Gizem Hasdemir, Boktanlık Üzerine'yi inceledi.
15 saat önce · Kitabı okudu · 3/10 puan

Büyük beklenti ile alınıp hayal kırıklığı ile okundu. 6:45 yayınlarını çok severim ama bu kitapta ciddi anlatım hataları vardı diye düşünüyorum. Bu kadar kısa bir kitabın nasıl elimde süründüğüne hala hayret ederim. Belki de bu kitap icin hazır değilimdir bilmiyorum ilerleyen zamanlarda yeniden okumayı deneyeceğim

Sergen Özen, bir alıntı ekledi.
19 saat önce · Kitabı okuyor

Yazın erkenden doğan güneşin şu kızıllığı insanın içine nasıl gittikçe büyüyen bir aydınlık serper, nasıl yakalanması güç, anlaşılmayan bir cıvıltıyla dolarsa, ben de insanı sarıverecek bir anlatım gücü arıyorum.

İlk Öğretmenim, Cengiz Aytmatov (Sayfa 5 - Nora Kitap, 2. baskı, 2017. Çeviren: Mehmet Özgül)İlk Öğretmenim, Cengiz Aytmatov (Sayfa 5 - Nora Kitap, 2. baskı, 2017. Çeviren: Mehmet Özgül)

Oğuz Atay Korkuyu Beklerken'den " Unutulan"
Okuduğum korku hikayelerinden daha çok içimi ürperten, tüylerimi diken diken yapan bir hikaye...
Oğuz Atay'ın bu hikayesi içimden bir parça alıp götürdü. Gerçekten bizlere bu hikayesinde nasıl bir yazar olduğunu gösteriyor. Bu kadar normal bir yazıyı kendi üslubuyla anlatması hikayeyi özel kılıyor. Kimileri için normal olan bu hikaye onun dilinden anlatılınca değer biçiliyor. Bakış açısı insanı insandan alıp başka diyarlara atıyor.
Bu kadar sade bir yazıyı ancak Oğuz Atay gibi önemli bir yazarın kelimeleri süsleyebilir. Hikaye düz bir biçimde anlatıma başlıyor, bizi anılarıyla buluşturuyor. Sonra hikaye canlanmaya başlıyor. Ana karakter sevgilisini- hayatını- buluyor. Her şeyiyle dün gibi bildiği sevgilisini karşısında ölü buluyor. İşte burada başlayan anlatım tüyler ürpertici bir hal alıyor
Anlatım karmaşık bir halde fakat yazı sade. İşte burada bile kendini özel kılıyor.
Ana karakterin sevgilisini ( veya artık eski sevgilisi ) ölü bedeniyle anlatması bana, benim düşünceme en çok hitap eden yerdi. Gerçekten ustaca ve insanın bedenine işleyecek kelimeler kullanmış ve yine usta bir anlatımı var.
Bir hikayeyi hikaye yapan yazarın görüşüdür bana göre. Bu hikayeyi özel kılan da Oğuz Atay'dır. Onun fikirleri ve kelimeleriyle canlanan bu hikaye herkesin hayatta bir kerecik olsa bile okuması veya en azından göz gezdirmesi gerekir. Oğuz Atay'dan öğreneceğimiz daha çok şey var...

Büşra SAĞLAM, Kırmızı Saçlı Kadın'ı inceledi.
 17 May 22:56 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitapta 1985 yılında geçen öykü, Cem isimli karakterin gözünden anlatılıyor. Kitap; Cem’in Kuyuculuk işi için gittiği kasabada ustasından gizli olarak bir çadır tiyatrosuna adını bile bilmediği “Kırmızı Saçlı Kadın”ı görmeye gitmesini, ona aşık olmasını, ilk aşkı olan “Kırmızı Saçlı Kadın”la olan münasebetini konu edinir.


Hikaye, Cem’in gençlik yıllarından orta yaş yıllarına kadar Cem’in gözünden anlatılmaktadır; ayrıca karakterlerin ağzından iki efsaneye (Kral Oidipus, Rüstem ve Sührab) de değinilip bir insanın hayatının eski eserlere nasıl dayanabileceğini göstermektedir. Dil açısından sade bir anlatım seçen Orhan Pamuk, son derece dikkat uyandıran bir roman sunmuştur.

Ali Rıza MALKOÇ, Felsefenin Önceliği Bilgi Sorunu'yu inceledi.
16 May 17:53 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitap İnceleme Yazısı

Kitap Adı : Felsefenin önceliği Bilgi Sorunu

Yazarı : Prof. Dr. Afşar Timuçin

Yayıncı : Bulut yayınları

Baskı : 1. Baskı/ Nisan 2013/ 124 Sayfa

Bilginin temelleri ve doğruluğu sağlam değilse; faydalı/ zararlı, gerekli/gereksiz, tutarlı/tutarsız

Olduğunu nasıl belirleyebiliriz? Bu ön sorgu ile yola çıkarak bilginin; bilinç, toplum, sanat, estetik ve ahlâk açısından nerede ve nasıl konumlandırılması gerektiği konusunda bir fikir yürütebiliriz.

Daha sonraki aşamalarda atacağımız adım, bilginin işlenme ve kullanılma alanları olacaktır.

İnsan ve toplum adına ilerleyen tüm bu süreçler, felsefenin gözlem ve öngörü geliştirdiği sosyal laboratuvar alanlarıdır. Bilgi; bilim, sanat ve tarih süreci ile zaman zaman denetlenebilir/ doğrulanabilir olmalıdır.

Bilgi doğru ama gerekli mi, faydalı mı, öncelikli mi gibi sorgulamalar da tercih ve beklentilere göre değişecektir. Felsefenin en belirgin ilkesi; oturmuş, tutarlı bir bilgi kuramı ile yola çıkmasıdır.

Bilgi kuramı; öngörünün kaynağı, yöntemi, süreci ve dayanak noktasıdır. Tutarlı, bütüncül ve sistem ile devamlılık arz etmesi gerekir.

Bilgi yalın, net ve doğru ise; felsefi çözümler de bulmaca ve çok bilinmeyenli denklem olmaktan çıkacaktır.

Okuyup önerdiğim her kitap, aslında okur adaylarının arayış alanını daraltıyor, kolaylık sağlıyor, zaman kazandırıyor. Tercihler, beklentiler, algılar, yaşam tarzları farklı olsa da güncel ve öncelikli sorunlara odaklı seçici ve ince bir duyarlılıkla yapıyorum önerilerimi. Ülkemizde yaklaşık üç bin yayınevi var. Bir yılda ortalama elli bin adet kitap basıyorlar. Hepsini tek elden inceleyip değerlendirmek zaten mümkün değil. Reklam ve tanıtımlar da yanıltıcı olabiliyor.

Her okuduğum kitabı; önce “inceleme yazısı yazmaya, önermeye değer mi” diye tarttıktan sonra,

Zihnimde oluşan yorumları sizlere aktarıyorum. Kitabı okumaya arzu ve hazırlanmaya faydalı olacağı kanısındayım.

Felsefe belirsiz, değersiz, niteliksiz veri ve bulgularla adım atmaz. Bilgi, gözlem, söylem ve tüm düşünceler tarihi ana malzemesidir.

Ölçü yanlış ise, ölçüm de hatalı çıkacaktır. Bir bilgi, olgu ve kavramın ölçüsü de içerisinde olamaz.

Bir maddeyi başka bir maddeyle taşıyıp ve tartmak zorundayız. Diğer türlü, “bozacının şahidi şıracı”

Örneği ortaya çıkacaktır ve baskıcı, dayatıcı, aldatıcı bir önerme oluşur.

Kuvvetler ayrılığı ve özerkliği ilkesi sadece yönetim alanında değil, düşünce ve inanç sistemlerinde de etkin olması gerekir. İşte böylesi durumlarda, felsefenin temel ilkeleri önem arz etmektedir.

Bilgi ve kültürün varlığını şu şekillerde algılarız: etkiler, yok sayar, mayalar, kirler veya yok eder.

Felsefe, değerler dünyasının eşiği gibidir. Kapıdan girerken, size tutarlı sorular üretmede yardımcı olur. Bu sorgulamada, diyalektik kavramından da faydalanır.

Şekil ve şekilcilikle; bilgi, fikir, doktrin üretenler, bilerek veya bilmeyerek bireyleri tembelliğe, taklitçiliğe, yalancılığa, sığınmacılığa, hazırcılığa özendiriyorlar. Sonuçta da bilgi ve fikir kirliliği oluşuyor. Devamında ahlaki değerler zedeleniyor ve ayrışmalara yol açabiliyor.

Kısa yorumlarımla, anlatım içeriği hakkında işaretler verdiğim eserde, okuru farklı düşüncelere sürükleyecek anlatımlar var.

İnsan beslenen, üreyen, çalışan, haz duyan bir canlı olmanın dışında; nakledilebilir, tekrarlanabilir, kabul edilebilir tutarlı bir amacı ve anlamlar dizisi de olmalıdır. Ve ancak yaşarken ve öldükten sonra onlarla tanınır, onlarla hatırlanır. Ve bıraktığı insanlık mirası bunlardır.

Düşünen, seven, paylaşan, ahlaklı, yüksek bilinciyle ön plana çıkan insan; varoluş amacına göre hareket edecektir.

Nesneleri, olayları ve ortamı çoğunlukla hazır buluruz, kurgulayan biz değiliz.

Fakat yüksek nitelikli doğrulama, yorumlama, anlama ve yönlendirme bilinciyle onu ortak yaşama aktarabilecek tek canlı ancak insandır.

Düşünce ve onun şekillendirdiği niyetler ve tetiklediği eylemler; zirve yaptığımız veya çukura düştüğümüz olgulardır. Yerinde ve sürece yayılmış etkin bir felsefe eğitimi, insanı olmasa gereken yere, en kalıcı şekilde ulaştırabilecek bir yaşam biçimi ve ahlak öğretisidir.

Elbette bunu tamamlayıcı faktörler; bilim, sanat, etik, estetik ve metafizik alanlarıdır.

16.05.2018
Ali Rıza Malkoç
#armozdeyis

Dilek Şahinbaş, İnsanlığın Yeme Tarihi'yi inceledi.
15 May 20:19 · Kitabı okudu · 76 günde · Beğendi · 8/10 puan

Besinin, dünya tarihindeki yerinin anlatıldığı kitapta yazar 'Altı Bardakta Dünya Tarihi' nden farklı bir anlatım kullanmış. Takibini ona göre biraz daha zor bulmama rağmen yine harika bir kitap olmuş. Tarımın icadı daha çok ilgimi çektiğinden ilk yarısı hızlı ilerledi, bir ekonomi editörü olan yazar ikinci yarıda ekonomi ve kalkınma ile besinin ilgisini ve gelecekte nasıl bir yer edineceğini anlatmış. En güzel kısımlarından biri, kitabın sonunda her bölüm için daha detaylı bilgiler edinmek isteyenlere faydalanılabilecek kaynakları vermiş olması. Zevkle okudum ve yazarı takibe aldım :) Keyifli okumalar.

İlknur Demir, Pencere...Köprü...Ve Ötesi'ni inceledi.
15 May 16:33 · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

Kitaplığımı karıştırırken, arada sıkışıp kalmış İlhan İrem’ in Pencere, Köprü ve ötesi adlı kitabının ilk baskısını görünce kelimenin tam anlamıyla ‘’Çocuklar gibi şen’’ oldum. Ehh tekrar okumadan olmazdı. Çünkü 1980’ li yılların ortalarında üniversite öğrencisi olacaksın da İlhan İrem’ in şarkılarını dinlemeyeceksin. Sevmeyebilirsiniz; ama,
Sazlıklardan havalanan, bir ördek gibi sesin
Ürkek şaşkın kararsız, duyuyorum
Ve sen bir gökkuşağı kadar, güzelsin
Rengarenk ve az sonra gidecek, görüyorum...
Ve ben yağmurlar altında bir yolcu,
Islak yorgun tutkulu, yürüyorum...
Sensiz, ben yolumu bulamam....sözlerinden oluşan ''Ayrılık Akşamı'' şarkısını duymamanız mümkünmü? Bu şarkının sözlerine dudak bükenler olduğu gibi İlhan İrem' in bu şarkıda ki ''betimleme'' yeteneğini kavrayanların sayısı da hiç az değildir.

İlhan İrem şarkıcı, söz yazarı ve besteci kimliğinin yanın da söylemleriyle farklı bir yer de olan bir filozof belki de..… O dönemin belki de bu ülkenin değişmeyen ya da değişemeyen ‘’ya benimsin ya toprağın’’ anlayışından çok uzak bir ‘’sevgi’’ yi anlatıyor bizlere. Bir kişiyi seven, onun dışında tüm dünyaya kayıtsız kalmamalı bu durum sevginin yüceliği değildir. Akıllıca sevmek varken delice sevmek neden diye soran İlhan İrem çağın düşünce yapısının dışında kalan bu nedenle de dönem dönem içine kapanan bir sanatçı.
Bu kitapta onun hayat yolculuğunun hikayesi aslında. Pencere…. Köprü …. Ve ötesi 1983 ve 1986 yılları arasında İlhan İrem’ in piyasaya sürdüğü ve ülkenin müziğinde çıtayı çok yükseklere çıkardığı bir dönemi bence. Senfonik pop müziğinin öncüsü. (Tabi burada müzik konusunda ki bilgimin iyi bir dinleyici olmaktan öteye gitmediğini de belirtmem gerek. ) Serinin son albümü. Ve ötesi...
https://www.youtube.com/...42TJYjt4&t=2156s

İşte bu üç albümün oluşum sürecinde İlhan İrem’ in iç dünyasını anlattığı aynı ismi taşıyan kitabı Pencere....Köprü.... Ve ötesi....1980 li yıllarda üniversite öğrencisi olan ben yaştakilere yakıştırılan ‘’kayıp nesil’’ yakıştırmasının, aslında o dönem gençliğine yapılan büyük bir haksızlık olduğunun da kanıtı :) :)
Kitabın ilk bölümünde İlhan İrem bu üç albümünde ki felsefeyi yer yer düzyazı şeklinde, ama çoğunlukla hayat yolculuğunu neden, nasıl sorularıyla harmanladığı şiirlerle anlatmakta okuyucuya. Bu anlatım kitabın bir bölümünde de Nuri Kurtcebe’ nin harika çizimleriyle çizgi roman tadında çıkıyor karşımıza.
Kitabın ikinci bölümün de İzzet Eti, Burak Eldem ve Adnan Özer’ in gözünden İlhan İrem anlatılıyor. İlhan İrem’ in kişiliğini, kaç kere yenildiğini ve kaç kere ayağa kalktığını sevgiye ve sevgiliye bakışını öğreniyoruz. İnsan olmanın İlhan’ ca felsefesini ve ölümlü olmanın sadece nefes almak olmadığını.
‘’Hit’’ olan şarkılar yaratan bir İlhan İrem’ den ‘’Metafiziğe’’ yönelen İlhan İrem’ e geçişin yolculuğu cümlesi ile kitabın özetini yapabiliriz aslında.
1975 yılında Çıkardığı ‘’Kuklacı amca’’ şarkısı; gezegeni kirletenlere karşı bireysel olarak karşı çıkabilmenin özlemini anlatıyor mesela. Anlatıyor ama o yılların modası! gereği albüm hemen toplatılıyor tabi. Dinlemek isterseniz buyrun …https://www.dailymotion.com/video/xcgobq

2009 yılında çıkardığı albümden bir parça olan’’ Benim adım İnsan’’ ı dinleyince İlhan İrem’ in felsefesini daha iyi anlıyorsunuz. Çocuklara yönelik bir albüm bu aslında. Bir çok isim var şarkı da . Kimler mi var. Buyrun ....
https://www.youtube.com/watch?v=iGpyKs6Oz4Q

Sevgiyi, Mutluluğu, paylaşmayı öğretecek İlhan İrem’ lere bu dünyanın çok ihtiyacı var. Hele bu çağda... İlhan İrem’ in devam eden yaşam yolculuğu nerelere varacak ben de merak ediyorum….
Yıllar öncesinden okuduğum altını çizdiğim kitabı bugün ki aklımla tekrar okuyunca, gözümden kaçan , o yaşlarda yüreğime dokunmayan ama bugün beni çok etkileyen yeni satırlarım oldu altını çizdiğim. Eskiden okuduğumuz kitapları karıştırmalı ara ara, nereden gelip nereye gittiğimizi görmek için. Benim için sadece bir kitap değil di, 20’ li yaşlarımdı tekrar okuduğum. Olanlar olmuş şarkısında ki gibi ;
Giderken bıraktığım
Asmalar üzüm olmuş.
Yerlerde bütün kollar
Bütün bağlar bozulmuş.

Ben mi yaşlandım yoksa
Dünya mı alt üst olmuş?
Ben gideli buralara
Olanlar olmuş, olanlar olmuş.

Ben mi gülmüyorum Tanrı'm?
İnsanlar mı somurtmuş?
Görmeyeli buralara
Olanlar olmuş,olanlar olmuş....

zeyneb, Bitik Adam'ı inceledi.
 14 May 20:59 · Kitabı okudu · 5 günde · Puan vermedi

Öyle bir kitap yazacağım ki okuyanlar, ne düşündün be Bernhard, içine ata ata ne hale düştün, tuta tuta çatlayacaksın be adam. Çekinme hadi hadi yaz da kurtul şundan; kafanda kura kura kurudun be adam, diyecekler, demiştir diye düşündüm.

Zeyneb, Bernhard bu Bernhard! Yavaş ol, bu nasıl giriş, bu nasıl bir ciddiyetsizlik diyeceksiniz, diye düşündüm. Efendim 117 sayfalık ağır bir zihin dökümünün altından çıktım. Depresif hislerinin son demine vardığında evine davet ettiği tüm konuklarına, çıldırırcasına bozuk akortlu piyano çalarak öcünü alan bir karakterin etkisi altında yazıyorum bu incelemeyi, mazur görün. Karakterlerin dünyayı fazla ciddiye alan tavrından sıyrılmam gerekiyordu. Haliyle içimdeki Oğuz Atay devreye girdi ve
''Ben, en acıklı anlarda bile güldürücü sözler bulabilen bir insanım. Kendime acımam yoktur.'' dedi. Ben de başladım yazmaya.

Hani bazen böyle zamanı ve mekanı geride bırakıp olduğunuz yerde dalıp gittiğiniz anlar olur. Geçmişte yüreğinize ne yer etmişse çözümleyemediğiniz, zihninizin kapılarını aralarsınız. O vakit zihniniz, zamanında başrolünü oynadığınız o geçmiş zaman filmini arşivinizin tozlu raflarından alarak tekrar vizyona koyar; tek fark vardır bu sefer, artık koca bir sinema salonunda tek başınızasınızdır. Belki yaşarken bol gişe yapmıştır yaşadıklarınız. Kalabalığın gürültüsünden, kesilmek bilmeyen alkışlardan kalbinizin sesini duyamamışsınızdır. Bu gürültü bazen günler, bazen yıllarca sürer. Ne kadar kısa sürerse o kadar şanslısınızdır. Çünkü kalbin de kalbi vardır, ona zaman ayırmanız, onu dinlemeniz, filminizi bir de ona izletmeniz, onunla söyleşmeniz gerekir. Diyor ya Zarifoğlu;

Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız
Bir şehir kadar kalabalıktır bazıları
Bir dehliz kadar karanlıktır bazıları
Konuşurlar
İsterler
Susarlar
Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
Ev meslek iş para geçim diyerek
Düşünün şimdi bir de
Şehirlerde kasaba ve köylerde
Başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi
Olduğunuzu”

Bu filmi izlemeye başladığınızda artık kalp söyleşiniz başlar. Zihniniz aklınıza takılan ne varsa pencerelerini açar size. Zamandan ve mekandan sıyrıldığınız o anlarda her şeyi çözümlersiniz kendi içinizde. Zihnin durulması için bazen zaman bazen de zamandan kaçmak gerekir. Kalbinizi en iyi tanıyan sizsiniz, yolunuzu seçtiğinizde gerçek hislerinizin kapısı açılır. Ekran karşınızdadır. Yıllarca karşınızca apaçık dursa da bakmadığınız, baksanız da görmek istemediğiniz, ötelediğiniz, içten içe küçümsediğiniz, kendinize öyle hissetmeyi yakıştıramadığınız ne varsa bir bir yüzleşme vaktidir artık.

İşte bu toplam 117 sayfalık eser anlatıcının –Bernhard olduğunu düşünürsek eğer, yaşadığı belki birkaç saatlik bir zihin dökülmesiyle seyreden 50 yıllık bir ömrün, 30 yıllık bir arkadaşlığın bir iç muhasebesidir. Elle tutulur bir olay, mekan ve zaman yoktur. Artık onun zihni bu kavramlardan sıyrılmıştır. Bu durumu sevdim mi, buna henüz karar veremedim ama, bundan sonra asla Bernhard okumam, gibi bir yargıya da sokmadı kitap beni. Net olarak söyleyebileceğim ve beni kitapla ilgili en çok sevindiren husus yazarın beklentimi karşılamasıydı. Şöyle ki, bazı yazarlar vardır; kimi okurlar, eleştirmenler yere göğe koyamaz. O derler, bu derler, şu derler. Fakat siz onların yazarda gördüğü hiçbir şeyi göremezsiniz. Belki zamanı değildir, (buradaki faktörleri yaşantınıza göre doldurunuz) Bu durum okuru, bir daha ben bu yazarı okumam, düşüncesine itebilir ve tuhaf bir şekilde yazar ve okurun arasına görünmez bir duvar örülür. İlk kez okuduğum –özellikle edebiyat dünyasında üslubuyla hatırı sayılır yer edinmiş yazarlarda genellikle ben bu çekince içinde oluyorum. (İlkokul 8. Sınıf öğrencisinin ilk kez eline Suç ve Ceza’yı aldığı anki tedirginliği bilirsiniz, hah tam işte onun gibi. Tek fark, kitabımız hacimce küçük anlatım olarak yoğun:)) Ama okuduktan sonra yazarla ilgili yaptığım araştırmalarda yazarın üslubuyla ilgili kafama takılan tüm soru işaretlerinin tam doğru yere isabet alması benim için sevindiriciydi. Peki neydi anlamlandıramadığım, bana farklı/ilginç gelen bu hususlar;

1. Kitapta paragraf, bölüm adına bir ayrım yok. Düşünce yığılımı gibi bir dizilim var sanki.
-sebebi yazarın düşüncelerini bir bütün olarak görmesi ve bunları ayırmanın yanlış olmasıymış
2. Tüm kitabın uzunca bir “….dedi diye düşündüm,…diye düşündüm” cümlelerinden oluşması.
3. Yazarın düşüncelerinin sürekli birbirini tekrarlaması yada birbiriyle aynı kapıya çıkan benzer cümleler kurması. Bir nevi lafı uzatması. (Wertheimer'i intihara iten sebepler konusunda özellikle)
-başta itici bulduğum ancak sonradan yazarın tarzını araştırınca gayet anlamlı ve yerinde bulduğum durum. Bir şeye odaklanıp düşündüğümüzde düşüncelerimiz dönüp dolaşıp aynı noktaya, aynı cümlelere çıkmaz mı?

4. Avusturyalı olmasına rağmen ülkesinden, ülkesinin insanlarından nefretle bahsetmesi, acımasızca eleştirmesi ve sürekli oradan uzaklaşmak istemesi
-yazarı biraz araştırıp, çocukluğu ve ilk yetişkinlik yıllarında içinde yaşadığı derin bunalımı düşündüğümüzde bu sorunun cevabını buluyoruz, tamam diyoruz, kısmen hak veriyoruz yazara. Ama yazar ölümünden önce notere gidip tüm kitaplarının basımının Avusturya’da basılmasının durdurulmasını istemiş. O kadar nefret dolu. Bu Avusturya’yla olan içsel kavgası beni epey etkiledi doğrusu.

5. Yazarın hayata bakışı ve arkadaşlık anlayışı
- yazar kitapta kendiyle birlikte toplamda üç kişinin yaşamından bölümler sunuyor bize. Üç yakın arkadaş olduklarını iddia ediyor ama üniversite eğitimleri bitince aradaki bu bağ kopuyor, yeri geliyor birbirlerinin mektuplarına bile cevap vermiyorlar. Üçü de tabiri caizse kafalarını taktıkları çizgide ilerliyorlar. Kitap 50 küsur yıllık yaşamın ardından iki ölümle bitti. Ne bir evlilik ne bir duygusallık barındıran gönül ilişkisi. Tamamen duygulardan arınmış, meslek teması etrafında şekillenmiş hırs ve kıskançlıkla çevrili bir ömür. Peki bunca uğraştan, kendini bitirmeden, kendini ezmekten geriye ne kaldı? Değdi mi gerçekten? Onlara göre evet, ama bana göre koca bir hayır. Burada Bernhard’ın bir nihilist olduğunu belirtmek gerek.

Kitabı bitirdiğimde bende bıraktığı sorular ise şunlar idi; Dünyaya niçin geldiğinin farkında mısın? Mücadele ettiğin şeyler sadece bir ego tatmini mi yoksa seni iyi bir insan olmaya taşıyan şeyler mi? Şu hayatta bitmemek için, bitik adam ya da bitik kadınlar olmamak için neye ihtiyacımız var? Sevgi, sevgi, sevgi. Sevginin rehberliğinde de ilgi ve takdir edebilme duygusu.

Sevmezsek ve sevildiğimizi hissetmezsek, bitiyoruz.
Sevgili Wertheimer, aklımda iz bırakan kitap karakterlerinden biri olarak kalacaksın.

Elçin Ertem, Nar Ağacı'ı inceledi.
13 May 00:59 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Nar Ağacı, esas hikaye bir tarafa Nazan Bekiroğlu’nun “yeni bir yazar bir kitap yazmak için hikayesini nereden bulur, karakterleri nasıl yaratır, sonunu nasıl getirir ve neden kitabı bitirmek istemez:)” sorularının cevaplarını bize yaşayarak gösterdiği eserdir.

Dili açık, konusu ilgi çekici, yaklaşık 50. sayfadan sonra sürükleyici ve en beğendiğim tarafı; anlatım tarzı ise çok etkileyici.

Katâde, Sizi Medyanın Elinden Kurtaracak Kitap'ı inceledi.
 11 May 22:44 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 8/10 puan

Kitabı okumak isteyen arkadaşlar için ilkten kısa bir bilgi vereyim, eğer vakitleri varsa detaylı incelememi aşağıda okuyabilirler.

Kitap yedi kısımdan oluşuyor ve yaklaşık 43 konu başlığı var. Bu konu başlıklarının her biri gerçekten okunması gerektiğini düşünüyorum. Yazılar güzel ve anlam bütünlüğü bozulmadan yazar, size istediği bilgiyi aktarabiliyor. Okunmasını tavsiye ederim.

Detaylı inceleyemeye gelirsek:

- Kitabın içeriği

1-      Elinden kurtulacağımız medyayı tanımak

2-      Onun en büyük silahı haber

3-      En büyük vaadi reklam

4-      Kime, nasıl yaklaşacağını biliyor “kadın, çocuk, erkek”

5-      Hedef bilinçaltı

6-      Sinemanın zihni dolduran semboller

7-      Kurtul gitsin: “tv’siz evler”

Yukarıdaki konu başlıklarından da göreceğiniz üzere medya, haber, reklam, toplum, bilinçaltı, semboller ve tv’siz evlere örnekle birlikte kırk üç konu başlığıyla zenginleştirilmiş sade ve bilgilendirici bir kitap.

Kitapta beğendiğim özellikler:

1-      Anlatımın sade olması kitabı anlaşılır ve net kılıyor.

2-      Anlatım bozukluğu ve bilgi karmaşası yok.

3-      Kitabı okurken isterseniz üstünde düşünebilir, isterseniz leblebi tarzında kitabı bitirebilirsiniz. Her iki türlüde kitap size istediğini aktarabiliyor.

4-      Zenginleştirilmiş bilgi kaynağı ( Derginin yanı sıra, yabancı kayaklardan ve istatistiksel verilerden yararlanılmış.)

5-      Ne sosyal medyadaki gündelik bilgiler gibi hafif nede akademik bir çalışma gibi yorucu bilgiler içeriyor. Dikkatinizin dağılmasına yakın istatistiksel veyahut alıntılarla dikkatinizi tekrardan kendine çekiyor.

6-      Kitabın sonunda Gençler, Çocuklar ve Aileler hakkın istatistiksel veriler mevcut. Ayrıca TV bağımlılığı hakkında test ve birde kitabın en sonunda “TV başarını test et!” diye bir çizelge var. TV bırakmak isteyenler için güzel düşünülmüş.

 

Dip Not: Kitabın rengi çok hoşuma gitti ve ne zaman okumayı bırakıp, kitabı başka yere koysam. Sarı renkli kapağı gözüme çarparak adeta, ”Oku beni” diyor. Yazı puntosu ve konu başlıklarının rengi de ayrıca hoşuma gitti.