• Tuhaf bir adam oldum
    Kendimle konuşuyorum evin içinde
    Biraz da şu koltuğa oturayım, diyorum
    Perdeleri ne kadar zamanda yıkardın, diyorum
    Bir gün olsun açık bırakmıyorum yatağımızı
    El ayak değmeyen yerler nasıl tozlanıyor böyle
    Merak etme, mutfağı tertemiz ettim
    Terlikler senin istediğin gibi duruyor
    Çamaşır ipini silmeden asmıyorum çamaşırı
    Bir kahve yapayım diyorum
    İki fincan koyuyorum, süt hazırlıyorum sana
    Sessizlikten mi nedir
    Bütün bunları yüksek sesle söylüyorum.

    İnsan başka nasıl katlanır ölüme, bilmiyorum.
  • Kimsenin kimseye vakti olmayan bir zamanda, düşünmeden tereddüt etmeden gidebileceği bir yakını olmalı insanın.



    İnsanların vakti değil sınırlı olan, sabrı ve hassasiyeti.



    Herkes bir yaşam telaşına kapılırken, başkalarının mutluluğunu ya da acısını paylaşacak büyüklüğe sahip değiller. Buna ne sabırları yetiyor ne de duyguları.



    Kime sorsanız kendini yalnız hissediyor, yalnız ve mutsuz çoğu zaman.



    Etrafınızda belki de binlerce insan varken, içlerinden kaçına duygularınızı açabiliyorsunuz?



    Gözyaşlarınızı silen dostlarınız, tokmusun diye soran komşularınız, acılarınıza dokunan sırtınızı dayayabileceğiniz yakınlarınız ve başınızı omzuna yaslayabileceğiniz sevdiğiniz..



    Sizi gerçekten dinleyen kaç insan var etrafınızda saydınız mı hiç?



    Ben saydım, beşinci parmağımı kaldıramadım.



    Mutluluğunuzda sizinle birlikte sevinç çığlıkları atan, mutsuzluğunuzda sizinle dibe kadar inip sizi o karanlık kuyudan çıkaran, dar gününüzde cebindeki üç beş kuruşu sizinle paylaşan kaç ‘yakınınız’ var?



    “Amann boşver, geçer” ya da “Hayat devam ediyor” gibi klişe geçiştirme sözlerden ibaret dostluklar.



    Hayatın nasıl devam ettiğini soran, ben varım atlatırız diyen büyük insanlar parmak sayısı kadar azaldı.



    Bu yüzden hayali karakterler yaratıp, olan biten herşeyi olmayan varlıklarla paylaşıyoruz.



    Dinlendiğimizi farz ederek kendimizi rahatlatma, teselliyi kendimizde bulma cabası.



    Anlaşılmaktan çoktan vazgeçmiş, dinlenilmeyi bekleyen yalnız insanlar kalabalığı..



    “Ah, kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya…” demişti Gülten Akın.



    Kimsenin vakti yok uzun uzun dinlemeye, anlamaya ve sevmeye.



    Birbirimizin hayatlarından teğet geçerek yaşıyoruz.
  • 84 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    http://yazanokur.com/...celeme-ve-42-alinti/
    Ayrılıklar her zaman insanın canını acıtır. Çünkü ayrılmak demek aynı zamanda bir alışkanlığın yok olması demektir. Yaşam bizler için her zaman yolunda gitmez. Ve hayatımızda bir zaman sonra sevdiklerimizle yol ayrımına düşmek zorunda kalırız. Bir otobüsün camından sevdiğimize veya sevdiklerimize el sallarken anlarız içimizi acıtan o duyguyu. Kimisi gözyaşı dökerken, kimisi daha soğukkanlıdır. Ama ortak olan bir şey varsa o da hissedilendir. Ayrılıklar tabi ki bir süre sonra özlemi de beraberinde getirir. Zamana yayılarak ortaya çıkan bu duygu belki de hayatı en zorlaştıran hislerden biridir. Oruç Aruoba özlemi şu dizelerle dile getirir:

    ”Özlediğin, gidip göremediğindir;

    ama, gidip görmek istediğin

    Özlem, gidip görememendir; ama

    gidip görmek istemen

    Özlediğin, gidip görmek istediğin-

    ama gidip göremediğin

    Özlem, gidip görmek istemen-

    ama, gidememen, görememen;

    gene de, istemen”

    Ayrılıkların da özlemin de çözümü tabi ki kavuşmaktır. İşte burada çok acı bir fark ortaya çıkmaktadır. Ölüm. Ayrılıkların en kötüsü, en dayanılmazı ve en istenilmeyenidir. Çünkü ölüm yaşadığın süre boyunca kavuşmayı ortadan kaldıran bir durumdur. Bir daha hiç görememek… Daimi özlem…Kaybettiğin kişi eşin, can yoldaşın, hayatını anlamlandıran kişi ise galiba bu da ölümlerin en zoru gibidir. İşte tam da burada kitaba göz atmaya başlayabiliriz.
    Yaşıyoruz Sessizce Şükrü Erbaş’ın okuduğum ilk kitabı oldu. Aylar önce kitap fuarından kendisinden imzalı olarak almıştım bu kitabı. Okuduktan sonra beni etkileyen bir kitap oldu ve bu durum da okuyacağım tek kitabı olmayacağı anlamına gelmektedir. Kitabın konusuna gelirsek yukarıda da bahsettiğim gibi bir özlem söz konusu. Şair eşini kaybetmesinin ardından yaşadığı duyguları insanın içine işleyen bir şekilde dizelere dökmüş durumda. Ben bu durumu kendimce kaybedilenin ardından yazılabilecek en güzel dizelere sahip bir kitap olarak değerlendiriyorum. Kitabın ön kapağında yazan, sayfa 18’de de karşımıza çıkan,

    “İki kişilik bir yalnızlığım fotoğraflarının önünde

    Birisi alıp götürdüğün, öteki bırakıp gittiğin.”

    dizeleri zaten nasıl bir kitaba başlayacağımız hakkında bilgi edinmemizi sağlıyor. Arka kapağında ise Şeref Birsel kitabı, “Bu kitap, bizim sagu, mersiye, ağıt geleneğimize, göç edeni de burada tutan, yaşatan yepyeni bir özellik getiriyor. Üç kadim kavram, yaşamın üç büyük izleği, aşk, yalnızlık ve ölüm, şiirden şiire iç içe geçerek birbirinin kapısını çalıyor. Sonra üçü birlikte gelip hepimizin hayatına doluyor. Yaşıyoruz Sessizce, aşkın, emeğin ve dünyanın ölümle bir daha yüceltildiği bir varoluş simyası.” olarak tanımlıyor. Kitabın sayfalarını çevirmeye başladığımızda ilk olarak şairin eşi Hatice Erbaş’a ait olan,

    “Babanız içerde şiir yazıyor diye çocuklarımı sessiz ağlattım ben.”

    sözünü görüyorsunuz. Oldukça yüreğe dokunan bu söz aslında kendi başına birçok anlam ifade ediyor. Şükrü Erbaş eşinin bu sözünü kitabın en başına koymasını “Pervane” kitabıyla Dağlarca Şiir Ödülü’nü aldığı törendeki konuşmasında şöyle açıklamıştı: “Onun bakımını hiç aksatmadım ama bu şiirlerin yazılması, onun zamanından çaldığım anlarda oldu düşüncesi vicdanen tedirgin ediyor. Eşimin ölümünden sonra öğrendim, ‘Ben babanız içeride şiir yazıyor diye çocuklarımı içerde sessiz ağlattım’ demiş. Bir sonraki kitabımda bunu girişine koyacağım. Bu benim yazdıklarımdan çok daha kıymetli geliyor bana”
    İncelemeyi türküde de geçen şu sözle bitiriyorum; “Ölüm Allah’ın emri de şu ayrılık olmasaydı.’
  • Bu yazı size bir suç armağan ediyor.

    Sanırım Stefan Zweig’ı pek okumadınız, zaten şu sıralarda pek moda değil… Eğer, Zweig’ı okusaydınız, onun bu yazının başlığının tam tersi bir başlık taşıyan muhteşem hikâyesini bilirdiniz… Hani şu ‘Meçhul Bir Kadından Mektuplar’ isimli şaheserini.

    İnanın, o hikâyeyi çok severdiniz.

    O, her kadının içinde saklı olan ‘meçhul bir kadın’ olma arzusunun bütün yakıcılığını, çekiciliğini ve acısını bir tek hikâyede yaşardınız.

    Zweig’ın karısıyla birlikte intihar ettiğini de bilmiyorsunuz tabii.

    Niye intihar ettiğini tahmin edemezsiniz.

    Dünya Savaşı çıktığı ve insanlar birbirini öldürdüğü için, böyle bir dünyayı daha fazla paylaşmaya tahammül edemeyip kendini öldürdü… Halbuki o sıralarda, Latin Amerika’da savaştan epeyce uzakta ve güvenlikteydi.

    Ama başkaları ölürken, kendini güvende hissetmeye dayanamayacak kadar ilgiliydi başkalarının hayatlarıyla. Bu ilgiyi kendi hayatıyla ödedi.

    'Ne kadar aptalca, ' demeyin ne olur, beni çok kırarsınız.

    Zweig’ın karısının niye intihar ettiğini ise hep merak etmişimdir. Savaşa dayanamadığı için mi kocasıyla birlikte öldü, yoksa kocasını ölüme gönderirken yalnız bırakamadığı için mi? Dünyanın yanması mı o kadına daha çok acı veriyordu yoksa sevdiği bir erkeğin acı çekmesi mi?

    Bütün yazarlar ölüme karşı Zweig gibi davranmaz elbet.

    Zweig’ın görmeye tahammül edemediği savaşa Hemingway gönüllü gitmişti.

    Eğer ikisi de bugün Türkiye’de yaşasalardı, Hemingway Güneydoğuda bir savaş muhabiri, Zweig İstanbul’da kendini vurmak için elden düşme bir tabanca arayan mutsuz bir yazar olurdu.

    Graham Green buralarda olsaydı, istihbaratçıların, teröristlerin, kaçakçıların ortaklaşa gittikleri, sınır yakınlarında bir kerhanenin romanını yazardı.

    John Le Carré, Türk, Alman ve Amerikan casusları arasında geçen görüşmeleri, yapılan anlaşmaları, ikili çalışan casusların psikolojisini anlatır, savaşsız ve düşmansız bir ortama kavuşan gelişmiş dünyanın, kendisini konusuz bırakan sıkıcılığından Türkiye sayesinde kurtulurdu.

    Savaş ve ölüm, yazarların ilgisini çektiği kadar kadınların da ilgisini çekiyor mu sizce?

    Avrupa’nın, PKK’yı desteklemekten vazgeçerek, PKK’yı güçsüzleştirirken Türkiye’deki darbe sevdalılarını da güçsüzleştirmesi günlük tartışma konularınız arasında mı?

    Eğer içtenlikle konuşursak, bunlarla çok da fazla ilgilendiğinizi sanmıyorum.

    Aşk sizin daha çok ilginizi çekerdi.

    ‘Acaba beni seviyor mu’ sorusu, ‘savaş çıkacak mı’ sorusundan daha heyecan verici gelirdi size.

    Sevildiğinizi öğrenseniz, bu kez de ‘yeteri kadar sevilip sevilmediğinize’ takılırdı aklınız. Ah, biliyorum, hiçbir kadın ‘yeterince’ sevilemez. Sarah Bernard, boşuna 'Aşk oburluktan ölür, ' demiyor.

    Biliyor musunuz, Tanrı erkeklere ‘yaşanan günü’, kadınlara ise geçmişle geleceği armağan etti.

    Siz yaşanan anla pek ilgilenmezsiniz, geçmişin hesaplaşması ya da geleceğin endişesi vardır sizde. Onun için size ‘o an’ hiç yetmez. Siz geniş bir zamana yayıldığınız için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar.

    Zweig gibileri ise ne o ana sığarlar, ne de geleceğin kancalarına takılırlar.

    Onların hayatı, karanlık bir boşluktan, arkalarında ışıklı bir iz bırakarak ölüme atlamakla geçer.

    İçinden geçtikleri boşluğu yazılarıyla ve bazan da aşklarıyla doldururlar.

    Zweig’ı mutlaka okumalısınız.

    Yazarların, nasıl yazı yazdıklarını incelediği bir denemesi var.

    Müthiş bir tevazuyla kendini de sıradan insanlar arasına koyarak şöyle diyor:

    'İlk bakışta onlar da sizin benim gibi insanlardır.'

    Yazarların da herkes gibi yaşadığını, herkes gibi giyindiğini, herkes gibi dolaştığını anlatıyor.

    'Bizim yaptıklarımızı yaparlar, ' diyor, 'sonra da masanın başına geçerler ve bizim yapamadığımız bir şeyi yapıp yazı yazarlar.'

    Aklına su soru takılıyor elbette!

    Bize bu kadar benzeyen insanlar bizim yapamadığımız bir işi nasıl yapıyorlar?

    Zweig’a göre, bir yazar yazı yazarken kendisinden başka bir şey oluyor. Ne yaptığını aslında kendisi de fark edemiyor.

    Yazıyı yazdıktan sonra, ona yazıyı nasıl yazdığını sorsanız, o size, ‘işlediği cinayeti bilmeyen bir katil’ gibi bakacaktır.

    Aynı sizin kimliğiniz gibi, yazının nasıl yazıldığı da meçhul kalıyor.

    Meçhul kalan yalnızca bu değil ki…

    Dağlarda birbirlerini öldürenler, bir insan öldürürken ne yaptıklarını biliyorlar mı, bir insan başka bir insanı öldürürken tam manasıyla kendinde mi? Herkes gibi âşık olan, herkes gibi seven, herkes gibi gülen biri, tüfeğini bir insana çevirdiği anda hâlâ kendisi midir, yoksa o anda başkası mı olur?

    Cinayetin, yazının ve aşkın arasında garip bir ortaklık var gibi.

    Bu üçünü de yaparken insanlar kendilerinden başka biri oluyorlar.

    Âşık olan biri, kendinin âşık olmayan halinden ne kadar farklı.

    Cinayeti işleyen, öldürmediği andaki kimliğinden ne kadar uzak.

    Yazıyı yazan, yazmadığı zamanki yapısından ne kadar değişik.

    Bir insanin, kendinden başka biri haline geldiği anı çok merak ediyorum. Tüfeği kaldırdığı, kalemi tuttuğu, özlemden yandığı anda ne değişiyor içinde?

    Cinayet, yazı ve aşk, insanın tanrısallığa en çok yaklaştığı üç durum.

    Biri öldürerek tanrısallaşıyor, biri yaratarak, biri de kendini çoğaltarak.

    Cinayet, aşk ve yazı birbirine benziyor, ama Zweig cinayetlere dayanamadığı için kendini öldürüyor, Yesenin ise aşka dayanamadığından vuruyor kendini.

    Siz Yesenin’i de bilmiyorsunuz.

    Ben bütün bunları, size anlatabilmek için biliyorum.

    Yesenin, Sovyet Devrimi sırasında yaşamış serseri bir şairdi. Herkes de onun serseri olduğunu söylerdi zaten.

    Bir şiiri, yanlış hatırlamıyorsam, şöyle başlıyordu:

    'Bilmiyorum niçin bana su Yesenin rezili
    Bilmiyorum bana şu şarlatan diyorlar.'

    Devrime içi pek ısınamadı nedense, devrimciler de onu pek sevemediler.

    Sonra, Isadora Duncan adlı o dans büyücüsüne aşık oldu. Onun peşinden dolaştı durdu dünyayı.

    Devrimin katılığına ayak uyduramadığı gibi, aşkın acısına da katlanamadı.

    İntihar mektubu yerine bir şiir bırakarak vurdu kendini.

    Biliyor musunuz, mutlu yazar pek yoktur.

    Mutlu katil ve mutlu âşık pek olmadığı gibi.

    Mutluluk daha sıradan olanlara mı nasip acaba, yoksa daha sıradan olanlar mutsuzluğa daha kolay mı dayanıyor.

    Siz soruları seversiniz, bütün kadınlar gibi… Cevapları sanki sorular kadar sevmiyorsunuz, sanki cevapsız soruları keşfetmenin peşindesiniz.

    Erkekler cevapları arar, siz soruları ararsınız.

    Siz sorularınızla huzursuz, erkekler cevaplarıyla SIKICIDIR.

    Huzursuzluklarınız ve huzursuzluğunuza duyduğunuz merak, aşkı doğurur.

    Siz Zweig’ı mutlaka okumalısınız.

    Zweig, sevgilisiyle birlikte intihar eden bir Alman şairi olan Kleist’in biyografisini yazmıştı. Şöyle diyordu Kleist için:

    'Bazan, ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şair yaratabilen biri de bulunmalıdır.'

    Yazdığı kitaptaki gibi, ölümden bir şiir yaratarak öldü kendi de.

    Ölümlerin bu kadar çok olduğu ülkemizde, ölümden şiir yaratanların çok az olduğunu biliyorum. Ölümü, şiirinden soyduğumuz ve sıradan acılara, manasızlıklara çevirdiğimiz bir zamanda yaşıyoruz.

    Ölümün manasızlaştığı yerde aşk da ölüyor.

    Ben ölümden değil, şiirsiz bir ölümden kurtulmak için âşık oluyorum.

    Zweig, ölümün manasızlaşmasına dayanamadığı için ölüyor.

    Siz ise… Evet, biliyorum, siz mutlu bir gelecek var mı, diye merak ediyorsunuz. Ve, hep aynı soruyu soruyorsunuz kendinize:

    'Ne olacak? '

    Dağınık kaşlarınız altında ışıldayan gözleriniz her yerde bu soruyu yaşıyor.

    Zweig öldüğü ve ben âşık olduğum sürece mutlu bir gelecek var.

    Zweig ölerek, ben âşık olarak, kendi geleceklerimizi yaksak bile…

    Ahmet Altan
  • Pek uzun zamandır yazmak yerine konuşmayı tercih ettim. Ama sanırım artık kalemim, sözcüklerimin bu iki ayaklı küçük beyinlilerin, küçük iradelerinde yok olmasını istemiyor ki, kendini korumak ve kalıcılığını sağlamak için o güzel bembeyaz kağıtlarımda bir emare bırakmak istiyor şimdilerde. Ne var bu şimdilerde de böyle oluyor?! Bu da soru mu! Neler olmuyor ki! Bakarsın herkes çok okuyor! Bakarsın herkes yazar olmuş! Bakarsın herkes edebiyat eleştirmeni olmuş! Bakarsın herkes hacı hoca olmuş! Vaaz verenimiz ne de çok böyle! Bakarsın herkes siyasetçi, politikacı falan da falan! Ne kadar çok seviyoruz böyle nitelikli olmayı! Ne kadar da çok seviyoruz bir şeyler bilmeyi! Biliyormuş gibi yapmayı! Bu nasıl bir 'bilmedir' anlarsınız!
    Şu iki ayaklı 'herkescikler' kendi gibi olmayı gulyabani olmakla eşdeğer sanıyor herhalde! Ahahah ha!

    "HERKESIN HER ŞEYI BILDIĞI BIR DÜNYADA BILMIYORUM DEMEK HOŞUMA GİDİYOR."
    - Hasan Ali Toptaş

    BEN şunları yaparım. BEN şunları bunları savunurum. BEN şunları severim. Şunları sevmem. BENIM hayat görüşüm bu. BENI GÖRÜN. BEN BURDAYIM! Bakın BEN... BEN BEN BEN BEN!! Yeter artık! YETER YA! Çok hoşunuza gidiyor değil mi?!


    "BEN DIYORSUN VE BUNUNLA GURURLANIYORSUN."
    - Friedrich Nietzsche


    Güzel olan ya da gerçekten niteliği olan bir 'insanın' kendinden bahsetmesine gerek yok! Kendi kendini yüceltmesine gerek yok! 'Insan' sıfatını alan kişiler zaten çok belli! Diğer insancıklardan ayrışacak kadar büyük bir farkla aramızda görünür oluyorlar.
    Gerçekten iyi olan bir hareketin de övgüye ihtiyacı yok. Eğer övgü alıyorsa, bu övgü zamanla onun niteliğine zarar vermekten başka bir şey olmaz.

    Işaret ettiğim bu insancıklar topluluğuna bende dahilim. Onlar şöyle böyle! Şöyle böyle yapıyor diyip, onları eleştirirken bu dediklerimin hepsi en başta bana yönelik. Kalemin ucu en önce benim elimi kesti. Daha bitmedi. Hala da kesmeye devam ediyor. Çünkü BEN okuyan bir 'insanım' ! Heyhat! Heyhat!

    Neler neler var yazılası. Fakat yine şimdilerde o kadarı sıkıntı oluyor nedense?! Nedeni belli de neyse ne! Ya ya yaa!

    "TIKSINTIM HAYATIMI KEMIRIYOR."
    - Tezer Özlü

    Özgürlüğü kafamın içinde yaşamak ISTEMIYORUM! Bir 'insan' inanışı, inanmayışı, fikirleri, görünümü, yazdıkları, çizdikleri, yaptıkları, yapmadıkları yüzünden neden yargılanıyor! NEDEN NEDEN NEDEN?!
    'SÖZDE' okuyan kesim yapıyor bunları! Okumayın ya! Okumayın! B O Ş U N A çünkü!
    Ne tahammülünüz var ne de saygınız!
    Yaa bunlar hep vardı ve sanırım endişeyle yazıyorum ki böyle de devam edecek. Ama HAYIR! Kabullenmek YOK! Bu serzenişler boşuna olmamalı! Okuyan insanın farkı NEREDE?! Çok değerli kaç sanatçı geldi ve gitti. Hepsi sanatlarıyla kendi çığlıklarını duyurmak istedi. Bu serzenişleri bıraktıkları yerden, okuyan bir insan olduğum süre boyunca hep aktaracağım. SUSMAK yok! KABULLENMEK asla!

    Bunları yazabilecek bir iradem var. Içim de çok rahat. Okuduklarım hiç olmazsa bende bunu oluşturdu oluşturuyor. Bu dediklerimi ve daha fazlasını anladığım şu zamanda, daha önce de dediğim gibi eğer 'insan' olmak çabasından vazgeçersem kitap okumayı bırakacağım.

    Mesele sadece okumak değil! Daha fazlası gerekiyor! Okumak yazmaktan sonra en zor eylem biçimi. LÜTFEN bunun ağırlığını BILEREK kitap okuyalım!

    Bu kadar BEN BEN BEN denildiği bu zamanda, tiksintimi biraz da olsa durduran tek yön çoğu kişinin yalnızlıktan dolayı buna ihtiyaç duyduğunu bilmemden geliyor.
    Herkesin -evet herkesin- istemediği tek şey yalnız kalmak. Yapayalnız kalmak. En önce kendimize dürüst olalım değil mi ama?
    Deriyle kaplı şu küçücük bedenimizin içinde neler neler yaşıyoruz da görünüşümüzle yine de insana benziyoruz! Ne korkunç! Ahahah ha!

    ...........................................................
  • 20.
    Tuhaf bir adam oldum
    Kendimle konuşuyorum evin içinde
    Biraz da şu koltuğa oturayım, diyorum
    Perdeleri ne kadar zamanda yıkardın, diyorum
    Bir gün olsun açık bırakmıyorum yatağımızı
    El ayak değmeyen yerler nasıl tozlanıyor böyle
    Merak etme, mutfağı tertemiz ettim
    Terlikler senin istediğin gibi duruyor
    Çamaşır ipini silmeden asmıyorum çamaşırı
    Bir kahve yapayım diyorum
    İki fincan koyuyorum, süt hazırlıyorum sana
    Sessizlikten mi nedir
    Bütün bunları yüksek sesle söylüyorum.

    İnsan başka nasıl katlanır ölüme, bilmiyorum.
    Şükrü Erbaş
    Sayfa 59 - Kırmızı kedi yayınları
  • 306 syf.
    Kitabı karşıma koydum, Oğuzcuğum bana bakıyor ben de ona. Bakışlarında bir anlam arıyorum, kitabı okudum okumasına ancak hissettiklerinin birazını hissedebildim mi? Düşünüyorum, yaşasaydı eğer kıymetini bilir miydik acaba, pek sanmıyorum.

    Yüreği, insanlık tarihinin her döneminde hissedilmiş o derin arzuyla dolup taşmış, o da bizler gibi sadece anlaşılmak istemiş ama nafile. İnsan böyle zamanda karamsarlığa, umutsuzluğa düşmesin de ne yapsın?

    Kimseyle konuşmak istemeyen yazarımız çözümü içine kapanmakta ve günlük tutmakta bulmuş, bizler de bu sebeple onun günlüklerinin bazı kısımlarını okuma şansını bulduk.

    "Selim gibi, günlük tutmaya başlayalım bakalım. Sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi." diyerek daha ilk sayfanın ilk satırlarında etkilemeye başlıyor okuyucularını.

    Bir günlükte okuyucu doğal olarak yazarın özel hayatı ve yaşamı konusunda daha fazla bilgi edinmeyi bekliyor, bu şekilde beklentisini yüksek tutanların hayal kırıklığını anlayabiliyorum. Çünkü kitapta, Oğuz Atay'ın yazdığı kitapların ve tiyatro oyunu olan "Oyunlarla Yaşayanlar"ın oluşumu sırasında aldığı notlar çoğunlukla yer tutmakta.

    Yine de, biraz uzun süreli ayrı kaldığımız için mi bilmiyorum, ben Oğuz Atay'ı okumayı özlemişim ve benim için hayal kırıklığı olmadı. Hatta eserlerini şöyle bir gözümde tekrar canlandırmama vesile oldu.

    Sistem demeye bin şahit isteyen bu bozuk düzende acaba ben mi yanlış yapıyorum diye sorgulayan bir tek bizler değiliz sevgili okurlar. "Belki de anlaşılacak, önemsenecek bir şey yazmadım, yapmadım. Sadece yazı hayatı denilen çamura bulaştım, yeni öfkeler edindim o kadar." sözleriyle iç hesaplaşmalara konuk oluyoruz.

    Tüm kitaplarında olduğu gibi, günlüklerinde de eleştirileri bizleri düşüncelere sürüklüyor. Bunun en büyük sebeplerinden birisi de o eleştirilerin hala geçerli olmasıdır. Ölmüş olan babasının arkasından yazdığı mektubun karalamalarını üzülerek okuyoruz. Saçma sapan insanlar hatırlanıp anılırken, babasının çabucak unutulup gitmesine de gönlü razı değil tabii "Sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor." diyerek haklılığını bir kez daha ortaya koyuyor.

    Sizi bilmem ancak ben Türkiye'nin Ruhu kitabını okumayı çok isterdim. Günlüğünde bu kitap için de biraz notları var ancak ne yazık ki kitabı yazamadan genç yaşta aramızdan ayrılmış. Son bölümlerde hastanedeki anıları için farklı bir defterden devam ediyor,kısa bir bölüm, bu yüzden yukarıda günlükleri kelimesini kullandım.

    Okumayı bitirince, birkaç saniye neden böyle bitti diye düşündüm safça, sonra da kızdım kendi kendime ölü bir insanın günlüğü daha farklı bir şekilde nasıl bitebilirdi? Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz, ancak hepimizin kaderi aynı. Bu da beni daha derin düşüncelere götürdü. Kitabın sonunda bir de resim albümü var, yazarın hayatından güzel, kısa bir film şeridi. Oğuz Atay okumayı sevenlerin bu kitabı da beğeneceğini düşünüyorum. Keyifli okumalar.