• 84 syf.
    Dikkat : İncelemenin içinde biraz fazla denecek kadar kitap içinden alıntı kullanılmıştır kitabı okumayıp, sürprizi de kaçırmak istemeyenler daha sonra okusun lütfen.

    Şimdi ben ne yazayım?
    Ne yapayım?

    "Yara aynı yara
    Dil aynı dil.

    Biz neden bu kadar yalnızız..."

    Ahhh be Şükrü Erbaş aldın kocaman bir boşluğu koydun kucağıma, hatta kucağımda da değil...
    "Tam şuramda..."
    Şükrü Erbaş diye yazılır Şükrü abi, üstat, Hatice Hanım ve en önemlisi ÖMÜR HANIM olarak okunur...

    Ne demek biliyor musun seni okumak ?
    "Birden dünyada kötü insan kalmıyor" sanki herkes sen gibi seviyor.
    Herkes Ömür Hanım gibi sevilmek istiyor...
    "Bunu da sen öğrettin biliyor musun
    Sevmek ölümden uzun sürüyormuş."

    Ve insan seni okuduktan sonra ölüm de bir aşk..
    (İnsan seni yaşadıktan sonra
    Ölüm de bir aşk Ömür Hanım.)

    Retro Hanım 'ında incelemesinde kullandığı gibi Şükrü Erbaşın sözleri olan şu cümleler;
    "Dillere destan bir evliliğimiz yoktu, hırla gürle geçen günlerimiz çoktu, ama biz o yuvada saygıyı büyüttük.. 45 yıl boyunca en hoyrat kavgalarda bile saygımızla kızdık birbirimize, kızdık ama kırmadık, dökmedik, saygımızı incitmedik. Hanım benim arkamdan bile bana saygı duyarmış, böyle demiş işte Metin'e, Babanız içeride şiir yazıyor diye çocuklarımı sessiz ağlattım ben demiş.. Not aldım onu bir köşeye, acımı büyüttükçe büyüttüm sonra. Mazoşist falan da değilim ha yanlış anlama, acıyı sevdiğim falan da yok, ama yürek işte ağladım gece yarıları.”
    O kadar belli oluyor ki aralarındaki saygı; eşinin onun arkasından duyduğu saygı, onun şuanda eşinin arkasından duyduğu saygı ve sevgi... Ne denebilirdi ki bu cümlelerden sonra...?

    Sen hep yaz evet belki acını yazıyorsun bunu senden istemek haksızlık...
    Ama insanın acısını insan almaz mı?
    Biz de acını acımız biliyoruz, sevgini sevgimiz...
    Şu dizeleri okuyup yutkunmamak mümkün müdür?
    "Üç yıldır sesler senin yarım kalmış sesin
    Üç yıldır yüzün dünyanın tek fotoğrafı
    Üç yıldır senden yapılmış bir kapıyım.
    Bunu da sen öğrettin biliyor musun
    Sevmek ölümden uzun sürüyormuş."(43)

    Şükrü Erbaş'ın her kitabı gibi acı, özlem yarım kalmışlık kokuyor Otların Uğultusu Altında. Bir yarım nefes, bir yarım yalnızlık, bir yarım ölüm... Koca bir boşluk, kocaman bir yutkunma...
    " Yaşamak desem değil
    Ölmek desem değil"

    Sen;
    "Yazmasaydın insan nasıl sevecekti insanı?
    Yazmasaydın merhameti ve utancı nereden öğrenecektik?
    Yazmasaydın ölüme karşı hangi cesaretle konuşacaktık?"

    Ölümün bu kadar yalnız bırakacağını,
    Bir insanın bu kadar merhametli sevileceğini nereden öğrenecektik?

    Soluğu canından çekilen kadınını gidip toprağın uysal kollarına bırakırken
    " Bizi yaşamakla cezalandırmış bir tanrı
    Gömdük kendimizi geliyoruz. " diyerek acısını içine alarak, hem Ömür Hanım için hem kendin için yaşamaya (yazmaya) devam edeceğini nasıl bilecektik?

    "Sözlerimi topluyorum usul usul"
    Aslında yazmaya devam edeceğim ama o kadar güzelsin ki her dizen her kelimen... Hepsini tek tek irdelersem kitabı yazacağım buraya ki çoğu yazıldı sanırım, lütfen kızmayın bana...

    1 ay içinde 2 baskı
    20 gün içinde 21 okuma
    İşte Şükrü Erbaş farkı...
    Daha kitabı alıp okumayan ve ya 1k dışı okuyanlar da mevcuttur..
    "Sen okumazsan ben yaşamamış "olacağım."
    Hiç bir zaman yaşamamış olarak kalmayacaksın çünkü bu yaşamdan bir Şükrü Erbaş ve Ömür Hanım geçti...

    Son olarak yine Şükrü Erbaş ile bitireceğim istemezseniz okumayın...

    " İnsanın acısını inandım. Kimse diz çökmesin, dedim. Yazdım. Sözlerim insandan acıydı. Dünyanın bütün harflerini okudum. Önce anladım. Sonra anlamadım. İnsan sonsuzdu. Zaman sonsuzdu. Ölüm sonsuzdu. Üç sonsuzluk içinde sevdim. Acı inceldi, güzelleşti. Dünyaya inandım. Sözler içimde büyüdü, büyüdü. Yalnızlık oldu. Yazdım. Önce kalabalık oldu, sonra yine yalnızlık. Ölümden önce bir iş gelmedi elimden. "(69)
    Kitabı hediye eden ve bu kadar erken okumamı sağlayan koca yürekli arkadaşım sana buradan kocaman.... Anladın sen
    " Kitaplar kadar derin ve anlamlı bak dünyaya. "
    Ne kadar güzel değil mi...?
    İyi okumalar...
    Keyifle...
    Sahneden inerken okuyan herkese teşekkürler...
  • Sartre, bu kitabını yazarken düş ile uyku öncesi dalgınlıktaki imgelerle, algılamadaki kural dışılıkla ilgilenmiş. İnsanın karmaşık zihin yapısı içerisinde imgenin nasil meydana geldiğini birçok açıdan görmeyle bağlantılı zihinsel süreçleri ontolojik açıdan ele almış.
    Hatta bu kitabı yazmak için, bu olayı kendi üzerinde inceleyebilmek adına bir doktordan halüsinasyon görmesi için meskalin iğnesi istemiş.Doktor reddetmiş ama sartre ısrar etmiş. Onun için bu tehlikesiz bir şeydir; bir iki algılama bozukluğunu gözlemleyecek kadar bir süre ufak bir içsel yolculuğa çıkacak, sonra normale dönecektir.Sartre için sonu kötü olmuş;algılaması bozulur,içsel sıkıntılar yaşar,her yerden canavarlar çıktığını görür. Beauvoir, o dönemi şöyle anlatmış: “Sartre’da etkisi korkunç olmuştu. gördüğü nesneler korkunç biçim değişikliğine uğruyordu; akbaba-şemsiyeler, iskelet-papuçlar, ıstakozlar, yengeçler, canavarsı yüzler görmüştür. Değişik bir âlemde dolaşır: Meskalin bir çeşit tetikleme işi görmüş, kilitleri kırmıştır. Zihninin ta içinde bile kendini bir yabancı gibi duyumsar. Dışındaysa artık hiçbir şeyden emin değildir. Sartreyle ilgili araştırma yapanlar yengeç halüsinasyonu gördüğünü bilirler.Bu kitap dolayısıyla böyle bir duruma girdiğini görünce kitabı merak etmeye başladım.
    İmge; “gölge”, “hayal” ve “görüntü” terimleri ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Buradaki görüntü ile anlatılmak istenen, hayali olarak zihnimizde canlandırılan bir iç gerçekliğin görüntüsüdür.
    Platon’un tanımlamasıyla imge gerçekliğin yansımasından başka bir şey değildir. Yani imge yanılsamadır.
    Epiküros ve Demokritos’ta imge maddesel bir şey, yani nesneden kaynaklanan bir benzer şeydir. Nesnenin biçimini ve özgün karakterini koruyarak zihnimizde oluşan görüntüsüdür.
    Descartes için imge; dışsal cisimler tarafından meydana getirilmiş, duyular ve sinirler aracılığıyla beyin içinde izler bırakan görüntüdür.
    Sartre incelemesinde Descartes, Leibniz ve Hume’un imge anlayışlarının aynı olduğunu, ancak imgenin düşünce ile ilişkisi konusunda ayrıldıklarını belirtir.Kitapta imgeyle ilgili önceki filozofların ( descartes,Bergson) yönelik önemli eleştirilerde var.
    Kitapta Sartre imgelemi açıklamak için ilk olarak “kağıt örneği”nden yola çıkmış. Masanın üstünde beyaz bir kağıt var olduğunu düşünelim. Biz bu kağıdın biçimini, rengini, konumunu algılayabiliriz. Bu farklı niteliklerin ortak yanları vardır. İlk olarak varlığı bizden bağımsızdır sadece varolanlar olarak sunarlar kendilerini.
    Kafamızı kağıttan başka tarafa çevirince kağıdı göremeyiz ve kağıt orada değildir artık. Kağıt yalnızca bizim için olmaya son verir, ancak burada olmaya son vermez. Kağıdı göremiyoruz fakat kağıt biçimi, rengi ve konumu ile bizde belirmeye devam eder. Peki bu beliren aynı kağıt mıdır? hem “evet” hem de “hayır”. Orada bulunan kağıt aynı nitelikleri barındıran aynı kağıttır. Şu an bize görünen ile biraz önce baktığımız kağıt öz olarak aynıdır. Fakat öz bakımından aynı olsalar da varolma bakımından farklıdırlar. “Görmüyorum onu, kendiliğindenliğime bir sınır olarak zorla kabul ettirmiyor kendini; kendinde var olan eylemsiz bir veri de değil. Tek kelimeyle, fiilen var olmuyor, imge olarak var oluyor.” (sartre)
    Biraz karışık gelebilir ama Hayal gücünün ve imgenin zekadan,hatta bilgiden daha önemli olduğunu düşünmüşümdür.

    ---Ben imgelemimi yazmak için bir sanatçı kadar yeterliyim. İmgelem bilgiden daha
    önemlidir. Bilgi Sınırlıdır. İmgelem dünyayı kuşatır.”
    Albert Einstein——
  • "Kıymetli Matematikçi Cabir;
    İkimiz de hayatı satranca benzetiyoruz. Bu aslında kısır bir ifade satranç meraklısı olmayanlara göre. Her şeyde olduğu gibi satrançta da görebildiğin kadar hayata dair izler toplamak mümkün oluyor. Senle 'nasıl yaşamak' konusu üzerine konuşmuştuk, hatırlarsın. Bu husus üzerine daha sonraları düşüncelerimi not aldım. Tavsiyene uyup bu mektubu yazıyorum.

    Bildiğin üzere satrançta zugzwang denen bir durum vardır. Bu kelime Almanca zug (tren) ve zwang (zorlama) kelimelerinden meydana geliyor. Bazıları 'hamle sıkışması' diye çeviriyor ama ben 'harekete zorlama' çevirisini daha doğru buluyorum.

    Daralma, sıkışma gibi kelimelerin burada yanlış olduğunu, kavrama götürmediğini düşünüyorum. Zugzwang, yapılacak her hamlenin kayıp ile sonuçlanacağı bir durumdur. Fakat bu, yanlış hamle yapmaya mahkum olma gibi anlaşılmamalı. Rasyonalizm burada işimize yaramaz. Burada mesele kayıp mevzusudur. Her hamlenin kayıp doğuracağı.

    Yanlış hamle diye bir şey yoktur çünkü. Yanlışın olması için bütün hamlelerin yanlış olmaması gerekir. En az bir tane doğru hamle olmalıdır ki yanlış hamlelerden bahsedilebilsin. Halbuki bu durumda doğru hamle yoktur. Öyleyse yanlışlık kavramından bahsedilemez. Mesele kayıptır.

    Zugzwang da aslında en iyi hamle, hamle yapmamaktır. Bu şekilde düşündüğüm gördüm ki; yaşam kayba uğramanın zorunlu yeri. Kaçınılmaz kayıp. Kaynağı, harekete zorlanma. Tür olarak trajedimiz belki de buradan başlıyor.

    Belki de asıl zugzwang yaşamdır. Düpedüz insan yaşamı. Pas geçemezsiniz satrançta. Hayatta da öyle. İnsanlar bu temele göre kaybettiğinin farkında olanlar ve kazandığını sananlar diye ikiye ayrılır, ben ortalarından geçerim sanırım. İki alıntıyla sana esenlikler diliyorum Cabir. Belki de yaşamı anlamlı ve değerli kılan, olanı olduğu gibi kabul edebilmektir; en iyi diye bir şey yoktur."
  • “Anlamlı bilgilerin, amaçsız ve nedensiz güçlere maruz kalan her şeyden habersiz bir moleküller kümesi içerisinden kendiliğinden nasıl ortaya çıkabildiği sorunu derin bir kavramsal zorluk teşkil etmektedir.”
  • Nüzhet ölmüş, aşk bitmişti. Öyle mi? Sahiden de bitmiş miydi? Kurtulmuş muydum o anlamlı illetten? İnsan ruhunun yarattığı o görkemli hastalık , böyle kolayca geçer miydi? Eğer öyleyse, içimde büyüyen bu sancıya ne demeli, benliğimi ele geçirmeye çalışan bu karamsarlığa, bu boşluğa, bu hiçlik duygusuna... Çünkü o aklımın ve ruhumun sultanıydı. Sultanı olmayan bir kul kendi başına nasıl yaşayabilir ki? Bu mümkün mü?
    Ahmet Ümit
    Sayfa 493 - Everest
  • "Devir değişti" dedi. "Osmanlılık bu devrin ihtiyaçlarına cevap veremez. Ok yaydan çıktı bir kere enişte. Artık geri dönüş yok bunun."
    Halil safaya göre devlet-i Aliye'nin unsurlarının yol ayrımında o kadar ileri gidilmişti ki artık geri dönmek için vakit çok geçti. "Ermeni Ermeniliğini, Rum Rumluğunu fark ederken Türk de Türklüğünü fark etti. Bundan sonra tek çare bu yol üzerinde yürümek. Türk artık ne gazellerdeki güzelin sıfatıne de idraksizliğin zamiri. Bu yangından artık Osmanlılar olarak çıkamayız. Çıkarsak ancak Türkler olarak çıkacağız.

    Hacıbey alçak hasır sandalyesinde doğruldu. Sağlam bacağı sancımıştı. "Bu devlet" dedi, devlet derken içinden derin bir saygı geçti "Türk'ü, Kürd'ü, Ermeni'si, Rum'u, Arnavut'u, Arap'ı, Yahudi'si daha bilmem kimiyle, yetmiş iki milletiyle asırlarca gül gibi geçinip gitti. Milleti bilirdi Osmanlı ama milliyetçiliği bilmezdi. Farklı milletler bir arada fakat birbirine dönüşmeden yaşardı onda. Benzeyecekleri değilse de bütünleşecekleri tek şey Osmanlı kimliğiydi. Kendileri olarak dillerini, dillerini ve kültürlerini muhafaza ederek Osmanlı olmuşlardı. Ama Osmanlılık söz konusu olduğunda bu farklılıkların da bir anlamı kalmazdı. Bu devlet Rum ile Ermeni arasında bir fark gözetmez, onları Türk'ten ayırmayı da aklına getirmezdi. O zamanlar Osmanlı olmak Rum olmaktan önce gelirdi ve Rum olmak Arnavut olmaktan o da Türk olmaktan farklı değildi. Devlete hizmet ettikleri müddetçe kim olduklarının önemi yoktu. İslam bile devlet kademelerinde yükselmek için gerekli şart değildi. Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan liyakatli kullar olmak menzile varmak için birlikte yola çıkanların gerekli tek azığıydı. Ermeni de, Yahudi de, Rum da şansı kabiliyeti ama en fazla aklı yaver giderse paşa olabilir, elçi olarak Osmanlı Devleti'ni temsil edebilir, nazır olabilirdi. Ama ne zaman ki Rum'un Rumluğu, Ermeni'nin Ermeniliğini, Yunan'ın Yunanlılığı Osmanlı olmanın önüne geçti o zaman bütün dengeler bozuldu."

    Gözleri Rum'un Türk'ün Ermeni'nin aynı toprak üzerinde aynı değerlerle yaşadığı o saadet günlerinin rüyası ile dolu" Geçti o devirler" diye mırıldandı Hacıbey. Belli ki hayat artık eski hacıbeylerin anlamayacağı kadar değişmişti. Devir, şimdi başka bir devirdi. İskeleti tutan bağların kopmasıyla bütün kemikler dağılmış, bünyeyi birbirine bağlayan kimya uçmuş, binayı ayakta tutan çimento ermişti. Her şey diğerinden ayrılıp başkalaşmış, alfabenin harfleri dağılınca ortada anlamlı bir cümle kalmamıştı. Alacalı resmin ahengindeki koca dünyada artık her renk diğerinden ayrılmak istiyordu. Bunun için zemin korkunç sarsıntılarla yerinden oynuyor, her şeyi birbirinden kopuyordu.

    "Geçti o devirler" diye tekrarladı Halil Sefa. İlk kez aynı fikirde birleşmişlerdi. "Siz" dedi Hacıbey. "İnsanları Türk, Kürt, Ermeni, Sırp, Yunan, Rum... Nasıl birbirinden ayırıyorsunuz? Takvaca üstün olanın en hayırlı olduğunu, Yaradan nezdinde Arap'ın Arnavut'a Türk'ün Acem'e üstünlüğü olmadığını bilmiyor musunuz?

    Zannınca artık bu soruya da verecek bir cevabı olamaz da Halil Sefa'nın. Ama yanılmıştı. "Semavi bir dinin mensuplarıyız biz elhamdülillah" diye başladı genç adam, "Alemleri yaratan Allah'a hamd olsun. O bir kavmin değil alemlerin Rabbidir elbet. Hiçbir kavmin diğerine bir üstünlüğü olmadığını da biliriz. Ama insanlık ağacının değerli bir dalı olmakla da onurlanırız. Ve işe önce kendi bahçemizi süpürmekten başlarız."

    Hacıbey sustu, içinden bir tebessüm, hatta bir ümit geçti. Haklı mıydı acaba? Bu yol eğer böyle giderse. Fena değildi bile. Üstelemedi. Ama şu ittihatçıların aymazlıkları var ya. İşte onlara güvenmiyordu ve Osmanlılardan Türkler olarak bir ağaç yeşertecek kumandan henüz görünürlerde yoktu.

    O günkü meşveret gazetesinin Balkanlar'daki kaynaşmayı haber veren manşetini gösterdi, Hacıbey. Böyle giderse Savaş alacaktı.

    "Olsun" dedi Halil Safa heyecanla, "Olsun"
    Derin bir Bir sessizlik oldu. İçi sıkıldı Hacı beyin; bu toy çocuklar savaşın, hele de hazırlıksız yakalanılmış bir savaşın ne demek olduğunu bilmiyorlardı galiba. Her konuda bugünün gençlerine açık bir kapı, onların fikirlerine bir haklılık payı bırakabilir, eskilerin eskide kaldığını hesaba katabilirdi ama savaş var ya, işte bunu hiç kimse Hacıbey'den daha iyi bilemezdi ve bu konuda sonuna kadar diretebilirdi. Şunun şurasında Rumeli'de yeni terhis edilmiş bir ordu nasıl toparlanacaktı? Hele de alaylısı, mekteplisi, nizamisi redifi, zadeganıı kurmayı ile birbirine düşmüş; ittihatçısı itilafçısı ile boğazına kadar siyasete bulaşmış, siyaseti vatanından daha büyük bir ülküye dönüştürmüş, savaş mitinglerini bile ayrı ayrı tertip eden subayların sevk ettiği bir ordu ile bu savaş nasıl kazanılırdı. Ölmeyi bayılmak zannediyordu şimdiki ateşli gençler ve resimdeki yangına bakarak yanmayı yanmak zannediyorlardı . Şairin hülyaları hakikate dayanacaktı ha! Ah bu çocuk şarkıları.

    Bu plansızlığın bu hazırlıksızlığın bu toyluğun ve macera tutkusunun neye mal olacağını adı gibi biliyordu Hacıbey. Çok çok kötü günler bekliyordu bu ülkeyi. Ağzından yel alsın da ama aha şu Yoroz'un arkasında bekleyen Fırtınalar bile yanında hiç kalacaktı.
    Hacıbey'in sağlam bacağı bir daha sancıdı. Sıcak bir rüzgar esti. Güneş ufkun arkasına henüz inmişti ki müezzinin sesi duyuldu. Bu her türlü emrin üzerindeydi. İçeri geçtiler Sultan Hamid'i de çil yavrusu gibi dört bir yana dağılan unsurları da onların arasında kendi kimliğini kuşanmaya çalışan asli unsuru da şimdilik bir kenara bıraktılar. Zaman çok şeye gebeydi ve bu doğumdan herkesin beklediği farklı bir şeydi.
  • Fahir, İstanbul’a geldiğinin ilk ayında biricik kıymetlisini, annesini kaybetmişti. Bin
    dokuz yüz seksenin eylül ayı onda derin yaralar açmıştı. Çok istediği devlet memurluğunun
    sevinci yüreğinde henüz filizlenirken, en çok değer verdiği varlığını, annesini kaybetmişti.
    Hüzün kavramını pek duymamış olsa da nasıl bir his olduğunu artık iyi biliyordu
    delikanlı. Zîra hüzün, onun ensesinde soluklanıp duran kötü niyetli bir gardiyandı annesinin
    ölümünden sonra. ‘Anne’ sözcüğü, kendilerine tahsis edilen o özel günlerde hiç böylesine
    anlamlı olmayacaktı onun için. Fahir, kıymetlisine Ana!. demişti hep, Anacığım!..