• Bu coğrafyada yani etrafımızdaki yerlere, tarihin çeşitli dönemlerinden bugüne onlarca belki de yüzlerce gezgin yeni yerler keşfetmek ve ticaret amaçlı gelmiştir. Yakın zamana gelirsek yani bundan 115 sene ve öncesine (çok yakın zaman değil ama, olsun) kimler gelmiş kimler geçmiş bu diyarlardan. Çoğu da dolaştığı bu coğrafyaya ait tuttuğu notları daha sonra ya kendisi ya da başkası kitap haline getirmiştir. Hala dolaşanlar var ve bu hikayeler de çok daha sonraları gün yüzüne çıkar.

    Mark Sykes de onlardan biri. Yani bir gezgin ama aynı zamanda bir diplomat ve bir İngiliz. O da bu coğrafya da tabiri caizse adım atmadığı yer kalmamış birisi. İstanbul'a Abdülhamid zamanında gelmiş onu çok yakından görmüş, batılıların anlattığı portreden çok uzak bir görüntüyle karşılaştığını da belirtiyor.

    Kitap, normal bir okuyucudan çok, tarih, sosyoloji alanlarında okuyan, araştıran kişilere yönelik. Çünkü anlatılan olaylar sadece roman, hikaye okuyan kişiler için sıkıcı gelebilir ama burada bir coğrafya içinde yaşam anlatılıyor. Özellikle tarih, coğrafyaya meraklıysanız, bu coğrafya da dünden bugüne kültür, dil, din, mezhep gibi çeşitli ortak veya farklı şeylerin bir arada olmasının oluşturduğu duygu ya da ayrışmayı görebilirsiniz.

    Bolca isim, şehir adı geçiyor. İyi ki haritalar, eskizler var. O sayede güzergah takip edilebiliyor.

    Kitabın anlatım ya da çevir dili de akıcı, anlaşılır. Öyle kasmadan sadece bazı yerlerde anlaşılmayan kelimeleri hariç tutarsak (ghazu nedir bulamadım?) iyi diyebilirim. Fakat çok sayıda köy, şehir adı geçiyor ve bazıları tam Türkçeye çevrilmemiş.

    Mark Sykes, bir diplomat ama seyyah sıfatıyla bugünün Lübnan, Irak, Suriye ve Türkiye topraklarında dolaşmış, notlar almış ve hikayeler dinlemiş.

    Mark Sykes, bilmediğimiz veya duymadığımız kişiler, yerler, kültürler hakkında kendi zaman diliminden bilgiler aktarılıyor. Kitap, bugün (2018) okunduğunda dünle bir köprü kurmaya yardımcı olabiliyor. 1900'lü yılların başlarında bugünle kıyaslanmayacak kadar imkansızlık içinde seyahate çıkan kişilerin yaşadığı o zorluk hissedilebiliyor. Araç olarak sadece at arabası ile yapılan seyahat ve ona rağmen ondan önceki
    seyyahların gitmeye cesaret edemediği yerlere gitmesi, farklı kültürlerle etkileşim halinde olması bugünden baktığımızda hiç de kolay gözükmüyor. Zaten Sykes de bu durumu belirtiyor. Ama yine de standart bir güzergah ve standart şeyler yazmak yerine biraz da bilinmeyene yolculuk ettiğinden bahsediyor.

    Beyrut'tan 1902 yılında yola çıkan Mark Sykes, tren yolculuğu sırasında, trende yaşadıkları, tren yolculuğu esnasında gördüklerini yüzyılın başından bize anlatıyor. Seyahat niteliğinde, dünün dünyasına bugünden bakmaya çalışıyoruz. Nereden nereye geldiğimizi görmemiz açısında önemli. Kısaca yeni adı 'ortadoğu' olan bu coğrafyada yaşadıklarını anlatıyor.

    Seyyahın ağzıyla anlatıyor, yani resmi bir yazışma diliyle olayları anlatmıyor. Yanlış, kötü, pis, iğrenç bulduğu şeyleri
    olduğu gibi söylemekten çekinmiyor. Zaten doğalı da bu değil mi? Yoksa o dolaşılan yer sadece hayal dünyasında oluşturulan bir düşünceden ibaret olur.

    Belki önyargı ya da değil ama kendisine kahve verilmemesini sapık bir düşünce olarak görmesi (s35), sonra kendisini
    ağırlayan şeyhin yemek davetine icap ettikten sonra kültürler arası farktan kaynaklı sebepler yüzünden önlerine gelen yemeği 'iğrenç' bulması yine önyargı mı yoksa gerçeğin ifade edilmesi mi bunu da bilemeyiz. Sonuçta kendi öznel açıklamalarını okuyoruz.

    Mark Sykes daha sonra Palmira'nın (günümüzde Suriye sınırları içinde yer alan antik şehir) tarihi hakkında bilgiler vermeye başlıyor. Hatta elinde bulunan Türkçe rehber kitabına danışarak çok az sayıda seyyahın burayı keşfettiğinden de bahseder.

    Atlarla yapılan yolculuk ve hava şartlarından kaynaklı konaklamalar neticesinde rehberin anlattığı hikayeleri
    okuyucularla paylaşıyor ama ayrıca dipnot olarak da bunun gerçek olup olmadığını da kendi bilgisine göre yorumluyor.

    Bu coğrafya içinde iç içe geçmiş hayatlar arasında bulunup, onların hikayelerini dinleyip, onların yaşamlarına göz atıp,
    onların şarkılarını söyleyip ve bunu yazıya döküp sonraki nesillerin de yararlanmasını sağlıyor.

    Müslüman, Hristiyan, Musevi ve bunların içindeki farklı dini yapılanmalar hakkında bizi bilgilendiriyor.

    Adım adım dolaştığı için gördüğü, duyduğu şeyleri not aldığı için nesnel bir anlatım beklenemez. Tamamen öznel bir durum
    ortaya koyuyor ve unutmayalım ki anlatılan olaylar 1900'ün ilk yılları.

    Anlatım içinde resimlerin, krokilerin bulunması anlatıma zenginlik kazandırırken ayrıca buraları bilmeyen kişilere de
    kılavuzluk yapıyor.

    Kilisin güzelliğinden, tarihsel dokusundan, konuşulan dillerin zenginliğinden, yolların düzgünlüğü, camilerin güzelliğinden bahsederek sonradan gelecek seyyahlara rehberlik ediyor. Yolda karşılaştıkları köylüler veya uzaklarda kalan köyler hakkında etrafta duyduklarını da yazıya aktarmış. Hiç durmadan dolaşmış, hanlar, evler veya manastırda yatarak da yolculuğuna devam etmiş.

    Türkler, Araplar ve Kürtler hakkında ilginç tespitleri de kitapta yer almaktadır. Bu yazılanların bazıları rahatsız edebilir ama yazarın kendi öznel düşünceleri olduğunu da unutmamak gerekir.

    Gezdiği ya da eyleştiği köylerde gördüğü şeyleri olduğu gibi - bazen hoşunuza gitmeyecek şeyler okuyabilirsiniz - anlatmış. Kirli demiş, pis demiş, kötü, hırsız, iyi, güzel gibi bütün sıfatları sayfalar içinde kullanmış. Yalan veya doğru.
    Bölgede yaşayan halkın gelenekleri, yaşama bakışlarını görebilir ve örneğin yerde bir ekmek bulursan bunu mutlaka yüksek bir yere koymayı unutma diyerek, arkadan gelecek seyyahlara bu coğrafyada ki Müslüman adetleri hakkında bilgi vermekten çekinmiyor.

    Sadece tarih de anlatılmıyor. Bölgeye yaşayan insanların fiziki özellikleri de kitabın içinde yer alıyor.

    Lübnan'da başlayan seyahat Tiflis'te bitiyor.

    Notlar:
    + Bazı kelimeler Türkçeye tam çevrilmemiş. Mesela Ghazu nedir? Ya da benim gözümden kaçmış olabilir.
    + Xabur, Maxmur, Zaxo. Biz bunları Habur, Mahmur ve Zaho olarak bildiğimiz için bunların da bu şekilde yazılması daha iyi olurdu.
    + Bazı yerlerde Fransızca diyaloglar Türkçeye çevrilmemiş.
    + Kitabın kapak resmi, arka kapak tanıtım yazısı, kullanılan yazı tipi ve resimlerin yerleştirilmesi yerinde.
    + Bendeki kitapta Birinci Baskı 2015 diyor ama alt kısımda -c- Avesta 2017 diyor, bir hata olabilir.
    + İçindekiler, fotoğraf ve resimlerin listesi, haritaların listesinin verilmesi (genelde bazı kitaplarda bunlar gereksiz diye konulmaz) doğru.
    + İçindekiler bölümünde 20. Şırnax'a doğru, 225-227. sayfalara gelindiğinde Şırnak olarak geçiyor. Kısaca bir bütünlük olmasında fayda var.
    + Bu kitap 1904 yılında İngiltere'de yayımlanmış ve telif hakkı kalktığı içinde eğer İngilizce biliyorsanız özgün dilinde okuyabilirsiniz. E-kitap internette bulunuyor.
    + Sykes - Picot adıyla anılan İngiliz/ Fransız gizli anlaşmasının mimarlarından biri. Osmanlı İmparatorluğu'nu gizli bir anlaşmayla parçalayıp, kendilerine göre yerler alan 2 devletin bu gizli planı hem kendi aralarında çıkan anlaşmazlık hem de çarlık Rusya'nın yıkılmasıyla Lenin tarafından açıklanmıştır.
    + Skyes-picot gizli anlaşmasının mimarlarından biri olan Mark Skyes'in o malum ve Melun gizli anlaşma öncesi yaptıklarını bilmekte fayda var. Çünkü bazı şeylerin tam olarak yerine oturmasında kişilerin yaşadığı dönem içinde yaptıkları önemlidir.

    Burada bu gizli anlaşma ile ilgili bilgi yok ama o sürece giden yolun bir kısmı da bu seyahatlerde edindiği bilgiler de olmasın? O yüzden bu tür seyahat notlarından derlenen kitapların okunmasında fayda var. Duyduğu, gördüğü hem de bildiklerinin neticesinde ortaya çıkan bir derleme. İlerki yıllarda
    ortaya çıkan gizli anlaşmanın temelleri de bu yıllarda atılmış olmasın? Bu coğrafyada güçlülerin kendi çıkarları doğrultusunda insanları, coğrafyayı, doğayı nasıl ayırdıklarını ve nasıl katlettiklerini görmemek mümkün mü?

    + 27/3/2018 - 5/4/2018 tarihleri arasında okunup, notlar çıkartılıp 21/10/2018 itibarıyla düzenlenip, siteye
    eklenmiştir.
  • Yeşil bir güneşle yüklü bir bulut
    Yaklaşan sabırsız zümrüt bir kalabalık
    Açılıp saçılacak sevdalar
  • Zengin hayal gücü ve zengin anlatım gücünün muazzam buluşması.
    Kitapla ilgili ilk notlarıma şunu yazmışım: “Ne okuyorum ben? Masal mı? Değil. Ama masal kelimesi olmadan ne okuduğumu da anlatamam ki.”
    Okunan bir kitabın etkisiyle yeni bir hayat bulma çabasını anlatıyordu Yeni Hayat. Ve çok güzel anlatıyordu.
    Bir kitap. Okurken yüzünüze bir ışık vuruyor. Heyecanlanıyorsunuz. Arayışlara giriyorsunuz. Kafanızda bir melek sembolü.-anlamlandırmadığım kısımlardan- Sonra otobüs yolculukları. Yeni hayatı arıyorsunuz. Yollar, garajlar. Arada aşık olmuştunuz tabii. Sonra? Sonra sevdiğinizin sevdiğinin baba evine geldiniz. Ve bir anda garip kumpasların içine düştünüz. Ne yolculuktu!

    Güzel olmasına güzel ama biraz da karmaşık veya dağınık bir kitaptı Yeni Hayat. Ben bu dağınıklığı Mehmet karakteri üzerinden biraz toparlayabileceğimizi düşündüm.
    Bu kısım spoiler içererir,dikkat!

    ------------

    Önce biraz Mehmet’in geçirdiklerinden bahsedelim. Mehmet. Veya Nahit. Veya Osman. Dr. Narin’in oğlu.
    O da kitabı okuyor, heyecanlanıyor. Bizim karakterimizin geçtiği yollardan geçiyor. Sonra Canan’la tanışıyor. Onunla tanıştığında “kitaptan fışkıran ölümü”(167) fark etmişti aslında. Ama Canan Mehmet’i canlandırıyor. Kitabı o da okuyor ve bu sefer beraber arayışlar. Uzatmayalım. Sonunda ise sakin bir kasabada, sakin bir hayat. Kitabın heyecanından uzak.

    Yani, aynı bedende kitabın farklı etkilerinin görüldüğü üç ayrı isme sahipti bu karakter.

    Nahit: Malum kitabın ilk okunduğu
    zamanlarda, yeni hayatı ısrarla arayan.
    Mehmet: Kitabın bahsettiği yeni hayatı bulma konusunda tereddüt eden. O arayışta geçen buhran dönemi. Bizim karakterimiz üzerinde daha etkili gibiydi aslında. Şöyle bir şey demişti hani: “Kendim olamıyorum. Kimse olamıyorum. Yardım et bana. Senin yazdığını, bu odayı, kitabı aklımdan çıkarayım, eski hayatıma huzurla döneyim.”(166)
    Osman: Yeni hayatı arayışın - anladığım kadarıyla- son bulduğu zamanki arkadaş. Osman bizim karaktere şöyle demişti: “Her şeyin aslına, İlk Neden’ine, kökenine varmak istiyorsun değil mi? Saf olana, bozulmamış olana, sahih şeye ulaşmak istiyorsun. Ama yok öyle bir başlangıç. Hepimizin taklidi olduğu bir asıl, bir anahtar, bir söz, bir köken aramak boşuna.” (170) Bizim karakterin son sayfalarda geldiği nokta.

    Yani, önce kitabı okudu. Yeni, anlamlı bir hayata inandı. Sonra ise anlamlı bir hayatı aramanın anlamsızlığına.
    Önemli olan yepyeni, değerli bir hayat bulmak mıydı, yoksa sahip olduğun hayata değer katmak mı? İşte bu üç kişili karakterin hayatı bu soruya cevap niteliğinde. Ve tabiki bizim karakterimizin de.

    --------

    Kitap, çok çok güzeldi. Okurken kaç kere durup “ne kadar güzel bir şey okuyorum ben” dediğimi hatırlamıyorum bile. Kendimi kelimelerin akışına bırakıp ne yazdığını anlamadığımdan aynı cümleyi defalarca okuduğum da oldu. Orhan Pamuk düz yazının içine şiiri nasıl bu kadar güzel serpmiş, sihir mi yapmış, ne yapmış anlayamadım :) Öylesine etkileyici bir anlatımı vardı. Masal gibi.
    Fakat önceden belirttiğim gibi biraz karışıktı. Yani, parça parça gibiydi. Ve ben parçaları tam olarak birleştiremedim. O yönden biraz zorlayıcı bir kitaptı. Ama bu durum güzelliğine gölge düşürecek kadar değildi, kesinlikle :)
    Bu kitap öncesi Orhan Pamuk’a dair bilgim yok denecek kadar azdı. Sadece, okuduktan sonra sonuna kadar hak ettiğini düşündüğüm, Nobel ödüllü bir yazar olduğunu biliyordum.

    #31684193

    Bu güzel etkinlik sayesinde kalemiyle de tanışmış oldum, teşekkür ederim :))

    Bu kitabı çokça tavsiye ediyor ve iyi okumalar diliyorum : )
  • Julio Cortazar'ın kitabı, benim 21 sene önce askerde geceleri silahlık nöbetimde okumaya çalıştığım kitabın ta kendisi:

    Nisan ayına rağmen soğuğu tükenmemiş Erzurum ovasına, Palandöken'den gelen küçük kar fırtınalarına ve hiç ama hiç sertliğe, haşinliğe temas etmemiş ellerime, bedenime hırçın hırçın saldıran soğuk Erzurum gecelerinde, o hiç sevmediğim beyaz lambanın altında silahlıkta okumaya çalıştığım kitabı yarım yamalak okumuştum. Şimdi bunca sene sonra, loş ışıklı odamda, duvarda Dodi'min resimlerinin hemen altında, günlere yaya yaya okudum kitabı ve hatıralardan daha güzel geldi üslûbu yine yazarın, çünkü Cortazar okumak demek benim için her zaman anlamaktan çok tad almak oldu; yazarın kaleminin bir türlü kısa cümleler kurmaya yanaşmayan ve bir şekilde bir dil nehrini ya da küçük cıvıltılı bir akarsuyu andıran dilinden her defasında çok etkileniyorum. Cortazar okumak, anlamak konusunda çaresiz kaldığım; ama melodisinden, ahenginden, hızından, çağlayışından çok büyük bir keyif aldığım ve keşke bitmese diye hayıflanarak sayfaları çevirdiğim bir okuma, edebiyat lezzeti benim için: sanki Orhan Pamuk'un Yeni Hayat kitabının kapağında sayfaları açık ve içinden ışık ve nur fışkıran kitaba erenköy istasyonunun hemen yanı başındaki evinin penceresinden bakan o genç adam aslında yeni hayat'ı değil de Cortazar'ın her hangi bir eserini okuyor gibidir, ve nasıl bilmiyorum ama, sanki eğer bir kitap okuyup da hayatı değişecekse bir insanın, o kitap ancak bir cortazar kitabı olabilecektir ve başka türlüsü mümkün değildir asla; çünkü dil bu kadar maharetle, hem usul usul, hem coşkuyla akarken metinden metine, ancak Seksek kitabında muzipçe önerdiği okuma sırasına, yani seksek oynamaya davet ettiği okuruna bu sefer hiç bir şey söylemeden hikâyeden roman parçalarına, neredeyse makalelerden sayıklamalara dek belki günümüzde çokça rastlanabilecek edebi çalışmalara Cortazar yine kendi tarzıyla şekil veriyor ve bizi istediğimiz bölümden başlayarak okusak dahi başı sonu ortası yine aynı bütünlük hissini ya da parçalanmış, bölünmüş, kasıtlı olarak bir bütün oluşturmayan ya da bunu hedeflese bile birbirine eklenecekleri noktaları belirsiz ve değişebilecek bir şekilde yanyana getirilmiş bu metinlerde yine kitaptaki bölümlerden biri (ve en iyilerden biri olan) Bakışın Yönü'nde anlattığı şeyi yapıyor; bakışımızı çevirerek, yönlendirerek Lucas'ı çok sayıda kısa ve uzun metinle, makaleyle, kısa öyküyle, sayıklamayla, düşle, metin yazmakla ilgili metinlerle anlatarak belki bir insanı anlamanın kolay olmadığı ve bakışın yönünün çoğaltılması gerektiği anlamında bir şeyler söylüyor, belki bir karakteri anlatmak derdinde olmanın beyhudeliğe varan bir gayret olduğunu söylüyor. Ancak yine de, bence, benim anlayabildiğim kadarıyla, okuyabildiğim ve tadabildiğim bütün Cortazar eserlerinde gördüğüm gibi, yazarın gerçek meselesi, edebiyatın gerçek meselelerinden biri: o da, anlatmak, o da dil. Yazarın kendine has ve asla teklemeyen, asla duraksamayan dili ve anlatım üslûbu burada da kendini çok ama çok iyi yazılmış ve çevirisi zor olduğu belli metinlerde gösteriyor.

    Bütün bunlar 21 yıl sonra düşündüklerim, anlayamaya çalışarak söylediklerim oldu. Ya da Parkların Sürekliliği'nde anlattığı şey oluyor yine Cortazar'ın ve belki ben de aslında şu anda koğuşun hemen yanı başındaki silahlıkta lambadan gelen cızırtı sesleri koğuştaki askerlerin horlamalarına karışırken geceler boyu azar azar Cortazar okuyor ve 21 sene sonrası bu yazıyı yazdığımı Nisan ayında kar koğuş camlarına vurarak toprağa düşerken, gencecik ve hayatın kendisine hazırladığı nice nahoş sürprizden bihaber, hayâl ediyorum.
  • D. 16.KASIM 1922 Lizbon
    Ö. 18. HAZİRAN 2010 Lonzarate

    " Kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin."

    Bilinmeyen Adanın Öyküsü, José Saramago

    Lizbon kentinin kuzeyindeki küçük bir köy olan Azinhaga’da (Ribatejo) doğdu. Yoksul bir köylü ailenin oğlu olarak büyüdü. Ailesiyle birlikte taşındığı Lizbon’da öğrenim gördü. Öğrenimi sırasında kırsal kesimde çalıştı. Ekonomik sorunları nedeniyle okulu bıraktı. Makinistlik eğitimi aldı. Teknik ressamlıktan redaktörlüğe, editörlüğe ve çevirmenliğe kadar birçok işte çalıştı.

    Bir yayınevinde, yayın hazırlığı ve üretim departmanında görev yaptı. Diario ve Lisboa gazetelerinde kültür editörü olarak çalıştı. Siyasi yorumlar yazdı. Portekiz Yazarlar Birliği’nin yönetim kurulunda görev üstlendi. 1976’dan sonra kendini tümüyle kitaplarına verdi.

    1993’te Kanarya Adaları’nda Lanzarote’ye yerleşti. Pilar del Rio ile evlendi. İlk romanı Günah Ülkesi (Terra do Pecado) 1947’de yayınlandı.

    Yazarın romanları ve denemelerinin yanı sıra iki şiir kitabı ve oyun kitapları da vardır. Saramago, 1998 Nobel Edebiyat Ödülü’ü kazandı.

    Yazarın biçemi gayet dikkate değerdir. Düz yazılarında, noktalama işareti olarak nokta ve virgülden başkasını kullanmaz. Anlatım dili de oldukça muzipçedir; bu da, okuyucuyu yazara bağlayan bir diğer etkendir.Ünlü yazar 87 yaşında hayatını kaybetmiştir.

    Saramago, Tanrı ile Şeytan’ı ters yüz eden “İsa’ya Göre İncil”i 1991’de yayımladı. Katolik Kilisesi bu romandan sonra onu aforoz etti. Portekiz hükümeti kitabı yasaklayıp Avrupa Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilmesini engelledi.

    Saramago bu olaydan sonra Portekiz’i terk etti. 1988’de evlendiği ikinci eşi gazeteci Pilar del Rio ile Kanarya Adaları’na yerleşti.

    Direksiyon başında bir adam ansızın körleşirse ve bu körlük bütün şehre bulaşırsa ne olur? Ünlü yazarın 1995’te yayımladığı Körlük’te zaman, mekân belirsiz; kahramanlar isimsizdi.

    Böylece coğrafyadan, kültürden ve isimlerden soyutlanan kötülük ile baş başaydık. Kötülüğün sıradanlığı kavramını yaratan Hannah Arendt’e adeta selam gönderiyorduk. Korkunun insanlara neler yaptırdığı, yaptıracağı ve iktidarın baskı kurmak için hiçbir fırsatı kaçırmayacağı yine ortadaydı.

    Saramago’nun distopyası Körlük 2008’de Fernando Meirelles tarafından sinemaya uyarlandı. Julianne Moore ve Mark Ruffalo’nun başrollerini paylaştığı film izleyiciler tarafından çeşitli sebeplerle eleştirilse de kitaba epey sadık bir uyarlamaydı. Sanırız Saramago bundan çok memnundu ki sonunda gözyaşlarını tutamadı ve Meirelles’in ellerine sarıldı.

    Saramago’nun otoriteyle derdi hiç bitmedi. “Ertesi gün hiç kimse ölmedi” diye başlayan Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş 2005’te yayımlandığında, yazar bizi yine adı bilinmeyen bir ülkede, ölümün ortadan kalktığı bir zamana götürdü.

    Eee, ölüm yoksa binlerce yıllık güçler neden olsundu? Din adamları, askerler ve siyasetçiler ne işe yarardı?

    “Kâinat yaratılana kadar, ebediyette, Tanrı hiçbir şey yapmadı. Sonra, nedendir bilinmez, onu yaratmaya karar verdi. Altı günde yaptı bunu, yedinci gün istirahata çekildi. O günden beri istirahatta. Ebediyen de istirahata devam edecek. Ona nasıl inanılabilir ki?” Saramago’nun bu sözlerini Vatikan hiç unutmadı.

    Vatikan’a göre kötülük yayan popülist bir Marksist

    Büyülü gerçekliğin büyük kalemi 18 Haziran 2010’da vefat etti. Naaşı, Lizbon’daki Alto de Sao João Mezarlığı’nda yakıldı. Külleri köyü Azinhaga’ya ve Kanarya Adaları’ndaki evinin bahçesine gömüldü.

    Vatikan’ın yayın organı, daha cenaze töreni bile yapılmadan “Tanrı’nın varlığını hep reddeden Saramago’nun dünyaya kötülük yaymak için geldiği”nden bahsetti. Onu “popülist bir Marksist” olmakla suçladı. Tabii nasılsa artık tehlike bitmişti. Bir sonraki romanında okuru Vatikan’ın koridorlarında dolaştıramayacağından emindiler.

    Türkçeye çevrilmiş eserleri

    Terra do Pecado (1947)
    Manual de Pintura e Caligrafia (1977) / Ressamın El Kitabı (Can Yayınları, 1999)
    Levantado do Chão (1980) / Umut Tarlaları (Can Yayınları, 2003)
    Memorial do Convento (1982) / Baltasar ve Blimunda, (Gendaş Kültür, 2000)
    O ano da morte de Ricardo Reis (1984) / Ricardo Reis'in Öldüğü Yıl (Can Yayınları, 2003)
    A jangada de pedra (1986) / Yitik Adanın Öyküsü, (Merkez Kitaplar, 2006)
    História do cerco de Lisboa (1989) / Lizbon Kuşatmasının Tarihi, (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2004)
    O evangelho segundo Jesus Cristo (1991) / İsa'ya göre İncil, (Merkez Kitaplar, 2006)
    Ensaio sobre a cegueira (1995) / Körlük, (Can Yayınları, 1999)
    Todos os nomes (1997) / Bütün İsimler, (Gendaş Kültür, 1999)
    O conto da Ilha Desconhecida (1997) / Bilinmeyen Adanın Öyküsü, (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2001)
    A caverna (2000) / Mağara, (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005)
    O homem duplicado (2002)
    Ensaio sobre a Lucidez (2004)
    As intermitências da morte (2005) / Ölüm Bir Varmış Bir Yokmu
  • Kitabın öyküsü özellikle Meleknaz'ın başına gelenler bir kadın olarak beni paramparça etti. İnsanlıktan soğudum. Kitabı bir solukta okumama sebep olan şey anlattığı acı gerçeklerdi. Kitap burnumuzun dibinde insanlığın nasıl tükendiğini çok çarpıcı şekilde anlatıyordu. Buna popülizme sırtını dayamak diyemeyiz bu görmezden gelineni hatırlatmak aslında bu açıdan Livaneli'yi tebrik ediyorum.

    Gelelim işin teknik kısmına. Her ne kadar kitabın eğildiği konuyu çok içimde hissetsem de Livaneli gibi bir ustanın edebiyat tekniği anlamında çok zayıf olduğunu söylemem gerek. Bu sebeple 7 den fazla yıldız vermem mümkün değil. Ya sanki adamın ilk denemesi gibi zaman kiplerinde karmaşa var. Mişli geçmiş zaman kipini zaten roman diline yakıştıramıyorum Livaneli inatla mişli geçmiş zamana girmiş çıkmış. Di'li geçmiş zaman kullanırken şimdiki zamana sert geçişler yapmış.

    Bununla beraber diyaloglarla anlatım dilini ayrıştıramamış. Bazen okurken anlatıcının dili başka bir karaterin sözüne karışıyor bu gerçekten teknik anlamda kitabı sakat bırakmış.

    Bir de 5-6 satırlık bol virgüllü cümleler var ki Zülfü Livaneli ne yapmaya çalışmış anlamadım.

    Sadece teknik açıdan değerlendirecek olursam bu kitaba 4'ten fazla yıldız vermem mümkün olmazdı ama işte o çarpıcı hikaye 3 yıldız daha getiriyor ve 7 verebiliyorum.
  • Wu Ming-Yi okuduğum ilk Tayvanlı yazar. Kitabın çok ilginç bir konusu var. Kendimi bildim bileli Uzak Doğu edebiyatını her zaman merak etmişimdir

    Kitapta birçok karakter var, her bir karakteri benimsiyor, seviyorsunuz. Bunların arasında kedi yavrusu Ohiyo'da var. İlginçtir, bunca karakter olmasına rağmen hiçbirini karıştırmıyorsunuz. Tam tersine onlardan bir parça buluyorsunuz içinizde. Ayrıca kitapta fantastik bir hava da var. Petekgözlü Adam onlardan biri. Kitaptaki her bir karakterin yolları, Tsunami olduğunda dünyadaki bütün insanların attığı çöplerden oluşan bir çöp yığını Tayvan kıyılarına vurduğunda kesişir

    Kitap aslında o kadar mesajlar veriyor ki. Yazar bir nevi bizlere aba altından sopa göstererek gerçekleri görmemizi sağlıyor. Okyanusa dünyanın dört bir yanından atılan plastik çöpler. Deniz kirliliği. Balıkların midesinden çıkan diş fırçası, tarak, poşet vs. Biz insanların dünyayı nasıl geri dönülemez biçimde tüketip mahvettiğimizi, bunların sonunda ozonun delinmesi, küresel ısınma sonunda buzulların erimesi ve bu sayede iklimlerin değişmesi, ormanların azalması ve yerlerine beton yığınlarının olması yani sonuç olarak biz insanların dünyaya yani doğaya zarar vermemiz. Bu kitap ayrıca kendi iç dünyamızda şimdiye dek el sürmediğimiz bir pencereyi açmamıza da sebep oluyor. Ve o pencereyi açıp etrafa baktığımızda aslında hayatımızın nasıl değiştiğini ve ekolojik dengenin önemini de anlıyoruz.
    Büyülü bir dünya. Gerçekçi bir anlatım. Her yönüyle kusursuz bir kitaptı Petekgözlü Adam.