• Alper Canıgüz ile bir arkadaşım vasıtasıyla tanıştım ve iyi kide tanıştırmış beni :) Anlatım ve yazarın okuyucuyla olan iletişimi çok samimi. Tatlı Rüyalar okuduğum ilk kitabıydı sonra Gizli Ajans'ı sonra da Oğullar ve Rencide Ruhlar'ı okudum. Bu 3 kitap arasında Gizli Ajans favorim durumunda ;) Herhalde okumadığım 2 kitabı kaldı onları okuduğum zaman sıralama nasıl değişecek göreceğiz.

    Bu kitabın giriş kısımları çok ilgimi çekti belki yazarla ilk tanışma&flört evresi olduğu için olabilir :)) hikayenin ilerleyişini çok enteresan buldum ancak aynı enteresanlığı ilerleyen bölümlerde bulamadığımı söylemem gerek. Absürtlüğü tam kıvamında olsa da Hüseyin Bey kısmını anlamadım desem yalan olmaz herhalde ve Panş'ın çıkışı enteresan bir sürpriz olsa da bende biraz garip ve hikayenin dinamiği açısından rahatsız edici ve sadece sürpriz olsun diye konulmuş hissiyatı verdi :)

    Ancak akıcı bir dil, sıkmayan bir hikaye ve okunası güzel bir kitap. Belki 300 sayfa olsa sıkardı bilemicem. Biraz popcorn ve kolayla iyi giden filmler vardır ya hani, bu kitapta işte böyle bir kitap ;)

    Zamanında bu kitabı okuduktan sonra Turgut UYAR'ın Büyük Saat isimli şiir kitabı ile şiir arası vermiştim. O zaman kitabın arkasına şöyle demişim: "Bu kitap (Tatlı Rüyalar) bir içimlik su ise Turgut Uyar'ın şiirleri (Büyük Saat) orta şekerli türk kahvesidir." :)) her tadı karıştırmamak lazım ;) İyi okumalar...
  • Kitaba ilk başladığınızda orijinal bir hikayeyle karşılaşıyorsunuz. Saatçilik zanaatinde dönemine göre son derece büyük başarılar kazanmış, İsviçre'de saatçiliğin ismiyle anıldığı bir üstadın hikayesi. İşin ilginç yanı hikayenin devamında birdenbire bozulan ve bir daha çalışmayan saatlerin sırrı da var. Buraya kadar her şey çok güzel; peki ya sonrası... Kendi yeteneklerini Tanrıyla kıyaslayan adamın ilahi adaletle cezalandırılması ve bu şekilde ölümü. Kitap ne bize saatlerin neden bozulduğuna dair tam bir fikir veremiyor. Hikaye boyunca zannettiğimiz usta saatlerin ritmiyle kalbinin çalışma prensibi bir tutması ve onun sağlığındaki bozulma birdenbire saatlerin durmasına sebep olması. Tabii ki asıl neden bu mu bunu tam olarak bilemiyoruz. Çünkü kitapta sürekli olarak, bilimin ile salt bilginin Tanrıya ve ilmine yeğ tutulmasının ne büyük günah olduğunu ve böyle insanların nasıl da ilahi adaletle cezalandırılacağını okuyoruz. Sizin anlayacağınız orijinal bir fikirle başlayan kitap tam da yazarın dogmatikliği ve didaktik anlatımı sebebiyle iç edilmiş durumda. Aslında kitap bir novella olmak yerine roman olsa ve bizlere daha detaylı anlatım sunsa belki başarılı olabilir. Ama zaten kısa bir metin içine o kadar çok dogmatik ve didaktik anlatımı sıkıştırmış ki yazar, güzelim metin ne yazık ki heba olmuş.
  • İlk önce bu kitapla ilgili şunu söylemek isterim ki sondaki mektup gerçekten üzdü beni. :(

    Alper Canıgüz ile bir arkadaşım vasıtasıyla tanıştım ve iyi kide tanıştırmış beni :) Anlatım ve yazarın okuyucuyla olan iletişimi çok samimi. Bu samimiyet ve doğallık sizde kitap okumak değil de o çocuklarla misket, gazoz kapağı oynuyor hissi veriyor, tabi benim gibi 90 lar çocuğuysanız :) Belki de Alper Canıgüz kitaplarından en zevk alan kesim 90 lar kuşağının çocukları olabilirler mi? :D

    Tatlı Rüyalar ve Gizli Ajans tan sonra bunu okudum. Ama Gizli Ajans hala favorim aralarında ;) Tatlı Rüyalar ve bu kitap arasında seçim yapmam gerekirse de yapmadan ikisine de 2 cilik ödülünü layık görüyorum :) Herhalde okumadığım 2 kitabı kaldı onları okuduğum zaman sıralama nasıl değişecek göreceğiz.

    Sonlara doğru diğer kitaplarında da çokça kullandığı absürd paradigmal bir kurgu bekliyordum çünkü 5 yaşındaki bir çocuk gözünden yaşanan olaylar zinciri absürtlükten çok biraz saçma geldi bana. Acaba dedim Öztürk kısmının hikayede bir an ortaya çıkmasıyla kurgu hiç beklenmeyen bir tarafamı kayacak ve bizi dumur edecek diye düşünürken hikaye kaldığı yerden bir dedektiflik romanı tadında ilerleyerek bizi her şeyin çözümlendiği finale götürdü. Tabi ben bu Öztürk kararkterinin olduğu kısmı anlamamış veya yanlış yorumlamış olabilirim :)

    Ama şunu rahatça söyleyebilirim; kitap okumayı pek sevmeyen, az kitap okuyan veya kısa olsun akıcı olsun güzel olsun diyen arkadaşlara kütüphanemden kesin bir Alper Canıgüz kitabı verir yada tavsiye ederim. Bu zamana kadar olumsuz dönüş yapan da olmadı, kime tavsiye ettiysem beğendi :) Çünkü okurken zeka kokan esprili cümleleriyle acayip eğlendiriyor. Kitaplarında böyle çizgi romanımsı bir tat var. Edebi bir roman veya onun gibi ağır bir şey okuduysanız biraz kafayı dağıtmak ve dağıtırken de keyif almak istiyorsanız yada sadece kendinizi iyi hissettirecek bir şey arıyorsanız hangisi olursa olsun farketmez kitaplarından birini alın ve okuyun ;)
  • Bu kitapla ilgili söyleyebileceğim ilk şey -en azından bana göre- büyük bir beklenti ile okunmaması gerektiği yönünde. Öyle aman aman şaşırtmaz, çok büyük etkiler yaratmaz vs... Ama akarı yok, kokarı yok malum koskoca Dostoyevski yazmış, illa ki kaliteli bir kitap okuduğunuz hissini yaşayacaksınız zannımca. (:
    Lakin bana edebi yönü biraz abartılı geldi. Çok fazla süslü cümleler ile örülmüş bir roman... Keza bana göre romanda bu kadar aşırı süslü cümlelerin bulunması kurgunun inandırıcılığını yitirmesine neden oluyor. Bunu özellikle de karşılıklı diyaloglarda çok sık görmekteyiz. Ancak anlatımı kesinlikle akıcı ve sürekleyici...

    Kitabın yarattığı hisse gelecek olursam. Okutturuyo sonuna kadar ama bütün numarasını son sayfaya saklamışlar sanki. Bayağı küfür etmişliğim var o son sayfayı okuduktan sonra (: Aslına bakarsanız çok da tahmin edilemez bir sonu yok ama kitaba kapılıp okuduğunuzda, anlatım kalitesinden ötürü sadece yazanlara odaklandığınız için ve "zaten çok uzun bi roman değil bi solukta okuyayım da bitsin" kafasıyla okuduğunuz için sonu hakkında çok da fikir yürütmüyorsunuz okurken. Doğal olarak böyle bir sonla karşılaşınca istemsizce masumane küfürler savuşturabiliyorsunuz. (:

    Konusuna gelecek olursam; bir Dostoyevski klasiği olarak yine, yine ve yine ve tekrar, mütemadiyen Petersburg üzerine inşa edilmiş bir kurgu görmekteyiz :D Ve şunu da söylemeliyim ki, geçmişinde -bu kitapda ki kadar olmasa da- benzer bir durum yaşayanlarınız varsa, çok fena 'deja vu' yaşayabilirsiniz. :D

    Öhö öhöm... Konusuna odaklanalım... Kitabımız, Petersburg'da yaşayan, adını hiçbir zaman öğrenemediğimiz bir abimizin 4 gece ve 1 gündüzünü konu edinmektedir. Olaylar anlatıcı bakış açısıyla ele alınmıştır. Kahramanın anlatımıyla ilerleyen romanda, kahramanımızın yalnızlığını, Petersburg şehri ile kurduğu ilginç arkadaşlığını, tanıştığı bir kızla kurduğu ilginç bağı ve sonunda nasıl sap gibi kaldığını görmekteyiz. (:

    Bu da böyle olsun madem. Umarım keyifle okursunuz. (:
  • Kürk Mantolu Madonna- Sabahattin Ali

    Incelememe nasıl başlıyayım bilmiyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki beklentimi karşilayamadı bu kitap. Arkadaşlarım 'mutlaka oku' diyerek kitabı övdüler hep. Hal boyle olunca bende beklentimi çok yuksek tutmusum.
    Kitabın 60-70 sayfası çok sıkıcıydı. Ama edebi bir eser olduğu için hic bir cumleyi atlamadan okudum. Boyle eserlere saygim sonsuz. Yazarin betimlemeleri herseyi cok guzeldi. Bir cok yeni soz keşfettim. Hayatta da cok kullanacagim sozler bunlar:) Sabahattin Alinin okuduğum ilk kitabiydi. Diger kitaplarini da okumak isterim ama biraz zaman gectikten sonra. Cok beyin yorucu bi anlatim tarzi var:) bu yuzden bir cok kez ara verdim okurken.

    Sabahattin Alinin yazmiş olduğu romanda bir Türk (Raif bey) ve bir Almanın (Maria Puder) aşkı anlatiliyor.

    Raif, dış dunyayla baglantisi olmayan, milyonlarca insan arasinda yalniz kalan ve sadece kendisi için yasayan bir adam. Ayni zamanda çok güçsüz bi karakter; bir çocuk. Hayat onun için çok anlamsiz. Yaşama sevinci yok.

    Maria Puder ise cok başarılı bi ressam. Namı diğer Kürk Mantolu Madonnamız. O da hayatı anlamsiz buluyor aslında fakat Raif kadar degil. En azindan insanlarla iletişimi iyi. Erkeklerden nefret ediyor; sebebi ise erkeklerin kibirli oldugunu duşunmesi. Ve hayatinin aşkini ariyor.

    Ve bu iki insanın yolu kesişiyor. Raif ne kadar sakinse, Maria o kadar haraketli. Bu ikisi birleşince ortaya guzel bir aşk çikti fakat yarim. Romanı okurken Raifin gücsüzlugune zayifliğina cok kizdim, sinirlendim. Her ne olursa olsun o bir erkek ve bir erkek oldugunu hatirlamak için Maria Puder'e ihtiyaci vardı. Mariayaysa hayran kaldim. Cünkü çok guclu bi kadin. Duşuncesi, tarzi falan benim cok yakin bir dostuma benziyor(kısmen) bu yuzden sevdim kendisini. Yazarin zor ama guzel anlatim tarzi vardi. Okurken eski türk filmlerinin sahneleri canlandi gozumde.
    Sanki gorunmez olupta onlarin yanindaydim ve bende onlarla birlikte geziyordum.
    Hepimizin icinde bir Raif var aslinda. Herkesin içinde hayati sevmeyen bir parçası vardır. Fakat ortaya cikarmiyoruz.
    Cunku bizi seven cok insan var etrafimizda.
    Raife çok kizdim cunku Mariayı bir az olsun tanimamisti. Marinin onu terk ettigini duşundu. Baska bir adamla birlikte oldugunu dusundu. Kalkıp onu bulmaya Almanyaya gitmedi. Ve hisleri bitmedigi halde baska biriyle evlendi. Hem Mariaya, hem karısına, hemde kizlarina cok buyuk bi haksizlik yapmis oldu. Bu yuzden beni de pek etkilemedi. Mariaya kizdi diye tum topluma olan dusuncesi degisti. Beni etkileyen karakter Mariaydı.
    Neyse cok uzattim ben. Kisaca okuyun tavsiye ediyorum. Ama beyniniz yorgunsa okumayin cunki anlamasi zor bi roman. Bor Türk klasiği olduğu için zor olduğunu duşunuyorum. O dönemin yazarlarinin yerini yeni nesil yazarlar veremez. Hem cok bilgilendirici hemde cok etkileyici oluyorlar:)

    Dikkatimi çeken bir sozu biraya birakayim ve incelememi sonlandirayim:)

    'Seni seviyorum. Deli gibi degil, gayet aklım başımda olarak seviyorum'
  • Şuanda biri benden kitap tavsiyesi istese ilk önereceğim kitaplardan biri kesinlikle Huzursuzluk olurdu. Hatta ölmeden önce okunacaklar listesi yapacak olursanız, ilk okuyacağınız kitaplardan biri kesinlikle bu kitap olmalı. Tabii ki tür bakımından herkesin okuma zevki farklı olabilir lakin dünya görüşü biraz da olsa şekillenmiş herkesin “iyi ki okumuşum” diyeceğine inandığım mükemmel bir eser…

    Anlatım açısından değerlendirecek olursak, tarzının çok özgün olduğunu düşünüyorum. Öyle ki konuşma çizgileri veya tırnak işaretleri bulunmadığı halde, muazzam bir akıcılıkla, bütün diyaloglara tanıklık edercesine okuyacağınız bir anlatıma sahip. Keza Livaneli okurları çok daha iyi bilir ki, onun eserlerini okurken “Bu kitap kesin Livaneli’ye aittir!” dedirtecek kadar kendine has bir üsluba sahip…

    Kitabın konusuna gelecek olursak, Livaneli, eserinin konusunu şu şekilde özetliyor: “Mardinli Hüseyin ile IŞİD zulmünü misliyle yaşamış Ezidi kızı Meleknaz’ın ve kelâmın çocuklarının hikâyesi…”.

    Konusunu detaylıca anlatacak olursak; İstanbul’da gazetecilik yapan İbrahim, kendisi gibi gazeteci olan, Komiser Recep olarak bilinen bir arkadaşından, Amerika’da öldürülen Mardinli bir pizzacı haberini öğrenir. Bunun üzerine, öldürülen kişinin çocukluk arkadaşı olan Hüseyin olduğunu anlayan İbrahim, bu ölüm olayının nasıl gerçekleştiğini daha iyi anlamak adına memleketi Mardin’e doğru yol alır. Mardin’de Hüseyin ile bağlantısı olan çeşitli kişilerle görüşür. Adım adım bu ölüm olayının nasıl gerçekleştiğini öğrenir. Olayın iç yüzünü gördükçe huzursuzluk veren nice durumlar keşfeden İbrahim, bir yandan da Doğu kültüründen kopup Batı kültürüne adapte olduktan sonra hayatında nelerin farklılaştığını sorgulamaya başlar. Öte yandan parçalar bir araya geldikçe, IŞİD zulmüne maruz kalan insanların neler yaşadığını, Ezidiler’in yıllar boyunca ne gibi çirkinliklere maruz kaldığını ve bölgede yürütülen yardım faaliyetlerinin bölge insanı açısından ne anlam ifade ettiğini daha iyi kavramış olur.

    Kitapla ilgili yazılan birçok yazıda hikâyeyle ilgili haddinden fazla detay olduğunu düşündüğüm için İbrahim’in bu ölüm olayını araştırdığı süreci ve öğrendiği bilgileri pek fazla anlatmamayı tercih ettim. Ama birkaç “spoiler” içerikli sitemimi de dile getirmeden edemeyeceğim.
    Okurken beni huzursuz eden ama ne hikmetse pek kimsenin önemsemediği iki durum şu şekilde; birincisi nişanlısı olan Hüseyin’in, nişanlısını bir anda terk edip bu kıza vurulması… İkincisi ise İbrahim’in rahmetli Hüseyin abimizin çocukluk arkadaşı olmasına rağmen kadından böylesine etkilenebilmiş olması. Neyse ki İbo’da hatasını anlıyor. (:

    Kitaptan ne gibi kazanımlarınız olacağına gelirsek, kelime haznenizi geliştireceğini düşünüyorum. Bunun dışında Ezidiler ve Ezidilik hakkında detaylı bilgiler elde edeceksiniz. Öte yandan yakın tarihimizde gelişen birçok olayı derinlemesine keşfetme imkânı bulacaksınız. Ve son olarak Doğu kültürü ve Batı kültürü arasında bir nebze de olsa düşünme imkânı bulacaksınız. Ek olarak Livaneli’nin “kelâmın çocukları” diye bahsettiği kesim Ezidiler efenim, saygılar! (:
  • Uzun süredir okumak istediğim kitabı sonunda bitirdim. Bu güzel eseri okumak isteyenlere fikir oluşturması açısından kitaba dair ufak bir analiz yapmak istiyorum. Taşrada yaşayan ve beş bekar kıza sahip olan Bennet ailesinin, zengin ve soylu bir beyefendinin kendilerine komşu olmasıyla değişen hayatını konu ediniyor kitap. Olaylar Bennet ailesinin kızlarından olan Elizabeth Bennet'in bakış açısıyla anlatılmış. Dönemin getirdiği sosyal sınıf farkı bariz derecede işlenmiş. İnsanların evlilik yaparken sececekleri eşin özellikle maddi durum ve asalet açısından kendilerine denk olmasi, daha aşağı seviyede olanların hakir görülme durumuyla karşı karşıya kalması çok güzel anlatılmış. Bunun yanı sıra gurur ve önyargının insanların kararlarını gelecekleri adına nasıl etkilediği Elizabeth Bennet ve Mr.Darcy arasındaki münasebet ile okuyucuya yansıtılıyor. Genç ve soylu bir adamın tutkulu bir sevgiye karşı gururu ve önyargısıyla verdiği mücadeleyi de içeriyor eser. Sevginin var olan gurur ve önyargıyı yıkıp, insana faziletler yüklediği gerçeğiyle karşılaşıyor okuyucu. Kitap içerisinde yer alan diyaloglar insanı içine çekiyor. Kurgu o kadar sağlam kurulmuş ki, bu eser için sadece aşk kitabı söylemini kabul etmiyorum. İçerisinde aşk var tabi ki fakat bu aşkın yanı sıra toplumsal ilişkiler, insanların iki yüzlülükleri, karakterlerin analizi görmezden gelinmemeli. Kitap bu unsurların aşk ile birleşmesiyle anlam kazanıyor. Okurken sayfalar nasıl aktı gitti anlayamadım doğrusu. Anlatım biçimi, karakterlerin net olarak yansıtılması, nokta atışı yapan sözler ve dahası beni kitaba gönüllü bir esir yaptı. :) Kitabı okumadan filmi izleyerek büyüyü bozmak istememiştim. Şimdi sıra filmde. Bakalım kitap kadar iddialı mı. Okuyacak olanlara keyifli okumalar dilerim.