Santiago. Yine asıl hazinenin de kendi içinde olduğunun farkına varmıştır.