• Kâinatın ve kâinatta bulunan tüm varlıkların yaratıcısı, koruyucusu olan tek varlık, ibâdet edilmeye lâyık tek Rab, Mevlâ, Huda'ya ait özel isim. En yüce varlık olarak inanılan, bütün kemâl sıfatları şahsında bulunduran ve her türlü noksan sıfatlardan uzak olan gerçek Ma'bud. Varlığı zorunlu olan tek yaratıcıya ait yüce bir isim. Bu isimle çağrılan bir başka varlık olmamıştır, olmayacaktır da.

    İsim, ifade ettiği ilâhî manasıyla yalnız Allah'a aittir ve hiçbir kelime bu ismin manasını ve muhtevasını ifade gücüne sahip değildir. Bu isim başkası için de kullanılamaz (Meryem, 19/65).

    İsmin, ait olduğu yaratıcı bir olduğundan, ikili ve çoğulu da yoktur. Ancak cinsleri olan varlıkların isimleri çoğul yapılabilir. Cinsleri olmayanın ismi de çoğul yapılamaz. Lisanımızda "şehirler" denilir ancak yine bir şehir olan fakat bir ikincisi olmayan İstanbul için "İstanbullar" denilerek çoğul yapılamaz. Ancak muhtelif lisanlarda Allah'u Teâlâ'nın ayrı ayrı isimleri olabilir. Türkçe'de Tanrı, Farsça'da Hudâ, İngilizce'de God, Fransızca'da Dieu gibi. Ne var ki bu isimler "Allah!' gibi özel isim değildir. ilâh, rab, ma'bud gibi cins isimdirler. Arapça'da ilâhın çoğuluna "âlihe", rabbın çoğuluna "erbâb" denildiği gibi Farsça'da Hudâ'nın çoğulu da "hudâyân" ve lisanımızda da "tanrılar", rablar, ilâhlar, ma'budlar denilir. Çünkü bu isimler gerçek ma'bud -Allah- için kullanıldığı gibi, Allah'ın dışında gerçek olmayan bir nice ma'bud kabul edilen şeyler için de kullanıla gelmiştir. Eski Türklerde gök tanrısı, yer tanrısı; Yunanlılar'da güzellik tanrıçası, bereket tanrısı, vs olduğu gibi. Halbuki "Allahlar" denilmemiş ve denilemez. Manasındaki birlik ve özel isim olması nedeniyle Allah ne tanrı kelimesiyle ne de bir başka kelimeyle tercüme edilebilir.

    İslâm'ın temel ilkesi olan "Lâ İlâhe İllâllah" tevhid kelimesi, meselâ Fransızca'ya tercüme edildiği zaman "Diyöden başka diyö yok" Türkçe'ye aktarılmasında "İlâhtan başka ilâh yoktur." denir. O zaman da Allah kelimesi "ilâh" kelimesiyle tercüme edilmiş olur. Bu da yanlış bir tercümedir. Çünkü ilâh cins isimdir, Allah ise özel isimdir. Kelime-i Tevhid "tanrı" kelimesiyle Türkçe'ye çevrildiğinde aynı çarpıklık ve yanlışlık ortaya çıkar. "Allah" kelimesinin kökenini araştıran dil bilimcileri bu konuda birçok beyanlarda bulunmuşlarsa da en kuvvetli görüş; bu kelimenin Arapça olup herhangi bir kelimeden türetilmeden aynen kullanıldığı ve has bir isim olduğudur.

    Allah; kendi iradesiyle evreni yoktan var eden, ona belli bir düzen veren, gökleri ve yerleri ve bunlarda en küçüğünden en büyüğüne kadar canlıları yaratan, onlara hayat ve rızık veren, öldüren-dirilten, dilediğini dilediği şekilde idare ve tasarrufu altında bulunduran, varlığı bir başka etkenle değil, kendinden olan, her şeyi bilen, gören, işiten, yarattıklarında en ufak bir çarpıklık ve dengesizlik bulunmayan, herşeye gücü yeten, bütün mülkün gerçek sahibi, emir ve hüküm koymaya tek yetkili; övülmeye, itaat edilmeye, şükredilmeye gerçek lâyık, bir benzeri daha bulunmayan, bütün varlıkların, güneşin, ayın, gök ve yer cisimlerinin itirazsız itaat ettiği, boyun eğdiği, ismini ululadığı, ibadet edilmeye lâyık Hak mabud. Allah, mabud olduğu için Allah değil, Allah olduğu için mabudtur. Onun İlâh oluşu, ibadete lâyık oluşu, bir başka sebepten değil; kendi 'zat'ının yüceliğindendir. insanlar zaman zaman putlara, ateşe, güneşe, yıldızlara, millî kahramanlara veya hakkında korku ve ümit besledikleri herhangi bir şeye tapınmışlar; bu hâlleriyle de onları ilâh ve mabud edinmişler, bilâhare bunlardan cayarak, onları tanımaz ve tapınmaz olmuşlardır. O zaman da daha evvel mabudlaştırdıkları varlıkların mabudluk vasıfları yok olur. Hülâsa Allah'ın dışındakiler ancak insanların mabudlaştırmalarıyla mabud telâkki edilebildikleri hâlde Allah, bütün beşer ona inansa da, inanmasa da; ibadet etse de etmese de o, zatıyla Allah olduğu için ibadete lâyıktır. Beşerin inkârı onu Allah olmaktan uzaklaştıramaz.

    İnsanlık tarihi incelendiği zaman görülür ki, ilk devirlerden beri her asırda yaşayan insanlarda Allah fikri ve tapınma meyli; dolayısıyla bir dîni inanca eğilim vardır. Batılı dinler tarihi yazarlarının bir çoğuna göre bu duygunun var oluşu çeşitli arizî sebeplere bağlanmış ise de, müslüman âlimlerin genel kanaatlarına göre tamamen fıtrî ve doğuştandır. İlk insan olan Hz. Âdem'in yaratılışından önce Allah ile melekler arasında cereyan eden konuşmayı (el-Bakara, 2/30) ve bu konuşmada Âdem'in -insanın- Allah'ın halifesi olarak yaratılması hususunu düşündüğümüzde de anlarız ki; insan yaratılmadan evvel, onun mayasına Allah'a halife olacak özellikler verilmiştir. Bu da bize Allah'a bağlılığın ve din duygusunun fıtrî olduğunu bildirir. Hz. Peygamber'in (s.a.s.)

    "Her doğan insan, İslâm fıtratı üzere doğar, onu Mecusi, Hristiyan veya Yahudi yapan ana ve babasıdır." (Müslim, Kader, 25; Buhârî, Cenâiz:, 92; Ebû Dâvud Sünnet, 17) hadisi ve

    "Sizi karada ve denizde yürüten odur. Gemide olduğunuz zaman (ı düşünün): Gemiler içinde bulunanları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını, (bir daha kurtulamayacaklarını) sandıkları zaman, dini yalnız Allah'a halis kılarak Ona yalvarmağa başlarlar. And olsun eğer bizi bu (felâket) den kurtarırsan, şükredenlerden olacağız. (derler)." (Yûnus, 10/23)

    ayeti de keza Allah inancının -her ne suretle ortaya çıkarsa çıksın- insan ruhunun derinliklerinde var olduğunu ispat etmektedir.

    Nereye gidilmişse orada basit ve batıl da olsa bir dîne, bir tanrı fikrine rastlanmıştır. Geçmiş devirlerde çeşitli şekillerdeki putlara tapanlar, ateşi, güneşi, yıldızları kutsal sayanlar dahi bütün bunların üstünde büyük bir kudretin bulunduğuna, herşeyi yaratan, terbiye eden, esirgeyen bir varlığın mevcudiyetine inanmışlar, dış âlemde taptıkları şeyleri Ona yaklaşmak için birer vesîle edinmişlerdir." "Biz, bunlara, sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz." (ez-Zümer, 39/3) Cinsleri, devirleri ve ülkeleri ayrı, birbirlerini tanımayan toplumlarda inanç konusundaki birlik, dîn fikrinin umumî, Allah inancının da fıtrî olduğunu ispat etmektedir.

    Bunun içindir ki, her şeyi bilen ve yaratmaya kadir olan bir Allah'a inanmak, ergenlik çağına gelen akıllı her insana farzdır. İlâhî dinlerin kesintiye uğradığı dönemlerde yaşayan insanlar bile, akılları ile Allah'ın varlığını idrâk edebilecek durumda olduğundan, Allah'a îmanla mükelleftirler.

    Akıl ile Allah'ın bilinebileceğine, birçok ayet delîl olarak gösterilebilir. Bunlardan en dikkat çekici olanı, Hz. İbrahim'in daha çocukluk dönemlerinde iken parlaklıklarına bakarak yıldızı, ayı, güneşi Rab olarak kabul etmesi ancak daha sonra bütün bunların batmaları, ile zamanla yok olan şeylerin Rabb olmayacaklarını idrâk etmesi ve neticede gerçeği görerek "...ben, yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan varedene çevirdim ve artık ben Ona ortak koşanlardan değilim. " (el-En'âm, 6/79) ayetidir. Maturîdiyye mezhebine göre Allah'a iman, insan fıtratının icabıdır. Zira her insan evrendeki bu muazzam varlıklara bakarak bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. "Akıl ve nazar 'marifetullah'da kâfidir." derler. "Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah'ın varlığında şüphe mi vardır?" (İbrahim, 14/10) ayetini delil gösterirler. Eş'ariye imamları ise "akıl ve nazar 'marifetullah'da kâfi değildir." derler ve "Biz bir kavme peygamber göndermedikçe onlara azap etmeyiz. " (el-İsrâ, 17/15) ayetini delîl gösterirler. Netice olarak, semavât ve arzın yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve kâinatta meydana gelen insan gücünün dışındaki binlerce tabiat hadisesinin belli bir düzen içerisinde cereyan etmesinde her akıllının kabul edebileceği gibi, Allah'ın varlığını ispat eden delîller vardır. (el-Bakara, 2/164).

    Allah'ın zatı üzerinde düşünmek haramdır. Onun zatını idrak etmek aklen mümkün değildir. (Çünkü Allah'ın hiçbir benzeri yoktur. Hiçbir şey O'na denk değildir.) (İhlâs, 112/1-5). Gözler Onu idrak edemez, (el-En'âm, 6/103). Çünkü aklın ulaşabildiği ve kavrayabildiği şeyler ancak madde cinsinden olan şeylerdir. Allah ise madde değildir. Duyu organlarımızla tespitini yaptığımız ve hâlen yapamadığımız eşyanın tümü noksanlıklardan uzak olan bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Yaratılan ise yaratıcısının ne parçası, ne de benzeridir. Allah'ın varlığına inanmak, her müslümanın ilk önce kabul etmesi gereken bir husustur. İslâm ıstılâhına göre inanmak ise Allah'ın varlığına, birliğine, yani, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve inanılması gereken diğer hususlara (Allah'a, Allah'ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kaza ve kadere, öldükten sonra diriltmeye) tereddütsüz iman etmek ve bunu kalp ile tasdik etmektir. İnanan insana mümin, inanmayana ise kâfir denir. Akıl sahibi olan her insanın, Allah'ın varlığına inanması gerekir. Allah'ın varlığına inanmak, insan fıtratının icabıdır. Allah'ın varoluşu vaciptir, zarûrîdir. Varlıklar vücud bakımından üç türlüdür:

    a) Vâcibu'l-Vücûd: Varlığı mutlak gerekli olan, olmaması mümkün olmayan varlık. Bu da sadece Allah Teâlâ'dır.

    b) Mümkinu'l-Vücûd: Varlığı mümkün olan, yani, varolması da, olmaması da mümkün olan varlıklardır ki Allah'ın dışında tüm yaratıklar böyledir .

    c) Mümteniu'l-Vücûd: Varlığı mümkün olmayan. Allah'ın eşi ve benzerinin olması gibi. Allah'ın eşi ve benzerinin olması mümkün değildir.

    Allah, bizatihi (kendi kendine) ve bizatihi (kendiliğinden) Allah'tır. Kur'an'da Allah hakkında varid olan birçok vasıflar onun bir cisim olduğunun delili değil, ancak ona ait mecazi vasıflamalardır. (bk: 5/69; 38/75; 39/67; 54/14; 2/109, 274; 6/52; 18/27 ayetler) Bu sıfatlarla Allah'ı cisimlendirme veya bir başka varlığa benzetme sözkonusu değildir.

    Bütün yaratıkların ilâhı bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. O rahman ve rahîmdir. (2/163). Üçyüzaltmış putu kendilerine ilâh kabul eden Mekkeli müşrikler, bu muazzam âlemin bir tek ilâhı olduğu gerçeğini duyunca hayret etmişler, "Ey Muhammed! bu kadar insanlara bir ilâh nasıl yetişir." demişlerdi. Müşriklerin maddeci görüşlerini reddedip Allah'ın tek yaratıcı olduğuna, varlığının isbatına delil olacak birçok âyetlerden biri de şudur:

    "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde ta, sıyıp giden gemilerde, Allah'ın gökten su indirip onunla ölmüş olan yeri dirilterek üzerine her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah'ın varlığına ve birliğine) delîller vardır. " (el-Bakara, 2/164)

    Her insan, kâinattaki bu muazzam ve mükemmel varlıklara bakarak, bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. Bir bilginin kesinlik kazanması için o konuda ispat edici deliller aranır. Allah'ın varlığı hakkında da bilgimizin kesinlik kazanması için birçok deliller vardır. Bu deliller, aklî ve naklî deliller olmak üzere iki grupta toplanabilir.

    A) Aklî deliller

    1. Hudûs (sonradan varolma) delilleriyle Allah'ın varlığını ispat.

    Bu âlem, yok iken sonradan var olmuştur. O halde, başlangıcı olmayan bir var ediciye muhtaçtır. Varlığı ve yokluğu kendinden olmayan bu âlemin, varlığını yokluğuna tercih eden bir mucide ihtiyacı vardır. O mucidin de varlığının kendinden olması; Vâcibu'l-vücud olması gerekir. Bir başka yaratıcıya muhtaç olmadan varlığı kendinden olan tek varlık ise Allah Teâlâ'dır. bu halde bu âlem vâcibu'l vücud olan bir yaratıcıya muhtaçtır. Bu delîli de iki maddede inceleyebiliriz:

    a) Cisimlerin sonradan yaratılması esasına dayanan delil. Kelâm âlimleri bu delîli şöyle açıklarlar: Bu âlem, suretiyle ve maddesiyle hâdistir (sonradan varolmuştur). Her hâdis (sonradan varolan) mutlaka bir muhdise (mucide) muhtaçtır. O halde bu âlem de bir muhdise muhtaçtır. O da yüce Allah'tır. Bu âlemin sonradan yaratıldığı gözlem ve aklî delillerle ispat edilmiştir. Söyle ki:

    Âlem; (Evren) cevher ve arazlardan meydana gelmiştir. Ârâz, cisimlere ârız olan hareket, sükûn, ictima (birleşme), iftirâk (ayrılma) hâlleridir. Bu hâllere "ekvân-ı erbaa (dört oluş) denir. Ekvân-ı erbaa, cisimlere değişik hâl ve şekiller veren sıfatlardır. Bu sıfatların hepsi sonradan varolmuştur. Sükûndan sonra hareket, karanlıktan sonra aydınlık, beyazlıktan sonra siyahlık hâllerinin oluştuğu gibi. Bu ârâzlar yok olduktan sonra görülmezler. Görülmemeleri hâdis olduklarının, yani sonradan yaratıldıklarının delilidir. Hâdis olmasaydılar, vacip (varlığı kendinden) olmaları gerekirdi. Vacip olsaydılar bu defa da, zıdlarının gelmesiyle yok olmamaları gerekirdi. Halbuki zıdları gelince yok oluyorlar. O halde vacip değil, hâdistirler. Hâdis oldukları sabit olan ârâzlar, kendileriyle birleştikleri cevherlerin de hâdis olduklarının delilidir. Çünkü hâdis, ancak kendisi gibi hâdis olan cisimle birlikte olur. Cevherler (cisimler) de mutlaka bu dört durumdan birisiyle birliktedirler. O halde cevher ve ârâzlardan ibaret olan bu evren hâdistir sonradan yaratılmıştır. Her hadisin de bir muhdise ihtiyacı vardır. O muhdis ise; bu âlem cinsinden olmayan varlığı zatının icabı, yani Vâcibu'l-Vücud olan mutlak kemâl sahibi Allah Tebârek ve Teâlâ'dır.

    Bu âlemi yaratan varlık; Vâcibu'l Vücud değilse Mümkiniu'l-Vücud'tur. Yani vücudu sonradan yaratılmıştır. O hâlde o da, varlığında başka bir yaratıcıya muhtaçtır. Şayet o yaratıcı da bu mucit gibi başka bir yaratıcıya muhtaç ise; yaratıcılar zincirinin böylece sonsuzluğa doğru silsile hâlinde devam edip gitmesi gerekir. Böyle bir teselsül ise batıldır, mümkün değildir. Varlığı farzedilen bu yaratıcılar silsilesinin bir noktada durması ve başkasına muhtaç olmayan, her bakımdan mükemmel, varlığı zâtının gereği olan bir yaratıcıya dayanması şarttır. Bu varlık, âlemin yaratıcısı olan Allah'tır.

    b) İhtirâ (İcat Etme) delîli. Gökler ve yer, bitki ve hayvanlar yoktan var edilmiştir. Her yoktan var olunana da bir var edici gerekir. Bu âlemin de bir var edicisi vardır. O da Allah'tır. Âlemde gördüğümüz herhangi bir bitki veya hayvan sonradan varolmuştur. Her birinin varlığının bir başlangıcı vardır. Cisimlerde zamanla hayat idrak, akıl gibi hâller icat olunuyor. İlliyet kanununa göre her icat olunan şeye bir icat eden gerekir. Çünkü hayat, idrawek ve akıl gibi durumlar kendiliğinden var olmazlar. Mutlaka bir yaratıcıya muhtaçtırlar. O da, varlığının başlangıcı ve sonu olmayan, herşeyi bilen ve herşeye güç yetiren Allah 'tır

    c) Terkip delili. Bu âlem mürekkep (parçaları bir araya getirilmiş olan) bir varlıktır. Terkip olunan her varlık, kendinden önce varolan bir terkip ediciye muhtaçtır. Terkip olunan varlık, parçalardan meydana gelir. Parçalar, bütününden önce vardır ve ondan ayrı şeylerdir. O halde, terkip bulunan varlık yok iken, daha sonra parçalarının birleştirilmesiyle sonradan yaratılmıştır. Her sonradan yaratılan gibi o da bir yaratıcıya muhtaçtır. Bu yaratıcı, terkip edilen ve kendinden başkasına muhtaç olan bu âlem cinsinden olamaz. Aksi halde yaratıcıların teselsülü gerekir. Teselsül ise batıldır. O hâlde bu yaratıcı, varlığında başkasına muhtaç olmayan ezelî bir varlıktır. O da, Vâcibu'l-Vücud olan Allah'tır.

    2. İmkân Delîli

    a) Bu âlem, varlığı da, yokluğu da mümkün olan bir varlıktır. Her mümkün, varlığını yokluğuna tercih eden bir kuvvete muhtaçtır. Bu âlem de, var olabilmek için böyle bir müessir kuvvete muhtaçtır. O kuvvet de bu âlemin dışında, vücudu zatından olan bir varlıktır. O da Allah'tır.

    b) Hakîkatta bir mevcut vardır. Bu mevcut, ya varlığı zatındandır ya da varlığı ve yokluğu mümkün olandır. Varlığı zatından ise; bu özelliğe sahip olan yalnız Allah'tır. Bu mevcut, varlığı mümkün olan ise; mümkün olan varlığın mevcûdiyeti zatının icabı olmadığından, var olabilmesi için, varlığını yokluğuna tercih eden bir müreccihe-yaratıcıya ihtiyaç vardır. O yaratıcı-müreccih ise Allah'tır.

    c) Âlemde görülen madde daima hareket hâlindedir. Maddenin hareket hâlinde olması ilmen ispat edilmiştir. Madde ve maddedeki hareketin mucidi kimdir? Maddeciler, madde ve ondaki hareketin ezelî olduğunu söylerler. Oysa maddedeki bu hareket, bir evvelki hareketin neticesidir. O da bir evvelkinin... Bu hareketler silsilesi sonsuzluğa doğru devam edip gidemez. Bu hareket silsilesinin bir noktada durması ve ilk hareketin, vücûdu vâcip olan bir illete, bir hareket ettiriciye dayanması zarûrîdir. O da herşeyin yaratıcısı olan Allah'tır.

    3. İbdâ' ve İllet-i Gâiyye Delîli. içinde bulunduğumuz âleme dikkatle bakacak olursak, onun çok güzel ve çok mükemmel olarak ve daha önce bir benzeri olmadan vücuda getirildiğini görürüz. Gökyüzü, güneş, ay, hülâsa canlı-cansız her varlık bir amaç için yaratılmıştır. Âlemde varolan hiçbir eşya faydasız, maksatsız ve boş yere yaratılmamıştır. Bu âlem bir güzellik, gaye ve vesîleler toplumudur. Âlemde en değerli varlık olan insan, rastgele vücuda gelmiş, sebepsiz ve gayesiz bir varlık değildir. Her azasıyla güzel, mükemmel, faydalı ve maksatlıdır. İnsanın yaratılışı güzel ve mükemmel olduğu gibi, yaratılış gayesi de Allah'ı bilmek, tanımak ve O'na ibadet etmektir. İnsanın olduğu gibi, canlı-cansız her mevcudun da varlığının bir gayesi, hikmet ve faydası vardır. İşte âlemde görülen canlı ve cansız varlıklardaki ibdâ ve gayeler manzumesi; bütün bunları icat edip yaratan bir yaratıcının varlığını, aynı zamanda o varlığın ilim ve kudret sahibi bir ilâh olduğunu isbat eder. Her şeyi bir maksada göre yaratan bu varlık, Vâcibu'l-Vücud olan Yüce Allah'tır. Kur'an-ı Kerîm'de bu delîli dile getiren bir çok ayet vardır. (Bakara, 2/22, Nebe', 78/6-16, ...)

    Netice olarak diyebiliriz ki; inat ve garazdan uzak her sâlim akıl sahibi, Allah'ın kendisine lûtfettiği aklı kullanarak esere bakıp müessiri, binaya bakıp bânîsini, yaratılmışlara bakıp yaratıcısını keşfedebilir. Bunun için Allah, Kur'an'ın bir çok yerinde, zatının varlığına delil olabilecek eserlere bakmalarını, onun üzerinde düşünmelerini, akletmelerini istemektedir. Aklı delillere ilâveten Allah'ın varlığını isbat eden naklî delillere de kısaca göz atalım.

    B) Naklî Deliller:

    Naklî delillerden kastımız, Allah'ın varlığını dile getiren ve üzerinde düşünmemizi isteyen Kur'an ayetleridir. Sayıca bir hayli kabarık olan bu ayetlerden sadece birkaç tanesini zikredeceğiz:

    1. "Biz yeryüzünü bir beşik, dağlan da onun için birer kazık kılmadık mı? Sizi çift çift yarattık, uykunuzu dinlenme vakti kıldık, geceyi bir örtü yaptık, gündüzü geçimi sağlama vakti kıldık, üstünüze yedi kat sağlam gök bina ettik, parlak ışık veren güneşi varettik, taneler, bitkiler ve ağaçları sarmaş-dolaş bahçeler yetiştirmek için yoğunlaşmış bulutlardan bol yağmur indirdik." (Nebe', 78/6-16).

    2. "Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah'ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutlan döndürmesinde, düşünen kimseler için deliller vardır." (el-Bakara, 2/164).

    3. "Allah'ın göğü yedi kat üzerine nasıl yarattığını görmez misiniz? Aralarında Ay'a aydınlık vermiş ve güneşin ışık saçmasını sağlamıştır. Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirdi. Sonra yine oraya geri çevirecek ve tekrar çıkaracaktır. " (Nûh, 71/15-18).

    4. "Şimdi gördünüz mü attığınız meniyi?"

    "Siz mi onu yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz? Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve bizim önümüze geçilmiş değildir. (Size böyle ölümü takdir ettik) ki sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir biçimde yaratalım. Andolsun, ilk yaratmayı bildiniz, (bunu) düşünüp ibret almanız gerekmez mi? Ektiğinizi gördünüz mü? Siz mi onu bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık, hayret ederdiniz. 'biz borçlandık, doğrusu biz yoksun bırakıldık! (derdiniz). İçtiğiniz suya baktınız mı? Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. , Şükretmeniz gerekmez mi? Çaktığınız ateşi gördünüz mü? Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz? Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık. Öyleyse Ulu Rabb'inin adını yücelt. " (el-Vâkıa, 56/58-74).

    5. "Yer ve gökleri yaratan Allah Teâlâ'nın varlığında şüphe edilir mi?" (İbrahim, 14/10).

    6 "Andolsun onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka 'Allah' derler, 'Hamd Allah'a lâyıktır.' de. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar. " (Lokman, 31/25).

    7. "Sen yüzünü, Allah'ı birleyici olarak doğruca dîne çevir: Allah'ın yaratma kanununa (uygun olan dîne dön) ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez. işte doğru dîn odur. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Rûm, 30/30).

    ALLHA'IN SIFATLARI:

    İslâm'da iman esaslarının ilk ve en mühim şartı Allah'a imandır. Allah'a iman ise; yalnız Allah'ın mücerret zat-ı ilâhisine inanmakla olmayıp, aynı zamanda o yüce varlığın zatı hakkında vacip olan "Kemâl sıfatlarıyla", yüce zatına vasfedilmesi mümkün olmayan "noksan sıfatlara" ve zat-ı ilâhisi hakkında inanılması caiz olan sıfatlara toptan ve tafsilatlı olarak inanmakla olur. Zatî ve sübûtî sıfatlar olarak iki bölümde ele alınan bu sıfatlar sırasıyla şunlardır:

    Zatî Sıfatlar

    1. Vücut. Bu sıfat, Allah'ın var olduğunu ifade eder. Allah vardır ve en büyük varlık O'dur. O'nun varlığı, herşeyin varlığından daha belirgindir. Allah olmasaydı hiç bir şey var olmazdı. Kâinatın varlığı O'nun varlığına en büyük şahittir. Âlemde hiçbir şey kendi kendine var olmuş değildir. Hiçbir şey ne kendi kendine var olabilir, ne de yok olabilir. Halbuki çevremizde sayılamayacak kadar varlık vücuda gelmekte ve yok olmaktadır. En ufak çarpıklık olmaksızın, en ince hesaplarla var olan ve varlığını çarpıcı özellikleriyle devam ettiren bu âlemin tesadüflerle ortaya çıkması ve varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Bütün bunlar, bu âlemi var eden, yok eden, kuvvet ve hikmet sahibi bir yaratıcının varlığının şüphe götürmez delilleridir .

    Allah'ın varlığı, başka bir varlık vasıtasıyla olmayıp; ilâhî vücudu, zatının gereğidir. Vücudu zatının icabı olduğu içindir ki; Allah'a "Vâcibu'l Vücud" denmiştir. Allah'ın zatının ve sıfatlarının hakikatini anlamak; sıfatlarının zatının aynı mı, yoksa ondan ayrı, ona zıt bir şey mi olduğu hususunu kavrayabilmek aklen mümkün değildir. Allah'ın ilâhî vücudu ister zatının aynı, ister gayrı olsun, her mükellefe vacip olan husus; Allah'ın var olduğuna inanmaktır. O'nun varlığına inanmamızı gerektiren akli ve naklî delilleri yukarıda izah ettik.

    Vücudun zıddı olan yokluk, Allah için mümkün değildir. Yokluk, Allah için muhâl olan noksan sıfatların birincisidir. Allah'ın yokluğu ne geçmişte, ne de gelecekte mümkündür.

    2. Kıdem. Allah Teâlâ, varlığı, zatının icabı olduğu için kadîmdir, ezelîdir. Geçmişe doğru ne kadar gidilirse gidilsin, Allah'ın var olmadığı bir zaman düşünülemez. Eğer Allah kadîm-ezeli olmasaydı, hâdis- (sonradan var olmuş) olurdu. Sonradan var olan her şey, kendisini icat eden bir (muhdise)- yaratıcıya muhtaçtır. Aksi takdirde yok olan bir şeyin varlığını yokluğuna tercih eden bir yaratıcı olmadan meydana gelmesi gerekirdi ki; bu durum bütün düşünürlere göre batıldır. Allah kadîm olmasaydı, var olmak için kendinden başka bir yaratıcıya muhtaç olurdu. Halbuki Allah'ın vücudu, zatının icabıdır. Yani varlığı kendindendir. Bir şeyin bir anda hem var, hem de yok olması ise mümkün değildir. Öyleyse Allah hâdis değil, kadîmdir.

    Kıdem sıfatının zıddı "Hudûs-sonradan var olma" sıfatıdır. Allah kadîm olduğu için O'nun hâdis olması aklen mümkün değildir.

    3. Bekâ. Allah ebedîdir, varlığının sonu yoktur. O daima vardır. Varlığı kendinden olduğu için O, hem kadîm ve eze!î; hem de bakî ve ebedîdir. "O, evvel ve ahirdir." (el-Hadîd, 57/3), "Kâinattaki her şeytani -yok olucudur. Celâl ve İkram sahibi olan Rabb'im -zatı bakî'dir- ebedî'dir-. " (er-Rahman, 55/27) Bu ayet-i kerimeler, Allah'ın bakî olduğunun delilleridir. Allah'ın vücudunu harici bir kuvvet yok edemez. Çünkü kadîm olan Allah'ın dışındaki tüm kuvvetler hâdistir (sonradan yaratılmıştır.) Hâdis olan bir kuvvet ise, kadîm olan zatın vücudunu yok edemez. Zira vacibü'ı-vücud olan Allah, kudret sahibi olup; bütün eksik sıfatlardan uzaktır. Varlığını devam ettirememe acizliktir. Acizlik ise noksanlıktır. Allah noksanlıktan münezzehtir. O'nu yok edecek bir kuvvet tasavvur edilemez, öyleyse Allah bakîdir, varlığının sonu yoktur.

    Bekâ'nın zıddı "fena (bir sonu olmak)"dır. Allah'ın fânî olması ise aklen muhaldir.

    4. Muhalefetü'n li'l-Havâdis. (Sonradan vücut bulan varlıklara benzememe). Allah zat ve sıfatı ile sonradan yaratılmış olan hiçbir şeye benzemez. Bu sıfatın zıddı olan benzerlik, Allah hakkında akla aykırıdır, mümkün değildir. Sınırlı olan aklımızla Allah'ı nasıl düşünürsek düşünelim, hayâlimizde nasıl canlandırırsak canlandıralım, O, bizim düşündüklerimizden hayal ve tasavvurumuzdan geçirdiklerimizin hepsinden başka ve hiçbirine benzemeyen ilâhî bir varlıktır. Hayalimizden geçirdiğimiz bütün varlıklar, yok iken sonradan var olan, varlığı, bir başkasının varlığına muhtaç olan ve sonunda yok olmaya mahkûm, noksan varlıklardır. Allah ise her türlü noksanlıklardan uzak mükemmel ve mukaddes bir varlıktır. Böyle yüce bir varlık, önce yok iken var olan sonra yine yok olacak hiçbir varlığa benzemez. Allah kendi zatını "O 'nun benzeri yoktur. O, herşeyi işitici ve görücüdür. " (eş-Şûrâ, 42/11) ayetiyle vasıflandırmıştır. Peygamberimiz de (s.a.s.), "Allah aklına gelen her şeyden başkadır." buyurmuştur. Allah, sonradan olanlara benzeseydi, bu takdirde hâdis yani başkasına muhtaç bir varlık olurdu. Kadim ve bakî olan bir varlık ise hâdis olamaz. Başkasına benzemeye muhtaç olan bir varlık, benzediği varlığın ve diğer varlıkların yaratıcısı olamaz. Allah, tek yaratıcı olduğuna göre, yarattıklarına benzemez ve muhalefetü'n li'l-havâdis sıfatıyla muttasıfdır. Bu sıfat aynı zamanda, Allah'ın, diğer varlıklarda bulunan cisimlik, cevherlik, arazlık, parçalardan bir araya gelmek, yemek, içmek, oturmak, uyumak, kederli ve sevinçli olmak gibi sıfatlardan da uzak olduğunu ifade eder." (Fetih, 48/10; er-Rahman, 55/27; Tâhâ, 20/5). ayetlerinde geçen "Allah'ın eli", "Allah'ın yüzü", ''Allah'ın arşı istiva-istilâ etmesi" gibi maddî varlıklara ait sıfatların Allah hakkında kullanılmış olması, Allah'ın başka varlıklara benzediğinin delili değildir. Bu kelimelerin hepsi mecazî anlamındadır. Allah'ın eli: Allah'ın kudreti; Allah'ın yüzü: Allah'ın zatı manasında kullanılmıştır.

    5. Kıyâm Binefsihi. Her şey, kendi dışında bir varlığın yaratmasına muhtaç olduğu halde, Allah, başka bir zata ve mekana muhtaç olmadan kendi kendine vardır. Bu sıfatın zıddı olan "mutlak ihtiyaç" Allah hakkında muhal olan noksan bir sıfattır. Âlemde bulunan her varlık, yar olmasında ve varlığının devamında bir yaratıcıya muhtaçtır. Hiç bir şey kendi kendine var olmamıştır, varlığı sonradan vücûda gelmiştir. Buna mukabil Allah'ın varlığı kendi zatı'nın gereğidir, var olmasında, kendinin dışında bir başka varlığa muhtaç değildir. Zatı düşünüldüğü zaman, vücudu da zatıyla beraber düşünülür. Ne zatı vücudundan, ne de vücudu zâtından ayrı tasavvur edilemez. Kâinatın var olması, kendinden evvel var olan, ezeli ve ebedî bir yaratıcı sayesindedir, O'da Allah'tır. Allah yaratıcıdır, diğer varlıklar ise yaratılandır. Yaratıcı, yaratılana muhtaç olamaz.

    "Ey insanlar! Siz, Allah'a muhtaçsınız. Allah ise -her şeyden- müstağnîdir (muhtaç değil), öğünmeye lâyık olandır." (Fâtır, 35/15)

    "Şüphe yok ki Allah, bütün âlemlerden müstağnîdir." (el-Ankebut, 29/8).

    6. Vahdâniyet. Allah'ın her yönden bir olduğunu bildiren vahdaniyet, bir kemal sıfatı olduğu için, bu sıfatın zıddı olan "birden fazla olmak, bir ortağı bulunmak", Allah hakkında mümkün olmayan bir sıfattır. Allah birdir, ortağı ve benzeri yoktur. Bütün semayı dinlerdeki inanç esaslarının temelini "Allah'ın birliği" sıfatı oluşturur. Bu inanca "Tevhîd Akîdesi" denir. Tevhid akidesine dayanmayan hiç bir inanç, güzel is, Allah katında makbûl değildir. En son ve en mükemmel din olan İslâmiyet de bu inancı temel kabul etmiş ve bütün insanları öncelikle bu temel inanca çağırmıştır. Çünkü Allah, bütün âlemlerin, bütün varlıkların ve bütün insanların Rabb'ıdır. Her şeyi yaratan, rızkını vererek besleyen, büyüterek kemâle erdiren yalnız O'dur. O'nun ortağı, oğlu veya kızı yoktur. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun eşi ve benzeri olamamıştır. Bu inanç ile İslâmiyet insanları Allah'ın dışındaki varlıklara kul köle olmak zilletinden kurtarmış, onlara mutlak istiklâllerini iade etmiş. Allah'ın birliği fikrini zedeleyen her türlü kölelik zihniyetini yasaklamış, tabiat kuvvetlerine ibadeti, insanın insana köle ve esir olma despotluğunu ortadan kaldırmış, Allah'tan başkalarını rab edinmeyi en büyük günah ve şirk kabul etmiştir. Böylece İslâmiyet, dünyaya akıl, ruh ve ahlâk sahalarında olduğu kadar, fizikî sahada da tam bir özgürlük müjdelemiş; tevhîd akidesiyle bütün insanların tek bir mabûdu olduğunu, dolayısıyla beşeriyetin de bir ana ve babadan meydana geldiğini ifade ederek "beşer ırkında birlik" fikrini telkin etmiştir. Her müslüman Allah'ın bir olduğunu söylemeli ve bu inancını Allah'tan başkasına ibâdet etmemekle, ibadetine dolaylı olarak da olsa hiçbir şeyi veya kimseyi ortak koşmamakla ispat etmelidir. Bu noktada, sözü ile ibadetindeki birlik ruhu aynı olmalıdır. Allah'ın birliğine delil olan ayetlerden bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:

    a) "De ki: O Allah birdir. Allah Sameddir. (Her şey varlığını ve varlığının devamını O'na borçludur. Her şey O'na muhtaçtır. O, hiç bir , şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O'dur). Kendisi doğurmamıştır ve (başkası tarafından)doğurulmamıştır. Hiçbirşey O'nun dengi olmamıştır." (İhlâs, 112/1-4) .

    b) "De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır." (Kâfirûn, 109/1-6).

    c) "Allah'tan başka bir yaratıcı var mıdır?" (Fâtır, 35/3).

    d) "O'nunla birlikte hiçbir ilâh yoktur. (Eğer olsaydı) muhakkak ki her tanrı kendi yarattığını kabullenir (ve korur) ve mutlaka kimisi de diğerine galebe ederdi." (Mü'minun, 23/91)

    e) "Eğer her ikisinde (yer ve gökte) Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, her ikisi de harap olurdu." (el-Enbiyâ, 21/22).

    Allah, zatında, ilâhlığında, mabud ve yaratıcı oluşunda birdir. Ondan başka yaratıcı yoktur. Kâinatı bizzat yaratmaya, yaşatmaya, yok etmeye gücü yetmeyen bir zat Allah olamaz. Bunun içindir ki ikinci bir Allah'ın varlığına imkân yoktur. Çünkü iki Allah olduğu farzedilse, bu iki Allah'tan biri kâinatı yalnız başına yaratmaya muktedir ise, diğeri zâid-fazla olmuş olurdu. Bunun aksine, yalnız başına kâinatı yaratmaya muktedir değilse, bu durumda da aciz-güçsüz olurdu. Aciz ve zâit olan bir zat ise Allah olamaz. Bu nedenle Allah vardır ve birdir.

    Sübûtî Sıfatlar

    7. Hayat. " Allah hayat sahibidir. " (Âl-i İmrân, 3/2). Bu sıfat, Allah'ın zatına vacip olan sıfatlardandır. Fakat Allah hakkında vacip olan bu sıfat, mahlûkatta görülen ve maddenin ruh ile birleşmesinden doğan geçici ve maddi bir hayat olmayıp ezelî ve ebedîdir. Allah hakkındaki vücut sıfatının kamil olması, O'nun diri olmasıyla mümkündür. Hayatın zıddı ölümdür. Ezelî olan Allah hakkında ölümü düşünmek, akla aykırıdır. Bir varlık hem ezelî, hem de ölümlü olamaz. İlim, irade, kudret ve diğer kemâl sıfatlarını zatında bulunduran Allah'ın diri olması zaruridir. Çünkü ölünün âlim, her şeye güç yetiren, işitici, görücü olması düşünülemez. Ölüm, bir noksanlık sıfatıdır. Allah ise noksanlıklardan uzaktır. O hâlde Allah'ın hayat sahibi olduğu bir gerçektir. Bu sıfat, ancak Allah'ta ezelî ve ebedîdir.

    "Ölmek şanından olmayan, daima hayat sahibi (olan Allah)'a dayanan. " (el-Furkan, 25/58).ayeti ve benzeri ayetler Allah'ın, hayat sahibi olduğunu ifade eder.
  • ABDULKERİM SURUŞ

    Hoşgörülü Laiklik, Yerini Çatışmacı Laikliğe Bırakırken

    Farsça’da sekülarizmi açıklamak için tam karşılık olabilecek bir kelimemiz yok. Hatta Latin dilleri dışında hiçbir lisanda bu kelimenin muadili olacak bir kelime yoktur. Araplar da bu kelimeye karşılık olacak bir kavram bulamadılar. Daha çok şu anki Frenk haliyle onu kullanmayı tercih ettiler. Elbette ki Farsça’da “dünyevilik” gibi kavramlar önerildi (yani dünya hayatını eksen almak). Arapça’da da sekülarizmin karşılığı olarak kullanılan “ulmâniyyet” kelimesinin “ilm (bilim)”den mi, yoksa “âlem (dünya)” kelimesinden mi geldiği tartışmalıdır.
    Latin dillerinde sekülarizm, “sekulum” kökünden geliyor. Yani hemen şimdi ve burada olan. Yani ölümden sonraki dünya değil, bu dünya. Daha üstün bir dünya değil, mevcut dünya. Şu halde aslında sekülarizm, bir dünyanın ispat ve öteki dünyanın reddidir. Bunun anlamı şudur ki, bütün dikkatimizi şu anda yaşadığımız yeryüzüne ve doğaya ait bu dünyaya vermeliyiz. Bu dünyayı keşfetmeli ve onu tanımalıyız. Ölümden sonraki ve daha üstün (doğa ötesi) bir dünya ile işimiz olmamalıdır. Genel olarak sekülarizm, bir yandan zühdü reddeder, öte yandan da dünyevi nimetlerden yararlanmayı yerleştirir. Bütün anlamları, ahirete ve doğa ötesine önem vermemeye yöneliktir.
    Biz zorunlu olarak böyle bir kavramla tanışmadığımız için ona karşılık gelecek bir kavramımız da olamadı. Dolayısıyla sekülarizm, bizim aramızda zihinsel ve pratik bir hareket de ortaya çıkaramadı.Ama Batı’da sekülarizm, doğal bir zemin bulabildi ve bütün bir Batı uygarlığına gölgesi düşen ağaç haline gelebildi. Şu anda bile Batılılar bu gölgenin altında yaşıyorlar. Baktığımızda, İslam edebiyatında sekülarizmin bazı boyutlarıyla yakın ilişkisi olan yahut en azından sözlük kökeni itibariyle ona yakın duran iki kavram bulacağız. Bunlardan biri, Fransızca “dure” ve İngilizce “duration” kelimeleriyle hem görünüş, hem de köken itibariyle ortak yönü bulunan “dehr”dir.
    “Dehr” kelimesi Kur’an’da da geçer. Buna göre inkârcılar, kendi başlarına dünyaya geldiklerini ve yine kendi başlarına dünyadan ayrıldıklarını söyler ve “Bizi ancak dehr (zaman) yok eder.” derler. Bundan başka bir sebep bulmazlar. Tanrı yoktur, doğa ötesi yoktur, gaybi güçler yoktur. Bizi büyütüp yetiştiren ve sonra da yok eden sadece bu zaman ve bu dünya vardır.
    Hayyam’ın şiirinde bu anlamla karşılaşıyoruz:
    Yaratılış feleği bir kadeh yapar
    Kaldırır, yüz şefkatli buse kondurur
    Dehr (zaman) testicisi öylesine latif şu kadehi
    Yapar ama yine de alır yere çalar
    Dehr, yani zaman ve devrenin, zamanın önemli yer tuttuğu bir kavram olarak sekülarizm kelimesiyle tam münasebeti vardır. Bununla birlikte seküler kişilere “dehrî” denmesini tabii ki önermiyorum. Çünkü bu lakap, Arapça ve Farsça’da ve dinî muhitte kâfirlikle eşdeğerdir. Hatta hakaretten de uzak değildir. Sonuçta filozoflar da içinde yaşadığımız doğal hayatın ayırtedici özelliğinin, zamanlı olması olduğuna inanırlar. Doğa ötesi âlemi ise zamansız olarak niteler veya “lâ zaman, lâ mekân” şeklinde adlandırırlar. İngilizcede “temporal order” zamanlı mertebeyi, “eternal order” ise zamansız mertebeyi ifade eder. “Temporal”, “sucular” ile eşanlamlıdır. Her ikisi de dünyaya ait, yere ait, zamana ait, doğaya ait, maddeye ait anlamlarını içerir. İster maddeye ait deyin, ister zamana ait hiç fark etmez. Çünkü doğa ötesi dünyada ne madde vardır, ne de zaman. İlahiyatçı filozoflara göre bunun sebebi, zamanın, maddenin ve maddenin hareketinin çocuğu olmasıdır. Bundan dolayı sekülarizm, zamanların âlemi olan madde dünyasına ait olmayı ve ona odaklanmayı ifade eder.
    Sekülarizmin manasına yakın ikinci kelime ise asr’dır. Asr, Kuran’da Asr suresinde geçtiği gibi, zaman kategorisiyle ilişkilidir ve onunla sağlam bir bağı vardır. Allah Teâlâ bu surede asra yemin eder: “Asra andolsun ki, insanoğlu zarardadır; iman eden ve iyi işler yapanlar hariç.” Müfessirler asr’ın anlamı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Kimisi gayet sade olarak asr’ın öğleden sonra, ikindi olduğunu söyler. Allah’ın sabaha ve akşama yemin etmiş olmasına dayanarak ikindiye de yemin edebileceğini öne sürerler. Ama kimisi de buradaki asr’ın zaman olduğunu düşünür.
    Sola meyyal bir din adamı, bu sure üzerine yazdığı tefsirde “asrın anlamlarından birinin “baskı” olduğunu söylemişti. Ona göre Allah, “baskı”ya yemin ediyordu. “Baskı”dan kastedilen de, tepeden inip toplumu ıslah edecek olan devrimdi!
    Bu ifrat ve tefritleri bir kenara bırakırsak galiba “zaman”, “asrın anlamını en iyi karşılayan kelimedir. Gerçekte Allah, mü’min olmayanların elindeki bir silahı onlardan alıyor ve zamanın, tıpkı güneş ve ay gibi kendi yarattığı bir şey olduğunu söylüyor ve ona yemin ediyor.
    Zaman, yemin etme makamına ve hürmetine sahip olmasına rağmen aynı zamanda, mahlûk olma sınırından hâlik olma sahasına da adım atamaz.
    Felsefe tarihine, kelam tarihine aşina olanlar kesin olarak rastlamışlardır ki, filozoflarımız ve kelamcılarımız dinî meselelerden söz ederken mutlaka iki şekilde tartışırlar. Bunların biri akli, diğeri ise naklidir. Nakli olan için Peygamber’in sözlerine ve getirdiklerine, din önderlerinin görüşlerine bakarız. Akli olan içinse ayetlere ve rivayetlere müracaat etmeden kendi aklımıza dayanırız. Nasıl anladığımıza ve aklımızın bize ne söylediğine bakarız. Burada kullanıldığı şekliyle akli kavrayış, günümüzdeki seküler akıl kavramına çok yakındır. Yani dinin buyruğu altında olmayan ve dünya meseleleri hususunda kendisi fetva vermek isteyen akıl demektir. Aklı nakil karşısına koyduğumuzda kastedilen, vahiyden bağımsız akıldır. Bu da seküler insanın gönül bağladığı şeyin ta kendisidir. Bu vasıflara bakarak çıkaracağınız sonuç şudur ki, sekülarizm, bir boyutuyla pratik, hayata dair ve yaşama odaklanmış bir şeydir; bir boyutuyla da akla dayalı ve düşünceye odaklanmış bir şey.
    Yaşama odaklanmış boyutunda gönlün hayattan tat almasını ister. Düşünce boyutunda ise bizzat kendisi anlamak, yargıda bulunmak ve vahyin mantığını izlememek vardır. Bir toplum, bu kavramları gerçekleştirme iradesini sergilendiğinde buradan sekülarizm doğar. Yani ortaya, sosyal ve doğal fenomenleri analiz etmede ve yargıya varmada doğa ötesinden ayağını çekmiş, görmediği güçlerden yardımı istemeyi kesmiş, dua etmeyen, yakarmayan, büyük insanlara tevessülde bulunmayan, sihir ve büyüyü terketmiş, efsane ve hurafeleri uzaklaştırmış, hayatında da ruhbanlık, zühd ve riyazeti geride bırakmış bir toplum çıkar. Çünkü sekülarizmin pratiğe dökülebilmesinin önemli bacağı, insanın zâhid olmamasıdır.
    Batı’da sekülarizmin ilk kıvılcımları, zühd karşıtı olanlardı. Yani dünyayı terk etmekten söz eden zühdü bir kenara itip dünyayı ciddiye almaktan bahsediyorlardı; üstelik bütün anlamlarıyla: Siyaset, ekonomi,eğitim, bilim, sanat, teknoloji vs. gibi alanlarda rasyonel müdahaleye yönelinmeliydi.
    Sekülarizmin en az iki kısmı var. Biri siyasi sekülarizm, diğer ise felsefi sekülarizm. Siyasi sekülarizmin manası açıktır. Dini devletten ayırmak. Bu dünyanın idaresini, öteki dünyadan koparmak. Buna göre sadece şu anki tek dünya vardır ve biz insanlar onun hâkimiyiz. Orada temel, aklımızın hükmetmesidir. Yani devletin meşruiyetini dine dayandırmamalıyız.Devlet dinlere karşı tarafsız olmalı, toplumun yasalarını şeriattan çıkarmamalıdır.
    Felsefi sekülarizmde ise Tanrı yoktur. Doğa ötesi yoktur. Ahiret yoktur. Bu sekülarizm, natüralizme ve materyalizme yakın bir şeydir. Siyasi sekülarizmde Tanrıyı reddetmek zorunda değilsiniz. Sadece siyasi işlerde Tanrıya ve dine başvurmazsınız, o kadar. Ahreti reddetmek zorunda değilsiniz. Sadece ahretle bir işiniz yoktur. Ama felsefi sekülarizmde yargıda bulunursunuz ve yargınız da reddetme yönünde olmalıdır. Dinleri gerçekten yoksun sayarsınız. M. Weber modernite için “büyü bozumu” derken bunu kastediyordu. Fakat burada büyük bir soru ortaya çıkar: Sekülarizm neden 16. yüzyıldan bu yana Batı ülkelerinde biçimlendi de İslam dünyasına ve Doğu’ya ayak basmadı?
    Sekülarizmin Batıda Filizlenmesinin Sebebi Neydi?
    Bu babta ilk sözüm şudur ki, sekülarizm Batıda doğal bir doğumla ortaya çıktı. Yani bu çocuk, Batı’nın tarih rahminde gerekli devreleri kat etti ve olgunlaştıktan sonra bu dünyaya ayak bastı . Böyle olunca da doğumu sıkıntılı ve kanlı olmadı. Bu konunun iki nedeni vardır. Birinci neden, bilim ve dinin karşılaşmasıve çatışmasıdır. Bilim ve din çatışması, Avrupa tarihinde hayli kader belirleyici bir çatışma oldu. Bu çatışma da öyle komplo, kasıt, Tanrıdan kaçış gibi şeylerle yürümedi. Aksine, son derece doğal bir çatışmaydı. Doğa bilimlerinde gelişmeler meydana geldi. Jeolojide, biyolojide, astronomide vs. Kitab-ı Mukaddes’in özüyle çelişen yeni bilgiler edinildi. Bu aykırılıklar giderek arttı. Öyle ki artık gizlenemez ve inkâr edilemez bir hal aldı. Kopernik, Kepler, Galile, Newton ve onlardan sonra da Darwin ve Bouff on geldi. Bunların bir kısmı dindar ve Allah’a inanan kişilerdi. Mesela Galile böyle biriydi. Kopernik’in keşiş geçmişi vardı. Kepler, avami dindarlıktan birkaç adım daha beri taraftaydı ve hurafelere inanan biriydi. Ama işin sonunda bunların ortaya koyduklarının hiçbiri Kitab-ı Mukaddes’in içeriğiyle bağdaşmıyordu. Özellikle de yerin, Güneş’in ve yıldızların hareketi konusundaki söyledikleri. Kilise bir süre bu düşüncelere hoşgörülü davrandı. Ama sonraları çatışma ateşi iyice alevlendiğinde Kilise ve Kitab-ı Mukaddes’in konumu, artık çatışma öncesindeki dönemine hiçbir zaman dönemeyecekti. İnsaf etmelidir ki Kilise’nin bilime olan düşmanlığı asla aşırılığa kaçmamıştı. Nitekim Kilise Kopernik’in kitabının yayınına izin vermişti. “Cisimlerin Dönüşü” kitabı açık biçimde yerin hareket halinde, Güneş’in ise sabit durduğunu ifade ederek yanlış bilgiyi düzeltti. Oysa Kitabı-ı Mukaddes’e göre Güneş dönüyor, yer ise sabit duruyordu. Kopernik’in 16. yüzyılda 400 adet basılan kitabının 200 nüshası hala duruyor. Galile’nin öldürüldüğü, idam edildiği filan hepsi efsanedir. Doğrudur, Galile’ye ev hapsi verildi ama Kilise, Kopernik’in kitabına da basım izni verdi. Sadece kitabın başına bir sunuş yazdılar. O sunuş yazısında önemli olan nokta da şuydu: “Bu kitapta anlatılanlar hakikatin kendisi değil, sadece bir teoridir.” Bu da hoş ve akılcı bir tedbirdi.
    Aklın keşifleri ve sağda solda meydana gelen kaba muameleler Kitab-ı Mukaddes’in itibarını sarsmaya başladı. Din artık eski iktidarını, konumunu ve saygınlığını yitiriyordu. O andan itibaren artık toplum ve siyaset hayatının eski oyuncuları sahneden çekilmeye başladı. Din, güçlü olduğu zaman boyunca siyasette varlık gösterdi. Ama iman darbe aldığı ve eski yerini kaybettiğinde bu güçlü oyuncunun rolü de kendiliğinden azalmış oldu. Hiç kimse dini siyaset sahnesinden çıkarmış değildir. Kendisi zayıfladı ve kenara çekildi. Bu nedenle bunun doğal bir doğum olduğunu söyleyebiliyoruz. Siyaset meydanı, güçlülerin oyuncu olabildiği bir alandır. Din güçlüyken hiç kimsenin onu siyasete davet etmesine ihtiyacı yoktu. Ama zayıfladığında kendiliğinden oyundan çıktı. Yine hiç kimsenin onu oradan çıkarmasına ihtiyaç kalmadı.
    İkinci neden Hıristiyanlık içinde yaşanan ayrışmaydı. Yani Katolikliğin yanında bir de Protestanlık ortaya çıktı. Protestanlık Kilise’nin iktidarını azalttı. Protestanlığın Kilise’nin karşısına dikildiği doğrudur. Kitabı-ı Mukaddes’i Almancaya tercüme eden ve herkesi kendisinin din adamı olarak isimlendirerek Kilise’nin otoritesini inkâr eden ilk kişi Martin Lüther’dir.
    Bu iki olay Hıristiyan Kilise’nin zaafa uğramasına ve güç oyunundan çıkmasına neden oldu. Kilise’nin iktidar oyununun dışında kalmasının anlamı ise din ve devletin birbirinden ayrılmasıdır. Bazı kimseler sanıyor ki, Avrupa devletleri kalkıp anayasalarına dinin siyasetten ayrılması gerektiğini yazdılar. Asla böyle olmadı. Avrupa anayasalarında çok sonra görünen bu ilke, bu olayların sebebi değil, sonucudur. Netice itibariyle, doğmuş bulunan bu sekülarizm hoşgörülü bir sekülarizmdi, çatışmacı değildi. Çünkü biliyordu ki, din zayıftı ve düşene bir tekme daha vurulmazdı. 30-40 yıl öncesine kadar bütün sosyologların inancı, sadece Hıristiyanlığın değil, bütün dinlerin zayıf düştüğü yolundaydı. Tarihin siyasi sekülarizme doğru hareket ettiğine inanıyorlardı. Siz olsanız, zayıf düşmüş bu oyuncuya nasıl davranırdınız? Hoşgörülü davranır ve bunların tehlikeli olmadığını, zarar veremeyeceğini söylersiniz. Dersiniz ki, bırakın camilerini, kiliselerini yapsınlar. Bırakın ilahilerini okusunlar, mersiyeler okuyup matemlerini tutsunlar.
    Sekülarizm, dinlere karşı tarafsızlığı temel alır ve hepsine aynı gözle bakar. Sekülarizm açısından toplumda Bahaîlerin, Hıristiyanların, Müslümanların, Yahudilerin veya Zerdüştilerin bulunmasının hiç farkı yoktur. Çünkü bunların hepsini tarihin yere serdiğini düşünür.
    Sekülarizm, bu anlamda hem din ve devletin birbirinden ayrılmasını, hem de dinlere karşı tarafsız olmayı ifade eder. ABD’nin eski dışişleri bakanı Calin Powel, iftihar duyarak diyordu ki, bugün Amerika’da kiliselerin yanında Müslümanların mescitlerini de, Yahudilerin mabetlerini de görebilirsiniz. Hepsi barış içinde bir arada yaşarlar. Bu tabii ki övünülecek bir şey ve çok güzel bir tablo.
    Ama sekülarizm hızla yeni bir döneme giriyor. Ben buna, hoşgörüsünü kaybetmiş ve bütün dinlere karşı aynı gözle bakmayan sekülarizm diyorum. Bu sekülarizm, kuşatıcılık ve hazmetme kabiliyetini kaybediyor. Adeta sekülarizmin düşmanlarına teslim oluyor. Bunun bir örneği, Fransa’da devlet okullarında kız çocuklarının başörtüsü sorunudur. Yahut Tony Blair’in, “Bizim değerlerimizi kabul etmeyenler Britanya’yı terk etmelidirler” sözü gibi.
    Türkiye’nin hesabı kitabı, bu açıdan bakıldığında, başka her yerden çok daha açıktır. Dindar birisi cumhurbaşkanı oldu diye bazı kesimler sekülarizm adına sokaklara dökülüyor. Batı medyası da bu ateşin üzerine benzin döküyor.
    Bu çatışmacı sekülarizmin kökeni nedir dersek; birincisi, sekülarizmin sırtını dayadığı tezlerden biri yanlışlanmış durumdadır. Siyasi sekülarizmin dinin devletten ayrılması anlamı vardır tabii ki. Ama bir de, dinlerin giderek zayıflayacağı yönünde tarihsel bir öngörüsü vardır. Fakat bu öngörünün yanlış olduğu her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Son 20-30 yıldır önde gelen sosyologların, dinlerin güçlenmekte olduğuna dair açıklamalarını işitiyorsunuz. Sebebi bir yana, bu durum aynen yaşanıyor.
    Sosyolojide hep ABD’nin istisna oluşturduğundan söz edilir. Çünkü ABD’de din diyanet hayli kuvvetlidir.
    Ama şimdi aynı hal, her yerde görülüyor. Peter Berger ve Jose Casanova gibi isimler açıkça diyorlarki, sekülarizm tarihin kaderi değildir. Aynı şekildeMarksizm’de de deniyordu ki, sosyalizm tarihin sonundakikaderdir. Ama gördük ki hiç de öyle değil.
    Dinler canlandığında onlara karşı hoşgörülü davranılıpdavranılmayacağı belli değildir. Bu, liberalizmve sekülarizmin her ikisine de yöneltilen eleştiridir.Sekülarizmin zayıf dinleri yutmak için sindirim sistemihayli güçlüydü. Ama güçlü ve iri dini yutamaz veboğazından aşağı indiremezdi. Bu nedenle de çatışmayıseçti. Bu durumda yeni bir teori gerekecektir.Beyefendilerin üzerinde çokça durdukları el-Kaide vebenzerlerine bakmayın. Çünkü her şeyden önce bunlarkuşatıcı hareketler değildir. İkincisi, küçük bireristisnadırlar ve kalıcı değildirler.
    Dinlerin güçlenmesiile kastedilen bu örgütler değildir.Dinlerin yeniden nasıl olup da canlandıklarısorusuna Amerikalı sosyologlar, ortaya “kimlikbunalımı”nın çıktığı cevabını veriyorlar. Bir diğer izahda maneviyat krizidir. Adı ne olursa olsun bazı sebeplerbulunduğu kesindir. Bu sebepler ne olursa olsun,sonuç, gözümüzün önündeki şeydir.
    Amerika, Afganistan ve Irak’a saldırdı. Her iki ülkede yeni anayasasına kanunların Şeriat’tan alınmasıgerektiğini yazdı. Amerikalıların muhayyilesininalmadığı bir şeydir bu. Yani Irak’ta Saddam’ın sekülarizmi,mevcut antisekülarizme dönüşmüş durumdadır. Afganistan’da da yasaların Şeriat’a aykırıolamayacağı kayda geçildi. ABD’de Bush’a ikinci birdönem için oy verilmesinin nedeni, onun çok dindarbiri olduğunun, Tanrı ile ilişki içinde olduğunun düşünülmesidir. Dinî azınlıklar bugün kimliklerini dahaçok hissediyorlar. Başörtüsüne karşı takınılan tavırlar,onu bir kimlik meselesi haline getirdi. Daha öncebaşörtüsü, her Müslüman’ın kendisini yerine getirmekleyükümlü gördüğü namaz ve oruç gibi dinî bir konuydu. Bu meselenin bir başkasıyla ilgisi yoktu veiddiası da bulunmuyordu. Herhangi bir tezahürü deyoktu. Müslümanlar vazifeleriyle amel etmek olarakbakıyorlardı meseleye. Fakat hâlihazırda başörtüsüsorunu, kimlik sorununa dönüşmüş vaziyettedir.
    Dinin iki yönü vardır: Kimlik ve hakikat. Çatışmacısekülarizm, ne yazık ki, dinin kimlik yönünü dahabaskın yapmıştır. Bu hem dine zarar veriyor, hem desekülarizme.
    Dinin güçlü olduğu Türkiye gibi ülkelerde sekülarizmitepeden inme, çatışma ve tahakküm ile dayatmakasla mümkün değildir. Sekülarizm, söylediğimgibi, Avrupa’da doğal bir doğumdu. Din zayıfladı vesiyaset oyunundan çekildi. Ama Türkiye’de din zayıfdeğildir. İran’dan bile fazla cami var bu ülkede. 30 yılönce Türkiye’ye gittiğimde İstanbul camilerinde namazkılanların ne kadar çok olduğunu görmüştüm. İran’a döndüğümde Türkiye’de mutlaka bir gelişmeninyaşanacağını söyledim. Türkiye’de Müslümanolması nedeniyle kimseye ödül vermiyorlar. Bunarağmen Cuma ve cemaat namazlarına hücum ediyorinsanlar. Bu da gösteriyor ki din orada dipdiridir. Dinincanlı ve güçlü olduğu bir yerde kesinlikle eli siyasette ve iktidarda olacaktır. O vakit böyle bir yerdegelin de sekülarizmden dem vurun bakalım. Bu durumdasadece çatışmacı sekülarizmden söz edilebilir. Yani dava peşinde koşan ve hoşgörülü olmayan bir sekülarizmdir bu. Avrupa devletlerinde hükümetleryavaş, yavaş güçlü dinî azınlıklarla karşılaşmaya başladılar. Bu nedenle hoşgörülerini kaybetmek üzereler. Hoşgörülü sekülarizmleri, çatışmacı sekülarizme dönüşüyor. Çünkü sekülarizm, dinleri hazmetmekiçin belli bir hazmetme kapasitesine sahip olmalıydı.Yoksa maksat, kendisinin de başka dinleri reddedenbir tür dine dönüşmesi değildi. Hem dinlere yöneltilen eleştiriye ne oldu? Mesela İslam devlet Yahudilere veya Hıristiyanlara iyi muamele etmiyor, onlarıeşit görmüyor ve Müslümanlara verdiği özel haklarıbaşkalarından esirgiyorduysa ve bu yüzden eleştiriliyorduysa,şimdi sekülarizm de giderek aynı işi yapmayabaşlamışsa, seküler olmayanlara iyi davranmıyorve bazı haklarını onlara vermiyorsa yeniden başadönmüş sayılmaz mıyız?
    Aslında sekülerlere eleştirim, neden seküler olduklarınayönelik değildir. Ben, neden yeteri kadarseküler olmadıklarını eleştiriyorum. Tıpkı liberalleride neden liberal oldukları için değil, neden yeteri kadarliberal olmadıkları için eleştirmem gibi.
    *Abdülkerim Suruş bu konuşmayı, bir grup üniversite öğrencisi ve Müslüman aydın tarafından 2 Ağustos 2007 tarihinde Paris’te düzenlenen konferansta yapmıştır.
    Abdulkerim Suruş
  • 208 syf.
    ·4 günde·10/10
    Okulda aTürkçe dersinde kompozisyonun nasıl yazılacağı,giriş ,gelişme ve sonuç bölümünde neler yazılması gerektiği öğretildi .hatta sınavlar da 40 puan lık bir kompozisyon yazılması istenirdi.(gerçi hiç objektif olduğunu düşünmesem de )
    Sınav kaygısı olmadan bir romanın nasıl yazılacağı konusunda böyle bir kitap okumak ufkumu açtı.Çevirmen Ali Volkan Erdemir in de hakkını vermek lazım.Kendimi yazar ile karşılıklı sohbet ediyormuş hissine kapıldım.
    Yazarın hemen hemen tüm kitaplarını okuduktan sonra 'kendimi meyve vermeyen bir ağaç veya bal yapmayan bir arıya benzettim.hayallerimizin peşinde koşamadığımızı birkez daha yüzüme vurdu yazar.
    En ilginç bulduğum yeri ise ülkesinin eğitim sistemi eleştirisi.sanki bizi anlatıyordu.beden eğitimi dersi var sporcu yok,Türkçe dersi var kitap okuma oranı düşük,ingilizce dersi var ingilizce bilen az vs... Cahillik denen hastalıkların üstesinden ancak eğitim ile gelinebilir.
    Güzeldi, sıkılmadan okunabilecek bir kitap.Biyografi veya otobiyografi seviyorsanız tadından yenmez...
  • - İtalyanlar ise bu bölgeye "Turchia" veya "Turcmenia" derlerdi. Alman seyyahları "Turkei, Tirkenland'' , Fransızlar ise "Turquie" şeklinde hitap ederlerdi. 16. asırda bir ingilizce seyahatname kaleme alan Nicola de Nicolay "Turkie" diyor. Bizim bugünkü söyleyişimize çok yakın. Sonradan İngilizce konuşup yazanlar, bu "Turkei" kelimesini nasıl "Turkey" e çevirdiler elan bir muamma. Muhtemelen bu telaffuzda Hint Adaları'nın ünlü kuşuyla aramızda yanlış bir bağlantı kurdular. Türkiye konusunda asıl tartışılacak ve rahatsız edici nokta bizdeki bazı kimselerin uydurduğu "Türkiyeli" , "Türkiyelilik" gibi tabirlerdir.
  • 597 syf.
    Kitabı sondan başa incelemek istiyorum. Bunun için de kitabın arka kapağında yazan yazıdan başlamak istiyorum: De La Frayeur D’etre Plombier Borgne. Tercümesi, Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti Hakkında. Kitabın türü şiir. Yani şuurlu bir eylemin nihayeti var karşımda. Müellifini az biraz tanıyorum, fevri kişiliğini zaman zaman muzip gülüşünü, benim göremde mükemmele yakın şiirler yazdığını, beklenmeyen ve bazen beklenen ama cesaret edilmeyen ve dahi cesaret edilse de toparlanamayan tüm fikirleri derli toplu ve dikkat çeken kalemiyle beyan eden İsmet ağabeyin ne demek istediğini elbette anlamadım. Anlamak için bir başka kitap okuyabilirdim. İbrahim Tüzer’in Şiire Damıtılmış Hayat kitabını okumak bir seçenek olabilirdi örneğin. Bunun benim perspektifimi Raskolnikov baltasıyla baltalayacağını düşündüm, kendi fikirlerimi yine kendi sesimle katledecektim yani. Bu oldukça akla muhal gözüktü, kendimi nasıl daha iyi anlatabilirim, anlatamamaktan çok anlayamamak muaheze gerektiriyor özüm için sanıyorum. Tasrihe muhtaç olan bir ifadeden bahsediyordum, yani bahsetmek istiyordum. Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti üzerine biraz fikir yürütmek istiyordum. Aslında burada üstüne düşmek, kelimelerin herbirini tek tek irdelemek lazım. Şaşılık, iki gözün birbiriyle paralel bakamayan, biri içe bakarken öteki dışa bakmasıdır. Bu uzun süreli de olabilir, kısa süreli de. Şaşı, fiilden isim yapan yapım eki alarak şaşmak eylemini işaret eden bir türemiş kelime. Mesele bundan ibaret değil, mesele cidden bu kadar basit değil, burada gramer anlatmak için bulunmuyorum. Bir’i iki, ikiyi dört görmenin kısa adıdır şaşılık. Beşerliğe münhasır. İnsanlığa da diyebiliriz, kısmen karşılar. Tesisat ise Akadça kökenli üss’den gelip Arapça “temellendirme, yapılandırma, kurma” gibi manaları ihtiva ediyor. Bir meydana getirme söz konusu tesiste. Öyleyse “Şaşı bir Tesisatçı” bize yanlış bir düzenin yapılandırılmasını anlatıyor diyebilirim. Şaşırılası bir düzen mi yoksa şaşmış bir düzen mi? Dehşet, yine şaşkınlık manasını içeriyor. Korkuyu da içine alan bir şaşkınlık. Dehşet olan şey demek ki şaşmış bir düzendir burada. Şaşırılası bir düzen neden korku versin? Verebilir de pek tabii olarak. Bu düzen ancak muhalifine korku verir. Ancak tesis edilen yapının şaşmış bir düzen olması dehşet verir. Peki bu düzen neyin düzenidir?

    Kitabın ön kapağında “Of Not Being A Jew” yazıyor; Yahudi Olmamak Hakkında. Yahudi nedir, olmak nedir buna da girişmek lazım. Ancak bunun için bazı şeylerin tebellür etmesi farz. Yahudilik anlayışında bir insanın Yahudi olması için annesinin Yahudi olması ön şartı vardır. Yahudilik bir etnisiteden gelir, bununla birlikte bir kimlik kazandırır. Bu kimliği anaerkil bir anlayışla sürdüren Yahudilik üzerinden anlayacağımız şeyler var. Bunun çok önemli bir mesaj içerdiğini ve hatta diyebilirim ki neredeyse bir senenin üzerinde okuduğum ve anlamaya gayret ettiğim İsmet Özel’in fikir dünyasının hülasası işte bu tamlamada yer alır. Bir insanın kimliğini ancak diniyle kazanacağı bu dinin de bir vatanla ve etnisite isnadıyla ancak anlam kazanacağını söyleyen Özel için en münasip isim olduğunu görüyorum. İsmet ağabeyin kimilerince baş tacı kimilerince ise de alaşağı edildiği fikir çatısından haberdarız. “Namaz kılan Türk’e Müslüman denir, ancak namaz kılması da kafi değildir, kafirle çatışmayı göze alan Müslümana Türk denir” diyerek meseleyi billurlaştırıyor.

    Bir şiir kitabının kapaklarında neden “Yahudi Olmamak Hakkında” ile “Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti Hakkında” yazsın ki? Üstelik biri İngilizce öteki Fransızca? Bu dillerin kültürlerine hakimiyetle birlikte bir tespit içerdiği zannına ulaşabiliriz. Bu dillerin medeniyetlerine uzak değilim, biliyorum ve dahi böyle bir yorum getiriyorum diye yaklaşmak daha itidalli gözüküyor bana. - Şaşı bir tesisatçı olmanın dehşetini kitabıyla birlikte alemi okuduğunuzda daha içten idrak edebiliyorsunuz.-

    Bu iki kapağın arasında sayfalarla birlikte bu kapağın manaları da bir bir açılıyor. Zira şiir bir şuur işidir, şiirin tüm memleket gündemiyle, kökü mazide olan ati kimliğiyle tebarüz ettiğini görüyoruz Özel şiirlerinde. Eğer toplum şiirle irtibatını keserse aradaki bağın kavi olması imkan dairesinde değil. Şaşı tesisatçılık üzerine giderek meseleyi biraz daha açmak lazım geliyor. Işığın lazımı karanlık, bu meselenin lazımı da biraz daha mesel. Hangi kitabındaydı ansıyamıyorum ancak Özel tenkid ediyordu “milletlerin genci, gençlerin milleti” Türklerden söz ederken gavur zihniyetinin parsel parsel yer ettiğinden, tahrif olan İncil’in gördüğü hürmetten ve “güya” Türk tipi Müslümanlıktan söz ederken –burada açık seçik tariz vardır- haç kolyesi takan ve bunun moda halini alışından söz ediyordu.

    Ciddi bir hacme sahip olan Of Not Being A Jew sahiden de bunlardan mı söz ediyor peki? Bir şiir kitabında bunlar nasıl yazabilir? Of Not Being A Jew’i özgün kılan başat unsur romantik bir yaklaşımdan çok daha fazlasını haiz olması. Tasavvuf okumalarımın da neticesinde ancak yapabileceğim tek şey, bu bağlamda şiirlerini ya da buradaki tanımlayamayacağım türleri yorumlamak olabilir, ancak şimdi kendimde bu haddi bulamıyorum. Şiirlerin biçemine gelince, oldukça özgün olduğunu söylemek ve belki bir ilk olmasıyla kadrinin bilinmesi şart bir eser. Palindromları kullanması, manzum içermesi, “şiirsel değil şairane” nesirlerini de dahil edince okurun büyük bir talihe eriştiğini söylemek farz. Ancak şunu itirafa mecburum ki hiç yorulmadığım kadar yoruldum kitabını okurken, bir şiirin seksen sayfaya erişmesi okurun da defaatle okumasına rağmen kafa karıştırıcıdır.

    Of Not Being a Jew ya da De La Frayeur D’etre Plombier Borgne bir şiir kitabı olmaktan çok daha fazlasıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da kullanmayı sevdiği nehir romanın izleri bulunur bu eserde. Nehir şiir yoktur dense de işte üçüncüsü karşımızda, –ilki Sezai Karakoç’un Taha’nın Kitabı isimli eseriyken ondan mülhem İsmet Özel’den Bir Yusuf Masalı isimli şiir kitabı mevcud* d harfine bak dedim nasıl da asil duruyor sonunda kelimenin,** Of Not Being A Jew- ve işte sırf bu nazarla bile bakılsa dahi okunması okur için talih, yazan için marifet, marifeti veren için bir kudret.

    Of Not Being A Jew, bir otobiyografi şiiridir.