• 330 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10·
    Livaneli yine yapmış yapacağını..
    Kara sevda,hastalıklı aşk temasinin her firsatta değinildigi bir kitap. Bölümlendirmeler,anlatim, olay örgüsü o kadar kusursuz ki; nasil bittiğini anlamiyorsunuz bile. Olağanüstü.
    Teşekkürler Zülfü Livaneli. Kaleminize saglik
  • 192 syf.
    ·Beğendi·9/10
    "Başındayız biliyorum, sonu da yok bu yolculuğun. Nöbet sırası bizdeymiş gibi geldi bana. Çünkü gördüm ki en çorak toprakta biten ayrık otu bile bir şeyler aktarmakta kuşağına... - Tayfun Talipoğlu

    Yukarıda ki metni okuyunca hatırladınız değil mi birden ;) Bir Yol Hikayesi :)

    Latife Tekin uzun yıllar verdiği aradan sonra iki kitabı birden raflara sürdü,bunlardan biri Sürüklenme.Evet Sürüklenme bir yol hikayesi,Latife Tekin'in usta kalemi ile can bulmuş üç karakterin girdikleri yolda merakları,heyecanları,düşündükleri ve sonunda varabildikleri yer...

    Latife Tekin çok konuşuldu bu kitabı ile,iyi ki de konuşuldu yoksa bu kadar merak edip alıp okumazdım,ara vermemeli yazmaya,edebiyat onun yazmadığı her cümle ile kayıplar yaşıyor emin olun.

    Okuduğum aslında naif bir dille yazılmış,felsefi bir yapısı da olan,yoksulluk öyküsü,yokluğun,işçiliğin,yoksullukla kurulan düşlerin,düşüncelerin,yapılan planların alt metinde anlatılan öfkesi ile karşılaştım,öyle bir öfke anlatımı var ki işte bu anlatım Latife Tekin'in usta düşünce ve kaleminin anlatımı,her yerde okuyamazsınız.

    İnsanların,özellikle yoksul ve hayalci insanların birbirine nasıl kenetlendikleri,birbirini gözledikleri,yapmak isteyip yapamadıkları ama mutlaka yapacaklarına inandıkları şeyleri,değişimlerini kısaca toplumsal gerçekleri edebi bir kalemden okumak zevkli.

    Kendi kararlarını kendi verdiğini sanan,istekleri olmayınca kendi hayatına bile yabancılaşan,öfkelenen ama bunun farkında bile olmayan insanların anlatımı Sürüklenme.

    Aslında yaşadığını sanıp hayatın rüzgarında sürüklenenlerin kitabı...

    Bu kitap hakkında fazla yazılabilecek bir şey yok aslında,Latife Tekin ben yazayım okusunlar ama sadece düşünebilsinler ancak düşündüklerini yazıya dökemesinler demiş sanırım ;) İşte tam da böyle oldu,bu kitabı okudum,düşündüm ama yazıya dökemedim.İnceleme/Yorumumu dikkate almayın lütfen,bu kitap çok daha iyisini hakediyor inanın.

    Ellerine Sağlık Latife Tekin...


    ALINTI
    ------------------------------------
    Zamanı niye kazıyorsunuz böyle? Bırakmıyorsunuz ki geçmiş geçmişin koynunda uyusun.
    -----------
    Hayatın üstüne titremeyi bilmeyenler, oyalanmak sanır bunu.
    -----------
    Geleceğimiz tehlikeye girdiğinde hayat her türlü sarsıcı uyarıyı yapar bize.


    TANITIMDAN
    -----------------------------------
    Latife Tekin, Manves City’yle aynı anda yayımladığı Sürüklenme’de Türkiye’nin bu acımasız ve hoyrat günlerine ayna tutuyor. Manves City’yle birbirine el uzatan Sürüklenme, süregelen toptan yıkıma karşı yeni mücadele yollarının, çaresiz yetişkinlerin, sahipsiz, yoksul, yalnızlaştırılmış gençliğin ve onların yeni bir hayat kurma, sürüklenirken tutunma çabalarının romanı.
    Hepinize Keyifli Okumalı,Bol Kitaplı Günler ;)
  • 691 syf.
    ·5/10
    SILMARILLION ve YAVRUSUNU SİNEK KAPAN MANDA EŞLİĞİNDE BEYİN ANEVRİZMASI

    J.R.R.TOLKIEN'in oğlu Christopher TOLKIEN'in önsözüyle giriş yapılan eser,babasının 1917'lerden beri bu kitapla uğraşmasını,yazımını,değişiklikleri anlatımıyla başlıyor.
    Sonrasında J.R.R.TOLKIEN'in yayıncısı Milton WALDMAN'a yazdığı 1951 tarihli uzuuun bir mektupla devam ediyor.Mektupta,J.R.R TOLKIEN eseri nasıl düşündüğü,diğer eserleriyle bağlantısı,yarattığı diller ve üzerinde özellikle dikkat edilmesi gereken kısımları ayrıntılı bir şekilde anlatıyor ve(mektup sadece bu kitap hakkında değil Hobbit ve Güç Yüzükleri hakkında da) ayrıntılı bir açıklama sunuyor.

    Ve..SILMARILLION'a başlıyoruz.

    Bu kitapta bir değişiklik yapıp yorumu okuduktan sonra değilde okudukça yazmaya karar verdim.Bakalım ne çıkacak?
    Kitap Dünya'nın ve bölgelerin yaratılmasıyla başlar,sonra Elf'ler ve İnsanların Dünya üzerinde varlıkları anlatılır,eserde şiirsel epik bir dil kullanılır.

    Güç Yüzüklerine aşina olan arkadaşlarında hatırlayacağı Krallar,Tanrılar,Elf'ler ve Cüceler(ilk yüzükler bunlar için dövülmüştü)tanıtılır.Yüzüklerin Efendisi'nden çok yakından tanıdığımız Balrog'lar ve Sauron anlatılmaya devam edilir.
    Sonraki bölümde Günlerin Başlangıcı'na geçilir.Günlerin ışığı benzersiz ve çok değerli bir cevher olan Silmariller'le sağlanır ama karanlık ışığı yine rahat bırakmaz.(Elk.Faturası geldi aklıma yine.)

    100 sayfayı geçkindir Yüzüklerin Efendisi gibi bir anlatım,bir destan bekliyorum ama hala karşıma çıkmadı.Elf'ler,Cüce'ler ve İnsanlar yaratıldı ve dünyaya salındı.Yüzüklerin Efendisi'ndeki bazı boşluklarda böylece dolmuş oldu.

    Kitabı okurken birden karıştı ortalık(kitapta değilde sanırım benim kafada) buraya kadar anlaşılır gidiyordu,birden aklıma İsa peygamber,Nuh,Tufan,Anunnakiler falan gelmeye başladı(ne alaka valla anlamadım)İsa Ağrı Dağı'nda Nuh'u karşılıyor,gemideki hayvanları seçip seçip mangal yapıyorlar.Sonra Enki geliyor bunları mağaraya kadar kovalıyor,(kafa döndü)

    Yüzüklerin Efendisi'ndeki destansı,film tadındaki anlatım bu kitapta yok (yada ben alamadım).Kitap çok kalabalık,çok iyi,çok kötü var.

    Yüzüklerin Efendisi'ndeki tiplerin ataları,amcaları,teyzeleri,dayıları yani soyağaçları çıkarılıyor :/ acayip bi karışıklık var,ben bi çay içip karışıklığın geçmesini bekleyeyim.

    Geldimm. ;) Devam.

    Şu şunun anası,şu şunun oğlu/kızı,şu onun amcası falan diye gitmeye devam ediyor.

    Silmariller özel taşlar içlerinde ışığı barındırıyorlar,elmas gibi ama değiller,daha sağlam,yok edilemezler.Dünya ışığını bunlardan alıyor ve normal olarak kötüler bunların peşine düşüyor.

    Abilerim,Ablalarım kitap çok karışık TOLKİEN bunu yazarken hiç mi basit okuru düşünmedi merak ettim.Eee benimde bir zeka kapasitem var kardeşim sınırsız değil ki,zamanında maddi durumumun elverdiği kadar almışım işte.

    Ben bir Yüzüklerin Efendisi daha beklerken,Manda Yuva Yapmış Söğüt Dalına çıktı karşıma,ara vereceğim.Beyin Anevrizması'na doğru gidiyor bu iş.

    200 sayfa okudum çıkan yoruma bak,sanırım hepsi bitince yapacağım yoruma şartlı tahliyesiz ömür boyu alırım. :/ Nede ciddi bir ilişki gibi başlamıştı oysa.Ben kitaplarla kavga dövüş gitmeyi severim ama yok abilerim/ablalarım bu kitapla dövüşülmez.Hiç alttan da almıyor acaip dik kafalı bir kitap.
    Yaa arkadaşlar kısaca buraya kadar anladığım;Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit'e konu olan olayları,epik bir dille,köklerine inerek anlatan bir eser.Okumak için belirli bir zaman dilimi (60 yaş üstü gibi geldi bana)belirli bir altyapı,belirli bir(çokca) TOLKIEN birikimi lazım.Ne ben bu kitaba hazırım,ne de kitap bana.Muhtemelen Tolkien eserleri içinde en son okunması gereken eser bu.

    Fantastik Edebiyat'ın Dikilitaşı olan bu kitaptan birşeyler almak için uğraşmak lazım.

    Sakın olaki bu yorumu TOLKIEN'e hakaret veya yergi veya benzer bir şey olarak algılamayın,Usta bütün ömrünü bu esere adamış,Büyük Ustayı yermek veya hakaret benim haddime değil ancak bu kitabı okumak gerçekten zor!

    Benim bu kitabın içine girebilmem aynen şöyle bir görünüm aksettirir.Tutunki Müslüm GÜRSES,gitmiş BEATLES'la beraber söylüyor,bilmem anlatabildimmi? ;) Daha sonra tekrar deneyeceğim(60'lı yaşlarda falan) umarım o zaman görüşebiliriz,belki daha sağlıklı bir yorum çıkarırım.

    Hepinize Bol Kitaplı Keyifli Okumalı Günler DilerimTeşekkür Ederim.
  • 112 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Yazar hakkında genel manada yorum yapmak istemem çünkü yazarların hayatı bazı farklılıklar olarak sabittir bir defa öğrenir ve zihninizde sabit kalır fakat eserleri ole değildir her eser farklı duygu barındırır ve bazı eserler her okudukça farklı tecrübeler farklı bakış açıları kazandırır insana .Tolstoy bu eserinde 6 hikayeden con güzel ve akıcı bir anlatım ile farklı düşünce ve hayatlara götürüyor bizi. İnsan ne ile yaşar ile başlayan eser bu hikayesinde insanın neden ve ne sebep ile varolduğunu insanın bilmediği yaratıcının yaratma esnasında kendinde sakladığı bazı özellikleri yaşadıkça görmesini sağlayan bir meleğin hatasından kurtuluşuna giden süreci anlatıyor. Ikinci hikaye olan kıvılcımı söndürmeyen ateşi zapt edemez hikayesinde ise birbiri ile çok iyi geçinen komşuların yeni nesiller ile bozulan dostluk ve yardimlasmalari bazı kötü tecrübeler sonucunda yeniden nasıl düzeliyor bunu anlatıyor. Ve devam eden hikayelerde ise farklı insanı duygu ve davranışların sebep ve sonuçlar dairesinde gerçekleşen bazı olaylar ele alınıyor. Başucu kitabı olabilecek bir eseri bu şekilde açıklamak eksik kalsa yaşattığı duygular eksik yerlerinizi duygularınızı bir nebze olsun tamamlayacaktır
  • 303 syf.
    ·Puan vermedi
    Veba, Albert Camus'un en bilinen en popüler romanlarının başında geliyor. Sıkıyönetim adında bir Tiyatro Oyun uyarlaması da bulunan Veba, Fransa Kolonisi Olan Cezayir'in Oran Şehrinde geçen Veba salgınını anlatıyor.

    ------------- Yazının bundan sonrası spoiler içermektedir -------------------

    Kitapta bahsi geçen Veba ve salgını salt bir hastalık değil. Camus, Nazileri ve Nazilerin Fransayı işgalini "Veba" metaforuyla anlatarak faşizmden, tepkisiz halka pek çok eleştiride bulunuyor. Kitabı modern klasikler arasına sokan başarısı ise anlatım dilinin yanında hem gerçekten bir veba salgınını hem de metaforik olarak Nazi işgalini anlatmasında yatıyor.

    Doktor Rieux, kitabın baş kahramanı, vakanüvisi, idealist, hasta ayrımı yapmadan herkesin yardımına koşan birisi. Veba salgını başlamadan önce karakterine dair emareleri görüyoruz. Rieux hiç kuşkusuz ki, Nazilere ve işgale ses çıkaran, bir avuç insanın düşüncesini temsil ediyor. Nitekim Veba problemini ilk kez dillendirilmesinde, çözüm üretilmesinde Rieux önemli bir rol oynuyor, mücadeleyi başlatıyor.

    Veba'nın başlangıcı tarihsel gerçeklerle de uygun olarak fareler ile başlıyor ve şehirde sayıları her gün giderek artan fare ölümleri oluyor. Burada yazarın doğrudan bir metafor kurmadığını söylemek doğru olacaktır. Nitekim farelerin "Yahudileri" simgelediği açıkça ortada olsa da, yazarın amacı "Veba"nın sorumlusu olarak "Yahudileri" göstermediği de kitap satırlarından açıkça anlaşılıyor.

    Sokakta her geçen gün farelerin ölmesine kayıtsız kalan Oran halkı, bu ölümleri ilk başlarda önemsemiyor. Çünkü farelerin ölmesi herkes için önemsenmeyecek bir olay, fareler de önemsenmeyecek hayvanlar. Rieux bu ölümlere önem gösterirken, ne zaman ki farelerde görülen belirtiler insanlar üzerinde de görülmeye başlıyor, insanların da "Veba"yı önemsemesi o zaman başlıyor.

    "Veba" şehri karantinaya alıyor, insanları birbirinden ayırıyor, gündelik hayatı bozuyor, yüzlerce, binlerce ölüme sebep oluyor. Burada savaşın yıkıcılığı yazar tarafından muazzam şiirsellikte biz okura aktarılırken 2 anlatı yani hem Metafor hem gerçek anlamda Veba anlatımının başarısı damakta leziz bir tat bırakıyor.

    Doktor Pireux ve bir avuç doktorun, çalışanın veba karşısındaki çabalarının işe yaramadığının görülmesi Tarrou, Rambert, Grand, Papaz, Sorgu Yargıcı gibi pek çok insanda gönüllü çalışma güdüsünü aşılıyor. Bu kişiler birbirinden farklı siyasi görüşler, dini inanışlara sahip insanlar olarak bir araya gelip bir dayanışma örneği sergileyerek Veba karşısında mücadele ediyorlar. Yine burada yazar, Naziler ya da savaş karşısında direnen pek çok farklı insanın bir araya gelerek mücadelesini anlatıyor aslında bizlere.

    Veba esnasında, pek çok insan açlık çekerken, zenginlerin hayatı etkilenmiyor, hatta Cottard gibi menfaat sahipleri Veba sayesinde zengin oluyor, paralarına para diyor. Bu da çok başarılı bir savaş eleştirisi olarak karşımıza çıkıyor. Cottard gibi menfaatçilerin, savaştan nasıl nemalandıklarını yazar gözlerimize çarparak sunuyor.

    Veba ile mücadele başarıya ulaştığında ve başarıldığında Yazar'ın gözlemi Veba'nın gerçekten kaybolmadığı belki yarın belki 50 yıl sonra gün yüzüne çıkma ihtimali olduğu üzerine. Nazizm, Faşizm veyahut Savaş, Veba'nın simgelediğine her ne dersek diyelim, 1947 yılında yazılan kitabın bu tespiti, belki de yüzyıllar boyunca geçerliliğini koruyacak, yıllar boyu farklı ülkelerde farklı "Veba"lar baş gösterecek, onlarla mücadele için nice Rieux'lar ortaya çıkacak, nice Cottard'lar parasına para kathmak için peydahlanacak..
  • 1633 syf.
    ·20 günde·Beğendi·10/10
    Sefiller kitabını neden okumalısınız?

    - Bir Fransız klasiği olduğu için mi?
    - Bir dönem romanı olduğu için mi?
    - İçe işleyen çok acıklı bir kurgusu olduğu için mi?
    - Ebru Ince önderliğinde sitedeki bir grup insan bu kitabı okuduğu için mi?
    - Bir tuğla bitirmenin verdiği keyif için mi?

    Size 1630 sayfalık sefaletin içime dokunan hangi kısmından bahsedeyim de okumanız gerektiğine inanın?

    2019 yılına girdiğimizden beri Fransa tarihinde, acılarla, fedakarlıklarla, kötülüklerle dolu bir yolculuktayım. Tarihle kurgunun mükemmel bir şekilde kaynaştırıldığı bir kitap okudum. Hatta okumadım satır satır yaşadım.

    Suç ve ceza dengesinin mükemmel bir eleştirisi, mükemmel bir dönem okuması, harika bir vicdan sorgulaması ve hüzünlü bir hikayeler geçidi.

    Kitabı okurken sık sık burada da dile getirdiğim şekilde keşke Fransa tarihine, Napoleon’a, Waterloo’ya dair biraz daha bilgim olsaydı da kitaptan extra extra keyif alsaydım. Bu okumaktan aldığım keyfi kesinlikle etkilemese de bir parça sıkıp, bunalttığı da bir gerçek. Tarihi kronoloji kısımlarında sık sık duraksayarak hangi olay ne zaman olmuştu, kim kimden sonra tarih sahnesinin hangi köşesine çıkmıştı gibi google araması yapmak durumunda kaldım. Bu sebeple eğer kitabı hala okumadıysanız okumadan önce aşağıdaki linklerde güzel bir Fransa tarihi özeti bulabilirsiniz.

    https://sekerinyeri.wordpress.com/...ern-fransa-tarihi-i/
    https://sekerinyeri.wordpress.com/...rn-fransa-tarihi-ii/
    https://sekerinyeri.wordpress.com/tag/1830-devrimi/


    Kitabın yarısında şöyle bir not almışım. “Victor Hugo kesinlikle içinde bulunduğu dönemde ülkesini ve genel gündemi çok iyi takip etmiş. Çok düşünmüş bunlar üzerine, iyi bir analiz çıkarmış. Çok fazla okuma yapmış olduğunu düşünüyorum, acayip birikimli... Siyasi tarihe ve kişilere detaylı değiniyor. Hatta aşırı detaylı bir neden sonuç ilişkisine dayalı bir anlatımı var kitabın. Ülkesine aşık, milletinin ateşli devrimciliğine hayran acayip bir Fransız övgüsü var kitapta. Bir de tabiki Tanrı'ya inancı kuvvetli, tüm olan şeylerin sonucunun (Waterloo, Temmuz Devrimi, 1830 vs.) hak böyle istediği için olduğu vurgusu var ki bunun bir parça hayran olduğu halkına haksızlık olduğunu düşünüyorum.”

    Az bile söylemişim… Böyle bir Fransa aşkı, böyle bir Paris hayranlığı yok. Bir insan bir şehrin lağımlarının tarihçesini bile anlatacak denli detayı yazabiliyorsa(20 sayfa), bu aşktır. Bir şehre, bir tarihe, bir millete olan aşk! Kusurlarıyla da sevmek deyiminin karşılığı sanırım Victor Hugo. Bir yerde Paris bir gayya kuyusudur derken, diğer yerde Fransa’yı göklere çıkartır. Kitabın başından sonuna kadar zaten bir millet ve Tanrı hayranlığı var. Bir de çok fazla nasihatvari aforizma yazmış, bazen amma uzattın yeter diyesim geldi.

    Charles Baudelaire önsözde bu kitap bir merhamet kitabıdır demiş. Bence bu kitap bir hüzün kitabı, vicdan kitabı. Bir aşk kitabı. Çocuğa aşk, sevgiliye duyulan aşk, Tanrı'ya aşk, millete aşk, ülkeye aşk...

    Bir tabir vardır hani “Filler tepişirken olan çimenlere olur.” diye. İşte bu kitap o çimenleri anlatıyor. Napoleon ve Wellington savaşırken ölen altmış bin insanın hikayesi… Bir ülkenin savaşa harcadığı paralar yüzünden yoksul düşmüş, aç kalmış, sefalet içinde yaşayan insanların hikayesi… Bir evi olmadığı için sokaklarda yatan çocukların hikayesi.

    Kitabın ana hikayesini bilmeyen yoktur sanırım. Aç olan kız kardeşinin çocuklarına ekmek alacak parası olmadığı için ekmek çalıp yakalanan, işlediği suç sebebiyle kürek mahkumu olarak bambaşka bir insana dönüşen Jean Valjean’ın hikayesi.

    Çok dağınık anlatıyorum farkındayım ama Victor Hugo da bundan farklı bir anlatım yapmamış inanın. Jean Valjean’ın hikayesini okurken birden kendimizi Waterloo Savaşı’nı oluşturan şartları okurken buluyoruz, dönüyoruz Fantine ve Thenardierler’in hikayesine bir göz atıyoruz, birden Cosette ile Jean Valjean’ın kaderi nasıl kesişti kısmından manastırların tarihçesine dalıyoruz. Kitap bizi bilgiye ve detaya boğuyor, bir büyük olayı meydana getiren ufak tefek tüm olayların detaylarını ve tarihin önemsemediği küçük insanların yaşam çizgisini anlatıp, büyük resimde tümünü birleştiriyor.

    Tarihi kısımda çok hayranlıkla okuduğum iki tane kısım var. Birisi Waterloo Savaşı’nın anlatıldığı kısımdaki “çukur” sahnesi… İkincisi ise “Haziran Ayaklanması” kısmı. Özellikle ayaklanma kısmında direnişi yaşadım. Mabeuf “Yaşasın Cumhuriyet!” diye bağırırken içimden ben de onunla bağırdım. Gavroche tüm alaycı pervasızlığı ile kahramanca düşerken sanki barikatı izliyordum. Barikat ele geçirildikten sonra Enjolras finalinde gözlerim doldu.

    Karakterler bazında ise şu karakter daha iyi yazılmış diyemeyeceğim, hepsiyle ayrı ayrı ilgilenmiş, detaylıca kurgulayıp sokmuş hikayeye; ama Fantine’i betimlemesi karakteri ete kemiğe büründürmüş, yazar neredeyse yazdığı karaktere aşık olmuş gibi bir tasvir. Tabi Jean Valjean’ın mükemmel vicdan hesaplaşmaları, bir aziz olarak tasvir edilmesi, Javert’in sondaki vicdan muhakemesi ve sistem sorgulaması müthişti.

    Klasikler neden klasik? Çünkü her dönemde seslenişlerine karşılık bulabildikleri için.
    “Büyük tehlikelerin güzel yanı şudur ki, birbirlerini hiç tanımayan insanlar arasında kardeşliği gün ışığına çıkarır.” satırlarını okuduğumda gözümde şu kare canlanıyor örneğin.

    https://listelist.com/...-yapanlar_584794.jpg

    19.yy’da Hugo’nun umut ettiği iyimser gelecekte yaşıyor olsaydık keşke fakat 21.yy’ın 19.’dan çok da farkı yok. Gelirin eşit dağılımı yok, eğitimde ve sağlıkta adalet yok. Artık savaşlar ovalarda karşılıklı yapılmıyor ama hala çimenler eziliyor. Bourbon Hanedanı yok ama hala açlık çeken, sefalet içinde yaşayan çocuklar var. Hala direniyoruz ama kaybediyoruz. Ben bu satırları yazarken bile bir yerlerde bir kadın geçimini sağlamak için vücudunu satıyor. Geleceğe umut içinde bakmak her geçen gün zorlaşıyor. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik sadece birer kelime olarak hayatlarımızda yer almakta.

    Uzun zaman sonra ilk defa bir kitabı gözyaşlarıyla bitirdim. Yaşayamadan ölen kitap karakterlerine, yaşayamadan ölen insanlara. Gezi parkında, 15 Temmuz’da, yurdumun dört bir yanında yapılan canlı bomba saldırılarında hayatını yitirenlere, Soma faciasında ölenlere, Aylan bebeğe, minik Leyla’ya, karlı bir günde babasının sırtında bir çuval içinde bu dünyadaki son yolculuğunu yapan bebeğe, Suriye Savaşı’nda katledilenlere ağladım. Ben bu satırları sıcacık evimde yazarken kışın soğuğunda sabaha varma savaşı verenlere ağladım. Pastayı paylaşamayan büyük adamların sebep olduğu bir gecede değişen hayatlara ağladım. En son da oturdum kendi hayat keşmekeşimde unutup gideceğim tüm bu şeyler için kendime ağladım. #39467876

    Victor Hugo demiş ki “Neyse ki Tanrı, bir ruhu nerede bulacağını bilir.”

    Soruyorum Tanrım kaybolan tüm ruhların yerini biliyorsun, öyleyse onları bulup geri vermen için insanlık daha ne kadar acı çekmeli?

    İncelememi kitaptan son bir alıntı ve bir video ile bitireyim.

    “Tanrı’nın çare bulmaktan yana bu güçsüzlüğü beni şaşırtıyor doğrusu. Olayların çarkını her an yeniden yağlaması gerekiyor. … Bu pis yağ yüzünden Tanrı’nın elleri hep yağlı, kara.”

    https://youtu.be/1MhEZizEqVE
  • 78 syf.
    ·2 günde·8/10
    Ezbere konuşmaktansa kitaptan bilgi alıp, havayi anlatımlarla, dünyaya insanlık dersi vermenin bir anlamı da yok. Coğrafi keşifler tarihi kitabının, kitap değil, minik ama heybetli bir eser demek daha doğru olur.

    Kıtaların 15. 16. Yüzyılında nasil keşfedildiğini, ekonomiyi de dahil ederek, baharattan ticaretinden madeni (altın vs.) Ticarete kadar ve de Avrupalıların kendi iç savaslarından müslüman , Asya düşmanlığına kadar bir çok konuya yer vermiş bir anlatım.

    Amerika kıtasını anlatırken, biraz daha detaya (yerli halk hakkında bilgi) girmesini isterdim açıkçası.

    Başınızı "alıntı"larla şişirdim, fena mı oldu ? Bilgi edindik hep beraber..

    Teşekkür ederim, güzel bilgilere benimle eşlik ettiniz. :)

    Keyfli bilgiler...