• Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

    Kur’an-ı kerimi tasdik etmek, bundan önceki bütün kitapları tasdik etmek demektir. Peygamber efendimizi tasdik etmek, Onun Peygamber olduğuna iman etmek, Ondan önce gelen 124.000’e yakın peygamberin hepsine inanmak demektir. İşte böyle bir yüce dinin mensubu olmak, büyük saadettir. Onun için, bu iman bir cevherdir. Allahü teâlâ bunu çöplüğe koymaz. Dolayısıyla, kimde iman varsa, o kıymetli bir insandır ve Allahü teâlâ onun kalbine, bu imanı nasip etmiştir. Eğer, Cenâb-ı Hak bize iki nimet vermişse, her şeyi vermiş demektir. Hiçbir şey noksan kalmamıştır. İki nimet şudur:
    1- Bu yüce dinin Peygamberine inanmak, tâbi olmak, Onun yolunda olmaktır. Ona tâbi olmak, Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadında olmak demektir; çünkü Peygamber efendimiz bir gün toprağa kalın bir çizgi çizdi. Yan tarafına kollar ayırıp buyurdu ki:
    (Bu kalın kısım, Cennete giden yoldur. Yan yollar, dalalet ve bid’at yollarıdır. Ortada olmak lazımdır.)

    Eshab-ı kiram, (Ortada olmak, orta yerde bulunmak nasıl olur?) diye sorduklarında, buyurdu ki:
    (Sünnetime ve cemaatime uymakla olur.)

    Sünnetime, yani dinime uymakla olur buyuruyor. Buradaki cemaat ise Eshab-ı kiramdır. O halde, Ehl-i sünnet vel cemaat oradan geliyor. Yani Eshab-ı Kiramın tamamına inanmak! Bir kısmını sevmek, bir kısmını sevmemek, birini diğerine tercih etmek olamaz; çünkü bir insan hocasına güveniyorsa, talebesine elbette güvenmesi lazım, talebesine güvenmeyen hocasına nasıl güvenmiş olabilir ki? Eshab-ı kiramın hepsi Resulullahın arkadaşları ve talebeleridir. Onlar için, Peygamber efendimiz, (Eshabım, gökteki yıldızlar gibidir, hangi birine tâbi olursanız kurtulursunuz) buyuruyor. Tercihi bize bırakmamış. İşte Ehl-i sünnet vel cemaat itikadında olmak birinci nimettir.

    2- Dinimizi öğrendiğimiz zatın, Allah adamı yani Allah’ın sevgili kulu olduğuna inanmaktır.

    Sabahleyin kalkarken vücudun bütün azaları insanın diline yalvarırlar, (Allah rızası için hem kendini hem bizi yakma) derler. Bir insan, bir müminin arkasından doğru bir şey söylese, o müminin de kalbi kırılsa, söyledikleri doğru olsa bile, işitince üzülürse buna gıybet denir. Gıybet o kadar büyük bir günahtır ki, kul hakkına girer, zinadan büyük günahtır. Büyükler, yanlış bir kelam etmemek için ağzına taş koymuşlar. Hele hele, Allah muhafaza etsin, birkaç kelime de ilave olursa, buna iftira ve yalan denir ki, daha büyük günah olur. Gıybet, Âdem aleyhisselamdan beri haramdır.


    Nimetin kıymetini bilmeli

    Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

    Ehl-i sünnet itikadı ve dinimizi öğrendiğimiz zatın Allah adamı olduğuna inanmak nimeti, çok büyük bir nimettir. Bu çok kıymetli cevher, ancak kıymetli insanlara nasip olur. Herhangi bir hırsıza, uğursuza nasip olmaz; fakat bu iman nimetinin kıymeti bilinmezse çok tehlikelidir. Allahü teâlâ, mealen (Kıymetini bilmezseniz elinizden alırım. Ondan sonra size çok acı azap ederim) buyuruyor. Bu nimetin kıymetini bilmenin yolu, birbirimizi sevmektir. Allahü teâlâ, İsa aleyhisselama, (Eğer yerdeki ve gökteki bütün mahlûklarımın ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiçbir ibadetin makbul değildir) buyurdu. Yani, Allah için sevmek, Allah için buğzetmek, dinimizin temelidir. Bu iki nimete sahip olana ne mutlu!

    Dünyayı ahirete tercih edenler, Allahü teâlânın nasip ettiği bu cevheri çöplüğe atmışlardır. Cenâb-ı Hak, seçiyor, seviyor, bir cevher veriyor, yani bu iki nimeti veriyor, hem Ehl-i sünnet itikadını veriyor, hem büyükleri tanıtıyor; fakat kul, bu cevherin kıymetini bilmeyerek, din kardeşinin kalbini kırarak veya dünyayı ahirete tercih ederek bu cevheri çöplüğe atıyor. Suç kimin? Onun; çünkü Allahü teâlâ, ahirette kimse bir bahane bulmasın diye, her kulunu serbest iradeyle, serbest yarattı. Yine, (Kulum neyi talep ederse, ben ona kavuşturacak yolları açarım) diye ezelde takdir etti. Vezir olmak isteyene vezirlik yolunu açar, zengin olmak isteyene zenginlik yolunu açar, ibadet yapmak isteyene ibadet yolunu açar. Böylece yarın ahirette hiç kimse, ya Rabbi, ben şöyle yapmak istedim de olmadı diyemez. İşte bu serbestlik içerisinde, nefs serbest kalırsa, ipinden kopmuş boğa gibi olur, perişan eder. Sakın, onu serbest bırakmayalım; çünkü Allah korusun, o azdı mı duracağı yer belli olmaz. Onun için, salihlerle, büyüklerin kitaplarıyla, kıymetlilerle ve din kardeşlerimizle beraber olmaya çalışmalıdır.

    Doğmak, ölmenin alametidir. (Ya Resulallah, dünya ve ahiretin arası ne kadar uzundur?) diye sorulduğunda, Peygamber efendimiz cevaben, (Göz açıp kapayıncaya kadar) buyurdu. Yani ahiret bize çok yakın. (Ya Resulallah, peki insanın ömrü ne kadardır?) diye sordu. Resulullah, (Rüya kadar) buyurdu. İnsan rüyada çok şeyler görür, anlatmakla bitiremez. Hâlbuki bilmez ki, o rüya birkaç dakika veya saniyedir. İşte hadis-i şerifte bildirildiği gibi, (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.) Yani bilelim ki, uykudayız. Rüyada insan istediği kadar zengin olsun, istediği kadar fakir olsun, hiçbir kıymeti yoktur!
  • 192 syf.
    ·Puan vermedi
    Dorian Gray’in Portresi #starkilealıntı
    “Evet, Dorian, bana daima düşkün olacaksın. İşlemeye cesaret edemediğin tüm günahları temsil ediyorum ben.”
    #starkyorumluyor
    Dorian Gray, Basil Hallward ve Lord Henry üç yakın arkadaştır. Basil, Dorian’ın güzelliğine hayran olan dönemin ünlü ressamlarından biridir. Sanatında çığır açacağını düşünerek Dorian’ın portresini yapmak ister ve Dorian, Basil’in yaptığı portreyi kıskanarak bir dilekte bulunur. Güzelliğini ve gençliğini, kendisinin değil portrenin kaybetmesini ister. Bu dileği gerçekleştiğinde, herkesten sakladığı sırrın ağırlığıyla çok kötü bir insana dönüşür. Ne olursa olsun güzelliğini ve gençliğini korumak için bu sırrı saklamalıdır ve bunun için elinden ne geliyorsa yapmaya hazırdır. Aşkına dahi tercih eder güzelliğini ve gençliğini...
    Dorian Gray’in Portresi, Oscar Wilde’ın tek romanı. Ününe ün katmasının en büyük sebeplerinden biri. Nasıl olmasın ki? O betimlemeler beni benden aldı. Romanın kurgusu o kadar mükemmeldi ki ben çok farklı şeyler hayal ederken asla tahmin etmediğim bir son ile karşı karşıya kaldım. Kitabı bitirince “Vay be! Adam ne yazmış! Neden başka roman yazmamış ki?” gibi tepkiler verdim. Sahi, neden başka romanı yok ki? Romanda çığır açmış yazar. Viktorya Dönemi Britanyası’na çok ağır gelmiş yazdıkları. Halen adından söz ettirmeyi başarıyor üstelik. Birde söylemeden geçemeyeceğim: Lord Henry sen ne fenasın öyle! Bir kitapla Dorian’ı nasıl zehirledin! Evet arkadaşlar herşey Lord Henry’nin başının altından çıktı. Kendisi tam bir beyin yıkayıcı. Ah Basil! Kıymetini bilemediler senin.
    Klasik okuyamıyorum diyenler bu kitapla karşılaşmamış bence. Olağanüstüydü! Başka ne diyebilirim ki! Çevirisini de oldukça beğendim. Bu kitabı mutlaka ama mutlaka okuyun!
  • Temel inançların ''bilime'' veya ''bilimin'' temel inançlara karşıt olduğunu düşünmek insanı birleşik bir zihin karışıklığına sokar ki, böyle bir karışıklığın sonuçları iki şekilde gözlemlenebilir:

    1. Teorik terimleri temel inançların grameri içinde kullanmak.
    2. Temel inanç terimlerini teorik (hipotetik) bir gramer içinde kullanmak.

    ''Şu bilimsel teori, bu hayat tarzını (inanç sistemini) destekliyor, demek, ''Bu teori, bu inanç sistemi üzerine kurulabilir'' demekten başka bir mana ifâde etmez. Diğer bir deyişle, ''bu hayat tarzı içinde bu teoriyi kabul etmek anlamsız değildir'' demektir.

    ''Bilimsel (teorik) olarak şu imkansızdır ki...'' demek, ''Teorimizin, şu şu durum veya olaylarla karşılaştırmada uygun, tutarlı bir yorumunu bulamıyoruz'' demektir.

    Psikolojide belli bir teoriye ''inanan'' birini düşünün. Bu kimse ''dini davranışlqarı'' bu psikolojik ''toeri''nin terimleriyle açıklamak istiyor olsun:

    ''Şu şu insanlar, bu psikolojik durumların, bu piskolojik sebeplerin veya belirli bazı 'psikolojik süreçler'in sonucu olarak şu şu inançlara sahip olmaktadırlar.''

    Bu teoriyi inanç haline getiren bu kişiye soralım:
    Bu ''teori''ye neden inanmakta olduğunuzu açıklarmısınız?

    ''Benim bu teorik sisteme inanmamın sebebi, şu şu psikolojik durumlardan veya süreçlerden geçmiş olmamdır'' demek istermisiniz?

    Yoksa şöyle demeyimi tercih edersiniz: ''Efendim, bu tek akılcı ve bilimsel yoldur, öyle değilmi?''

    Ne var ki, bu teorik bir açıklama olmayacaktır. İşte burada (teorik) açıklamarın temeline inmiş oluyorsunuz.

    Lisanınızın temellerinin sorguya çekilmesini istemisiniz?
    Lisanınızın temellerinin sorulara konu olması demek, teorilerinizin olaylarla herhangi bir karşılaştırmaya girmeksizin sorguya çekimesi demek olacaktır.

    ''Bunları anlayamıyoruz.'' [Wittgenstein(1953) s. 223.]

    ''Şu insanların hayat tarzını anlamıyorum'' demek, ''Onların hayat tarzını benimkiyle veya bildiğim bir hayat tarzı ile karşılaştıramıyorum'' demektir. Bu aynı zamanda, ''Onların lisanlarının (ve hipotetik açıklamalarının) temellerini bilmiyorum'' demektir.

    Şu ifadeyi göz önüne alalım:

    ''Akıl bize ölümden sonra hayat olmadığını söylüyor.''

    Burada şöyle bir soru sormak abestir:

    ''Neden akıl size bunu söylüyor?'' Fakat bu sorunun abes olması bu ifadenin mecazi bir ifade olmasından DEĞİL, bir temel inanç ifadesi olmasından.

    Burada benim, bir yandan temel inanç ifadelerinin teorik bir temele oturtulamayacağını söylerken, öte yandan bunlata mantıksal bir temel bulmaya çalıştığımı zannedebilirsiniz. Bu, iki bakımdan yanlış bir düşünce olacaktır. Birincisi, mantık ifadeleri ancak diğer mantık ifadelerine temel olabilir. İkincisi; temel inanç ifadeleri, bir hayat tarzını yansıtan bütün lisanlarda bir mantıksal-yere sahiptir.

    ''Allah kainatı (evreni) yarattı'' ifadesi teorik veya hipotetik bir ifade değildir.

    Aynı şekilde, ''Kainat yalnızca birtakım evrim süreçlerinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır'' demek de teorik veya hipotetik bir ifade (açıklama) değildir.

    Demek isterdim ki: ''Eğer 'evrim'i bütün kapsamı ile anlayabiliyorsan, yaratılışı da anlarsın.''

    Fakat bu karşılaştırmada insan kolayca aldanabilir.

    ''Tabiat, (veya evrim süreçleri) kuşlara uçma yeteneği vermiştir (sağlamıştır).''

    Bu cümleyi nasıl anlıyorsunuz? ''Neden tabiat (veya evrim süreçleri) kuşlara uçma yeteneği vermiştir?'' sorusunu sorduğumda ve sonunda hipotetik olmayan bir ''açıklama'' ile karşılaştığımızda ''Biz bunu anlamıyoruz'' diyormuyuz?

    Bu bir anlama meselesi mi yoksa bir inanç meselesimi?

    Yaygın bir gramer hatası, temel inanç sorusuna hipotetik bir cevap aramaya kalkmak. Gene yaygın diğer bir gramer hatası, hipotetik bir soruya (yani hipotetik açıklama gerektiren bir soruya) dini bir cevap aramaya kalkmak.

    ''Neden iki hücre bir araya gelip birleşik bir organizma meydana getirdi?''

    ''Çünkü böyle yaşamanın daha kolay olduğunu buldular.''

    Eğer bu soru hipotetik bir soru olarak soruluyorsa, yukarıdaki cevap bununla aynı gramerde değil (yani hipotetik bir cevap değil).
  • Kur'ân-ı Kerim'in on ikinci sûresi. Yüz on bir âyet, bin yedi yüz altı kelime, yedi bin yüzaltmış altı harftir. Fâsılası nun, mim, ra, lâm ve elif harfleridir.

    Sûre, Mekke döneminin sonlarında, Kureyş'in Hz. Peygamber'i öldürme, sürgün etme veya hapsetmeyi planladığı bir dönemde nâzil oldu. Müşrikler, yahudi bilginlerinden öğrendikleri üzere, Hz. Muhammed'e, "Madem ki Allah sana herşeyi öğretiyor, o halde bize haber ver; İsrailoğulları niçin Mısır'a gidip yerleştiler?" diye, bir soru sordular. Onların düşüncesine göre Muhammed (s.a.'s) bu soru karşısında sıkışıp kalacak, doğru dürüst cevap veremeyecekti. İşte Yûsuf sûresi bu olay üzerine nazil oldu ve Hz. Peygamber hemen orada onların sorusunu da aydınlatan Yusuf sûresini okudu; onların tüm planlarını alt üst etti. Adını, başından sonuna kadar Hz. Yûsuf'un kıssasını konu aldığı için onun adından almıştır.

    Sûre, indiriliş sebebinden de anlaşıldığı gibi, okuma yazması olmayan, tarih okumamış, peygamberlerin kıssalarının anlatıldığı kutsal kitaplardan herhangi birini görmemiş, bu konuda bir bilgisi olmayan Hz. Muhammed'in dilinden bir çırpıda 2000 yıl öncesinin bir olayını ayrıntısıyla haber vermekle O'nun peygamber olduğunu ortaya koyuyor, bu konudaki şüpheleri ortadan kaldırıyordu. Aynı zamanda kıssa, Hz. Peygamber'e de, verdiği mücadelede kendisine çok benzeyen Hz. Yûsuf'un mücadelesini örnek vermekle, bu zorlukların sadece kendi başına gelmediğini; yakınları tarafından dışlanmanın, sürgün edilmenin, zindana atılmanın peygamberliğin doğal sonuçları olduğunu anlatıyor; ancak düşmanlıkların peygamberlere zarar veremeyeceği, sonuçta üstün geleceklerin onlar olduğunu müjdeliyor; Hz. Peygamber'in gelecek için beslediği endişeleri ortadan kaldırıyor. Müşriklere ise şu mesajı veriyor: Eğer siz de Yûsuf'un kardeşleri gibi onu kıskanıp düşman olur, aleyhinde düzdüğünüz planlarınızı yürürlüğe koyarsanız, ona hiçbir zarar veremezsiniz; Yûsuf un kardeşleri gibi bir gün ona muhtaç olur, ona boyun bükersiniz; onun için bu kıssadan ibret alın ve düşmanlıklardan vazgeçin.

    Allah'ın, "kıssaların en güzeli" olarak tanıttığı Hz. Ysuf kıssası sûrenin tamamını içine alıyor. Ayrıntısıyla açıklamaya geçmeden önce coğrafi ve tarihsel olarak olayın nerede ve ne zaman geçtiğini tespit etmek gerekir. Hz. Yûsuf Hz. İbrahim'in torunudur, babası ise Hz. Yakup'tur. Yûsuf'un ileride vezir olacağı Mısır Krallığını yönetenler tarihte Hiksoslar olarak bilinir. Aslen Arap ırkından olan ve XXX M.Ö. 2000 yıllarında Suriye Filistin'den göç eden bu Hiksoslara İslâm tarihçileri Amalikliler adını vermektedir. Hz. Yûsuf Mısır'a götürülüp genç yaşında Devlet Başkanı olmasıyla birlikte Suriye-Filistin yöresinde yaşayan kendi kabilesi İsrailoğullarını da Mısır'a getirtmiş ve orada üstün bir konuma kavuşturmuştu. Daha sonra ise İsrailoğulları yönetimi tamamen ele geçirmiş, ancak yerlilerin ayaklanması sonucunda iktidarı kaybedip Firavun'lar döneminde ezilen bir konuma düşmüşlerdi. Hz. Mûsa işte bu dönemde onların başına geçti. Hz. Yûsuf otuz yaşından yüz on yaşına kadar iktidarda kaldı. Kitab-ı Mukaddes'e göre vefatından önce akrabalarına şu vasiyyette bulunmuştu: "Bu ülkeden atalarınızın ülkesine döndüğünüzde kemiklerimi alıp beraberinizde götüreceksiniz." Öldüğünde vasiyyeti uyarınca mumyalandı ve dediği yapıldı...

    Bu ön açıklamadan sonra sûrenin açıklamasına geçebiliriz:

    Kur'ân'ın Arapça olarak apaçık bir şekilde indirildiği (1, 2) belirtildikten sonra; Hz. Muhammed'in haberdar olmadığı bir kıssanın anlatımına geçiliyor. Yûsuf Hz. Yakub'un on iki oğlundan on birincisi idi ve kendisinden küçük olan Bünyamin adındaki kardeşiyle birlikte babasının dördüncü hanımından olma idi. Büyük kardeşleriyle aynı babadan, farklı analardan doğmuştu. Küçük olmaları, ruhen ve bedenen diğer ağabeylerinden güzel olmaları sebebiyle babası bu iki küçük oğlunu diğerlerinden daha fazla seviyor, bu yüzden de diğer kardeşleri onu kıskanıyor ve bu sevgiyi çekemiyorlardı. Zamanla bu kıskançlık onları babalarına ve kardeşlerine karşı düşman hale getirdi. İşte bu haldeyken,Yûsuf bir rüya gördü: "Babacığım, gerçekten ben (rüyamda) onbir yıldız, güneşi ve ayı gördüm, onlar bana secde ediyorlardı" (4). Peygamber olan, ilim sahibi babası rüyayı yorumladı: "Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma; yoksa onlar sana bir tuzak düzenleyecekler. Çünkü şeytan insan için apaçık bir düşmandır" (5). Ve Yakup onun seçkin kılınacağını, ona bilgi verileceğini ve kendisi büyük nimete (iktidar ve peygamberlik) kavuştuğu gibi onun sayesinde kendilerinin de bu nimetten istifade edeceklerini anlattı.

    Kardeşleri kıskançlıklarından dolayı Yûsuf'u ortadan kaldırmaya karar verdiler ve sonuçta onu öldürmeyip insanların gelip geçtiği bir kuyunun (boş bir kuyu) dibine atmayı planladılar. Ancak babaları onlara güvenmediği için önce onlarla birlikte göndermek istemedi ve korkusunu dile getirdi: "..siz ondan habersizken onu kurdun yemesinden korkarım" (13). Hz. Yakub'un bu endişesi onlara bir mazeret, yalan oldu ve kuyuya attıktan sonra ağlayarak geri döndüler. Yırtıp parçaladıkları Yûsuf'un gömleğine de kan bulaştırarak babalarının yanına varıp, kendileri yarış yaparken eşyalarının başına bıraktıkları Yûsuf'u kurdun yediği yalanını söylediler; kurtarabildikleri ise onun kanlı gömleğiydi. Yakub onların yalanına inanmadı ama yapacak birşey yoktu;

    "Bundan sonra bana düşen güzel bir sabırdır. Sizin bu uydurduklarınıza karşı yardım istenecek olan Allah'tır" (18).

    Bir kafile kuyuya saldıkları kova ile su yerine bir çocuk çıkardıklarında sevindiler ve gittikleri Mısır'da onu köle olarak sattılar. Yûsuf'u satın alan Mısır kralı idi. Yûsuf sarayda iki üç yıl içinde büyüdü, ergenlik çağına vardı. Çok güzel olmasından dolayı Kralın hanımı ona göz dikti ve bir gün kapıları üzerine kapatarak onu kendisiyle olmaya çağırdı. Yûsuf; "...Allah'a sığınırım, benim Rabbim bana güzel bir yer vermiştir. Gerçek şu ki zalimler kurtuluşa ermezler" (23) diye ona karşı çıktı ve kapıya doğru kaçtı, kadın da ardından koşup çekti ve gömleğini parçaladı. Tam o anda kapıda görünen Kral durumu gördü. Kadın hemen bir komployla kendini kurtarmak istedi: Âilene kötülük isteyenin zindana atılmaktan ya da acıklı bir azabtan başka cezası ne olabilir?" (25). Yûsuf, saldıranın kendisi değil kadın olduğunu söylediyse de ilk anda kimseyi inandıramadı ve mahkemeye çıkarıldı. Bilirkişi, yırtılan gömlekten yola çıkarak, gömlek arkadan yırtıldığı için Yûsuf'un masum olduğuna karar verdi. Kral saraydaki bu skandalın duyurulmamasını isteyerek, "Yusuf, sen bundan yüz çevir (bunu anlatma, affet, bir daha da onun bulunduğu yere uğrama); (kadına da), sen de günahın dolayısıyla bağışlanma dile. Çünkü sen günahkârlardan oldun" (29) dedi. Ancak skandal şehirde yayıldı ve sosyete kadınları kralın karısıyla alay etmeye, dedikoduya başladılar: "Uşağıyla olmak istemiş de reddedilmiş." Kraliçe, durumun o kadar basit olmadığını kendilerine göstermek için sarayda bir davet verdi ve ileri gelen tüm sosyeteyi çağırdı. Tam meyveleri bıçaklarıyla soyarken Yûsuf'u onların arasına gönderdi. Yûsuf'un güzelliğinden akılları başlarından giden kadınlar heyecandan ellerini kestiler ve onun basit bir insan parçası olmadığını söyleyerek, kralın karısına hak verdiler; kendileri de olsa aynı şeyi yaparlardı.

    Artık yalnız kralın karısı değil tüm sosyete kadınları Yûsuf un peşine düşmüştü. Sürekli rahatsız ediliyor rahat bırakılmıyordu. Sonuçta o da bir insandı, onun da nefsi boş durmuyor kışkırtıcılık yapıyordu. Şeytan ise mesaisini Yûsuf'a ayırıyordu. Zaten daha önce kralın karısı ona "gelsene" dediğinde, Rabbinin (zinayı yasaklayan) burhanını (emrini) görmeseydi o da onu arzulamıştı. Ama o seçilmiş (peygamber olacak) bir kulumuz olduğu için ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için ona böyle bir fiili işlememesi için uyarıda bulunmuştuk" (24). Yûsuf bu kadınların tahrikleri arasında sarayda yaşamaktansa zindana atılmayı tercih etti ve Allah'a dua etti: "Rabbim, zindan bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden daha sevimlidir bana. Onların kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara (korkarım) eğilim gösterir, (böylece) cahillerden olurum" (33). Bu arada karılarının sürekli olarak Yûsuf'u kovaladığını haber alan bürokratlar krala baskı yaparak bu delikanlının bir süre gözlerden uzaklaştırılmasını istediler; Yûsuf'un duası kabul olundu ve kral onu zindana kapattı.

    Onunla birlikte iki genç daha vardı zindanda. Onların gördüğü rüyaları yorumlayan Yûsuf birinin öldürüleceğini, diğerinin de tekrar eski işinin başına döneceğini ve krala şarap vermeye devam edeceğini bildirdi. Ardından da, buradan çıktığı zaman krala kendi durumunu da hatırlatmasını istedi. Yûsuf zindanda boş durmayıp hak dini diğer arkadaşlarına da anlattı, tebliğ görevini aksatmadan sürdürdü: "Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir çok) rablar mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir Allah mı? Sizin Allah'tan başka taptıklarınız, Allah'ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak taktığı rabler'den başkası değildir. Hüküm Allah'tan başkasının değildir. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur, ancak insanların çoğu bilemezler" (39, 40). Kurtulan genç Yûsuf'un istediğini unuttu ve yıllarca krala ondan sözetmedi.

    Bir gün kral bir rüya gördü: "Ben (rüyamda) yedi besili inek gördüm; onları yedi zayıf inek yiyor; bir de yeşil başak ve diğerleri ise kupkuru. Ey önde gelen (bilginler), eğer rüya yorumluyorsanız benim de bu rüyamı çözüverin" (43). Ancak böyle karışık bir rüyanın içinden çıkamadılar. O zaman kurtulan zindan arkadaşı Yûsuf'u hatırladı. Kralın izniyle zindana gitti ve rüyayı Yûsuf'a yorumlattı: "Siz yedi yıl, önceleri (ektiğiniz) gibi ekin ekin; yediğinizin az bir kısmı dışında (kalanını) biçtiklerinizi başağında bırakın. Sonra bunun ardından (kuraklığı) zorlu yedi yıl gelecektir; sakladığınız az bir miktarı dışında daha önce biriktirdiklerinizi yiyip bitirecektir. Sonra bunun da arkasından bir yıl gelecektir ki, insanlar onda bol bol yağmura kavuşacaklar ve onda sıkıp sağacaklar" (47-49). Rüyanın yorumunu dinleyen kral bu delikanlının zindandan çıkarılmasını ve huzuruna getirilmesini istedi. Yûsuf ise onun kadınlar konusundaki şüpheleri tamamen ortadan kalkmadan bu çıkarılışın bir değeri olmadığını düşünüyordu. Krala haber göndererek, kadınların itiraf etmelerini sağladı ve artık kralın, kendisi hakkında taşıdığı şüpheleri bertaraf etti. Kralın yanına çıktığında ona saygı gösteren kral onu yönetime ortak etti. Ancak Yûsuf, gelecek olan kıtlık yıllarını da gözönünde bulundurarak kendisine hazine yöneticiliği verilmesini istedi. Artık Yusuf Mısır'da kraldan sonra ikinci adamdı.

    Yedi yıl boyunca ambar depolarını doldurdu, stokladı. Mısır dışında ise gelecek olan kıtlıktan haberleri olmadığı için hiçbir devlet, hiçbir insan önlem almadı. Yedinci yılın sonunda gelen kuraklık Mısır dışında hayatı felç etti. Mısır kendisinin olduğu gibi komşularının da buğday ihtiyacını karşıladı o dönemde. Yûsuf gelen kervanlara ailelerin nüfus sayısına göre karneyle erzak veriyordu. Yûsuf'un babasının ülkesini de kuraklık etkiledi ve kardeşleri Mısır'a geldiler. Yûsuf onları tanıdı, fakat onlar onu tanımadılar. Kuyuya attıkları bir çocuğun Mısır'a kral olacağını nereden bilebilirlerdi. Yûsuf onlara doldurttuğu beyannameden Bünyamin adında küçük bir kardeşleri olduğunu da öğrendi (zaten biliyordu bunu), ancak bir daha ki sefere mutlaka onu da getirmelerini, aksi taktirde yanlış beyanda bulundukları için kendilerine erzak verilmeyeceğini bildirdi. O, kardeşinin durumunu merak ediyor ve bizzat kendisini görerek onun dilinden ailesi hakkında gerçek bilgi edinebileceğini düşünüyordu. Diğer ağabeylerine bu konuda güvenmiyordu.

    Kardeşleri babalarına erzak yükleriyle döndüklerinde küçük kardeşleri Bünyamin'in de kendileriyle birlikte gelmesinin istendiğini aksi taktirde bir daha erzak alamayacaklarını söylediler. Yüklerini açtıklarında ise paralarının geri verildiğini, yüklerinin arasına konulduğunu görerek bedava erzak aldıkları için sevindiler. Halbuki Yûsuf bunu bilerek yapmış belki de onları denemek istemişti, parayı geri getirecekler mi diye. Onlar babalarını ikna ettiler ama o yine de onlara güvenmiyordu: "Daha önce kardeşi hakkında size güvendiğimden başka (bir şekilde) onun hakkında size güvenir miyim... Bana etrafınızın çepeçevre kuşatılması dışında, onu ne olursa olsun getireceğinize dair Allah'tan kesin bir söz verinceye kadar onu sizinle asla göndermem" (64, 66). Bu şartla gönderdi. Hz. Yakup onlarla. Başlarına bir tehlike gelme ihtimalini de gözönünde bulundurarak gruplar halinde Mısır'a girmelerini tavsiye etti; böylelikle bir grubun başına bir hal gelirse en azından diğerleri kurtulur, kendisine geri dönebilirdi. Yûsuf Bünyamin'i de beraberlerinde getiren kardeşlerini karşıladı ve onlardan gizli bir köşede Bünyamin'e kardeş olduklarını söyledi. Karar aldılar, Bünyamin yanında kalacaktı. Ancak hem kardeşleri hem kral açısından mantıklı bir mazeret bulmalıydılar. Aldıkları karar gereğince Bünyamin'in torbasına kralın su tasını yerleştirdiler. Tam ayrılacakları sırada tasın kaybolduğu anlaşıldı. Bütün şüpheler onlar üzerinde yoğunlaştı, çünkü o anda onlardan başka kimse yoktu orada. Onlar hırsız olmadıklarını bildirerek, eğer bu tas, kendilerinden çıkarsa, kimden çıkmışsa ceza olarak onun köleleştirilmesine razı oldular. Hz. Yûsuf bütün kardeşlerinin torbalarını aradıktan sonra Bünyamin'in torbasından tası çıkardı. Onun yerine kendilerinden birini alıkoymasını rica ettiler ama kabul edilmedi. Üvey kardeşlerine karşı ne kadar kin güttüklerini şu sözleriyle açığa vurdular: "Zaten, bundan önce onun kardeşi de çalmıştı (bunların analarının soyunda var bu huyları)" (77). Kardeşleri, babalarının, kardeşleri hakkındaki hassasiyetini de bildirerek onun yerine kendilerinden birinin alıkonulmasını istediler, fakat kabul edilmedi. En büyükleri Bünyamin'siz babasına dönmekten haya edeceğini, bir çözüm bulana kadar burayı terketmeyeceğini söyleyerek, diğerlerini durumu bildirmek ve yükleri götürmek üzere memleketlerine gönderdi.

    Babalarına, kardeşlerinin hırsızlık yaptığını bildirerek, yalan konuşmadıklarını, istediğine sorabileceğini bildirdiler. Babaları ise onlara inanmadı: Yûsuf'un da yaşadığını biliyordu Yakup, "...Umulur ki Allah (pek yakın bir gelecekte) onların tümünü bana getirir..." (83) ve Yûsuf'un hasretiyle üzüntüsünden gözleri görmez oldu. Babalarının bu kadar yıl sonra (en az on sekiz yıl geçmişti kuyuya attıklarından bu yana) hâlâ Yûsuf'u anmasından rahatsız oldular ve "Âllah adına hayret (bir şey); hâlâ Yûsuf'u anıp duruyorsun. Sonunda (ya kahrından) hastalanacaksın ya da helake uğrayacaksın. (Yakup) dedi ki: Ben, dayanılmaz kahrımı ve üzüntümü yalnızca Allah'a şikayet ediyorum. Ben Allah'tan (bir bilgi olarak) sizin bilmediğinizi de biliyorum. Oğullarım, gidin de Yûsuf ile kardeşinden bir haber getirin ve Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez" (85-87). Âyetten anlaşılan, Hz. Yakup, Yûsuf ve Bünyamin'in aynı yerde olduğunu biliyordu ki "gidin Yûsuf ile kardeşinden bir haber getirin" demişti. Üstelik onların bilmediklerini bildiğini de söylemişti.

    Kardeşleri tekrar Mısır'a gidip erzak talebinde bulunduklarında Yûsuf kendisini onlara tanıttı ve "...doğrusu Allah bize lütufta bulundu. Gerçek şu ki, kim sakınır ve sabrederse Allah, iyilikte bulunanların karşılığını boşa çıkarmaz" (90). Onlar hatalarını anladılar ve suçluluk kompleksiyle önlerine bakmaya başladılar. Yûsuf, "Bugün size karşı sorgulama -kınama- yoktur. Sizi Allah bağışlasın. O merhametlilerin (en) merhametlisidir. Bu gömleğimle gidin de, onu babamın yüzüne sürün. Gözü görür olarak gelir. Bütün ailenizi de bana getirin" (92, 93). Daha onlar Mısır'dan ayrılır ayrılmaz babaları yanında bulunanlara, söyleyeceklerinden sonra kendisinin bunadığına hükmedeceklerini, ama bunu yapmamaları gerektiğini hatırlatarak; "inanın Yûsuf'un kokusunu (burnumda tüter) buluyorum" (94) deyince, yakınları onun eski yanlış düşüncelerini koruduğu suçlamasıyla susturdular, inanmadılar. Yaşlanmış, gözleri kör olmuş olan Yakub, ailenin diğer üyeleri tarafından bunak olarak görülüyor ve değer verilmiyordu bu âyetlerden anlaşıldığı kadarıyla. Çok geçmeden Yûsuf un gömleğiyle geldiler ve Yakup'un yüzüne sürdüklerinde gözleri sağlığına kavuştu. O, bunak olmadığını, onların bilmediklerini bildiğini şu cümlesiyle dile getirdi: "Ben, sizin bilmediğinizi Allah'tan (gelen bir bilgiyle) gerçekten biliyorum demedim mi?" (96).

    Oğulları babalarından af dilediler. Sonra tüm aile hep birlikte Mısır'a gitti. Yûsuf onları devlet töreniyle karşıladı. Anne ve babasını bağrına bastı; "Mısır'a Allah'ın dilemesiyle güvenlik içinde giriniz" (99). Onları saraya götüren Yûsuf'a, secde ettiler. Yûsuf şöyle dedi: "Ey babam, bu daha önceki rüyanın yorumudur..." (100). Buradaki "secde ettiler (süccedan)" kelimesi müfessirler arasında değişik şekillerde yorumlanmış, yanlış anlaşılmalara neden olmuştur. Onlar namazdaki gibi yere kapanarak secde etmemişler, dönemin selamlama geleneği uyarınca hafifçe öne eğilerek başlarıyla selamlamışlardır (ayrıntı için bk. Tefhimu'l-Kur'an, Mevdudî, 2, 462). Yûsuf hiçbir gurura, kibire kapılmadan kendisine verilen bu nimetlerin Allah tarafından bir bağış olduğunun bilincindeydi. "Rabbim, sen bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkanını) verdin; sözlerin yorumundan da (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada da, ahirette de benim velim sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salih olanların arasına kat" (101).

    Hz. Yûsuf'un kıssasına bu şekilde son veren âyetler konuyu tekrar Hz. Muhammed'in peygamberliğine getirerek, "Bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerlerdendir. Yoksa sen, onlar o hileli düzenleri kurarken, yapacakları işe (Yûsuf'u kuyuya atmaya) topluca karar verdikleri zaman yanlarında değildin" (102) hatırlatmasıyla aslında müşriklere cevap veriyor. Bundan sonra âyetler sûrenin sonuna kadar müşrikleri uyarıcı ifadelere yer verir. Onlara hiç haberleri yokken Allah'ın azabının gelmeyeceğinden emin mi oldukları sorularak (107), kendilerinden öncekilerin başlarına nelerin geldiğini yeryüzünü gezip dolaşarak anlamaları ve onlardan ibret alarak peygambere düşmanlık yapmaktan vazgeçmeleri isteniyor (109). Sondan bir önceki âyet (108), Hz. Peygamber'e güven vererek Allah'ın yardımından ümit kesmemesi isteniyor; aynen kendisi gibi zor durumda kalan peygamberlere yapayalnız kaldığını sandığı bir sırada nasıl yardım gönderildiği hatırlatılarak yardımın kendisinden esirgenmeyeceği müjdesi veriliyor. Son âyet kesin hükmü veriyor:

    "Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur'ân) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin çeşitli biçimlerde açıklaması ve iman edecek bir topluluk için de hidayet ve rahmettir" (111).
  • 76 syf.
    ·1 günde·7/10
    Kimin eli kimin cebinde belli değil… Entrika, heyecan, aldatma, çarpık ilişkiler, güvensizlik, türlü ihanetler, heyecan için izlediğimiz saçma sapan pek çok Türk dizisi yerine keşke klasik kitapları okumayı tercih etsek. Üstelik klasik kitapların hepsi kalın ve anlaşılmaz değil, (genelin önyargısı gibi) bu kitap da çok güzel bir örnek. Tiyatro eseri olduğu için başta karakterler tanıtılıyor(keşke çok karakterli kitaplarda da yapılsa bazen) bundan dolayı karaktere aşinayız, unutursak başa dönüp bakabiliyoruz.
    Dört perdelik eserin son perdesi iki yıl sonrasını anlatıyor. Sanat nedir, yazar kimdir, nasıl yazılmalıdır gibi sorulara ucu açık yanıtlar veren, anneliği, aşkı, ilişkileri bazen hissettirmeden eleştiren çok güzel bir kitap. Sadece martı metaforunu tam çözemedim, iki yıl önce öldürülen ve doldurulan martı ile tüm karakterler mi kastediliyor yoksa Nina mı? Ya da benim anladığım gibi Treplev mi?
    Keyifli okumalar.
  • Savcı : Kendinizi suçsuz mu hissediyorsunuz.
    Musa : Hayır, ama suçsuzda hissetmiyorum.
    Savcı : Neden ?
    Musa : Öyle işte, insan ben suçluyum diyebilir ama suçsuzum diyemez.
    Savcı : Neden diyemesin. Ortalıkta ki bütün katiller ben suçsuzum diye bağırıyor.
    Musa : Bu da onların hakkıdır.
    Savcı : Haksız yere suçlanmış olmayıda suçluluğun inkar edilmesinide birer hak olarak görüyorsunuz. Bu arada sizi boşu boşuna tutmuyorum. Bir taraftan tahliye işlemleriniz yapılıyor bitince haber verecekler.
    Musa : Faerketmez.
    Savcı : Sormayı unuttum. Birşey içer misiniz ?
    Musa : Hayır.
    Savcı : Yemek yediniz mi ?
    Musa : Aç değilim.
    Savcı : Şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz.
    Musa : Bilmiyorum.
    Savcı : Herhalde İstanbul'a döneceksiniz.
    Musa : Evet.
    Savcı : Eşinizden haber alıyormuydunuz.
    Musa : Hayır.
    Savcı : Hiç ziyaretinize gelmedi mi ?
    Musa : En başta bir defa geldi, sonra bir daha görmedim.
    Savcı : Peki boşandınız mı ?
    Musa : Hayır.
    Savcı : Dönünce aramyı düşünüyor musunuz ?
    Musa : Hayır.
    Savcı : Beni yanlış anlamayın. Bu bir sorgulama filan değil. Zaten bırakılma emrinizi az önce bildirdim. Artık özgür bir insansınız ve sizi hiçbirşeye zorlayamam. Ancak dosyanızda okuduklarım ve yaşadıklarınız gerçekten ilgimi çekti. Ayrıca o günlerde davanızı basından sürekli izlemiş, günlerce takip etmiştim. Tanrı'ya inanmadığınızı, annenizin ölümünden sevinç duymanızı biz de epey tartışmıştık. Bu yüzden sizinle tanışmak biraz sohbet etmek istedim. Çok merak ettiğim birşey var. Gerçekten Tanrı'ya inamıyor musunuz ?
    Musa : Hayır.
    Savcı : Nereden biliyorsunuz, oturup üstünde düşündünüz mü hiç ?
    Musa : Benim için düşünmeye değer birşey değil bu.
    Savcı : Neden ?
    Musa : Nedeni yok.
    Savcı : İnsan genellikle böyle olduğunu sanır. Ama gerçekte böyle olmayabilir.
    Musa : Bunu ispatlayabilecek durumda değilim.
    Savcı : Peki idam edilecek olsaydınız, son anda yine böyle mi düşünürdünüz ?
    Musa : Evet.
    Savcı : Neye inanırsınız peki ?
    Musa : Hiçbir şeye.
    Savcı : Bu kadar mı umutsuzsunuz.
    Musa : Umutsuz değilim. Bazı konularda hep umutlu olmuşumdur.
    Savcı : Hangi konularda mesela ?
    Musa : Beni doğrudan ilgilendiren şeyler konusunda.
    Savcı : Arzularınız ve istekleriniz gibi mi ?
    Musa : Öylede denilebilir.
    Savcı : Bu başkaları içinde geçerli ama.
    Musa : Ben kendiminkileri bilirim. Başkaları beni ilgilendirmez.
    Savcı : Kusura bakmayın ama daha açık olabilir miyim ?
    Musa : Siz bilirsiniz.
    Savcı : Böyle söylüyorsunuz, tamam kabul ediyorum. Ama yaşadığınız bunca kötü şeye 3 hatta 4 insanın ölümüne bunların sebeb olduğunun farkında değil misiniz ?
    Musa : Bunlar neden sebeb olsun ki ?
    Savcı : Neden ? Patronunuz bu yüzden gencecik bir kızı kandırıp günahına girmedi mi ? Karısını çocuklarını bu uğurda katletmedi mi ? Şikayetçi olmadığınız için size yapılanları saymıyorum.
    Musa : İnsanın istediği gibi davranmasının anlaşılmayacak bir yanı yok benim için.
    Savcı : Arzularına göre davrandı diye bütün bunları kabul edip yaptığı kötülükleri anlamamız mı gerekiyor şimdi ?
    Musa : Bu sizin bileceğiniz iş.
    Savcı : Siz anlıyor musunuz ?
    Musa : Kendim için anladığımı başkası içinde anlayabilirim.
    Savcı : Keşke bunlar olmasaydı bu kötülükler hiç yaşanmasaydı demiyorsunuz yani ?
    Musa : Benim için farkeden birşey yok. Şikayetçi olmadığımı daha önce söylemiştim.
    Savcı : Çocuk öldürmenin iyi birşey olduğunumu söylüyorsunuz ?
    Musa : Çocuklar için iyi değildir tabi. Ama öldüren için iyidir.
    Savcı : O zaman sizde yapabilirsiniz.
    Musa : Birkaç gün öncesine kadar bu suçtan idam edilmeyi beklediğimi unutuyorsunuz.
    Savcı : Bunun bir önemi yok. Çocukların öldürüldüğü gerçeğinide gözarda etmeye çalışmıyorum. Açlıktan, savaşlardan yada başka nedenlerle hergün yüzlercesi zaten öldürülüyor. Ama bir insanın bunun iyi olduğunu nasıl savunabildiğini anlıyamadım.
    Musa : O zaman siz söyleyin, dediğiniz gibi hergün yüzlerce çocuk öldürülüyor.
    Savcı : Sahiden inanarak mı söylüyorsunuz bunları ?
    Musa : İananmasm neden böyle söyleyim. Ayrıca size bir itirafta bulunuyum. Belki inanmanıza yerdımcı olur. O gün eve gittiğimde o kadını ve çocukları öldürmek istedim.
    Savcı : Neden ? Ne yaptılar size ?
    Musa : Hiç birşey. Şu diyebileceğim bir nedenim yok. Ama öyle istedim.
    Savcı : Belki vardır. Mesela karınızın patronunuz ile olan ilişkisinin intikamını bu şekilde alabileceğinizi düşünmüş olabilirsiniz. Mahkemede böyle düşünmüştü zaten.
    Musa : İntikam almayı düşündüğümü hatırlamıyorum. Böyle olsaydı hatırlardım ama öldürmeyi düşündüğümü iyi hatırlıyorum.
    Savcı : Peki sağlıklı ve normal bir insanın böyle bir istek duymasına ne sebeb olabilir.
    Musa : Hapishaneler akıl almaz suçlar işlemiş sağlıklı insanlarla dolu.
    Savcı : Durup dururken çocukları öldürme isteği duyuluyorsa bunun sebebini merak etmeyelim mi ?
    Musa : Edebilirsiniz ama bu şekilde birşey bulmanız çok zor.
    Savcı : Doğru ama siz yardımcı olabilirsiniz belki Mağdem bunu istediniz.
    Musa : Kadın ağlayıp zırlıyordu, çocuklarında hiç birşey umurlarında değildi. Bir an öldürmekle onlara iyilik yapıcakmışım gibi geldi.
    Savcı : Neden öldürmediniz peki ?
    Musa : Nasılsa farkeden birşey olmayacak diye düşündüm.
    Savcı : Farkeden birşey olmayacak diye düşündünüz ?
    Musa : Yani kendi açımdan demek istiyorum.
    Savcı : Sıf bunu düşündüğünüz için öldürmediniz.
    Musa : Tam böylede değil ama böylede diyebiliriz.
    Savcı : Size doğru yolu göstermek yada canınızı sıkmak için çalışmıyorum. Gördüğüm kadarı ile ne yaptığını bilen bir insansınız. Ancak kim olursak olalım insanız sonuçta ve hepimizin önünde eğilip büküldüğü birşey mutlaka vardır. Ben sadece sizinkini merak ettim.
    Musa : O zaman şöyle söyleyim. Bütün bu olanlar, idamdan dönmüş olmak hepsi vız gelir. Hiçbir şey umrumda değil.
    Savcı : Doğrudur belki ama az da olsa insanın kayıtsız kalamadığı birşeyler olmalı.
    Musa : Elbette var. Ama bunların zengin olmak, iyi bilgisayar kullanmak, kızların hayır diyemeyeceği kadar yakışıklı olmayı istemek kadar önemi yok.
    Savcı : İnsan olmak gerçekten bu kadar basit mi ?
    Musa : Başka ne olma ihtimali var ki ?
    Savcı : Kusura bakmayın ama sanki size bunları büyük bir öfkenin söylettiği hissine kapılıyorum.
    Musa : Olabilir ama bu gereksiz konuşmayı kendinizin başlattığını unutmayın.
    Savcı : Özür dilerim. Ben sadece insanın söylediğiniz kadar basit olabileceğini kabul edemiyorum. Her ne olursa olsun insan yaptığının anlamını savunmak ister. Bunu yapamazsa kendini yok eder. Patronunuzun düştüğü durumda bu değil mi ? İntihar etmesine kendine yediremediği davranışları sebeb olmadı mı ?
    Musa : Belki öyledir, ama bunu ispat edebilecek durumda değili.z
    Savcı : İtirafları var.
    Musa : Mahkemeyide karımla birlikte olduğunu itiraf ederek ikna etti.
    Savcı : Ama arkasından intihar etmedi.
    Musa : Bu neyi ifade eder ?
    Savcı : Birini kötülük diğerini vicdan uğruna yaptığını. Bu fark önemli değil mi ?
    Musa : Bana soruyorsanız elbette önemli. Ama vicdan adına olanı değil, kötülük adına olanı.
    Savcı : Vicdan ile kötülüğü aynı kefeyTTae mi koyuyorsunuz ?
    Musa : Vicdan dediğiniz şey bu kötülükten doğmuyor mu ?
    Savcı : Hayır bu haksızlık olur. Tanrımızın bize bağışladığı gerçek adalet demek lazım ona. Sizin ve patronunuzun muhakemesinde olduğu gibi.
    Musa : Kendi adıma sizin adaletinizi tercih ederim.
    Savcı : Bu kadar zorlamayın, yok yere kendinizi ipe göndermeye kalkmanızın nedeni bu olamaz mı ? Annenizin ölümüne sevinecek kadar sevgisiz, karınızın sizi aldatmasına ilgisiz kadar inançsız olmanın altından kalkamamış olamaz mısınız ?
    Musa : Sahiden bu kadar karışık mı olduğunu düşünüyorsunuz ?
    Savcı : En azından söylediğiniz kadar basit olmadığını biliyorum.
    Musa : Söylediğimden daha da basit ama siz karıştırmayı seviyorsunuz. Boynunu koparacağınız insana borcunu ödeyeceksin demek işinize geliyor. Bana da yaptığınız gibi.
    Savcı : Ne yaptık size ?
    Musa : Üç insanı öldürmekle suçladınız ama annemin ölümüne üzülmediğim ve karımın aldatmasına kayıtsız kaldığım için cezalandırdınız. Bu da yetmezmiş gibi şimdide Tanrı'nın mahkemesine havale etmeye çalışıyorsunuz.
    Savcı : Bu kötüerin bile birşeye inanmak istediğini, bir anlama ihtiyaç duyduğunu göstermiyor mu ?
    Musa : Benim için ikiyüzlülüktür bu. Böyle olmasaydı başkalarından önce kendinizi cezalandırırdınız.
    Savcı : Peki bütün insanlık iki yüzlülük mü yapıyor ?
    Musa : Daha da beterini. İnsan olmanın bütün yükünü benim gibilerin omuzlarına yıkıp kçıyorlar.
    savcı : Ya onların çektikleri. Bir bakın çevrenize. Dünya inananların çektiği çilelerle dolu.
    Musa : Siz çileyi değil, kötülüğü gösteriyorsunuz.
    Savcı : Aığr konuşuyorsunuz. Eğer gerçek bu bile olsa, karımızın bizi aldatmasına seyirci kalıp, annemizin ölümünden sevinç duymayı kabul edersek, geriye pek birşey kalmaz. İnsan ruhu bu kadarda boş olamaz.
    Musa : Ya bu kadar boşsa ?
    Savcı : O zaman o ruh için dua etmekten başka çare kalmamış demektir.
  • İnsan doğar. On-on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgah olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl hapsedildiğini fark eder. Bu aslında bir histir, bilgi değil. Ve ilk tepkisini verir.

    Avazı çıktığı kadar bağırarak. Bu çığlık, bir kalabalığın içinde cüzdanını çaldırdığını fark eden kişinin çaresiz haykırışına benzer. Önce, aşağılayan ve umursamaz bakışlar atan kala­balık, sonra da aşırı gürültüye dayanamayıp, içlerinden biri­ni, bağırıp çağıranla konuşmaya gönderir.

    O da gidip "Biz de çaldırdık cüzdanı, ne var? Senin gibi kıçımızı yırtıyor muyuz?" der. Böylesi bilimsel bir müdahale için, genelde diplomalı olanlar tercih edilir. Kalabalığın kayıtsızlığı karşısında yavaş
    yavaş sesi kesilen yaygaracı, gerçeği kabullenir ve çevresin­ deki boşluğu insanlarla doldurur. Buna, büyüme denir.