• Bütün dünya nüfusuna ezberletilmiş olan, varak çerçeveli ve gösterişli bir tablo vardı. Ve o tabloda, iyiler kötülerle ve cennet cehennemle savaşıyordu. Oysa böyle bir savaş yoktu ve hiç olmamıştı. İyiyle kötünün kıyamet gününe kadar sürecek olan ölüm kalım savaşı, insanlığın yediği en büyük kazıktı. Toplum düzeninin en kestirmeden sağlanması ve otoritenin daima ayakta kalması için atılması gerekmiş olan bir kazık. Çünkü her insanın aynı anda, hem iyi hem de kötü olduğu gerçeği kabul edilirse, hayranlık duyulup peşinden ölüme gidilen kim varsa, yani gelmiş geçmiş bütün liderlerin kimliklerinde lekelenmeler başlayacaktı. Kafalar karışacak, düşünceler çarpışacak ve kimse kimse için hayatını feda etmeyecekti. Ama öyle olmadı ve mutlak iyiyle mutlak kötünün savaşı insanları birbirine kırdırmanın en basit yolu haline geldi. "Sizler iyi olanlarsınız!" diyenler "Gidin, benim için geberin!" demek istiyor, "Geberttikleriniz de cehenneme gidecek!" demek istiyordu. Dolayısıyla cennet cehennem, iyilik ve kötülük, insan denilen varlığı ortasından ikiye yardı ve bir tarafını diğeriyle kanlı bıçaklı hale getirip bir aptala dönüştürdü. Böylece, geçmişin müthiş tezgahtarları, kutsal zıtlık teorisiyle ambalajladıkları ömür boyu garantili itaatkarlığı özgür insanlara satmayı becerebildi. İtaatkar itleri itaatkar itlere kırdırmaktı bütün hikaye! Ne karanlık ışığa düşmandı, ne de tersi. Ve tek bir gerçek zıtlık vardı, o da sedece biyolojide geçerliydi: Ölü ya da diri...
    .....
    Birkaç Hollywood filmi izlettirmek yeterliydi. Cennete olan inançlarını sağlam tutmak için. Ya da geçerliliği tarih içinde defalarca kanıtlanmış klasik yöntemi izleyip, bir kutsal kitap uzatmak. Ama yine tarihin yazdığı gibi, içlerinden sadece birin. Diğerlerine anlatsın diye. Nasıl istiyorsa öyle..
  • nasılsınız iyi misiniz
    çocuklar nasıl
    işiniz kaç paralık
    ne yiyor ne içiyorsunuz
    mideniz karaciğeriniz böbrekleriniz nasıl
    hâlâ kan kusmadınız mı
    ülseriniz iyiler mi
    demek yaşıyorsunuz
    ne zaman delirmek niyetindesiniz

    peki bir kat filan da mı yapamadınız
    ya demek arabasızsınız
    telefon da mı alamadınız
    denize de gitmediniz öyle mi
    çok ayıp şey Uludağ’ı bilmemek
    hele bodrum hele avşa kuşadası marmaris
    abant'ı da görmediniz öyle mi
    e vallahi pes yani
    bu denli de pısırıklık
    bu denli de şeylik yani

    ne dediniz ne dediniz
    yıktılar mı kondunuzu dediniz
    köşeyi dönmek varken
    kondu da nesi ayol
    hadi hadi güldürmeyin insanı

    ayol bunca bilginizle
    bunca üstün yetenekle
    işten de mi atıldınız
    e vallahi pes yani

    peki ama
    ya karınız çocuklarınız
    delirmiş mi bunlar kuzum
    ne isterler karınızdan
    çocuklardan ne isterler
    e vallahi pes yani

    ama suç da
    biraz sizde kardeşim
    insan bakar çevresine azıcık
    bu denli doğruluk da pes yani
    namus karın doyurur mu beyefendi
    ah vallahi üzüldüm
    ayy nasıl da üzüldüm

    eh biz de
    işte böyle
    yuvarlanıp gidiyoruz şekerim
    yarın kapri'den geldim
    dün nevyork'a uçacağım
  • Şaşılacak şey ama çoğu toplumda bazı insanlar tam da 'iyi' oldukları için sevilmezler. Nasıl olsa iyidirler: güvenilir onlara, arı-duru gönüllü, çelebi, dürüst kişilerdir. İyilerin çekinecek yanı olmadığına göre, sorun çıkaran kimselere adar toplum kendini. Giderek sorunlardan başka önemli bir şey yokmuş gibi davranmaya başlar yöneticiler. Çevreden ne bakım ne ilgi gören iyiler, zamanla unutulup giderler.
  • Hz. Ali bin Ebi Talib (r.a)

    Hz. Ali, Peygamber Efendimizin amcası Ebû Tâlib’in oğluydu. Ebû Tâlib, maddi durumu iyi olmamasına rağmen, uzun yıllar Peygamber Efendimizi ken­di yanında büyüttü. Hattâ o sofraya gelmeden ailesinden kimseyi yemeye baş­latmazdı. Çok tecrübelerle, Peygamberimizin “bereket sebebi” olduğunu biliyor­du.

    Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Hatice’yle evlendikten sonra, “amcasının yükünü hafif­let­mek ve ona minnet borcunu ödemek” düşüncesiyle Hz. Ali’yi yanına aldı. O sı­ralar Hz. Ali henüz 4-5 yaşlarında bir çocuktu. Bu sebeple, çocukluk yılları Pey­gamber Efendimi­zin terbiyesi altında geçti.

    Kâinatın Efendisi peygamberlikle vazifelendirildiğinde, Hz. Ali 10 yaşında bulunuyordu. Ona ilk iman etme şerefine, kadınlardan Hz. Hatice, çocuklardan da Hz. Ali ermişti.

    Hz. Ali bir gün Peygamberimizle Hz. Hatice’yi namaz kılarken görmüş, hay­ranlıkla seyre koyulmuştu. Namaz bitince hayranlığını gizleyemeyerek çocuk­su bir edayla, Peygamberimize:

    “Nedir bu yaptığınız?” diye sordu. Peygamber Efendimiz:

    “Ey Ali!” dedi, “Bu, Allah’ın beğendiği dindir. Seni, bir olan Allah’a imana davet edi­yorum. İnsanlara ne faydası, ne de zararı dokunmayan putlara tapmaktan sakındırıyorum!”

    Böyle bir teklifle karşılaşan Hz. Ali:

    “Bunu babam Ebû Tâlib’e bir danışmam gerekir.” dedi.

    Fakat Peygamberimiz henüz davasını açıklamakla emredilmemişti. Bunun duyulmasını istemiyordu:

    “Yâ Ali, söylediğimi kabul edersen et, etmezsen kimseye söyleme!” buyurdu.

    O geceyi düşünerek geçiren Hz. Ali, sabah olunca Re­sû­lul­lah’ın huzuruna çıktı ve yaşından beklenmeyecek bir şekilde şöyle dedi:

    “Allah beni yaratırken Ebû Tâlib’e sormadı ki, ben de O’na ibadet etmek için gidip babama danışayım!”

    Hz. Ali bu sözleriyle, Re­sû­lul­lah’ın terbiyesinde yeti­şen bir kişiden beklenen olgunluğu göstererek imanla şereflendi.

    Artık bundan sonra Hz. Ali, Re­sû­lul­lah’ı bir gölge gibi takip etti. Fakat anne ve babası başına bir iş gelir düşüncesiyle durumdan endişeye kapıldılar. Fakat Ebû Tâlib, Re­sû­lul­lah ile görüşüp onu dinledikten sonra, kendisine hak verdi. Kendisi Müslüman olmamakla beraber, Hz. Ali’nin Peygamberimize tabi olmasına rıza gösterdi. Nitekim müşriklerin işkencesinden dolayı endişe eden hanımına Ebû Tâlib şu cevabı verdi:

    “Eğer nefsim, Abdülmuttâlib’in dinini bırakmak hususunda bana itaat etmiş olsaydı, ben de Muhammed’e tabi olurdum. Çünkü o halimdir, emindir, tahirdir.”[1]

    Hz. Ali daha önce hiç puta tapmamıştı. Onlardan hep nefret ederdi. Mekke devri bo­yunca Peygamberimizin yanından hiç ayrılmadı. Hicret sırasında da Peygamber Efendimizin yatağına yatmakla mühim bir vazife gördü.

    Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Ebû Bekir’le birlikte Mekke’yi terk etmeden önce Hz. Ali’den o gece kendi yatağında yatmasını istemişti. Yanında bulunan müşrikle­re ait ema­­netleri de kendisine bıraktı. Emanetleri sahiplerine verdikten sonra Medine’ye hicret etmesini söyledi.

    Müşrikler o gece Re­sû­lul­lah’ın evinin çevresini kuşattılar. Mevzilendikleri yerden, gü­nün ışıyıp Peygamber Efendimizin evinden çıkacağı ânı gözetlemeye başladılar. Çün­kü o zamanın âdetlerine göre, bir insanı evinin içinde öldürmek büyük bir korkaklık sayılırdı.

    Re­sû­lul­lah, yatağına Hz. Ali’yi yatırıp gece yarısı evden çıktı. Yerden bir avuç toprak alıp müşriklerin üzerlerine attı ve Yâsin Sûresi’nin ilk sekiz âyetini okuyarak gözleri önünden çekip gitti. Müşriklerden hiçbiri kendisini görmemişti.

    Müşrikler hâlâ bekliyordu. Bir ara Re­sû­lul­lah’ın evden çıkmış olabileceğini düşündüler. Hane-i Saadet’in penceresinden baktılar. Hz. Ali’yi Peygamberimiz sandılar, “İşte Muhammed yatıyor.” diyerek beklemeye devam ettiler.

    Sabah olunca, daha fazla beklemeye tahammül edemeyip içeri daldılar. Ya­takta Hz. Ali’yi görünce şaşkına döndüler. Peygamberimizin nerede olduğunu sordularsa da, Hz. Ali cevap vermedi. Müşrikler fazla üstelemediler, zaman kaybetmemek için etrafa adamlar saldılar.

    Oradan ayrılan Hz. Ali, emanetleri sahiplerine teslim etti. Üç gün sonra o da Medine’nin yolunu tuttu. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaştı. Öyle ki, ayaklarının altı yarılıp kabarmıştı. Peygamberimiz onun bu acıklı hâlini görünce şefkatin­den gözyaşlarını tutamadı. Sonra da ayaklarının altını mübarek eliyle meshetti. İyileş­mesi için duada bulundu. O anda Hz. Ali’nin bütün ağrı ve sızıları geçti, şifa buldu.[2]

    Hz. Ali’nin en mümtaz vasfı, cesaret ve şecaatiydi. Katıldığı bütün savaşlarda kah­ramaklık ve cesaretin en güzel örneklerini göstermişti.

    Mesela Uhud Savaşı’nda müşriklerin bütün güçleriyle Peygamberimizi şehit etmek için saldırdıkları sırada vücudunu ona siper edenlerden biri de oydu. Bir ara müşriklerden bir grup, Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) doğru geliyordu. Re­sû­lul­lah, Hz. Ali’ye, müşrikleri karşılamasını emretti. Hz. Ali hücum edip hepsini darmadağın etti. Birisini de öldürdü. Az sonra bir başka grup daha saldırdı. Peygambe­rimiz onları da Hz. Ali’ye havale etti. Hz. Ali onlardan Şeybe bin Mâlik’i öldür­dü.

    Bunun üzerine Cebrail (a.s.), Peygamber Efendimize geldi ve:

    “Yâ Re­sû­lal­lah! Ali’nin yaptığı büyük bir iyilik ve civanmertliktir.” dedi. Peygamberimiz de:

    “O bendendir, ben de ondanım.” buyurarak Hz. Ali’yi taltif etti. Cebrail,

    “Ben de her ikinizdenim.” buyurarak bu taltifi daha da latifleştirdi. Bu sırada semadan şöyle bir ses işitildi:

    “Ali gibi yiğit, Zülfikâr gibi kılıç olmaz.”

    Hz. Ali, Uhud Savaşı’nda müşrikler tarafından birkaç defa yere düşürülmüş, ama her defasında Cebrail (a.s.) tarafından ayağa kaldırılmıştı.[3]

    Hayber’in fethi güçlükle gerçekleşmişti. Çünkü Hayber, volkanik bir arazi üzerinde sağlam kalelerden meydana gelmiş bir yerleşim yeriydi. Medine’den sürgün edilen Yahudilerin çoğu burada oturuyordu. Muhasara devam ederken, bir gün Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

    “Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki, Allah ve Resûlü onu sever, o da Al­lah ve Resûl’ünü sever. Allah, onun eliyle fethi gerçekleştirecektir.”

    Bu söz üzerine mücahitleri bir merak sardı. Kimdi bu büyük şerefe nail ola­cak insan? Sahabilerden birçoğu bu şerefe kendilerinin erişmesini arzuluyordu. Bunlardan biri de Hz. Ömer’di. Bu hadise için, “Kumandanlığı o günkü kadar hiçbir zaman arzu etmedim. Sancak için çağırılırım ümidiyle bekledim.” demiş­tir.

    Herkes dört gözle sabahı bekliyordu. Nihayet beklenen an geldi. Peygambe­rimiz:

    “Sancağı getirin.” buyurdu. Sancağı getirdiler. Re­sû­lul­lah (a.s.m.):

    “Ali nerededir?” buyurdu. Hz. Ali geldi, fakat gözlerinden rahatsızdı. Re­sû­lul­lah mü­barek eliyle gözlerini meshetti:

    “Allah’ım! Sıcağın ve soğuğun sıkıntısını Ali’den gider” diye dua etti. Sonra da: “Allah sana fethi nasip edinceye kadar yürü!” buyurdu. Gözlerinin ağrısı geçen Hz. Ali he­defe doğru ilerledi.[4]

    Hz. Ali, Re­sû­lul­lah’ın beyaz sancağını Hayber Kalesi’nin önüne dikti. Bu arada Hayberlilerin kuvvetli ve cesur bir adamı kabul edilen Merhab, askerleriyle bir­likte kaleden çıktı. İki kat zırh giymiş ve iki adet de kılıç kuşanmıştı:

    “Ben,” diye kükredi, “arslanları bile kılıç ve mızrakla yere seren biriyimdir!” Hz. Ali ise:

    “Ben de annemin bana ‘Haydar’ adını taktığı insanım. Cesarette ormandaki en heybetli arslanlar gibiyim. Sizi yaşatmayacak, yere sereceğim!” diye haykır­dı.

    Yapılan teke tek mücadelede Hz. Ali, Yahudilerin en kuvvetli adamı Merhab’ı ikiye bölerek yere serdi. Manzarayı gören Re­sû­lul­lah:

    “Sevininiz, artık Hayber’in fethi kolaylaştı!” buyurdu.

    Bunun üzerine mücahitler hep birden hücuma geçip kaleyi ele geçirdiler. Hz. Ali, pek ağır olan kalenin demir kapısını yerinden söküp kalkan olarak kullandı. Harp bitince kapıyı yere bıraktı. Fakat sekiz kişi kapıyı yerden kaldıramadı…[5]

    Hz. Ali, Tebük Savaşı hariç, Peygamberimizle birlikte bütün savaşlara katıl­dı. Bu savaşa katılmamasının sebebi de, Re­sû­lul­lah’ın Medine’de, yerine onu ve­kil bırakmasıydı.

    Cihat ordusundan geri kalmak, Hz. Ali gibi bir kahramana çok ağır gelmişti:

    “Yâ Re­sû­lal­lah,” dedi, “siz beni çocuklar ve kadınlar arasında mı bırakıyorsu­nuz?!”

    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:

    “Harun’un Mûsâ’ya vekâlet ettiği gibi, sen de bana vekâlet etmeyi istemez misin? Ne var ki, benden sonra Peygamber gelmeyecektir.” buyurdu.

    Hz. Ali bu ifadeler üzerine rahatladı ve Peygamberimizin vekili olarak Me­dine’de kaldı.[6]

    Hz. Ali’nin en bariz vasıflarından biri de, ihlasıydı. Her işinde Allah’ın rızasını esas maksat yapmıştı. Bir işe nefsi ve duyguları karıştığı zaman hemen ondan yüz çevirirdi.

    Bu mevzuyla ilgili bir hadiseyi Bediüzzaman Hazretleri şöyle nakleder:

    Bir vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıcını çekip keseceği zaman o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki: “Neden beni kesmedin?”

    Dedi: “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi. Onun için seni kesmedim.”

    O kâfir ona dedi: “Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem di­niniz bu kadar safi ve hâlistir; o din haktır.”[7]

    Hz. Ali, bütün amelinde takvayı esas alırdı. Başkalarına da takvayı tavsiye ederdi. Bununla ilgili olarak şöyle derdi:

    “Takvaya dikkat edin ve onu amellerinizin Allah katında makbul olmasına vesile ya­pın. Takvayla yapılan ibadet hiçbir zaman az sayılmaz. Makbul amel hiç az olur mu?…”

    Hz. Ali (r.a.), tevekkül ve kadere rızanın saadet kaynağı olduğuna inanırdı. Bu hususta da şöyle derdi:

    “Kadere razı olmayan, imanın tadını alamaz. Kişi Allah’ın takdir ettiği şeye razı olsa da, olmasa da mutlaka o başına gelecektir. Fakat kaderine razı olan se­vap kazanır, razı olmayan ise günahkâr olur.”

    Hz. Ali, her hususta Peygamberimizden en çok istifade eden sahabilerdendi. Peygam­ber Efendimiz onun ilminin büyüklüğünü ifade için:

    “Ben ilmin şehri­yim, Ali de kapısıdır. İlim öğrenmek isteyen, onun kapısından gelsin.”[8]buyurmuştur.

    Hz. Ali (Kerremallâhü Veche), Kur’ân ilmine en çok vâkıf olan zattı. Han­gi âyetin nerede, hangi hadise üzerine, kimin için indiğini çok iyi bilirdi. Bir ko­nuşma esnasında, kalabalık bir topluluğa şöyle hitap etti:

    “Bana sorunuz. Vallahi bana sorduğunuz her şeye cevap vereceğim! Bana Al­lah’ın Kitabı’ndan sorunuz. Vallahi hiçbir âyet yoktur ki, ben onun gece mi gün­düz mü, dağda mı ovada mı indiğini bilmeyeyim…”[9]

    Hz. Ali’nin bu faziletlerinin yanı sıra Peygamber Efendimizin en küçük ve en sevgili kızı Hz. Fâtıma’yla evlenmesi de onun için pek büyük bir şereftir. Pey­gamber Efendimizin Medine’yi teşriflerinden beş ay sonra Hz. Fatıma, Hz. Ali’yle nikâhlanmış, Hicret’in 2. yılında Bedir Savaşı’ndan sonra da evlenmişler­dir.

    Düğün için Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Bilâl-i Habeşî’ye, “Dört-beş avuç un ek­mek yapılsın ve bir deve yavrusu kesilsin!” diye emretmiş. Bilâl-i Habeşî Haz­retleri der ki:

    “Ben yemeği getirdim, mübarek elini üstüne vurdu. Sonra Sahabiler taife taife gelip yediler, gittiler. O yemekten geri kalan miktar için de dua etti. Bütün hanımlarına birer kâse gönderildi. Ayrıca emretti ki: ‘Hem yesinler, hem de yanlarına gelenlere yedirsinler.’ Evet, böyle mübarek bir evlilikte, elbette böyle bir bereket lazımdır ve vukuu katidir.”[10]

    Birer sene arayla bu mübarek evlilikten Hz. Hasan ve Hüseyin’in dünyaya ge­lişi, Peygamber Efendimizi çok sevindirdi. Peygamber Efendimiz (a.s.m.), nur torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’i son derece sever, onları omuzlarına alır, taşır­dı. Ve haklarında şöyle buyururdu:

    “Onlar benim dünyada öpüp kokladığım iki reyhanımdır.”[11]

    * * *

    Bir gün Hz. Hasan ve Hüseyin hastalanmıştı. Hz. Ali ile Hz. Fâtıma, sevgili yavruları iyileşirse Allah rızası için üç gün oruç tutmayı adadılar. Cenâb-ı Hak yavrulara sıhhat ve afiyet verince, adaklarını yerine getirmek üzere oruca başla­dılar. Akşam olmuş, iftar vakti gelmişti. Fakat yiyecek olarak ancak bir parça ekmekleri vardı. O sırada kapıda bir yetim belirdi. Ekmeği ona verip ken­dileri suyla iftar ettiler. İkinci ve üçüncü gün de üst üste bir fakir ve esir geldi. Yi­yeceklerini onlara verdiler. Üç gün üst üste aç kalmanın tesiriyle güçsüz düştüler. Sabah olunca yavrularını da alarak Peygamber Efendimizin huzuruna gitti­ler. Renklerinin solgunluğu Peygamberimizin dikkatini çekti:

    “Yâ Ali!” dedi. “Hâliniz nedir?”

    Hz. Ali, başlarından geçen hadiseyi anlattı. Derken Cebrail gel­di ve İnsân Sûresi‘nin şu mealdeki 5-10. âyetlerini vahyetti:

    “İyiler, şüphesiz güzel kokulu ve serin kâfur dolu bir kadehten içerler. O bir pınardır ki, ancak ondan Allah’ın veli kulları içer. Onu nereye isterlerse peşle­rinden akıtırlar, fışkırtırlar. Onlar adaklarını yerine getirirler. Şerri yaygın olan günden korkarlar. Yemeğe olan sevgi ve iştihalarına rağmen fakiri, yetimi, esiri doyururlar. Biz size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür istemeyiz. Çünkü biz Rabb’imizden ve yüzlerin ekşiyeceği o çetin günden korkarız, derler.”

    Peygamber Efendimiz, gelen bu vahyi kendilerine bildirdiğinde o kadar çok sevindiler ki, üç günlük açlığın verdiği bitkinliği unuttular.[12]

    * * *

    Hz. Osman’ın şehit edilmesi üzerine karışıklık sürüp gidiyordu. Asiler, Hz. Osman’ın yerine kime halife olmasını teklif etmişlerse hep ret cevabı aldılar. Kimse böyle bir zamanda hilafeti almak istemiyordu. Nihayet fitnenin daha faz­la yayılmaması için Medineliler bir araya gelerek “Hz. Ali’nin halifeliği”nde ittifak ettiler. Hz. Ali kabul et­mek istemediyse de, karışıklığın önünü almak, fitne ve fesadı önlemek için bu ağır mesuliyeti kabul etmek zorunda kaldı.

    Hz. Ali’yi bekleyen müşkiller pek çoktu. İlk önce her tarafa kendi tayin ettiği valileri gönderdi. Tayin ettiği valilerin hepsi de idarecilik hususunda liyakatliy­di. Hz. Ali, valilerine güveniyordu. Onları vazifelerine gönderirken birtakım tavsiyede bulundu. Onun bu tavsiyeleri her zaman aynı canlılığı korumakta­dır. Mesela bunlardan Mısır Valisi Mâlik’e yaptığı şu konuşma, çok ibretli­dir:

    “Ey Mâlik! Ben seni öyle memleketlere gönderiyorum ki, birçok hükûmet senden önce oralarda adalet sürdü, zulmetti. Sen vaktiyle nasıl önceki valilerin icraatını gözden geçiriyorsan, halk da şimdi öylece senin icraatını gözetecek. O zaman senin onlar hakkında söylediklerini halk da şimdi senin hakkında söyle­yecek. Kimlerin iyi ve doğru olduğu, ancak Allah’ın kendi kulları dilinden söy­lettiği sözlerle anlaşılır. Onun için en sevimli azığın, doğru ve adil işlerin olsun. Hevesatına hâkim ol.

    “Halkın için kalbinde sevgi ve merhamet duyguları, lütuf meyilleri besle. Sa­kın biçarelerin başına, kendilerini yutmayı bekleyen bir cani kesilme! Çünkü bunlar iki sınıftır: Ya dinde kardeşin, ya yaradılışta bir benzerin… Evet, kendile­rinden hata sadır olabi­lir, birtakım arızalar çıkabilir. ‘Ben mutlak güce sahibim, emrederim, itaat ederler.’ de­me. Çünkü bu, kalbi fesada vermek, dini zaafa uğrat­mak ve felakete yaklaşmaktır. Şayet elindeki kudret sana bir büyüklük duygusu veriyorsa, derhâl melekutun azametine bak ve senin kendi kendine güç yetiremediğin şeylerde, Allah’ın sana karşı Kadîr olduğunu düşün. İşte bu düşünce, senin o yükseklerde uçan nazarını yere indirir, şiddetini giderir; seni bırakıp gi­den aklını başına getirir.

    “Allah’a ve insanlara karşı adaletten ayrılma. Böyle yapmazsan zulmetmiş olursun. Kullara zulmetmenin davacısı Allah’tır. Birinin hasmı Allah oldu mu, o kimsenin tutunabileceği bütün hüccetler batıldır. Dünyada zulüm kadar Al­lah’ın lütfunu değiştirip kahrını çabuklaştıracak bir şey yoktur. Allah, zulüm al­tında inleyenlerin iniltisini işitir ve zalimleri de görür.

    “İnsanlar hakkında bütün kin düğümlerini çöz. Seni intikama doğru sürükle­yecek iplerin hepsini kes. Şunu bunu çekiştiren gammazların sözüne çarçabuk inanma. Çünkü gammaz, ne kadar saf görünürse görünsün, yine dessastır. Ne cimriyi, ne korkağı, ne de sana ihtirası hoş gösterecek hırslı kimseleri meclisine sokma.

    “Müşavirlerin içinde en ziyade beğeneceğin, sana acı hakikatleri herkesten çok söyle­yen olsun. Sadık ve Allah’tan korkan adamları kendine sırdaş edin. Se­ni alkışlamaları­na, yapmadığın şeyleri sana isnat ederek keyfini getirmelerine müsaade etme. Çünkü al­kışın çoğu insanı gurura yaklaştırır. Sakın, adamın iyisi ile kötüsü, yanında bir olmasın! Zira bu çeşit bir eşitlik, iyileri iyilikten soğutur, kötülerin de fenalığa meylini artırır.

    “Memurları seçerken sadece simalarını tetkik ve hüsn-ü zannın kâfi gelme­sin. Çünkü insanlar daima yapmacık davranıp güzel hizmet göstererek, zahire göre hükmeden valilerin gözüne girebilir. Hâlbuki işin ötesinde ihlas namına bir şey yoktur. Onun için, senden önce halkın arasında iyilikleriyle tanınanları seç.

    “Her türlü çareden mahrum fukara ve felaketzedeler, kötürümler hakkında Allah’tan kork, hem çok kork! Bunlar arasında hâlini söyleyen de olur, söyleyemeyen de… Hepsinin hakkını gözetmek senin vazifendir. Sakın büyüklük, seni onlarla uğraşmaktan alıkoymasın! Hâsılı öyle çalış ki, huzur-u İlahiye çıktığın zaman, ‘Gücümün yettiği kadarını yaptım.’ diyebilesin.

    “Ben, Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizden birkaç yerde işittim: ‘Zayıfın hakkının kuv­vetlisinden rahatça alınamayan bir millet, hiçbir zaman kuvvetlenemez.’ buyurmuştu.

    “Her günün işini o gün gör. Çünkü diğer günlerin kendine mahsus işi var­dır.

    “Valinin hususi ve yakın adamları bulunur. Bunların iltiması, zulmü ve mua­mele­ler­­de insafsızlığı görülebilir. Sen onların zararını, bu gibi durumların se­beplerini kökün­den kaldırmakla kes. Etrafındakilere, yakınlarına, akrabana katiyen toprak verme. Bunlardan hiçbiri, senden cesaret alıp etrafındakileri sı­kıntıya sokacak şekilde mal biriktirmeye tamah etmesin. Bunun kârı senin ol­madığı gibi, ârı hem dünyada hem de ahirette senindir.

    “Sakın kendini beğenme! Sakın nefsinin sana hoş gelen cihetlerine güvenme! Sakın yüzüne karşı övülmeyi isteme! Zira iyilerin ne kadar iyiliği varsa, hepsi­nin mahvı için şeytanın elindeki fırsatların en sağlamı budur. Sakın halkına etti­ğin iyiliği başına kakma, yaptığın işleri mübalağalı gösterme yahut kendileri­ne olan vaadinden dönme… Çünkü minnet etmek, iyiliği bitirir; mübalağa, hakikati söndürür; sözünden dönmek ise, Yaratıcı‘nın da, halkın da nefretini celbeder.

    “Sakın bir işe vaktinden önce atılma, vakti gelince de tembellik etme! Açıklı­ğa kavuşmamış işlerde inat etme, açıklığa kavuştuğu zaman da gevşeme, her işi yerli yerince yap. Herkesin eşit olduğu noktalarda kendine imtiyaz tanımak­tan çekin. Çalıştırdığın adamların ortaya çıkmış kötülüklerinden dolayı senden beklenen hareketten habersiz gibi davranma.

    “Hiddetine, gazabına, eline, diline hâkim ol. Bunların hepsinin kötülüğünden masun kalabilmek için şiddetini geciktir ki, öfken geçsin de iradene sahip ola­sın.”[13]

    Hz. Ali, adaletin mutlaka yerini bulması çok titiz davranırdı. Makam ve mev­kileri ne olursa olsun, hukuk ve hâkim karşısında insanların eşit olduğunu biz­zat kendi hayatıyla ispatladı. Müminlerin halifesi olduğu hâlde, bir Yahudi’yle muhakeme edilmekten çekinmedi. Şöyle ki:

    Hz. Ali, Sıffîn Savaşı’na giderken yolda zırhını kaybetmişti. Harp bitip Kûfe’ye dön­düğünde, zırhını bir Yahudi’nin elinde gördü. Yahudi’ye şöyle dedi:

    “Bu benim zırhımdır. Onu ne birine sattım, ne de hediye ettim.” Yahudi:

    “Bu benim zırhımdır ve benim elimdedir.” dedi.

    Hz. Ali, isteseydi zırhı ondan hemen alabilirdi. Fakat kesin olarak kendisi haklı da ol­sa, meselenin hâkim önünde halledilmesini teklif etti:

    “O hâlde hâki­me gidelim.” dedi. Birlikte hâkime gittiler.

    Hâkim, adaletiyle tanınan Kadı Şureyh idi. Hz. Ali huzura girdiğinde, hâkimin ya­nı­başına geçip oturdu ve bu hareketinin sebebi olarak da:

    “Hasmım Yahudi olmasaydı elbette onunla aynı yerde otururdum. Fakat ben Re­sû­lul­­lah’tan, ‘Al­lah’ın onları küçülttüğü yerde siz de onları küçültün!’ buyurduğunu işittim.” de­di.

    Kâdı Şureyh, Hz. Ali’ye:

    “Ey müminlerin emîri! Aranızdaki mesele nedir?” dedi. Hz. Ali:

    “Şu Yahudi’nin elindeki zırh benim zırhımdır. Ben onu ne birine sat­tım, ne de hediye ettim.”

    Meseleyi anlayan kadı, Hz. Ali’ye:

    “Bu iddianı ispat edecek delilin var mı?” diye sordu. Hz. Ali:

    “Evet, var.” dedi, “Hizmetçim Kanber ve oğlum Hasan, bu zırhın be­nim olduğuna iki şahittir.” Kadı Şureyh:

    “Oğulun baba için şehadeti caiz değildir.” dedi. Hz. Ali:

    “Cennet ehli birinin şehadeti nasıl kabul olmaz?! Ben Re­sû­lul­lah’ın, ‘Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileridir.’ buyurduğunu işittim.” dedi.

    Neticede Şureyh, delil yetersizliğinden davayı Yahudi’nin lehine neticelen­dirdi. Bu büyük adalet karşısında Yahudi daha fazla dayanamadı ve şöyle demekten kendini alamadı:

    “Müminlerin emîri, beni hâkime götürdü, kendi tayin ettiği hâkim de kendi aleyhinde hüküm verdi. Ben şehadet ederim ki, bu din haktır. Ve yine ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed de onun Resûl’üdür. Bu zırh senindir. Devenden düşmüştü, ben de almıştım.”

    Hz. Ali, bu neticeye çok sevindi:

    “Mademki Müslüman oldun, ben de zırhı sana hediye ediyorum” dedi.[14]

    Hz. Ali, kendisinden önceki üç halifeye bütün gücüyle destek oldu. Üç halife de, mühim meselelerde Hz. Ali’yle istişare ederek onun fikrine değer verdi­ler.

    Diğer taraftan Hz. Ali, Hz. Osman zamanındaki fitne hareketlerinin önlen­mesi için elin­den gelen gayreti gösterdi. Fakat kaderin bir tecellisidir ki, Hz. Os­man’ın şehade­tiy­le neticelenen hadiselere mâni olamadı.

    Hz. Ali’nin kendi hilafet döneminde de tamamen bir iç karışıklık hüküm sürdü. Müslümanlardan bir kısmı Hz. Ali’yi, bir kısmı Hz. Muâviye’i halife olarak ta­nıdı. Hz. Muâviye, Hz. Osman’la akraba olduğu için kanını dava etti. Katillerin cezalandırılmasını istedi.

    Fakat Hz. Osman’ı kimin öldürdüğü bilinmiyordu. Sadece birkaç kişiden şüpheleniliyordu. Hz. Ali zaman istedi. Şüphe üzerine kısas yapamayacağını söyledi. Katil belirlendiğinde gerekli cezanın verileceğini vaat etti. Ancak Hz. Muâviye acele ediyordu. Neticede iki sahabi arasında, içtihat farklılığı yüzün­den kanlı savaşlar oldu. Birçok Müslüman şehit edildi. Bunun için Müslüman­lar arasındaki birlik ve beraberlik bir türlü temin edilemedi.

    Nihayet Hz. Ali, Hicret’in 40. yılında Kûfe’de şehit edildi. Müslümanların tamamı Muâviye’ye biat ettiler.

    Peygamberimizin yanında Hz. Ali’nin apayrı bir yeri vardı. En sevgili kızını ona nikâhlaması bunu gösterdiği gibi, Peygamberimizin (a.s.m.) onun hakkın­daki şu mübarek hadisleri de bunu gösterir:

    “O, Allah ve Resûl’ünü sever, Allah ve Resûl’ü de onu sever.”[15]

    “Ali’yi seven beni sevmiş, beni seven Allah’ı sevmiş olur. Ali’ye kızan bana kızmış, bana kızan da Allah’a kızmış olur.”[16]

    “Ben Ali’denim, Ali de bendendir.”[17]

    “Münafık olan, Ali’yi sevmez; mümin olan da, ona kin duymaz.”[18]

    “Yâ Ali, sen dünyada ve ahirette benim kardeşimsin.”[19]

    “Ali’ye söven, bana sövmüş olur.”[20]

    Hz. Ali’den 586 hadis rivayet edilmiştir. Bunlardan birkaçının meali şöy­ledir:

    “Re­sû­lul­lah: ‘Cennette öyle odalar vardır ki, içeriden dışarısı, dışarıdan da içerisi görünür.’ buyurdu. Bunun üzerine bir zat: ‘Yâ Re­sû­lal­lah, bu odalar kim­ler içindir?’ diye sordu. Re­sû­lul­lah: ‘Tatlı konuşan, yemek yediren, oruca devam eden ve insanlar uyurken geceleri namaz kılan kimselere aittir.’ buyurdu.”[21]

    “Her kim Kur’ân’ı okur, ezberler, helalini helal, haramını haram bilirse, Allah onu cennete koyar ve ailesinden cehennemlik 10 kişiye de şefaatçi yapar.”[22]

    “Ey Ali! Üç şeyi geciktirme: Vakti giren namazı, hazır olan cenazeyi ve dengi­ni bulan kız veya dul kadını evlendirmeyi…”[23]

    Hz. Ali’nin bize kadar ulaşan birçok hikmetli sözü vardır. Bunlardan birka­çı şöyledir:

    “Cenneti arzulayan kimse, dünyada nefsin arzu ettiği şeylerden uzak dur­sun.”

    Hz. Ali bir defasında:

    “Kurtuluş imkânı elinde olduğu hâlde mahvolan insa­na şaşarım doğrusu!” demişti. Dinleyenler:

    “Ey Ali, kurtuluş imkânı nedir?” diye sordular. Hz. Ali:

    “Allah’tan af dilemek.” cevabını verdi.

    “Az konuş ki, selamette olasın. Susmak, cennete girmek için bir vesiledir. Sırrını söyleme dostuna; dostunun dostu vardır, o da söyler dostuna!”

    Cenâb-ı Hak, ondan razı olsun ve bizleri şefaatine nail eylesin!


    ____________________________

    [1]Sîre, 1: 262-264.
    [2]Tabakât, 8: 18.
    [3]Taberî, 3: 177.
    [4]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 33-34.
    [5]İnsânü’l-Uyûn, 2: 737-738; Tabakât, 2: 110-112.
    [6]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 31.
    [7]Mektûbât, s. 248.
    [8]Tirmizî, Menâkıb: 20.
    [9]Tabakât, 2: 338.
    [10]Mektûbât, s. 119.
    [11]Tirmizî, Menâkıb: 31.
    [12]Üsdü’l-Gàbe, 5: 530-531; Tefsîrü’l-Kebîr, 30: 244.
    [13]Kitabü’l-Haraç, 448-460.
    [14]Târihü’l-Hulefâ, s. 172.
    [15]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 33.
    [16]Târihü’l-Hulefâ, s. 162.
    [17]Tirmizî, Menâkıb: 20.
    [18]Tirmizî, Menâkıb: 21; İbni Mâce, Mukaddime: 11.
    [19]age.
    [20]Fethü’r-Rabbânî, 23: 121.
    [21]Tirmizî, Birr: 53.
    [22]Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân: 13.
    [23]Tirmizî, Salât.13.
  • Dün katıldığım bir eğitimden hayvanseverler için yararlı olduğunu düşündüğüm bazı notları anlatabildiğim kadar anlatmak istiyorum. Biraz detaylı olacak ama konuyla ilgiliyseniz özellikle sokaktaki hayvanlar için bunları bilmenizde kesinlikle fayda var.


    BAZI GENEL BİLGİLER
    Sokak hayvanlarıyla ilgili genel bilgilerden başlamak gerekirse bugün köpeklerin kurtlardan evrimleştiğini biliyoruz. Kurtların evcilleştirilen ilk hayvanlar olduğunu da biliyoruz. Köpeklerin ilk olarak evcilleştirilmesi de 15 bin yıl kadar önceye gidiyor. Bu yüzden insanlara bu kadar yakınlar. Kedilerin ataları ise Afrika Vahşi Kedileri. 130 bin yıl önce atalarından ayrıştıkları ve Orta Doğu'da ortaya çıktıkları tahmin ediliyor. Kedi türünün hala evrimini tamamlamadığını ve -atalarının insanlarla pek alakası olmamasına da bakılırsa- hala kedi türünün tam olarak evcilleşmediğini söyleyenler var. 

    Çevreyi duyumsamalarına değinecek olursak köpekler ve kediler görmede insanlar kadar iyi değil ama hareketi algılamada kat kat daha iyiler. Sonuçta evrimsel süreçte bir avın renginin hiçbir önemi yok. Bu yüzden köpekler çevreyi bilinenin aksine siyah beyaz olmasa da mavi ve yeşilin tonlarıyla görürler.> https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...KsuBmI1xLmdhwBz0wEe3 Bu da bir kedi görüşü > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...GKyrmxxGZWAKY4ECR6PC
    Koklamak köpekler için çok fazla önemlidir çünkü görmekten ziyade koklayarak çevreyi algılarlar. İnsan beyni köpek beyninden 10 kat daha büyüktür ama köpeğin beynindeki koku merkezi insanınkinden 4 kat daha büyüktür. İnsan burnunda 5 milyon, köpek burnunda 200 milyon koku algacı vardır. İlk kez karşılaşan köpekler koklama sayesinde birbirlerinin cinsiyetini, diyetini ve duygu durumlarını anlayabiliyorlar. Aynı şeyler kediler için de geçerlidir. Belli bölgelerindeki salgı bezleri sayesinde onlar da iletişimlerinde kokuları kullanırlar.

    HAYVANLARIN DİLİNDEN ANLAMAK
    Hayvanları korumanın en iyi yolu onları gerçekten iyi şekilde anlamaktan geçer. Öncelikle onların bizden farklı yaşantıları, algıları ve duygularını farklı ifade etme biçimleri olduğunu bilmeliyiz. Bu bağlamda bedenlerini okumak ve davranışlarını gözlemlemek çok önemli. Mesela köpekleri ele alalım. Köpekler hepimizin bildiği gibi temas edilerek sevilmeyi çok severler. Ama ilk başta dokunuşlarınızdan ve ilginizden çok mutlu olan köpek, bu durum aşırıya kaçarsa huzursuz ve korkmuş bir hale gelebilir ve biz bunu insan algılarımızla farklı şekillerde yorumlayabiliriz. Bu yüzden onları severken karşımızdakinin farklı algıları ve iç güdüleri olan bir canlı olduğunu unutmamalıyız.
    Örneklendirmek gerekirse hepimiz mutlaka şahit olmuşuzdur bir köpeğin sevilirken sergilediği davranışlara. Önce bundan memnun olur, daha fazla ilgi bile isteyebilir ama belli bir zaman sonra yere sırt üstü uzanır, gözlerini kapatır ya da belli bir yere diker ve hareketsiz kalır. Bunu hemen karnını da sevdirmek istiyor olarak algılarız. Ne yazık ki bu davranış köpeklerin ölümünden önce görülen son davranıştır. Köpek bitmeyen temasları artık bir ölüm tehdidi olarak algılar ve öleceğini düşünür. Her defasında onun karnını sevdiğinizde bu davranış onda pekişir. Bunu köpeğinize her gün beş kere yaptığınızı düşünelim. Her gün kafanıza beş kere silah doğrultulmasıyla aynı şeyi hissettirir.
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...m79qIn-Dn8ee9HZMjmpV
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...zKBxq2JTKkNKYdXfvPqV

    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...TySydhfkYkU1YAZCQSTI
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...clTUdu8jKGC9tfwhyPPF
    Görseller gayet normal gözükebilir. Sarılmak bizim için evrensel bir sevgi göstergesidir. Ama köpeklerde sarılmak dominant olanın üstünlüğünü gösterdiği davranıştır ve sevgiyle alakası yoktur. Sarıldığınızda köpek ona bunu gösterdiğinizi algılayacak ve buna göre davranacaktır. Ve fark ettiyseniz profesyonel çekimler haricinde köpekler veya kediler genelde kadraja bakmazlar. Bu onlar için başka bir tehdittir.
    Bizim için sevgiden başka bir diğer temel duygu mutluluktur. Mutlu bir durumda olan kedi rahat görünür, kuyruğu havada hatta kıvrık olabilir. Köpekler için de ağızlarının açık ve muhtemelen dilin dışarda olduğunu söyleyebiliriz, vücut canlıdır, gözler ve kulaklar normal şeklinde durur.
    >https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...GCQyPVHv01VfyAmRcOEQ
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...MHFRUB0SD2XVZAkCRorz

    Beden diliyle bir canlının agresif olma durumunu da anlayabiliriz. İnsanlardaki gibi her canlı belli sebepten farklı şekillerde agresyon gösterebilir. Bunları anlamak birlikte yaşadığımız sosyal yaşantımız için çok önemlidir. Özellikle köpeklerin birkaç çeşit agresyonundan bahsetmek istiyorum.

    1)Dominant Agresyon: Mahallenin ağır abileri denilecek alfa köpekler de yaygındır. En dikkat edilmesi gereken agresyon türüdür. Köpek kendinden emindir. Motivasyonu kavga ya da avdır. Gözleri büyümüş ve hedefe odaklanmıştır. Kafası ve kuyruğu dik ve vücudu öne doğru hamle yapar durumdadır. Burnu kırışık ve ağzı 'O' şeklindedir. Ön dişleri gözükür, ısırıp yakalama ve yatırma eğilimi gösterir. 
    https://encrypted-tbn0.gstatic.com/..._3DYuVooXp-h42VPtMjt

    2)Koruyucu Agresyon: Bu tür agresyonda köpeğin kulakları geriye yatık ve kafası daha aşağıdadır. Hedefe bakmaz. Kuyruk bacak arasında ya da aşağıdadır. Bütün dişleri gözükür ve ağzı 'V' şeklinde açıktır. Motivasyonu onun için önemli bir şeyi korumaktır. Isırıp kaçma eğilimi gösterir.

    3)Korkmuş ve endişelenmiş: Korku durumunda köpeğin kulakları geriye yatık ve kafa aşağıdadır. Uzaklara bakar, gözünü kaçırır. Ağız sıkıca kapalıdır. Vücudunu küçültür. Kuyruk bacak arasında ya da aşağıdadır.
    >https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...F8GSJv03BkmWWw&s
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...TMVlHPjVoGN&s=10

    BESLENME
    Beslenme hepimizin temel ihtiyacı ve özellikle kış aylarında her canlı için çok önemli. İlk olarak kuşların diyetlerine bakacak olursak otçul ve hem otçul hem etçil olarak ayrılırlar. Gaga ve ayak yapılarından beslenme şekillerini anlayabilir ve o şekilde besleyebiliriz.
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...ss5NXZY0yaw&s=10
    Kediler etçil ve köpekler hepçil canlılardır. Bu yüzden kedilerin aksine, et kadar bitkisel gıdalar da köpeğin diyetinde bulunur. (Nasıl beslemeliyim diye sorarsanız köpekler ve kediler için özellikle evinizdelerse onların metabolizmasına göre hazırlayabileceğiniz yemekler var. Örneğin pirinç, et, ciğer, mısır yağı ve iyotlu tuzu bir poşetle birleştirip suda haşlamak gibi. Farklılık gösteren oranlar ise 10 kaşık pirinç, 5 kaşık et, 2 kaşık ciğer köpeğin yemeği olur. Kedinin yemeği -zorunlu etçil olduğu için- 10 kaşık et, 5 kaşık pirinç, 2 kaşık ciğer olur. Bunlar haricinde özellikle sokak hayvanlarını beslemek için paketli mamalar tercih edilebilir. Açıkta satılan mamalar herhangi bir besleyici özellik taşımayan o an hayvanın karnını doldurmaya yarayan mamalardır. Etiketli mamalar besleyici özellikler taşır ve ucuzdur bu yüzden tercih edilebilir. Bir de popüler mamalar vardır insan sağlığına uygun standartlarda (HACCP) üretilen kalite garantili mamalardır.) Dün kedilerin inek sütü içmesi, köpeklerin kemik yemesi gibi doğru bilinen yanlışlardan bahsedildi. Sütün kedilerin metabolizmasına zarar verdiğini önceden de duymuştum ama kemik çok şaşırtıcıydı. Kemik köpeğe böyle bir zarar vermese bile ezilmesi zor olduğu için sivri şekilde yutulan kemik köpeklerin iç organlarını parçalıyormuş. Verilirse de toz halinde verilmesi gerekiyormuş.
    Beslenme için son olarak su hayati önem taşıyor. Bu canlar 3-4 günden fazla susuz kalamazlar. Susuzken canlı kurtarılsalar bile böbrek fonksiyonlarının bozulması sebebiyle çok düşük ihtimalle hayatta kalırlar.

    DOĞUMLARI VE BAKIMLARI
    Her canlı doğumdan itibaren belirli evrelerden geçiyor. Bütün bu evrelerden değilse bile sokak hayvanlarının büyüme evrelerinden biri olan ve onların bakımında çok önemli bir rol oynayan sosyalizasyon döneminden de biraz bahsetmek istiyorum. Bu dönem doğumlarından sonra kedilerde 2-7., köpeklerde ise 3-12. haftalar arasında yer alan bir dönem. Yavrular bu dönemde ailesiyle birlikte sosyal hayatı iyi bir şekilde deneyimlerse ilerki yaşamında da sosyal becerileri yüksek canlılar oluyorlar. Bu yüzden özellikle evde sahiplendiğimiz canlar varsa mutlaka bu dönemi dışardaki yaşamı göstererek, deneyimlemelerine izin vererek geçirmelerini sağlamalıyız. Aynı zamanda sosyal olmak, bir yere sürekli kapalı kalmamak her yaştan her canlı için önemlidir. Evet dışarıda onlar için fiziksel acılar getirecek çok fazla ihtimal var ama bir yerde hapsolmak hayatı, doğasını yaşayamamak da onlara büyük bir ruhsal acı veriyor. Ve dün duyduğum en etkili söz bir köpeğin ya da kedinin fiziksel acı duymayı ruhsal acı duymaya tercih ettiği oldu.
  • 628 syf.
    ·13 günde·Beğendi·9/10
    Bosna...Takvimler hiç o günü göstermeseydi keşke. Bir gün öncesinde dursaydı da bunca kıyım, tecavüz, parçalanma yaşanmasaydı. Keşke yeryüzünde İNSAN olsaydı da yaşanılanlara dur deseydi, neden olanları yerle bir etseydi. Bir toprak üzerinde yaşayan kişiler yalnızca inançları başka diye nasıl öldürülür? Öyle öfkeliyim ki bu acuna... Özellikle de Avrupa'ya ve Birleşmiş Milletler'e. Sen ki çağdaşlığınla övünüp, göz boyayıp gerçekte soykırıma izin vermiş bir iblissin. Sözüm o ülkelerin başındakilere ve onun gibi düşünenlere... Nasıl olur da "Tanrı Sırptır" diyerek böyle bir yok etmeyi, kana susamışlığı kör olmuş yüreğinle ve usunla yeryüzünde yaymaya kalkarsın?
    .
    Bosna'da yaşanan bu kıyım 1995 Kasım'da Aliya İzzetbegoviç'in Dayton Barış Antlaşması!!! İmzalayarak dönmesine dek 3.5 yıl sürmüştür. Gerçeklik kısmı öylesine etkiledi ki beni, betiği yorumlayamıyorum bile.
    .
    Başkişimiz Meyra, Müslüman Boşnak bir ailenin güzel kızıdır. Gönlü birini sever ve o da ona sevdalıdır: Samir. Sözlenecekleri gün savaş patlak verir ve her şey alt üst olur. Çil yavrusu gibi dağılmaya başlar tüm Boşnak halkı. Tutsak kamplarına düşen erkekler, tecavüze uğrayan kadınlar, acımasızca işkence gören küçük büyük her yaştan insan. Yaşam artık son bulmuş, tıpkı bir yaşayan ölü olmuşlardır. Buna rağmen yiğit Yeşil Bereliler, varolan olanaklarla ve kalan umutlarla savaşırlar. Suçsuzken suçlanmak çok acıdır. Hele ki komşularınız tarafından. İç içe yaşarken bir anda yağı (düşman) kesilen komşular. İnancını yitirenler, sıkıca tutunanlar, güçlü Boşnak kadınları ve erkekleri... Kara leke olarak kalan bir kıyım...
    .
    Okurken bir yandan da günümüzü de gördüm. Ne yazık ki şu anda bile Müslüman olmak acı çekmeniz için yeterli bir neden diğer inançtakilerce. İyiler her dinde iyidir. O ayrı. Ama kişilerin içlerinde gizlenen öfkeyi de bilemeyiz.
    .
    Yazarın dilini, biçemini beğendim. Hızlı okunan uzun soluklu psikolojik bir betik eş sürede. Öneririm.