• 416 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Sizi eğlendirecek ve güldürecek bir kitap ben beğendim güzel bir kitap..
    Her kadın değişmeyi ister kitap bu değişim hikayesini eğlenceli bir dille anlatıyor okurken sıkılmıyorsun.
    Kitapta kilolu bir kızımız var ve onun kilo verme zamanını, nasıl geçtiğini okuyorsunuz. Ben kitabı çok beğenmiştim bence sadece kilo vermek isteyenler değil herkes okuyabilir ama tabi eğer öyle bir amacınız varsa size umut ışığı olabilecek bir kitap.Akıcı bir anlatım dili kullanılmış,tavsiye ederim...
  • Bir insana gitme diyememek, ama ölesiye kalmasını arzulamak..

    'Sana gitme demeyeceğim, 
    Ama gitme Lavinia..'
  • 844 syf.
    ·72 günde·Beğendi·10/10
    Benim için 72 gün süren okuma macerasının adıdır Ulysses. Bu kitabı okuyacaklar diğer tüm okudukları kitapları hafızasından silsin çünkü karşılaşacakları şey bir roman, bir edebiyat eseri değil sadece bir macera. Peki ben bunları yazarak ne demek istiyorum, hadi başlayalım şu incelemeye.

    Ulysses, daha ilk başlangıçtan son noktaya kadar okuru bir maceradan başka bir maceraya sürükleyen, kimi zaman dalgadan dalgaya savuran, kimi zaman çölleri geçirtip susuz bırakan, kimi zaman karşına Çin Seddi çıkaran ve kimi zamanda zifri karanlık dehlizlerde okuru tek başına bırakan roman, destan, efsane, türüne artık her ne derseniz o olan kitap.

    Siz bir yazarın kendini ölümsüz kılmak için anlaşılmaz kıldığına şahit oldunuz mu? Joyce kitabı için "İçine o kadar çok bilmece-bulmaca ve zekâ oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu da budur” der. Bu kitap, ölümsüzlüğün destanıdır, taklit edilmesi imkansız, ne anlattığından çok nasıl anlattığına odaklı bir şaheser.

    Peki gerçekten Ulysses ne anlatıyor? El cevap: Hiçbir şey. Hiçbir şey anlatmayan kitap mı olur sorunuzu işitebiliyor kulaklarım. Cidden hiçbir şey anlatmıyor Ulysses, daha doğrusu böyle bir derdi yok. Anlattığı Dublin'de geçen 24 saattir. Ana karakterleri Stephan Dedalus, Leonard Bloom ve daha bir sürü yan karakter. Joyce, 22 yaşında yazdığı ilk kitabı olan Dublinliler'de yer alan hikayelerinde neyi anlattığından çok nasıl anlattığına odaklanıp alayına isyan bayrağını çekmişti. Ulysses de ise bu alayına isyan bayrağını adeta Everest tepesine dikmiş.

    Peki sorumuzu farklılaştıralım biraz. Nasıl anlatmış? Ulysses toplam 18 bölümden oluşur ve her bölümde farklı bir anlatım tekniğiyle okuru buluşturur. Bir bölümde yer yer hikayeleştirme yer yer bilinç akışına başvurur; tabii ki anlatım birbiriyle iç içe geçmiştir, nerede bilinç akışı nerede gerçek hikaye anlamanız hemen mümkün olmayabiliyor. Bir bölümde 180 sayfalık sergilenmesi imkansız bir tiyatro oyunu metniyle karşılaşırsınız, bir bölümde boydan boya diyalog, çok sayıda karakter ve yer ismiyle. Bir bölümde soru cevap kısımlı bir anlatım sizi karşılarken bir bölüm noktalama kuralları uyumlu bir bilinç akışı metniyle sizi selamlar. Ve final, belki de kitabın en çarpıcı kısmı; Leonard Bloom'un eşinin ağzından, nokta ve virgülün olmadığı, cümlenin başının ve sonunun yer almadığın tamamen bilinç akışından oluşan ve yer yer müstehcen bir dili barındıran 45 sayfalık bir bölüm.

    Peki bu kitabı nasıl okumalıyız? Bence bu kitabı okumak için iki türlü yol izlenebilir. Birincisi ve benim yaptığım: Evde, kafanız sakinken bölüm bölüm okunup, bu kitabı okumak için bir ön çalışma yapmayıp daha önceki okuduğunuz kitaplardan gelen edebi birikime güvenip bodoslama dalmak. İkincisi ise Dünya ve Türk edebiyatının önemli bilinç akışı türünde yazılmış eserlerini, Shakespeare'in tüm eserlerini ve son olarak da Homeros'un İlyada ve Odysseia destanlarını okuyup sonrasında Nevzat Erkmen'in YKY baskısından hem Ulysses'i hem de Ulysses Sözlüğü'nü birlikte okuyarak bir çalışma yapılabilir. Fakat hangi tür okuma yapılırsa yapılsın Ulysses anlaşılması neredeyse imkansız bir eser. Bu nedenle onu okurken anlamaya çalışmak yerine bizlere gösterdiği anlatım tekniklerinin keyfine varmak gerek diye düşünüyorum. Ulysses nasıl okunur diye bunun hakkında yazılan bir makaleyi de şuraya iliştireyim: https://t24.com.tr/...n-olarak-anlamak,114

    Ben kitabı ne yazık ki YKY'nin Kazım Taşkent serisinden Nevzat Erkmen çevirisinden okudum. Ne yazık ki diyorum çünkü güzel kitap adeta Erkmen'in yüksek egosuna kurban gitmiş. Nasıl mı? Sadece daha ilk birkaç bölümde şu kelimelere maruz kalıyorsunuz: Imızganma, kıya, uruk, hurufat, kokoroz, deprenen, muttasıl, kavza, meddücezrin, çalak, kırınmak, berkitme, karmanyolacı, silahendazı, kiplik, direysel, kavkılar, istinga etmek, eştözlü (hepsini yazmadım, bunların haricinde bir sürü daha böyle kelime var). Yetmiyor kendisi bazı bölümlerde Türkçe yerel ağız kullanıyor, bir bakıyorsunuz koskoca bir bölümü (14. bölüm) ağdalı bir dille yazıyor. Şöyle bölüm başlangıcı mı olur arkadaş: "Kendilerine akıl ihsan olunmuş faniler içün en menfaatbahş fraz edilen mevzuların kaffesine müteallik ol allameler bu doktrinler arasında insan zihninde en muteber mevkii işgal etmesi iktiza etmesi hasebiyle biteviye seyrederler ve ittifakı umumiyeyle beyan eylerler kim diğer şerait musavi oldukta bir milletin ikbali eksikliği azim bir şer bereket kim mevcudiyeti velut tabiatin en nafiz bir nimeti olan tenasülün idamesine verdiği ehemmiyetin tekamülü nisbetinden gayri hiçbir harici ihtişamla tesirli bir şekilde beyan edilemez ve alemşümul...."

    Demem o ki Nevzat Erkmen'in çevirisi sonrasında bu kitap benim için bitmedi. Bir de Norgunk Yayınları'nın Armağan Ekici çevirisi var onu da satın aldım, kısmetse Mayıs ayında okumaya başlayacağım. Zirveye tekrar tırmanmayı düşünüyorum ve site içi bir "Ulysses" etkinliğiyle bunu taçlandırmak istiyorum. Son olarak gelin beraber olsun diyerek bu zorlu kitabın hep birlikte altından kalkmayı öneriyorum.

    Ulysses, her edebiyat bağımlısının hayatında mutlaka en az bir kez okuması gereken bir kitap. Lütfen okuyun.
  • 144 syf.
    ·5 günde
    -Spoiler içerir-

    Uzun zamandır inceleme yapmadığımı farkettim, ancak peşpeşe o kadar güzel kitaplar okudum ki, bende bıraktıkları izleri paylaşmazsam olmazdı.. Gerçi kitap okumanın kendi güzel olsa da, okuduğun kitabın ruhunla bütünleşmesi, anlattıklarıyla tüm hücrelerini ele geçirmesi, içini burkması ya da keyfine keyif katması kadar güzel bir şey yok.

    Yola Düşen Gölgeler daha çok içimi burkanlardan, insanlığımdan utandırtanlardan..

    Kitabı ilk kez burda görüp almıştım, kitap için yapılan yorumlardan etkilenmiştim daha doğrusu, ancak kitabı elime alıp okumaya başladığımda pek de öyle olmadığını aceleci bir peşin fikirlilikle düşünmüştüm, çünkü kitapta ciddi oranda anlatım hataları, zaman kopuklukları vardı ve bu kitabı okumayı ciddi anlamda zorlaştırdı benim için. Ama hiç bir kitabı yarım bırakamayan ben bu kitabı da yarım bırakamadım ve okumaya devam ettim ve iyi ki devam etmişim, eğer bıraksaydım çok şey kaçıracakmışım.. Çünkü bir süre sonra anlatılanların içeriği öylesine esir ediyor ki, ne zaman kaymaları ne de anlatım tarzı sizi kitaptan koparamıyor..

    Özünde insan olmanın, iyi kalmanın öneminin altını çizen bir kitap Yola Düşen Gölgeler, iyiliğin kötülük karşısındaki hallerini anlatan, yaşanan her şeye rağmen insan kalabilmenin kaygısıyla kaleme alınmış bir kitap..

    “Dünyada, nasıl ki iyiliğin dili birse, kötülüğün de dili birdi!”

    Kitap aslında bir otobüs yolculuğu yapan insanların hayatlarından kesitler sunsa da, özellikle Saraybosna katliamı ve de Irak savaşında yaşanılanların anlatıldığı kısımlar insanı insanlığından utandıracak cinsten, her ne kadar yaşandıktan bir süre sonra neler yaşandığını öğrensekte her karşıma çıktığında beni duvara çarptıran kan donduran gerçekler..Ah Aida, Ceylan ve sizin gibi binlercesi.. Siz o acılara nasıl katlandınız, nasıl ayakta kaldınız, yaşanılanlara rağmen nasıl iyide kaldınız bilemiyorum, Rabbim tekrarını kimseye ama kimseye yaşatmasın..

    “‘Onun için mazlumun dininin, mezhebinin, milletinin hiç bir önemi yoktu. Keza zalimin de öyle!”

    “ İyi bir insan mıyım, bilmiyorum ama mutlu bir insan değilim. Dünyada bunca kötülük varken mutlu olunamaz ki!” diyor Ömer kitapta..

    Bencilliğimizden uzak, bizim dışımızdaki canların kaygısını hisseden insanların sayısının her geçen artması umuduyla ve iyilikte kalarak, daha mutlu günlere..

    İyi pazarlar ve keyifli okumalar..
  • 144 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Herkes yazarın "Sis" kitabını okuyor ve güzel yorumlar yapıyordu. Ben bundan etkilenmek, bu kitaba büyük bir beklenti ile başlamak istemedim. O yüzden kitabı biraz erteledim. Ancak yazarının adı da bende iyi bir izlenim uyandırıyordu ve Tula Teyze'sini yalnızca denk geldiği için almak istedim. Ruso, Makyavel okumaları arasında bu kitap bana bir dinlenme molası verdirdi. Yazarın dili çok akıcı öyle ki kitabı elimden bırakamadım. 144 sayfa ancak insanı hiç yormuyor ben bir solukta okudum. Okudukça okuma isteği veriyor. Bu okuma isteği sonunu merak etmekten de değil yazarın anlatım şekli öyle hoş ki. Dinlendiriyor denilebilir. Sayfaları okumuyor da yudumluyordum sanki. Beni çok tatmin eden bir kitaptı. Çevirisi de cok guzeldi bir aksama bir duraksama kesinlikle yoktu.

    Büyüleyen bir havası vardı bence bundan herkes farklı bir anlam çıkaracaktır. Ben kendimi tütsü yakılmış loş bir odada kutsal bir hikaye dinler gibi hissettim. Daha önce Andre Gide'nin Pastoral Senfoni kitabinda da bunu hissetmiştim. Kadın karakterlerin isimleri de birbirine çok benziyor Getrude ve Gertrudis. Belki aynıdır bilmiyorum. Hristiyanlık ve rahipler mi bana bu hissi veriyor emin değilim ama kesinlikle çok daha farklı bir havası oluyor bu kitapların.

    Karakterlerden bahsetmek istiyorum. Ancak bu bahsin büyük çoğunluğunu kitaba da adını veren Tula Teyze yani Gertrudis oluşturacak. Gertrudis ve Rosa iki kız kardeş. Rosa daha güzel Gertrudis ise daha akıllı yakından daha dikkat çekici. Kitapta Rosa'nın güzelliğinden bahsediliyor ama herhangi bir betimleme yok. Oysa Gertrudis'in gözlerinin anlatımı kitap boyunca sürüyor. Direngen, sert gözler.. Zaten tüm olayları yönlendiren de bu gözler. Rosa daha kırılgan daha nazik gösteriliyor. Onun varlığı yalnız Anne olmak için Gertrudis böyle söylüyor, kendi rolüne de karar vermiş Teyze olmak. Ancak bu teyzelik annelikten bile öte daha kutsal bir hal alacak zamanla. Kutsal kelimesini birçok kez daha kullanacağım fazla mı bilmiyorum ama ben bu kitapta anneliği çok kutsanmış gördüm. Bu övmekten de farklı yüce bir hal almış bence kitapta.

    Sonrasında Ramiro'dan bahsetmek lazım. Bu erkek iki genç kızı uzaktan izlemektedir, zamanla bir arada bulunmaya başlayınca uzaktan uzağa Rosa'yı beğense de aslında Gertrudis'e daha fazla ilgisi olduğunu fark eder. Ancak en başında Ramiro'nun Rosa'ya gösterdiği sevgi ile Rosa da onu sevmeye başlar ve Gertrudis onları çabucak evlendirir. Zaten kitap boyunca da görülecektir ki Gertrudis ne isterse o olacaktır. Onun o net ve kararlı tavrına kimse karşı gelemeyecektir. Kız kardeşinin Ramiro'yu sevmesini yeterli bulacak ve Ramiro'ya isteyip istemediği konusunda bile söz hakkı tanımayacaktır. Bu iki kız kardeşin ne annesi ne babası var, bir tek rahip dayıları var. O da dünyadan göçtüğünde yalnız kalıyor iki kız kardeş. Rosa Gertrudis'e birlikte yaşamalarını öneriyor ancak Gertrudis'in farkında olduğu bir şey var ki o da kardeşinin kocasının kendisine ilgi duyduğu. Bu nedenle reddediyor. Kardeşinin üç çocuğu oluyor. Ancak bunlara bakma işini genelde teyzeleri üstleniyor. Rosa zamanla güçten düşüyor, ağzından da ölümden başka söz çıkmaz oluyor. Son zamanlarında ablasına çocuklarını üvey anne eline bırakmamasını kocası ile evlenmesini söylüyor. Yalnız ilkini kabul ediyor Gertrudis, eniştesi ise ikinci söylenene baştan razı. Ramiro'dan böyle bahsedildiğinde basit ve çirkin görünen şey romanda bu hissi vermiyor çünkü Gertrudis dışındaki herkes çocukmuş, masum, günahsız ve bakıma muhtaçmış gibi veriliyor. Ramiro da böyle. Sevgisi onu acınacak halde gösteriyor.

    Aslında Gertrudis'e bakıldığında onda özgür bir yan var. Bir erkeğin kolunda, korumasında olmak istemiyor. Birine hizmet etmek istemiyor. Anne olmak için evlenilir yalnızca ama ben zaten anneyim diyor çünkü kardeşinden kalan üç çocuğa da annelik yapıyor. Ramiro'ya da babalık yapması için yardım ediyor yardım ettiğini söylüyor. Baba acınacak halde görünüyor. İnsanın içini burkuyor bu hal yaşadığı garip bir acı. Yalnız aşk acısı olarak tanımlamak bana basitleştirmek gibi geliyor bunu. Nasıl bir tanımlama yapılabilir bilmiyorum. Onda ezilen bir yan var sanki ve bu okuru da etkiliyor.

    Gertrudis Ramiro'dan kendisine biraz süre vermesini istiyor. Bir yıllık bir süre. Bunun dördüncü ayında Ramiro evdeki hizmetçi ile birlikte olmaya başlıyor. Gertrudis bunu çocuklardan birinin bu hizmetçi de bizim kardeşimiz mi diye sorması üzerine öğreniyor çünkü babasını kızı öperken görmüş. Kız zaten düşkünler evinde büyümüş, zayıf, kırılgan bir şey. Gertrudis ondan yararlanıyorsun onunla evleneceksin diyor. İkisininde karşı çıkmasına rağmen bu evlilik gerçekleşiyor. Kız onlarla aynı masada oturmaya bile alışamıyor. Ancak bir aile olduklarını bir farklılık olduğunu göstermek için bunun gerekli olduğunu söylüyorlar. Çocukların yanlış bir şeye tanık olmasını istemiyor teyzeleri. Kız ilk çocuğunu doğuruyor Gertrudis ona da annelik yapıyor. İkinci çocuğa hamile kalıyor. Ancak bu onu sona götürüyor zaten zayıf bünyesi ancak çocuk doğana kadar dayanıyor. Gertrudis yeniden her şeyi ele alıyor,düzene koyuyor. Beş çocuğa da annelik yapıyor kendi kız kardeşinin çocuklarını nasıl benimsemişse bu hizmetçi kızın çocuklarını da öyle benimsiyor. Hizmetçi kızın hastalandığı zamanlarda Ramiro da hastalanıyor.

    Gertrudis'in aslında erkek dediği, uzak durduğu insan Ramiro gibi değil, kaba. Ramiro'yu çok seviyor ama kardeşinin onayına, isteğine rağmen onunla olmuyor. Onunla çocukları olursa kardeşinin çocuklarına üvey anne olacağını söylüyor. Ramiro da yatağa düşüyor. Son anlarında Gertrudis onun da yanında oluyor. Ölümüne yakın onu öpüp sarılıyor, çocukları ile tek tek vedalaştırıyor. Ölümü ile ilk kez düşkün duruma geliyor Gertrudis ve onu ilk kez ağlarken görüyoruz ama bu uzun sürmüyor tabi yine güçlü ama biraz daha yorgun şekilde her şeyi düzenliyor çocuklarla ilgileniyor. Kötü bir insan olmasın yanlışa düşmesin diye büyük çocuk olan Ramirin'i çabucak kendi istediği, yönlendirdiği bir kız ile evlendiriyor. İnsanın kendisini koruması için evlenmesi gerektiği vurgusu yapılıyor Gertrudis tarafından. Burada da karar veren ve uygulayan Gertrudis.

    Kitap kendini tüketerek bitiyor, sürekli olarak karakterlerin öldüğünü görmekteyiz ve kitapta ölüm öyle abartılmıyor, duygusal anlamda büyütülmüyor. Ölümün de çok doğal bir şey olduğu gösterilmeye çalışılır gibi bir hava var. Ne zaman ki Gertrudis ölüyor o kardeşler arasındaki düzen de kalmıyor.

    Ve çocukların Tula Teyzesi kendisine ermişlerin en günahkarı diyor. Kadını sürekli birilerini evlendirirken görüyoruz ve bunların sonucu her defasında kötü oluyor. Ölen kız kardeşinin eşiyle yaşıyor ama onunla evlenmiyor bu açıdan da eleştiriliyor. Erkeklerden uzak duruyor kendisi asla evlenmeyi düşünmüyor bir zaman düşünecek olsa bile kendi çocuklarını bırakamayacağını söylüyor. Kimi zaman çevreden eleştiriler alabileceği ahlaksızlıkla suçlanabileceği söylense de takmıyor onları. Rahibin onu anlamadığını söylüyordu, dayısının da. Erkek aklı diyordu. Düzenin ve dinin erkekler üzerinden açıklanmasına karşı çıkıyor. Yine de her an küfre düşmekten korkuyor. Yaptıklarından inançlı bir insan olduğu anlaşılıyor.

    Nasıl tanımlayacağımı bilmediğim bir şey var. Kendi çocuk sahibi olmadı ama kardeşinin, hizmetçisinin çocuklarına annelik yaptı. Bu annelik öyle sıradan sadece bakım yönünden bir annelik değildi onların iyi insan olmaları için sürekli uğraşıyordu. Dersler anlatıyordu onlara. Tüm ömrünü buna adadı. Tüm günahlar ona yükleniyordu rahip de eniştesi de onu sorumlu tutuyordu. Kafayı yedirecek bir sorumluluğa ve bir hakimiyete sahipti her dediğini yaptırıyordu. Burada hastalıklı bir kafa mı vardı yoksa kutsanmış bir annelik mi bilmiyorum. Belki de Tula Teyze yerine "Gertrudis'in Günahları" olabilirdi kitabın adı. İncelemeyi nasıl bitireceğimi bilmiyorum ama uzun zamandır en çok etkilendiğim kitaplardan biriydi. Bence efsunlu bir anlatımı var kesinlikle okunmalı.
  • 336 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Harari’nin 3.Kitabı. Sapiens’te ilk insansılardan günümüze gelen süreci, ikinci kitabında çok uzun vadeli olası bir geleceği anlatıyor. Bu kitabında ise günümüzü ve yakın geleceği. Ayrıca kendisine yöneltilen yüzlerce soruya cevaben yazılmış. Benzer konuların yeniden işlenmesi normal. Kendisi de açık açık beyan etmiş; önceki yazılarımı, makalelerimi argümanlarımı gözden geçirdim, yanlışlarımı düzelttim, sorulan soruları derledim. Hepsini kitap formatında size sunuyorum diyor. Kendini eleştirebilen ya da hatasını rahatlıkla kabul eden kaç kişi var ki?

    Her zamanki gibi anlatım dili çok sade, herkesin okuyabileceği türden. Konu anlatımlarında kullanılan örnekler günlük hayattan alınma, okurken yormuyor. Yazarın hayatı sorgulama biçimini, yeri geldi mi kendini eleştirmesini çok seviyorum. Kitap klasik bir Harari kitabı gibi başladı ancak ilerleyen bölümlerinde bizim toplumumuzda hatta dünyada bir çok insanın hoşuna gitmeyecek ciddi eleştirileri mevcut. Dinler, tanrı ve milliyetçilik hakkında. Diğer kitaplarında da dinlere eleştirisi olurdu ama bu sefer özellikle (kendisi de aynı kökenden olmasına rağmen) Yahudiliği sıkı şekilde eleştirmiş, İsrail'li toplumu ve İsrail’in politikalarını. Yazar Eşcinsel olduğunu ilan etmiş (belki başka zamanda beyan emiştir ama ben kitapları haricinde kendisini takip etmedim) Herkesin hayatında belirli evreler olur; hayata bakış açısını, düşüncelerini, tutumunu gözden geçirir ve kendini yeniler. Elbette bu değişimde yaşadıklarının etkisi vardır. Sanırım Harari bir değişim süreci geçirdikten sonra bu kitabı yazdı. Her zaman kaleminin cesur olduğunu düşünüyordum ama bu sefer daha cüretkar geldi bana. Ben kitabı çok beğenerek ve severek okudum. Benzer diye eleştirilen bir kitap daha çıkarsın yine ilk alıp okuyanlardan olacağım. Her fikrine katılmam gerekmiyor. Onun bakış açısından olayları okumak kendi sorgulamalarıma yeni pencereler açmaktan keyif alıyorum. Ancak kimseyle polemik yaşamak istemediğimden bir çok konuya değinmeden belirli konular üzerinden yorum yapacağım. Herkes kendisi okuyup değerlendirmeli bu kitabı.

    Çok şey yazmak isterdim hatta bu kitabın yorumunu gönlümce yapsam ve okunacağını bilsem herhalde 8-10 A4 boyutunda sayfa anca yeterdi bana. Kitap temelinde ne anlatıyor? Şuan yaşadığımız dünyada ne oluyor? Bize ne anlatılıyor veya öğretiliyor ama aslında gösterilenin arkasında yatan ne? Geçmişteki düzen neydi? Geldiğimiz ve geleceğimiz nokta ne?

    Avcı toplayıcı insanlardık; duygularımız, korkularımız, muhakeme yeteneğimiz, içgüdülerimiz, bilincimiz, beynimiz bu çerçevede evrimleşti. Şuan yaşadığımız dünya bambaşka, avcı-toplayıcı toplumdan ve o toplumun habitatından çok uzaktayız. Ve sanayi-teknoloji gelişimleri özellikle son 300 yılda oldu. Son derece hızlı bir şekilde.. 300 değil 1000 yıl olsun. 200 bin yıl önce ilk insan türleri hayattaydı ondan önce de insansılar.. Evrim 300 yılda hatta 1000 yılda gerçekleşmez. Biz çok hızlı geldiğimiz noktaya uyum sağlayamadan buna bağlı olarak da yaşadığımız hayatı anlamadan, kendimizi bile keşfedemeden bu hayatta yaşıyoruz. Liberal demokrasi çatısı altında Özgür bireyler olarak yaşadığımız ülkenin, başka bir ülkede yaşayan insanların veya dünyanın kaderini değiştirebilecek seçimlerde oy kullanıyoruz. Peki neye oy verdiğimizi ne kadar biliyoruz? Ekonomi uzmanı olmayı geçtim tarihsel verilere veya istatistiklere vakıf bile olmadan nasıl ekonomi ile ilgili şeylerde yorum yapıyoruz. Son derece cahiliz ama her şey hakkında bilgimiz var. (çok tanıdık geldi değil mi?) Gerçekten özgür, bağımsız, bilgiye ulaşması kolay bir dünya da yaşayan canlılar mıyız? Ulaştığımız bilginin ne kadarı gerçek, ne kadarı yalan/manipülasyon?

    Biyoteknoloji ve bilgi teknolojilerinin gelişmesi ve birleşmesinin bize ne gibi etkileri olacak? Bilim-Kurgu filmlerinde konu edilmiş zamanının ötesinde ki birçok teknoloji bugün mevcut. Örneğin 1927 yapımı Metropolis filminde ki görüntülü arama sahnesi. Görüntülü arama hayatımıza 2006 yılında Skype adlı program ile girdi. Senaristin 79 yıl sonrasını öngörecek ufku geniş bir hayal dünyası varmış. Peki günümüzün bilim-kurgu filmleri/dizileri bize ne gibi mevcut olmayan teknolojileri sunuyor? Yapay zekaya sahip robotların dünyayı ele geçirmesi..
    Yapay zekaya sahip robotlar konusunda ileri gidilebilir mi? Her konuda gidilebilir. Discovery Science kanalında yayınlanmış teorik fizikçi Profesör Michio Kaku tarafından sunulan Bilim Kurgudaki Bilim: İmkânsızın Ardındaki Fizik belgeselinde; bilim kurguda kullanılan bilimin aslında çok da uzakta olmadığını, yakın bir gelecekte her şeyin mümkün olabileceğini kanıtladı. Görünmezlik pelerini, ışınlanma, zamanda yolculuk ve daha fazla görünüşte imkânsız şeyi ele alıp, yakın bir gelecekte yapılabileceğini ispatladı. (Hemen hemen her bölümünü önceki yıllarda izledim) Örnek video - Süper Giysi : https://www.dailymotion.com/video/x4hd3r1

    Benim gibi izleyenler bilir. Westworld diye bir dizi var; Yapay zekaya sahip ve tamamı ile insana benzeyen robotların bulunduğu, şehir kadar büyük bir park içinde vahşi batı temalı bir kasaba kuruludur. Siz de ücretine mukabil parka gelir istediğiniz kadar kalır, vahşi batılı bir kovboy gibi giyinir, ister o dönemin havasını içine çekersiniz, ister barda ki cancan dansçısı kızı kaçırırsınız ya da posta arabası soyarsınız. Gerçek hayatta sergileyemeyeceğiniz en uç fantezilerinizi bu westworld içinde yapabilirsiniz. Size eşlik eden ve gerçeğinden ayırt edemediğiniz her canlı aslında yapay zekaya sahip robotlardır. Ve robotlar bir gün her gece silinen hafızaları ve ertesi gün devam eden tekrar tekrar yaşanan acıları unutmamaya başlarlar. Ve bu devasa yetişkin Disneyland’ını birbirine katıp yönetimi ele geçirmeye kalkarlar.

    Durun bakalım orada diyor Harari. Yapay zekalı robotlar dünyayı ele geçiremez bizden daha zeki olsalar bile: ‘Oysa gerçekte yapay zekanın bilinç kazandığını var saymayı gerektirecek bir sebep yok çünkü zeka ve bilinç apayrı şeyler. Zeka sorunu çözme becerisi, bilinç acı Neşe aşk ve öfke gibi şeyler hissedebilme becerisi. Bu ikisinin birbirine karıştırmanın sebebi bunların insan ve diğer memelilerde bir arada bulunması’ Bu fikre katılıyorum. Burada asıl sorun şu; bu yapay zekalı robotların, algoritmaların kumandası kimin elinde olacak? İos 12 işletim sistemine (iphone) gerekli verileri girdiğiniz de (özel saati ile kullanıldığında) sizin kalp atışlarınızı, ekg’nizi kontrol ederek kalp krizi geçirdiğinizde 112’yi kendi arıyor. Süper değil mi? Bu noktaya kadar süper. Ya bunun ilerisi? İleride her bir zerrenizi kontrol eden biyoçipler ile 7/24 yapay zeka algoritmaları tarafından takip edilseniz ve bir kereliğine arkadaşlarınızla yaşadığınız bir maceralı geceyi kaydeden sistemler sigorta şirketinize o anki sağlık durumunuzu/ risk alma potansiyelinizi mail atsa; risk aldığınız için sağlık sigortanızın yenileme primi 3 katı zamlansa.. Sistemi kim elinde tutarsa iplerinizi o oynatır.. Ne 1984 ne cesur yeni dünya distopyası bize uygundur.

    Harari yeniden soruyor; algoritmalar birbirinden farklı zevklere sahip 5 farklı arkadaş için aynı gece hepsinin beğeneceği bir filmi seçebilir. Evet bu zevkli ve pratik olabilir. Peki ilerisinde ne gelecek bunun? Kitapta güzel örneklerle anlatmış. Benimde aklıma keyifle izlediğim dizi Person of İnterest’te olduğu gibi hepimizi takip edip şüpheli gördüğü hareketlerimiz neticesinde terörist olduğumuzu varsaysan bir yapay zekânın istihbarat birimine bilgi olarak adımızı verdiği ve istihbarat biriminin yok yere bizi tutukladığı geldi?

    Yeni teknolojiler bizi ölümsüz kılarsa ne olacak? Mevcut dünya kaynakları bugün bize yetişemiyorken ölümsüz olup bir yandan da ürerken ne olacak? Başka dünyalara mı gideceğiz? En yakın hedefimiz mars (donmuş halde su bulundu ve su olan her yerde biz hayat kurabiliriz) National geographic’te 3 tane belgeselini izledim. Gidip koloni kurmayı başarsak bile kaç dünyalıyı oraya taşıyabileceğiz? Bu yeni koloni vatandaşlarından birinin siz veya torununuz olma ihtimali nedir?

    Üşenmedim izlediğim belgesellerin linklerini buldum, hizmette sınır tanımıyorum

    NASA Exomars : Yaşam arayışı https://www.youtube.com/watch?v=ms_F-YBFlio Gezegen Rehberi: Mars https://www.youtube.com/watch?v=T4E4l1jxCQ4 ) Mars`ta Yaşam Arayışı Belgeseli https://www.youtube.com/watch?v=MemJfiplydU

    Ölümsüzlüğü keşfeden bilim neticesinde bu herkese mi uygulanacak yoksa zenginler gibi imtiyaz sahibi bir zümre dünyanın tüm haklarını elinde tutarken bizler sürünecekmiyiz? Buna örnek olacak bir sürü de film izledik değil mi?

    ‘Geçtiğimiz yıllarda dünyadaki herkese insanlığın eşitlik yolunda ilerlediği ve küreselleşme ile yeni teknolojilerin O noktaya daha çabuk varmamıza yardımcı olacağı söylendi. Küreselleşme ve internet ülkeler arası açığı kapatsa da sınıflar arası uçurum derinleşme tehlikesi taşıyor’ diyor Harari. Doğru bir tespit..

    Size kesinlikle istinasız izlemenizi tavsiye ettiğim belgesel "Geleceğe Doğru" ; https://www.youtube.com/watch…

    Belgeselde anlatıldığı gibi bilincinizi, anılarınızı bir bilgisayara aktarıp ölümsüzlüğü tercih ederseniz sizi nasıl bir yaşam, anayasal haklar veya etik bekler? Hack’lenirseniz ne olur? Bizim bu ve benzeri değişimler üzerine bir tecrübemiz, doğrusu bu diyeceğimiz bir fikrimiz yok ki?

    Gelişen teknoloji hayatımızı mı kolaylaştıracak yoksa daha iyi kontrol edilebilir bireyler olmamızı mı yarayacak? Bilgisayar Algoritmaları etik kararlar alabilir mi? İnsanlar ne kadar Etik? İnsanlar etik mi, içgüdüsel mi? Algoritmalar insanların kusurlarını kapatabilir. Peki algoritmaların beraberinde yeni kusurlar ortaya çıkarsa? Gerçek ile kurmacayı birbirinden ayırt edemiyoruz. Bütün dünya sübliminal mesajlarla dolu. Herkesin kafası son derece karışık, herkes her şeyi bildiğini düşünüyor ama bence kimsenin bir şey bildiği yok. Sanayi devrimi sonrasında gelişen yeni dünyayı öğrenmemiz adapte olmamız haklarımızı korumamız ve gerekli düzenlemeleri yapmamız 100 yıldan fazla zaman aldı ama öğrendik. Peki veri devrimi, Yapay Zeka devrimini ne kadar bir zamanda öğreneceğiz o arada hangi acılar yaşanacak ?

    Harari; din, eğitim, ahlak, göç, tanrı, cehalet, adalet, bilim, laiklik, milliyetçilik, iş, özgürlük, eşitlik, terörizm, savaş vb başlıklar üzerinden yakın gelecekte bizi nelerin beklediğini, olası olayları ve gözümüzü nasıl açmamız gerektiğini anlatıyor.

    Okurken kafamda daha önce izlediğim veya okuduğum her şey büyük bir metafor oluşturdu, daha size çok şey anlatmak isterdim ama bu bile aşırı uzun oldu. Bence bazı görüşlerini sevin veya sevmeyin bu kitabı okuyun, okuyun okuyun derim.
  • 632 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    Kitap günümüz teknolojisi özellikle dijital dünyanın hayatımızı nasıl ele geçirdiği, verilerimize sürekli nasıl eriştiği, bizlerin birer müşteri değil ürün olarak dünyaya nasıl sunulduğumuzu ve bu ilerleyişin daha ne gibi kötü sonuçlar doğurabileceği gibi konular üzerinde duruyor.
    Kitap başlarda oldukça akıcı ve güzel ilerledi. Karmaşık bir anlatım biçimi ve dili yok. Hatta ilgi çekici noktalar ve yeni öğrendiğim bilgiler de oldu. Fakat kitap bir yerden sonra sürekli kendini tekrara düşüyor ve bu durumda sıkıyor.
    Dijital dünya hakkında detaylı bilgi, dijital dünyanın nereye gittiği hakkında merakınız varsa okumanızı tavsiye ederim.