• Yılların emeğini, göz nurunu; yılların birikimini yazdın. Bunlar çok kıymetli. Bir kitap halini almasını istiyorsun. İnsanlarla paylaşmak istiyorsun. O zaman bu yazım senin işini kolaylaştıracak diye düşünüyorum.

    Doğal olarak ilk yapman gereken bir yayın evi bulmak. Ve bu yayın evi yazdıklarına değer vermeli, seni önemsemeli, güvenilir olmalı.

    Öncelikli olarak yazdıklarının baskıya hazır halde sonuçlandırılmış olması gerekir. Büyük ihtimalle telifli kitap basan yayın enleri gönderdiğin dosyayı okuma, inceleme gereği bile duymadan olumsuz cevap vereceklerdir. Hatta sana hiç dönmeyeceklerdir. O zaman yapman gereken güvenilir bir kişisel yayıncılık yapan bir yayın evi bulmak olacak. Aynı zamanda güvenilir olacak. Parasını verip kitabını bastıracaksın. Hiçbir kitap evine göndermeyecekler. Yani onca emek verip yazdığın ve bastırmak için dünyanın parasını ödediğin kitaba bir tane okur dokunamayacak. Sadece internet sitelerinde yer verecekler. Orada satılır mı? Biraz zor.

    Bir yıl sonra seni arayacaklar ve "Depomuzda yer yok, kitaplarını gel al." diyecekler. Depo dedikleri pis ve havalandırılmamış yerden kitaplarını alacaksın. Kaç tanesini kurtarabilirsin? Onu bilemem. Evet, doğru anladın bir kısmı çöp olacak. Moralin bozulacak. Bozulmasın.

    Bastır kendi kitabını hepsini al. Tanıtımını ve satışını kendin yap. Bu bir tecrübedir. Lütfen yazmaya devam et. İnsanlara ulaşmaya çalış. Bu iyiliğimi de unutma. Haydi hoşça kal. Bu arada bol bol kitap okumayı da unutma. Çünkü bu daha önemli.
  • İstanbul'u bir roman kahramanı olarak görmek isterseniz genç bir mimar olarak ete kemiğe büründüğü Yarım Adam Romanının ilk bölümlerini burada okuyabilirsiniz:
    1.Bölüm
    Elli Beş Saniye

    Tüm hayatı elli beş saniyede değişti. Elli beş saniye; yaşadıklarını anlayabilmesi için çok kısa, kaosla tanışmanın şiddetine dayanabilmesi içinse çok uzundu.

    İstiklal Caddesi'nde bir alışveriş merkezindeydi. Dört nisanda en sevdiği arkadaşı Cansu'nun doğum günü vardı, buraya ona hediye almak için geldi. Eli kolu poşetlerle doluydu. Her zamanki gibi dayanamadı, hazır eski mahalleye gitmişken oradaki çocuklara dağıtırım diye ihtiyaç duyabilecekleri şeyleri almaya başladı: Kutu kutu kalemler, minik ayakkabılar, etekler, kazaklar, pantolonlar, montlar...

    Poşetleri AVM'nin otoparkında bulunan arabasına bırakıp mağazaları rahat rahat dolaşmayı planlıyordu. Asansöre doğru yürürken telefonu çaldı. Çantasını güç bela açıp telefonunu çıkardı. Arayan annesiydi.

    "Aden merak ettim seni, neredesin?"

    "Alışverişteyim anne."

    "Kızım yine mi alışveriş? Eve ne zaman geleceksin?"

    Saatine baktı, 18.45'i gösteriyordu. Nasıl da çabuk geçmişti zaman. "Akşam yemeğine yetişemem, biraz gecikirim."

    "Bak tatlım, bu ayki harcamaların babanın gözüne çok battı..." Annesi onu dikkatli harcama yapması gerektiği konusunda uyarırken bile gözünü vitrindeki minik elbiselerden alamıyordu. Çocuklar için öyle güzel kıyafetler vardı ki bu durumda cebindeki kredi kartlarıyla ölçülü olabilmesi imkânsızdı.

    Annesi çok geç kalmamasını söyledikten sonra telefonu kapattı. Aden otoparka inmekten vazgeçti ve hızlı hızlı yürüyüp mağazaları dolaşmaya devam etti. Cansu'nun sevdiği tarzda ürünler satan bir mağaza görünce durdu. Gözü vitrindeki bir elbiseye takıldı. İşte oradaydı, aradığı hediye vitrinden ona göz kırpıyordu. Bunun arkadaşına çok yakışacağını düşündü. Cansu'yla beden ölçüleri aynıydı, denemek için mağazaya girerken korkunç bir uğultu duyuldu. Hemen ardından yer sallanmaya başladı ve elektrikler kesildi. Sarsıntı o kadar şiddetliydi ki ayakta duramadı, düştü, poşetler dört bir yana dağıldı. Oradan oraya savrulurken art arda patlayan vitrin camları, tavandan kopan lamba, taş ve alçı parçaları üzerine yağıyordu. Kolon ve kirişlerin çatırdama sesleri arasında sağa sola yatan bina yıkılacak diye kaçışanlar birbirlerini eziyorlardı. Onların ayakları altında kalmamak için kendini boşluğa doğru attığında başına aldığı darbeyle bayıldı.

    Uyandığında sarsıntı bitmişti, karanlıkta çok az şey görebiliyordu. Korku içindeydi. Daracık bir yere sıkışmış, sırtüstü yatar haldeydi. Elleriyle vücudunu kontrol etti. Ağrımadık yeri yoktu, sızılarını hissediyordu ama ufak tefek yaralardı, kollarını ve bacaklarını oynatabiliyordu. 'Kırık yok, iyiyim. Bir an önce buradan çıkmalıyım.'

    Can havliyle ayağa kalkmak istediğinde başını sert bir şeye çarptı. "Ah!"

    Acıdan tekrar bayılacak gibi oldu. Alnından kanlar sızıyordu. Elini yaraya, acının nabız gibi attığı yere götürdü. Yarasından sızan kanın sıcaklığıyla panikledi ve üzerindekileri yukarı itti. Çektiği acıyı umursamadan tüm gücünü verdi, ancak üzerindeki şeyler öyle ağırdı ki hiçbirini yerinden kımıldatamadı. El yordamıyla etrafı yoklayarak nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Bedeninin birkaç santim üstünde havada asılı kalmış gibi duran şeyler, mobilya türünde eşyalardı. Binanın yıkılmadığına ve enkaz altında olmadığına sevindi ama her an artçı bir sarsıntı olabilir, üzerindeki mobilyaların altında kalıp ezilebilirdi. Ne yapıp edip oradan çıkması gerekiyordu.

    "Yardım edin," diye titreyen cılız sesiyle panik içinde defalarca bağırdı. Etraftan ses soluk çıkmadı, bir süre daha çaresizce yardım istedikten sonra sustu. Zorlanarak yan tarafına döndü. Koridorun ilerisindeki birkaç cılız alev dışında yangını büyütme ihtimalini gösteren iz yoktu; zaten o alevler de sönmek üzereydi.

    Ara ara yardım istemek için kalan gücüyle bağırıyor, arada bir de çevreyi dinliyordu. 'Benden başka kimse yok,' dedi içinden. O baygınken ilk panikle herkes kaçmış olmalıydı. İlk anda kendinde olsaydı yardım isteğini duyanlar olurdu elbet ama şimdi birilerini bulmak çok zor olacaktı. Azımsanmayacak bir zaman geçmiş olmasına rağmen kimse yardıma gelmedi. 'Artçı sarsıntı korkusundan içeri girmeye kimse cesaret edemez' diye düşünerek iyice panikledi.

    Dakikalar saatlere döndü, gücü tükendi. Sesinin artık iyice zayıfladığı karanlık anlardı, sonunun geldiğini düşünüyordu. Umudunu yitirmek üzereyken birinin az ileride gezindiğini fark etti. "İmdat!" diye bağırmasıyla birlikte boğazına dolan toz yüzünden öksürüğe boğuldu.

    Tam sesini duyuramayacağı korkusuna kapılmıştı ki genç adam onu duydu ve hızla yanına geldi. "İyi misin?" diye sordu sağlam ve güçlü sesiyle.

    "Lütfen yardım edin. Sıkıştım buraya, çıkamıyorum."

    Genç adam telefonunun ışığını yüzüne tutarak eğildi. "Dur bakayım, başın mı kanıyor senin?"

    Işık gözlerini alınca genç kadın başını öbür tarafa çevirdi. "İyiyim ben, ama buradan çıkamıyorum," dedi telaşlı bir ses tonuyla. "Bu şeyler çok ağır. Lütfen yardım edin, çıkarın beni buradan."

    "Bu tarafa döner misin?" dedi genç adam yine aynı soğukkanlılıkla.

    Dediğini yapıp ona döndüğünde gözyaşları yüzünü yıkıyordu. Genç adam, gömleğinin düğmelerini açtı ve temiz kalmış köşesiyle genç kadının yüzünde biriken gözyaşlarını ve kanları silmeye başladı. Sakinleştirmek için ismini sordu.

    "Aden," diye cevapladı.

    "Kanama durmuş Aden. Merak edecek bir şey yok," dediği sırada telefonun ışığı kapandı. "Kahretsin! Şarjı bitti."

    Yeniden karanlığa gömüldüklerinde Aden'e telefonu olup olmadığını sordu.

    "Çantamdaydı."

    "Çantan nerede?"

    "Bilmiyorum, buralarda bir yerde olmalı."

    Adam, çakmağını yaktı ve yere tutup çantayı aramaya başladı. Işık vurunca hayatını kurtaran metal dolabı ve askıda duran raf ve mobilya parçalarını daha dikkatli inceleme fırsatı bulan Aden sıkıştığı yerden kurtulmasının imkânsız olduğu fikrine kapılarak umutsuzluğa düştü.

    "Deprem kaç şiddetindeymiş? Dışarıda durum nasıl? Yardım ekipleri geldi mi? Binaya girmeye korkuyorlar değil mi? Peki sen nasıl girdin, yoksa binada mıydın? Yaralı mısın?"

    "Sen hiç susmaz mısın?" Genç adam sinirlenerek başını sağa sola salladı. "Dış dünyayla bağlantımız kesik. Kaç şiddetinde olduğunu bilmiyoruz ama 17 Ağustostan şiddetli olduğu kesin. Yardımı unutsan iyi edersin."

    "Ne demek unut! Burada ölüp gidecek miyim yani?"

    "Kurtarma ekiplerinin seni bulmasını bekleyemezsin."

    "Peki, tek başına beni buradan çıkarabilecek misin?"

    "Birazdan anlarız," diye yanıtladıktan sonra aniden ayağa kalktı.

    "Ne oldu birileri mi geldi?" diye sordu Aden. "Sana diyorum. Yoksa çantamı mı buldun?" Sorularına yanıt vermeden uzaklaşmaya başladığını anlayınca arkasından, "Nereye gidiyorsun?" diye bağırdı. "Beni burada bırakamazsın."

    Bulundukları katın sonuna kadar gitti. Alevlerin tamamen sönmek üzere olduğu kısımda bir şeyler aradıktan sonra yere eğilip büyük bir tahta parçası aldı ve sürükleyerek yanında getirdi. Geri döndüğünde, "Çok şanslısın," dedi. Aden'i sıkışıp kaldığı yerden çıkarmak için yanında getirdiği kalası zorlanarak kaldırdı, ucunu dolabın alt kısmına soktu ve arkasındaki boşluğa bir tuğla yerleştirerek alttan destekledi. O kalası sürükleyerek getirmesi ve az önceki zor hareketi yapabilmesi onun ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Aden onun kendisini kurtarabileceğine inanmaya başlayarak umutlandı.

    Genç adam çok dikkatli ve yavaş bir şekilde bir iki kez deneme yaptıktan sonra Aden'in üstündekileri kaldırmanın zorluğunu gördü. "Bu kolay olmayacak," dedi buz gibi bir sesle. "Bunları yukarı kaldırdığımda havada en fazla beş altı saniye tutabilirim. Eğer bu sürede oradan çıkamazsan bıraktığımda ezilebilirsin."

    "O kadar kısa sürede buradan çıkabileceğimden emin değilim."

    "Bunu denemeye mecbursun. Artçı sarsıntı olursa bunların altında kalacaksın."

    "Kurtarma ekiplerini beklemek istiyorum."

    "O zaman günah benden gitti. Burada daha fazla kalamam."

    Kurtarma ekibinin ne zaman geleceği belli değildi. Aden de bunun farkındaydı. Bu arada adamı incelemeye başladı. Kendisinden dört beş yaş büyüktü, 28-29 yaşlarındaydı. Uzun boylu ve yapılıydı. Güçlü olduğundan şüphesi yoktu. Belki tek başına onu oradan çıkarabilirdi.

    Birden hafif bir artçı sarsıntı oldu. "Aman Allah'ım yine mi oluyor? Lütfen gitme," dedi Aden. "Beni sakın burada bırakma!"

    Genç adam sürekli yakıp söndürdüğü çakmağın ışığını Aden'in yüzüne tuttu. "Burada daha fazla bekleyemem."

    "Evet, haklısın, bekleyecek vaktimiz yok. Bir an önce buradan çıkmalıyım. Lütfen kurtar beni."

    "Elimden geleni yapacağımdan emin olabilirsin." Yeniden kalasın ucundan tuttu. "Hazırsan üçe kadar sayıp üstündekileri yukarı kaldıracağım."

    Uzun süredir yatmaktan kasılan vücudunu esneterek, "Hazırım," dedi ve içinden dualar etmeye başladı.

    "Bir, iki, üç," diye hızla sayıp, "Şimdi!" diye bağırdı ve tüm gücüyle metal dolabı Aden'in geçebileceği kadar yukarı kaldırdı. "Hadi, acele et!" Aden korkuyla sürünerek dışarı çıkmaya çalışırken yerdeki cam kırıkları neredeyse sırtını parçalıyordu. "Daha fazla tutamam," diye bağırdı. Bıraktığında mobilyalar ve dolap büyük bir gürültüyle yere düştü. "İyi misin?"

    Hızlı hızlı nefes alıyordu. "İyiyim." Dışarı çıkmakta birkaç saniye gecikseydi o şeylerin altında kalıp ezilecekti. "Kurtuldum. Çok teşekkür ederim." Sevinçle ayağa kalktı. Zor basıyor, ayakta durmakta güçlük çekiyordu. Birkaç adım sonra bir şeye takılıp yere düştü. "Ah!"

    "Ne oldu?"

    Aden yerden kalkmaya çalıştıysa da "Ayağım," diyerek kendini tekrar yere bıraktı. Bileğini incitmişti.

    Onu tek hamlede kollarına alan genç adam çıkış merdivenlerine yöneldi. Basamakları inmeye çalışırken her sendelediğinde korkuyla irkilen Aden'in kesik solukları kulağına çarpıyordu. Genç adamın ter içindeki gömleği Aden'in şakağından sızan kana bulanmıştı. Yıkımın ardında bıraktığı tozla karışan kan kokusu genç kadının burnuna doluyordu.

    Düşe kalka üç kat indikten sonra çıkış kapısına yaklaştıklarında birinin yardım istediğini duyunca durdu. Aden'i kucağından indirdi ve köşedeki duvara yaslanıp dinlemeye başladı, nefes nefese kalmıştı. İkisi de az önce sesin geldiği yere dikkat kesildi.

    "Sesimi duyan var mı?" diye bağırdı genç adam. Yanıt alamayınca birkaç kez daha bağırdı. Yine ses gelmeyince, "Gidelim," dedi ve onu yeniden kucağına almak istedi.

    Aden ondan daha fazla yardım isteyemezdi. "Sanırım yürüyebilirim," diyerek onu taşımasına engel oldu. Nasılsa merdivenden inmişlerdi, yürüyecekleri yer, düz bir zemindi ve çıkış kapısına uzak değillerdi. Birden aklına arabası geldi. "Sahi ya arabam..." diye mırıldandı. Yaşadığı şok yüzünden aklından çıkmış olmalıydı. Arabasına ulaşırsa her şeyin sona ereceğini ve rahatlayacağını umarak otoparka inmeyi teklif edecekti ki anahtarın çantasında kaldığını hatırlayıp vazgeçti. Sekerek çıkış kapısına yürümeye başladı. Bileği artık daha az acıyordu. Kendine güveni gelince adımlarını hızlandırdı.

    Dışarı çıktıklarında Aden şok geçiriyordu. "Aman Allah'ım!" diye inledi. Kaos vardı. Sağa sola koşturan panik içindeki insanlar yanlarından geçiyor, birbirlerine bakıp ne yöne gitmeleri gerektiğini tahmin etmeye çalışıyorlardı. İstiklal Caddesi yerle bir olmuştu, tanınmaz haldeydi. Bazı binalar kökünden sökülmüş, bazıları yan yatmıştı. Enkazların arasından sarkan ceset parçalarını görünce gözleri karardı, düşmemek için elini genç adamın omzuna koyup güç aldı. Bağlantıları kopan ve yarılan gaz borularının sebep olduğu yangınlar yüzünden her yerden alevler yükseliyor, mağazaların alarm sesleri hiç susmuyordu. Raydan çıkan tramvayın girdiği mağaza cayır cayır yanıyordu. Tramvayın camlarından sarkan yanmış cesetler vardı. Sokak lambaları ve elektrik telleri her yana saçılmıştı. Hiçbir yerde elektrik yoktu, cep telefonlarının fenerleri dışında ışık kaynağı bulunmuyordu; koskoca bir şehir korkunç bir karanlık tarafından yutulmuştu. Böyle bir yıkımda hayatta kaldığına şükretti. Bu felaketten sağ kurtulabilmek mucizeden başka ne olabilirdi ki?

    Binalardan uzak, boş bir alan vardı. Aden'e orayı eliyle işaret ederek, "Güvenli bir yere benziyor," dedi. "Ayağın nasıl, yolun karşısına kadar yürüyebilecek misin?"

    "Evet, ben iyiyim." Yürümeye başladılar. Onu takip ederken başı döndü, sendelemeye başladı. 'Belki de çok kan kaybettim.'

    "Neden durdun?" diye sordu. Cevap alamayınca dönüp Aden'in yanına geldi. Parmak uçlarıyla genç kadının saçlarını yavaşça kaldırdı ve alnındaki yarayı görmeye çalıştı. "Kötü görünmüyor. Çok acıyor mu?"

    "Hayır, fazla değil. Hadi gidelim."

    Gösterdiği yere gidip grup halinde toplananların arasına girdiler. Genç adamın yüzü yara bere içindeydi, üstü başı toz toprak olmuş, başlarına gelmeyen kalmamıştı ama o her şey normalmiş gibi gayet sakin bir şekilde sigarasını yaktı ve binaların birbiri üstüne yığıldığı caddede göz gezdirmeye başladı. Telefon bulma telaşına düşen Aden ise ailesinin derdindeydi, oturdukları apartman yıkıldıysa diye ödü kopuyordu. Bir an önce annesiyle kardeşinin iyi olduklarını öğrenemezse çıldıracaktı.

    Onları acilen aramalıydı, ne var ki telefonu çantasıyla birlikte binanın içinde kalmıştı. "Telefonunu verebilir misin?" diye sorduğunda toz yüzünden öksürdü.

    "Şarjının bittiğini unuttun mu?" diye biraz sert bir tavırla yanıtladı genç adam.

    Aden herkese telefon sormaya başladı ama kime sorsa hep aynı cevabı alıyordu: "Hat yok!" Şebekelerde aşırı yüklenme vardı. Onlara telefonla ulaşabilmesi kolay olmayacaktı, beklemesi gerekiyordu. İşin kötüsü eve de gidemiyordu. Boğaz köprülerinin ağır hasar aldığı söyleniyordu. Karşıya geçebilmek için onun yardımına ihtiyacı vardı, ne var ki geri döndüğünde genç adamı bıraktığı yerde bulamadı. Telaşla etrafına bakındı, onu biraz önce içinden çıktıkları AVM'ye girerken gördü. Oraya tekrar girmesi Aden'i şaşırttı ama AVM'den çıkarken son anda duydukları yardım isteği aslında onun da aklına takılmıştı. Yürüyüşü epey düzelen Aden, 'Belki benim de bir faydam olur,' diyerek peşinden gitti.

    İçerisi hâlâ çok karanlıktı. Kimseyi göremedi. Bina her an üstlerine çökebilecek kadar hasarlıydı. Hayatı büyük tehlike altındaydı, korkmuştu. Tam geriye dönüp dışarı çıkmak üzereyken ileride bir ışık gördü. Genç adam bir siluet gibi orada duruyor, çakmağın ışığını yerde yatan birinin üzerine tutuyordu. Aden yavaş adımlarla oraya doğru yürüdü. Yoğun bir is kokusu vardı. Doğalgaz patlaması olmuş gibiydi. Yanmış bir kafeye benziyordu ama yangın sönmüştü. Yaklaştığında yaralı zannettiği kişinin hiç kıpırdamadığını görünce olduğu yerde kalakaldı. Adam ölüydü. Caddeye çıktıklarından beri ceset görüyordu, az çok alışmıştı ama genç adamın yere çömelip ölünün ceplerini karıştırması Aden'i alt üst etti.

    Cesedi yüzükoyun çevirip pantolonun arka ceplerini de yoklamaya başlayan genç adam bir cüzdan buldu ve hızla içinden bir şeyler alıp kendi cebine tıkıştırdı. Çıkan yangında öldüğünden kesin olarak emin olduğu o adamın cüzdanını almasının tek bir açıklaması olabilirdi, o ölü soyucuydu. Şok yaşayan Aden görmemesi gereken şeylere şahit olduğunu düşünerek paniğe kapıldı. Madem yağmacıydı, o halde onu neden kurtarmıştı? Üstelik kılık kıyafeti yağmacı gibi değildi. Gördükleri sonunu getirebilirdi, ama kurtarıcısının tam olarak ne yapmaya çalıştığını öğrenmeden oradan ayrılmaya niyeti yoktu. Kafasındaki sorulara cevaplar arayan Aden onlara yaklaştığında talihsiz adamın belden yukarısının yangında tamamen yanıp kömürleştiğini gördü ve çığlığı bastı.

    "Aman Allah'ım!"

    Genç adam panikle geriye döndü. "Senin burada ne işin var?"

    "Asıl senin ne işin var?"

    "Bak güzelim, burası çok tehlikeli. Hemen dışarı çıkmalısın."

    Haklıydı, durduk yere başını belaya sokmuştu, yine de kendini tutamadı. "O zavallının ceplerini neden karıştırıyorsun?"

    "Sana ne?" diye yanıt verdi soğuk bir sesle.

    "Ne demek sana ne? Ölmüş, görmüyor musun?" Cesedin yanına gidip acıyarak baktı. "Allah'ım! Nedir bu başımıza gelenler. Şu adama bak, yanarak can vermiş. Kim bilir ne acılar çekmiştir?"

    "Bu da diğerleri gibi kurtulmuş işte, ne üzülüp duruyorsun?" Tabii bu arada genç adam ondan aldığı cüzdanı geri koymadan önce çakmağın ışığını iyice yaklaştırdı ve içinde bir şey kaldı mı diye kontrol etti. İşini bitirmek için acele ederken çakmak söndü. Tekrar yakmak istediğinde ısınan metal elini yaktı. "Kahretsin."

    Ölü adamın cüzdanını ve cep telefonunu cesedin arka cebine çarçabuk sıkıştırdıktan sonra onu tekrar sırt üstü çevirip ayağa kalktı. "Hadi gidiyoruz," diyerek Aden'in yanına geldi. Genç kadın itiraz etmedi ve hızla çıkış kapısına yürüdüler.

    Dışarı çıktıklarında, "Burada duramayız Aden. Bir an önce meydana gitmeliyiz," dedi.

    İçeride olanların hesabını sormadan onunla hiçbir yere gitmeye niyeti yoktu Aden'in. Ne var ki o anda çok güçlü bir sarsıntı oldu ve biraz önce içinden çıktıkları AVM büyük bir gürültüyle çöktü. Gördüklerinin korkusuyla şoka giren genç kadın başını iki elinin arasına alıp ileri geri sallanmaya başladı.

    Genç adam yanına gelip, "Kendine gel," diye bağırdı.

    Kıpırdayamıyordu. Aden ona bir cevap vermek istedi, ancak korkunç bir kâbustan uyanıp gerçeğe dönmeye çalışan biri gibi sessizce dudaklarını oynatabildi sadece. İnsan çığlıkları arasında yerle bir olan koskoca bina sanki bir anda toz olup üzerlerine akmıştı. Bunun etkisinden kurtulamıyordu. Aden'in donup kaldığını görünce kolundan tutup, sarsarak kendine getirmeye çalıştı. Sonra da sarılarak başını göğsüne doğru çekti ve yaslamasına izin verdi. Bir taraftan da sigarasını içmeye devam ediyordu. Uzun bir nefes çekip ağzından dumanlar çıkarken, "İyi misin?" diye sordu.

    Aden kaskatı kesilmişti. "Acaba kurtulan olmuş mudur?"

    "Hiç sanmıyorum," diyen genç adamın cevabı oldukça kesin ve sertti.

    Başını bir anlığına onun göğsünden kaldırıp yıkılan binaya baktı. "Yine de gidip bakmalıyız. Belki yardım..." Boğazına kaçan toz yüzünden devamını getiremedi. "Zavallılar, dışarı çıkamadılar, mahvoldular." Sürekli öksürüyor, nefes almakta bile güçlük çekiyordu. "Sen olmasaydın ben de oradan çıkamayacaktım."

    "Evet, aynen öyle," diye karşılık verdi Aden'in hiç beklemediği bir küstahlıkla. "Yetişemeseydim sen de bu dünyadan kurtulmuş olacaktın."

    Aden onun söylediklerini tuhaf, tavırlarını da kaba bulmuştu. Düşünceli bir şekilde başını göğsünden kaldırıp bir adım geriledi ve gözyaşlarını silip, üstünü başını düzelterek kendini toparlamaya çalıştı. Sonra alışveriş merkezine doğru gitti ve yardım bekleyen bir yaralı var mı diye göz attı. Yoğun toz bulutu her yanı kaplamıştı ve karanlıktı. Başını ellerinin arasına almış korku ve şaşkınlık içinde bekleyen ve ağlayan insanlardan başka bir şey göremedi. Yaşadığı çaresizlikle bir çığlık firar etti dudaklarından. "Kahretsin, toz yüzünden hiçbir şey göremiyorum."

    "Sakin ol," dedi genç adam. "Biz şehri görmeye hazır olana kadar bu toz bulutu dağılmayacak. Yırtınıp durmanın anlamı yok."

    "Ne demek istiyorsun?" dedi Aden korku içinde.

    Genç adam sabır gösterdiğini gözüne sokar gibi içini çekip, "Yepyeni bir varoluşun kapısı aralandı," diye karşılık verdi. "Bak kızım, bu yıkımın hepsini birden görürsen dayanamazsın. Gün ağarana kadar bekle; kozmos patladığında bugüne kadar içinde yaşadığın dünyanın sona erdiğini ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını göreceksin."

    Böyle dillendi işte yalnızlığın doruklarından yürek karıştıran yabani. Dağlarında bir kurt gibi tek başına yaşadığı yer Aden'e öyle yabancıydı ki ilk kez ayak bastığı toprakların ne dilini biliyordu ne de yollarını. Boş gözlerle, ne hissedeceğini bilmeden önüne baktı. Sanki hayata gözlerini açtığı ve içinde büyüyüp serpildiği İstanbul'da değil, başka bir yerdeydi. Yoksa hayatını kurtarmış dahi olsa bir yağmacıdan medet umar mıydı hiç!

    "Burada kalamayız Aden. Bir an önce meydana gitmeliyiz. Geliyor musun?"

    Depreme Avrupa yakasında yakalanmışlardı. Aden Anadolu yakasında oturuyordu ve ne yapıp edip bir an önce karşıya geçmeliydi. Arabası AVM'nin enkazı altında kalmıştı.

    "Araban var mı?" diye sordu Aden.

    "Ne arabası?"

    'Haklı, bu çok saçma bir soru oldu. Arabası olsa ne olacak ki yol mu kaldı?' Köprülerin ve viyadüklerin ciddi hasar aldığı, karayoluyla ulaşımın tamamen bittiği söyleniyordu. Deniz yoluyla ulaşımın durumunu bilmiyordu, ama tek çaresi vapur bulabilmekti. Karşıya bir geçebilse, Üsküdar ya da Harem, neresi olduğu hiç önemli değil, Kadıköy'deki evlerine kadar yürüyebilirdi. Şimdilik en güvenli yerin Taksim Meydanı olduğu su götürmez bir gerçekti. Oraya gitmeliydi ama tüm bunlar ona öyle fazla gelmişti ki artık kıpırdayamıyordu.

    "Bak, ikimizi de bu cehennemden çıkarabilirim ama seni yine taşıyacağımı sanıyorsan yanılıyorsun," dedi ve Aden'in elinden tuttu. "Daha fazla bekleyemeyiz. Hadi gidiyoruz."

    "Bırak beni. Kendim yürüyebilirim," dedi ve elini hızla çekip onun iri ellerinden kurtardı.

    Bildiği dünyaya ait her şeyin parçalandığı bu şehirde yalnız yapamazdı, karşıya geçebilmek için onun yardımına ihtiyacı vardı; ne var ki bir ölünün ceplerini karıştırması kafasını fena kurcalıyordu. 'Katil falan değil ya, sonuçta adam sadece yağmacı, ' diye düşünerek ona bir süre daha güvenmek istedi. Sonuçta hayatını kurtarmıştı ve o olmasaydı şu an en iyi ihtimalle enkaz altında can çekişiyor olurdu.

    Aden ona ismini sordu. "Benim adım..." dedikten sonra duraksadı ve yüzünü karanlığın içine çevirip bir kez daha derin derin baktı. Karşısındaki yıkımda kendini bulduğu o anda, nereye ait olduğunu anladı. Her yer ceset doluydu, binlerce insanı öldüren, bir o kadarını da enkaz altında bırakan bu deprem onu öldürmedi, ona yeniden hayat verdi. O, geçmişin enkazı altından felaket sayesinde kurtularak kendi kendini var edecekti.

    "Benim adım İstanbul," dedi genç adam.

    "Ne? Yok artık." Hangi anne baba oğluna böyle bir isim koyar ki? "Dalga mı geçiyorsun?"

    İstanbul çenesini hafiften yukarı kaldırıp Aden'i tepeden süzdü. "Asıl sen dalga geçiyor olmalısın," diye karşılık verdi. "Cehennemde olmamıza rağmen cennetin ismini taşıdığını söylüyorsun."

    Aden yüz ifadesinden onun ciddi olduğunu anladı. "Neyse," dedi yumuşak bir sesle. "AVM'den çıkmama yardım ettiğin için teşekkür ederim İstanbul. Hayatımı sana borçluyum."

    "Bana hiçbir şey borçlu değilsin."

    "Nerede oturuyorsun?" diye sordu Aden.

    "Bostancı'da."

    Onun da karşıda hem de kendi semtlerine çok uzak olmayan bir yerde oturmasından duyduğu sevinci gizlemeye çalışarak, "Ben Moda'da oturuyorum," dedi. "Karşıya nasıl geçeceğimizi biliyor musun?"

    "Soruların biter de meydana gidebilirsek öğreneceğiz."

    "Tamam gidelim," dedi Aden.

    Yıkıntıların ve molozların üstünden atlayarak Taksim Meydanı'na gitmeye çalışan insan karartılarının peşlerin takılıp ilerlediler. Yürümeye başladıktan bir süre sonra, yangınlardan yükselen alevlerin caddeyi aydınlattığı yerde Aden durdu. Olduğu yerde kalakaldı; çünkü az önce insana benzettiği karartıların çoğunun taş ve demir yığınlarından başka bir şey olmadığını anlamıştı. İstanbul burada duramayacaklarını söyleyerek uyardı. Her yanlarının yağmacı dolduğunu fark eden Aden korkuyla İstanbul'un kolunu tutup arkasına sığındı. Sonra da yolun kalan kısmında onu hiç bırakmadı.

    Deprem modern dünyayı yerle bir ederken uyutulduğu taştan beşiği devirdi. Vahşi doğa tarafından yıkılmış, binaları yangın alevlerince yutulmuş, ölümün kol gezdiği İstanbul'da gerçeğin karanlık yüzüne doğru yaptığı yolculuk onu dehşet verici yerlerden geçmek zorunda bıraksa da korkunç bir kâbustan uyanmasını sağladı. Ne var ki Aden hakikati yaşayabileceği yeni bir hayata gözlerini açtığının henüz farkında değildi; çünkü elli beş saniye, yaşadıklarını anlayabilmesi için çok kısa, kaosla tanışmanın şiddetine dayanabilmesi içinse çok uzundu.

    2.Bölüm

    Taksim Meydanı

    Binalardan kaçanların toplandığı Taksim Meydanı mahşer yeri gibiydi. Aden ve İstanbul kalabalığın arasında artçıların geçmesini bekliyorlardı. Kandilli Rasathanesi elli beş saniye süren depremin merkez üssünün İstanbul, şiddetinin yedi virgül beş olduğunu açıklamıştı. Tarihe 2 Nisan İstanbul depremi olarak geçecekti. Medya kanalları çelişkili haberler veriyordu. Deprem sırasında cumhurbaşkanlığı külliyesi olan Yıldız Sarayı'nda bulunan cumhurbaşkanı yıkılan sarayın enkazı altında kalmış, kurtarma ekipleri henüz kendisine ulaşamamıştı. Başkan yardımcısı ve bakanlar şu an afet bölgesinde oluşturulan kriz merkezinin başındaydılar ve onlara göre devlet tüm kurumlarıyla gereken önlemleri gecikmeksizin alıyordu. Resmi kanallardan ulaşan bilgilere göre ölü sayısı bin üç yüze yaklaşmıştı ve her geçen dakika ulaşılan enkazlardan onlarca ölü bilgisi geliyordu. Büyük çoğunluk deprem anında eve dönüş yolculuğundaydı, daha geç saatlerde evlerindeyken yakalansalardı ölü sayısının katlanarak artabileceği, on binlerle ifade edileceği söyleniyordu. Bu durumda ölü sayısının çok daha az olması gerekirdi; ama aşırı nüfus yoğunluğu ve sürekli göç alması nedeniyle çarpık, kaçak ve denetimsiz yapılaşma yüzünden sayının yirmi otuz bin civarında olacağı öngörülüyordu.

    Aden sonunda bir telefon bulup ailesini arayabildi ancak hiçbirine ulaşamayınca içindeki sıkıntı daha da katlandı. Deprem anında babası hariç tüm ailesi evdeydi, eğer apartmanları yıkıldıysa... Bunu aklından bile geçirmek istemedi. Gözlerini kapatıp kendisini sakin olmaya zorladı, onlara bir şey olmadığını, panikle evden çıkarken cep telefonlarını alamadıklarını düşünmeye çalıştı. Annesi muhtemelen şu an birilerinden telefon bulup Aden'e ulaşmaya çalışıyordu. Kardeşiyle birlikte kim bilir onun için nasıl endişeleniyorlardı. Telefonu yanında olsaydı şimdi onlarla konuşup rahatlayabilirdi.

    İstanbul sigara içiyordu, yanına gitti. "Ailemle konuşamadım. Telefonları kapalı. Burada daha fazla oyalanamam, mutlaka karşıya geçip eve gitmem lazım, bana yardım eder misin?"

    "Yollar açılana kadar bekle, birlikte karşıya geçeriz."

    "Neden çevre yoluna çıkıp araç bulmaya çalışmıyoruz?"

    "Çevre yolu mu kaldı? Köprüler hakkında söylenenleri duymadın mı?" diye sert bir ifadeyle karşılık verdi.

    "Duydum, söylentilere göre hareket edecek değilim. Bence durum anlatıldığı kadar kötü değil. Babam inşaat sektöründedir ve İstanbul depreminden ne zaman söz açılsa, sekiz şiddetinde bir depremin bile o köprüleri yıkamayacağını söylerdi."

    "Hazırlıksız yakalanmasaydık söylediğin doğru," diye karşılık verdi İstanbul. "Uzun süredir 1.köprünün bakım çalışması geciktirilmişti, bu yüzden yıkılmış olabilir. Söylenenlere göre sadece 1.köprü yıkılmış, 2.köprü hasarlıymış. 3.köprü sağlam olsa da çok uzak, üstelik ona bağlanan viyadükler ve bağlantı yolları ağır hasarlı. Kısacası yardım gelene kadar meydanda beklemekten başka çare yok."

    "Ne yapıp edip karşıya geçmem lazım," dedi Aden. "Kabataş'a inip vapur arayalım, bir şey yapalım."

    "Vapur mu?" diyerek güldü İstanbul. Tanınmaz hale gelen sahil şeridinde iskelelerin ağır hasar aldığını, deniz ulaşımının tamamen durduğunu üstüne basa basa anlattı. Üstelik yağma olayları her tarafta alıp başını gitmişti. Özellikle sahil şeridinde güvenlik sıfırdı. Gün ağarana ve artçı sarsıntılar bitene kadar meydanda beklemekten başka çare yoktu. "Sabah sahile gidip karşıya geçmenin yoluna bakacağız ama o zamana kadar en güvenli yer meydan."

    Boşa vakit kaybediyordu, İstanbul'u ikna etmek imkânsızdı. Onu boş verip deniz yoluyla ulaşım hakkında bilgi alabileceği bir yetkili bulmak için etrafa bakınmaya başladı. Gezi Parkı'ndaki birkaç kişinin Kadıköy hakkında konuştuklarını duydu, bir an her şeyi boş verip onlara kulak kesildi. Evlerini babası inşa ettirmişti, müteahhitliğini onun yaptığı binanın depreme dayanıklı olduğundan emindi, yine de on katlı olması kafasını kurcalıyordu. Yanlarına gidip yaşadığı semtin durumunu sordu. Kadıköy'de hasarın diğer ilçelere nispeten az olduğunu söylediler ama Moda'nın durumuyla ilgili bir şey bilmiyorlardı. Onlara vapur seferlerini de sordu.

    "Hiç umut yok," dedi bir tanesi. "Ne zaman başlayacağı da meçhul." Söylenenlere göre Dolmabahçe Sarayı denize uçmuş; Kabataş, Eminönü ve Karaköy'deki tüm iskeleler yıkılmıştı.

    Onların yanından ayrıldı. Otelin önünden geçerken ATM'yi parçalamaya çalışanların ortasına düştü. Birden kalabalık bir grup otele girip yağmalamaya başladı. Biraz ileride jandarmaların hazırlandığını gördü. Acele ederse müdahale başlamadan önce onlara yetişip karşıya nasıl geçebileceğini sorabilirdi. Askerler havaya ateş açmaya başladıklarında kulaklarını tıkayıp korku içinde yere eğildi. Silah seslerinden sonra panik içinde otelden fırlayan yağmacılardan biri elindeki TV ile kaçmaya çalışırken Aden'e çarpıp yere düştü. Dengesini kaybeden Aden düşmekten son anda kurtulmuştu. Yağmacı küfürler savurup ayağa kalkmaya çalıştı, ona saldıracaktı. Aden hemen oradan kaçtı ve İstanbul'un yanına doğru koşmaya başladı. Yağmacı da peşinden geliyordu. Aden onun yaklaştığını fark edince bağırmaya başladı. Yardım çığlıklarını duyan İstanbul ayağa kalkıp sesin geldiği yere hareketlendi. Neler olduğunu anlamadan Aden'i kollarının arasında bulmuştu.

    Adam onu görünce durdu. İstanbul üstüne yürüyüp, "Defol git lan buradan," diye kükreyince anında kaçtı.

    İstanbul Aden'e döndü ve kolundan sertçe tutarak, "Bak güzelim, beni iyi dinle," diye uyardı. Aralarındaki mesafe yok denecek kadar azdı. "Böyle etrafta yalnız başına dolaşırsan başına iş alırsın." Konuşurken etrafına yaydığı güç, Aden'i sersemletiyordu. "Bir daha yanımdan ayrılma."

    "Ben hiçbir şey yapmadan duramam."

    Deprem şokunu atlattıktan sonra kurtarma çalışması başlatmak için toplanmaya başlayan gönüllüleri işaret etti. "İllaki bir şey yapmak istiyorsan onlara katılabilirsin."

    Gönüllüleri organize etmeye çalışan bir kadın, etrafına topladığı insanlara neden kurtarma ekibi oluşturmaları gerektiğini anlatıyordu. Tüm gözler yüksek sesle konuşan o kadına çevriliydi. Aden onu merak etti ve daha rahat duyabilmek için kalabalığa yaklaştı.

    Karanlığın içinden biri, "Bence profesyonel yardım ekiplerinin gelmesini beklemeliyiz," diyerek itiraz etti. "Yaralılara yanlışlıkla zarar verebiliriz."

    Aden kalabalığın en gerisinde belki gelir diye İstanbul'u bekledi ama o uzak kalmayı tercih etti. İlgisiz kalmasına sinirlenen Aden, kalabalığın arasına girip önlere kadar ilerledi. Konuşmasını sürdüren o kadını daha yakından görebiliyordu artık: Yirmi altı yirmi yedi yaşlarında, düzgün fizikli, her ne kadar toz toprak içinde kalmış olsa da iyi giyimli olduğu hemen anlaşılan kadının boynuna asılı fotoğraf makinesine bakılırsa gazeteciydi. "Yardım gecikecek. Onları daha fazla bekleyemeyiz, bir şeyler yapmalıyız."

    İstiklal Caddesi'nden kaçarcasına uzaklaşırken geride bıraktıkları insanlardan yükselen yardım çığlıklarını hatırladı, Aden'in tüyleri diken diken olmuştu. Tabii farklı düşünen insanlar da vardı: "Arama kurtarma uzmanlık ister, biz ne anlarız" diyenler.

    İtiraz edenlerin sayısı artınca takım elbiseli ve evrak çantalı bir adam öne çıkıp, "Yaralıları meydana taşısak o bile yeter," dedi.

    "Evet, ben de aynı fikirdeyim," dedi Aden. "Böyle hiçbir şey yapmadan duramayız." Yaptığı bu çıkışın şaşkınlığını üstünden hemen atarak sözlerine devam etti. "İlk gönüllü ben olabilir miyim?" Bir cevap beklemeden kadının yanına gidip ben, "Aden" dedi. O da gülümseyerek, ben de "Zeynep" dedi.

    Zeynep'e biraz önce destek veren takım elbiseli adam, "Ben de gönüllüyüm," dedi ve isminin Savaş olduğunu söyledi. Otuzlu yaşların başındaydı ve güven veren birine benziyordu. Aden ismini söyleyip Savaş'la da tanıştı.

    Bu sırada İstanbul yanlarına gelip, "Amma da nazlandınız. Daha ne kadar konuşup duracaksınız? Hadi bir şeyler yapalım," dedi. Deminden beri uzak duran İstanbul'un, birden ekibe katılması ve onları ağır davranmakla suçlaması Aden'e tuhaf geldi.

    Birkaç dakika içinde katılanların sayısı arttı ve tamamı gönüllülerden oluşan on beş yirmi kişilik bir yardım ekibi oluşturmayı başardılar. Taksim Meydanı'ndan Şişli'ye doğru uzanan Cumhuriyet Caddesi yangınlar yüzünden alevlerle sarmaş dolaştı, oraya giderek molozların arasında kurtarılacak insan aramak düpedüz delilikti; ama ne yazık ki yardım çığlıkları oradan geliyordu. Aden yükselen feryatlara duyarsız kalamazdı, onları takip edip çalışmalara katıldı.

    Her ne kadar şu an üstü başı yırtık pırtık, her yanı yara bere içinde olsa da normalde bakımlı ve iyi giyimli olduğu daha ilk görüşte anlaşılan Aden'in tehlikeli yerlere gitmeyi göze alması İstanbul'u şaşırttı. Kendi cesaretine ondan daha fazla şaşıran Aden ekibe uyum sağlamakta hiç zorlanmadı. Yaptığı iş hem yorucu hem de tehlikeliydi. Uzman ekipler gelene kadar her an tepelerine yıkılabilecek binalarda arama ve araştırmalara devam ettiler. Bölgeye ulaşan ekiplerin yönlendirmeleri çerçevesinde o binalara korkusuzca girip mahsur kalan yaralılara ilk müdahalelerini yapmakla kalmıyor, yardıma muhtaç yaşlıların ve çocukların dışarı çıkarılmasına da yardımcı oluyorlardı. Daha sonra gece boyunca Zeynep ile birlikte Sıraselviler Caddesi'ndeydiler. Taksim İlkyardım'ın bahçesinde kurulan sahra hastanesindeki sağlık ekiplerine lojistik destek sağladılar.

    Saatler ilerlemiş, kurtarma ekibine geri dönmüşlerdi. Yıkıntıların arasında, "Sesimi duyan var mı?" diye bağırarak hayatta kalanları arıyor, buldukları yaralıları Taksim Meydanı'na yakın bir yere kurulan sıhhiye çadırına, daha ağır olanları da İlkyardım Hastanesi'ne taşıyorlardı.

    Aden bir binanın enkazında çocuk sesi duyunca hiç beklemeden diğerlerine haber verip sesin geldiği yeri onlara gösterdi. Çocuğu bulma ümidiyle sessizce dinlediler ve yerini tespit etmeye çalıştılar. Molozları aşıp, nereye sıkıştığını dahi bilmedikleri çocuğa nasıl ulaşabilecekleri hakkında hiçbir fikirleri olmasa da ellerine geçirdikleri demirlerle enkazı deli gibi kazmaya başladılar.

    Saatler bu şekilde geçtikten sonra nihayet yardım geldi. İmdatlarına önce maden işçileri yetişti. Modern teçhizatları yoktu, işe kazma küreklerle giriştiler. Saatler ilerlediğinde özel eğitimli köpekleri ve teçhizatlarıyla Sivil Savunma ve AKUT gibi profesyonel ekipler de bölgeye ulaştığında Aden'in içi umutla doldu. Kurtarma ekipleri çalışmaya başladığında depremzede gönüllülerine pek gerek kalmamıştı, artık sadece getir götür işine yarıyorlardı. Mahsur kalanlara, yaralılara ve yaşlılara yardım eden Aden, başkalarının dertleriyle uğraşırken kendi derdini unutmuştu.

    Kurtarma ekibinde su kalmamıştı. Aden su almak için en yakın dağıtım noktasına gidip bekleyenlerin arkasında sıraya girdi. Meydana çok yakındı, oraya kurulan sıhhiye çadırını görebiliyordu. Orayı aynı zamanda toplanma noktası olarak da kullanıyorlardı. Baktı ama tanıdık kimse göremedi. Sıra kendisine geldiğinde taşıyabildiği kadar su aldı. Dönüş yolunda sıhhiye çadırının yanından geçerken İstanbul'un saatler önce yaktığı ateşi görünce üşüdüğünü fark etti. Biraz ısınıp dinlenmek istedi; ilkbahardı ve geceleri hava soğuk oluyordu.

    Ellerini ısıtırken aklı annesiyle kardeşindeydi: 'Acaba nasıllar, durumları iyi mi her şeyden önce hayatta kalabildiler mi?' Ateşin başında oturan sağlık ekiplerindeki hemşirelerden biri su isteyince poşetten pet şişe çıkarıp ona verdi. Kendisi de susamıştı. Bir tane daha çıkardı, kapağını tam açacakken şişenin toz içinde olduğunu görüp vazgeçti, bunu içemezdi. Avuç içi ile kapağı sildi ne var ki elleri şişeden daha kirliydi. Bir tane daha açıp ondan döktüğü su ile elini ve şişenin ağzını temizledi, sonra da gözünü yumup içti.

    'Bir an önce evime gitmek istiyorum. Sabah olsa da Boğaz'a inip karşıya geçecek bir vapur ya da tekne bulsam.'

    Bir ses duydu. Dönüp arkasına baktığında İstanbul'un geldiğini gördü. İstanbul göz selamı verdi, bir şey söylemedi, enkazdan toplayıp getirdiği kapı ve mobilya parçalarını yere bıraktı. Tahtaları yan yana dizip uygun büyüklüğe getirmek için ayağıyla kırmaya başladı. Bunları yaparken hiç zorlanmıyordu. Kaslı vücut yapısına sahip güçlü biriydi, zaten öyle olmasa onu kucağında o kadar mesafe taşıyamazdı. Normal bir erkek elli beş kiloluk birini o basamaklarda üç kat aşağı taşırken çok zorlanırdı.

    İstanbul küçük parçalardan alıp zayıflayan ateşe attıktan sonra Aden'e uzak bir köşeye oturdu ve ellerini ateşe uzatarak ısıtmaya başladı. Tabii bu arada bir sigara yakmayı da ihmal etmedi. Hemşire, İstanbul'a laf atıp son yarım saattir yaralı getirmemiş olmasına şaşırdığını söyledi. Hemşirenin anlattıklarına göre İstanbul yaşama tutunmaya çalışan dört kişiyi yarım saat arayla ve hepsini farklı enkazdan çıkararak sıhhiye çadırına getirip sağlık ekiplerine teslim etmişti. İstanbul konuyla ilgilenmeyince hemşire konuşmayı devam ettirmedi.

    İstanbul odunları karıştırıp ateşi iyice harladı. Rüzgâr hızını birden artırınca alevlerin ışığı üzerine düştü ve deniz mavisi gözleri daha bir ortaya çıktı. Can derdindeyken onu detaylı izleme imkânı olmamıştı. Giyimi kuşamı yerindeydi. Memur olamazdı çünkü takımı sabit gelirli birinin alamayacağı kadar pahalı görünüyordu; keza ayakkabıları, kanlı gömleği ve çıkarıp attığı kravatı da öyle. Gömleği hariç, ceketi, pantolonu ve ayakkabılarına kadar siyah giyinen ve her şeyiyle ben tehlikeliyim diye haykıran bu adam avukat ya da iş adamı olmalıydı. İnsanı tedirgin eden karanlık bir havası olsa da bakışlarının derinliğinde bulduğu tanıdık hissin verdiği güveni bir türlü açıklayamıyordu Aden kendine.

    Hemşireden duyduklarından sonra cesedin cebini karıştırma meselesi daha tuhaf bir hal almaya başladı. Bu konu ister istemez kafasını kurcalıyordu. Gönüllü ekibin ilk yarım saatlik çalışmasında birliktelerdi ve enkaz aralarında İstanbul'un nasıl canla başla çalıştığını kendi gözleriyle görmüştü. Kendisi dâhil beş kişinin hayatını kurtaran böyle güzel yüzlü birinin yağmacı olması bir türlü kafasına yatmıyordu. Belki de hayatını borçlu olduğu için böyle hissediyordu; ama onu her haliyle çok farklı buluyordu. Yardımın gecikmesinden ya da ulaşım aracı bulamamaktan şikâyet edip duran tiplerle ilgisi yoktu. Kargaşa ortamından rahatsız olmamış, hayatlarının yıkımına herkesten önce uyum sağlamış gibiydi. Hiç yaşanmamış gibi yaptıkları konuyu açıp ona bir açıklama şansı tanımak istedi.

    Sonunda cesaretini toplayıp yanına gitti ve kulağına eğilerek, "AVM'nin içindeyken o ölü adamın cebini neden karıştırdığını biliyorum," dedi. Sonra susup bekledi. Geri çekilerek merakla yüzüne baktı, tepkisini görmek istiyordu.

    İstanbul ateşin etrafında oturanlara tedirgin bir şekilde göz atıp, ilgilenmediklerini görünce küstah bir gülümseme eşliğinde ayağa kalktı. Ona iyice yaklaşıp, "Hakkımda acele kararlar verme güzelim," dedi yavaş bir sesle.

    "Acele karar verseydim şu an yüzüne bakmazdım. Biliyorsun her şeyi gördüm, onun cüzdanını aldın."

    "Madem her şeyi gördün, cüzdanını cebine geri koyduğumu da görmüşsündür."

    Onun şüpheli halleri karşısında Aden kollarını kavuşturdu ve gözlerini kısarak yüzünü inceledi. "Ölmüş birinin cüzdanını ne diye karıştırdığını bana hemen açıklamak zorundasın."

    "Ben senin hayatını kurtardım, sen kalkmış beni sorguya çekiyorsun. Birine benzetmiştim. Emin olmak için kimliğine bakmak istedim hepsi bu. Neden uzatıp duruyorsun?"

    'Kandırmaya çalışıyor. Ceset tanınmayacak derecede yanmıştı.'

    Aden düğümü çözmeye başlayan ilmeği yakalamıştı. "Boş versene. Beni kandıramazsın. Bana cüzdanını ve kimliğini gösterir misin?"

    "Sen artık iyice saçmaladın." İstanbul onu bileğinden yakalayarak, "Yürü!" diye emretti. Aden'i Gezi Parkı'nın içinde kimsenin olmadığı bir yere doğru çekiştirerek götürdü.

    "Ne yaptığını sanıyorsun? Bırak beni."

    "Kapa çeneni ve yürü."

    "Bırak beni, gelmek istemiyorum." İtirazlarına kulak asmıyor, kolunu canını acıtacak derecede sıkıyordu. Kalp atışları kulaklarını dövmeye başlamıştı. "Beni hemen bırakmazsan imdat diye bağıracağım."

    Issız bir yere gelince durdu ve Aden'in sırtını bir ağaca dayadı. Parmağını gözüne sokarcasına sallayarak, "Sakın kaçayım deme, buna pişman ederim," diye uyardıktan sonra onu bıraktı.

    Bırakır bırakmaz kolunu ovuşturmaya başladı Aden. "Adi pislik. Şuna bak, ne biçim morartmışsın."

    "Sızlanmayı kesip dinlemeyi öğrenmezsen daha kötüsünü de görebilirsin."

    "Anlat o zaman. O ölünün ceplerini neden karıştırdın?"

    "Kulaklarını iyi aç! Çünkü aynı şeyi bir kez daha tekrarlamayacağım. Sen beni ne zannediyorsun? Benim parayla pulla işim olmaz ama maddiyatı değil de şehirde kalan maneviyatı yağmalamayı düşünmüyor değilim. Memnuniyeti, huzuru ve itaatkârlığı öyle bir kılıçtan geçireceğiz ki göreceksin, çok yakında bu topraklarda isyandan başka bir şey yetişemeyecek ta ki bu şehir, kanını emen pisliklerden arınana kadar."

    Tehlikeli biri bu, ne tehlikelisi ya, delinin teki, aynı zamanda da kanun kaçağı; başıma iş almak üzereyim diye düşünen Aden'in aklında ucu bucağı olmayan bir suç listesi belirince onu bir kez daha şüpheyle süzmeye başladı. Onu sakinleştirmek için, "Bak, senin yağmacı olduğunu düşünmüyorum," diye yalan söyledi. "Kanun kaçağı bile olsan umurumda değil. Orada olanları bana açıklamanı istiyorum sadece. O olayı tam olarak çözmeden, hayatımı kurtaran adam hakkında kendimce senaryo yazmak istemiyorum." Caddede bir grup asker toplanmıştı. Aden onları görünce cesaretlendi. Askerleri işaret ederek, "Ya bana gerçeği söylersin ya da seni ihbar ederim," diye tehditte bulundu.

    Omuz silkti İstanbul. "Et, ben de söylediğin her şeyi inkâr ederim. Ne yani, AVM'nin enkazında kimlik mi arayacaklar?"

    'Tam isabet, demek ki kuşkulanmakta haklıymışım.'

    "Ölen adamı birine benzettiğini söyleyerek beni kandıracağını mı zannediyordun? Güya bu yüzden kimliğine bakmak istemiş ama yemezler. Söyler misin bir insan belden yukarısı, yüzü de dâhil olmak üzere, tamamen yanıp kömüre dönmüş birini nasıl olur da bir tanıdığına benzetebilir? Hem sonra senin ne işin vardı o AVM'de, içeriye neden tekrar girdin, ne arıyordun?" İstanbul yakalanmış gibiydi, Aden onun ilk kez cevap vermekte zorlandığını görüyordu. "Neyse, zaten cevap vermeni beklemiyordum. Hem durum yeterince ortada, yani senin bir anlık panikle yalan söylediğin çok açık. Önemli olan, o çakmakla aslında ne yapmaya çalıştığındı ve ben artık cevabı tahmin edebiliyorum. Cesedin cebine yerleştirdiğin kendi cüzdanındı ve bu gerçek ortaya çıkmasın diye bir kısmını çakmakla yakarak yanmış süsü verdin."

    İstanbul alaycı bir gülümsemeden sonra, "Neden öyle saçma bir şey yapacakmışım ki?" dedi.

    "Çünkü sen kendine ölü süsü verdin. Onun cebine yerleştirdiğin kimliğin ve cüzdanın sayesinde öldüğünü zannedecekler."

    İstanbul zoraki bir gülümsemeyle, "Hayal gücün çok yüksekmiş," dedi.

    "Kimsin sen?" diye sordu Aden. "Kimsin ve neden kaçıyorsun?"

    O anda sevinç çığlıkları ve alkışlar duyuldu. İkisi de kurtarma çalışması devam eden enkaza dikkat kesildi. Alkış seslerinden kısa süre sonra Zeynep'in sesi duyuldu, Aden'i arıyordu.

    "Çocuğu çıkarmış olmalılar," diye mırıldandı Aden. "Sanırım su istiyorlar."

    "O zaman ona hemen su götürsek iyi olacak," diyen İstanbul hızlı adımlarla sıhhiye çadırının olduğu yere döndü.

    Aden daha hızlı davrandı. "Ben saf değilim," diyerek poşeti ondan önce aldı. "Şimdi o çocuğa dua et. Yavrucak saatlerdir enkaz altında bekliyor. Yoksa bu işi böyle yarım bırakmazdım."

    "Çocuk kurtuldu. Ona hemen su vermemiz gerekiyor," diye bağıran Zeynep çok yaklaşmıştı.

    Aden ona, "Buradayım, hemen geliyorum, bekle lütfen," diye seslendi.

    Zeynep olduğu yerde durup onu beklemeye başladı.

    Aden son bir kez İstanbul'a dönüp, "Bana bak, bu işin burada bittiğini sanıyorsan yanılıyorsun," diyerek gözdağı verdikten sonra koşarak Zeynep'in yanına gitti....

    *Yarım Adam romanının devamını okumak istiyorsanız, ne yazık ki henüz tüm kitapçılara dağılmadığından kitabı Eskişehir'de İnsancıl Kitapevi, Düzce'de Beyaz Kitapevi'nden alabilir ya da
    05324415501 nolu whatsApp hattından Esra Pala ile temasa geçip imzalı olarak doğrudan doğruya yazarından satın alabilir
    ya da internetteki kitap satış noktalarından, örneğin Kitap Yurdundan satın alabilirsiniz: https://m.kitapyurdu.com/...mp;product_id=502056
  • Kafamın içindeki muazzam dünya. Ama kırıp parçalamadan nasıl kendimi, nasıl bu dünyayı esenliğe çıkarabilirim. Onu kendimde alıkoymaktan ya da içime gömmektense kırıp parçalamam bin kat daha iyidir. Zaten bunun için buradayım ve çok iyi biliyorum böyle olduğunu.
  • 664 syf.
    ·95 günde·Beğendi
    Tamamını okuman için biraz sabretmen gerekiyor sevgili okur. Okurken bir-iki-üç-dört-beş-altı-yedi-sekiz sabır taşı parçalaman muhtemel. Bu yazıda sana bu kitabı nasıl okumaya karar verdiğimi anlatacağım-tabii klavyem bana güç verdikçe. Sana yazı boyunca güzel sürprizlerim olacak-ama duyu organlarını sekiz açman gerek. Lafı uzatıp seni farklı yerlere ve zamanlara götürürsem mazur gör-bu çetin yolda tek destekçim kelimeler olacak-onlara ne kadar az güvensem de. Başlamadan önce yazının birine ithaf edildiğini de belirtmek isterim. İlerledikçe daha iyi anlayacaksın. Hazırsan başlıyorum-

    Rıza gösterirseniz ilk önce kitabı nerden aldığımı size anlatmak isterim-bunu anlatmazsam hikayem size yavan gelebilir-sonra hikayeye tam olarak başlarız.-Tabii bunu yaparken de önce aldığım yerin çevresinden bahsetmeliyim ki-aldığım yeri tam olarak aklınızda canlandırabilin. Bu yer- Atatürk Bulvarı-Ziya Gökalp Caddesi-Mithatpaşa Caddesi üçgeninde-Bayındır 1. Sokakta,-Zafer İşhanı-Giyim Dünyası-Flo-Passage Pub-Gürkan Plak-Urfalı Hayrağ’ın Yeri gibi dükkanları bulunca aldığım yeri görebileceğin-içerisinde-zemin katta; İşler Kitapevi, Yargı Kitapevi, Başkent Kitapevi, Paşa Sahaf, Pala Sahaf-ilk katta; Piraye Sahaf, Hazar Sahaf, Neva Kitapevi, Gülden Sahaf, Aşiyan Sahaf, Nevzat Kitapevi, Ve Kitap-ikinci katta; Cumhur Sahaf, Bulak Sahaf, Kırkambar Kitapevi-üçüncü katta; Sahra Kitap, Sedir Kitap, Akdağ Kitapevleri bulunan-unuttuğum kitapevi, sahaf varsa beni bağışla-hepsini aklımda tutamam-bir çarşı. Kitabı bu çarşıdan aldım işte. Şimdi daha iyi devam edebiliriz hikayeye-

    İlk olarak kitabı nereden aldığımı anlatmayı uygun buldum-sevgili okur. Bu hikayem için önemliydi. Hikayemi önemli kılan bir şey daha var-bu sayıyı sekize de çıkarabilirim ama buna vaktim yok. Şimdi onu da anlatacağım. Sevgili okur öneri üzerine fazla kitap okumam-zaten herkes aynı kitapları okuyor-ama bu da kaçınılmaz-bir keresinde kitaplarından ev yapan bir adamın hikayesini okumuştum-kitapların insanların kaderlerini değiştirdiğini söylüyor-farklı bir hikayeydi sevgili okur-bu adam çok şanslı-size hikayenin hepsini anlatmak isterdim-ama ben hikayeme geri dönmek durumundayım-gördüğünüz gibi kelimeler zorluk çıkarmaktan başka bir işe yaramıyor-

    Sen mi Tristram Shandy’i okuyacaksın, ha ha ha! dedi, birincisi-elindeki kitabı masaya bırakarak, kendi doğumumdan sonra bu kadar komik bir şeyi hayatımda ilk defa duyuyorum, ho ho ho! dedi, ikincisi-vay vay vay! ben de ölümsüz olmak istiyorum, dedi, üçüncüsü-milletçe alkışlıyoruz, şap şap şap! dedi, dördüncüsü-Susun, diye bağırdı, beşincisi-adam haklı beyler, dedi altıncısı-yedi ve sekizinci hiç konuşmadı-

    Tutunamayanlar’daki Olric’i kitaptaki Yorick’ten hareketle oluşturduğunu söylüyorlar Oğuz Atay’ın, dedi Güvercin-önemsiz bir konu üzerinde durman şaşkınlık verici, dedi Ziya- peki, hangi konu üzerinde duralım, dedi Güvercin-Oğuz Atay’ın romanlarındaki söz kalabalığından bahsedebiliriz, dedi Ziya-söz kalabalığı mı, bunu söylemeye nasıl cüret edebiliyorsun-ben söylemiyorum!-kim söylüyor?-Nurdan Gürbilek dedi Ziya, elindeki Ev Ödevi kitabını göstererek. Senin için okuyacağım o bölümü, diyerek okumaya başladı Ziya: “Atay’ın romanlarında hep bir söz fazlasıyla, bir laf kalabalığıyla karşı karşıyayızdır.”-Bunun sonu nereye varacak gerçekten merak ediyorum dedi, Güvercin- okumaya devam etti Ziya: “*************************************************************************************************************************************************************************.” Müthiş bir dayanak, dedi Güvercin-alkışlayarak-

    Rahat ol sevgili okur-hikayemi anlamlandıracak diğer önemli olayı anlatıyorum-ama ondan önce sana şunu hatırlatmama izin ver. Bu hikaye gerçek bir hikaye-onun için ***** ile ***** arasındaki ayrımı bilmelisin. Kimi yazarlar bu ikisini beraber kullanmışlar ama bocalamaktan başka bir şey yapamamışlardır. Yaptıkları hata ************************************************************************************************************. Romanda iğretiyi uyandırdılar. Yüce sekiz adına bu yüzden ***** ile ***** yan yana gelirse kendini sakın sevgili okur. Şimdi hikayeye-gerçek hikayeye devam edelim-

    Arpa boyu yol gidemedik daha-sevgili okur. Ama ben seni uyarmıştım-başta-hani duyu organlarını sekiz aç dediğim kısımda-hatırlamadıysan okuyup gelmeni bekliyorum-…-şimdi devam edebiliriz. Bu yazıyı o müthiş kişiye ithaf ettiğimi sadece başlara bakan ****’ü ***** okur anlayabilecek. Daha şimdiye kadar anlamadılarsa benim sorunum değil. Benim sorunum olduğunu düşünen sevgili okurlara ………………………………… bu boşluğu en uygun küfürle doldursunlar diye bırakıyorum-

    Madem hayatının hebadan başka bir şey olduğunu düşünmüyors…, dedi Güvercin-heba mı, hayatım için heba ufak bir kelime, diye araya girdi Ziya-düzeltiyorum, madem hayatının sefil...-hayır sefil de uygun bir kelime değil!-madem hayatının büyülü olmadığını...-büyüye inanmam ben-madem hayatının boş olduğunu..- hayır hayır hayır, hayatta boşluk yoktur, insanın içindedir bu-madem hayatının hayat olmadığını düş…işte şimdi doğru kelimeyi buldun, hayatı nitelemek için hayattan başka sıfat yoktur çünkü hayat her şeyi içine alır, bundan daha kapsamlı bir kelimeyi sekiz tanrısı bile bulamaz-madem hayatının hayat olduğunu düşünmüyorsun, neden nefes almaya çabalıyorsun, dedi Güvercin-Ziya yerinden kalktı--yerinden kalkmanın birçok çeşidi vardır sevgili okur-sinirle yerinden kalkma-düşünceli yerinden kalkma-sıkıntıyla yerinden kalkma-sıkıştığı için yerinden kalkma--Ziya sıkıntıyla yerinden kalktı, salonda ileri geri yürümeye başladı--ileri geri yürümenin de bir sürü çeşidi vardır sevgili okur-düşünerek ileri geri yürüme-boş kafayla ileri geri yürüme-sinirli ileri geri yürüme-heyecanla ileri geri yürüme--Ziya sıkıntıyla yerinden kalktı, düşünerek ileri geri yürümeye başladı-bu soruna nasıl cevap verebilirim ki-umut hapishanesini duydun mu hiç?-insan orda hüküm giydi mi nasıl-neden-niçin-niye-kim için nefes aldığını bile unutur-

    Bu yazı bitti. Şimdi biraz çay molası vermeliyim.

    &&&&&&&&&&&&


    Tristam Shandy’i okumak tam bir delilikti! Bu aralar okurunun peşini bırakmayan, okura gözlerini açtıran, üst okuru isteyen kitapların peşine düştüm. Bunların ilki Don Kişot’tu. İkincisi ise Tristram Shandy. Tristram Shandy tüm okuma düzenimi, okuma hızımı, planlarımı alt üst etti. Nedeni az çok yukarıda belli oluyor. Yukarıdaki yazıyı size 95 gün boyunca neler çektiğimi göstermek için kitaptaki üsluba benzer biçimde yazmaya çalıştım. Konuşma çizgileri, yıldızla geçilmiş cümleler, anlatacağı şeyden bilinçli olarak kaçan bir karakter, boş bırakılmış sayfalar, bir ayakkabı dükkânındaki tüm ayakkabıların yazılması, dönemin Paris’inde hangi mahallede kaç sokak var hepsinin yazılması, bölüm sonlarındaki notların on sayfayı geçmesi daha da kötüsü kısa bir paragrafta 20 tane açıklanacak kısım bulunması ve sürekli bölüm sonundaki notlara gidip bakmam, önemlileri işaretlemem, not almam… bu 95 günü açıklamaya yeter artar.

    Bir kitaptan çıkarılabilecek temel sonuçlar, izlenimler vardır. Tristram Shandy gerek anlattıklarıyla, gerek hissettirdikleriyle, gerek gösterdikleriyle, gerek de biçimiyle içinden sayfalarca sonuç çıkarılabilecek bir ansiklopedi niteliğinde. Kitabı okurken, okuduktan sonra üç dört farklı kaynak karıştırdım. Çünkü bu kitap tek başına okunacak bir kitap kesinlikle değil. Bir paragrafta antik yunanda adı duyulmuş tüm insanlardan bahsediliyor. Bu gibi şeyleri sindirmek için araştırmak, okumak gerekiyor. Ben de okumam gereken ne varsa okudum. Şimdi dört temel izlenimim üzerinden kitabı biraz daha yakından tanıyalım.

    1- Tristram Shandy, başından sonuna kadar okurun yazma sürecine etki eden tüm eza, cefa ve ödüllere dâhil edildiği, gözü açık okuru hedefleyen, yeri geldiğinde okuru zorlayan ama onsuz da ne yazarın ne de kitabın bir anlamı olmadığını gösteren dönemine damga vurmuş bir romandır.

    18. yy’de temel yazın türü haline gelen roman büyük kitlelere ulaşmak için en iyi araç olarak görülüyor ve insanlar tarafından da ilgi görüyordu. Bu fırsattan yararlanmak isteyen maddi kaygılı, ciddiyetsiz yazarların da ortalıkta cirit atması çok normal. Edebiyatın ciddi bir iş olduğunu düşünen yazarlar bu harekete karşı kalemleriyle gerçek okuru bulmayı hedeflemeye başladılar. Okurla diyalog halinde olan Don Kişot yazıldığı dönemden sonra da diğer dönemler için ayna olmuş, arkasından gelen bazı yazarlar da bu doğrultuda ilerlemeyi denemişler. Tristram Shandy de okura büyük görevler yükleyen bir roman. Daha ilk sayfasından itibaren sizi dikkatli olmanız için uyarıyor Sterne. Yeri geldiğinde sizi azarlıyor, yeri geliyor önceki bölümü okuyup gelmenizi istiyor. Bu gibi şeyler okura görev yükleme açısından gayet başarılı bana göre. Bilgi yoğunluğu, felsefi tartışmalarla ilerleyen kitap son bölümlere doğru hayatı içine alan bir doğrultuda ilerliyor. Sterne okuruyla oyun oynamayı, yazma sürecine onu da katmayı seviyor. Sayfa 55 karşınıza simsiyah bir sayfa çıkıyor, sayfa 235 siyah beyaz bir mermer resim çıkıyor. Bu iki sayfayı oraya koymak ilişkili olduğu şeyi düşününce çok dâhiyane bir fikir. Tabii onların ne anlama geldiğini söylemiyor yazar, ben de söylemeyeceğim. Bu oyun kısmıydı. Bir de okuru yazma sürecine dâhil etme var. Sterne âşık olan bir karakterinin, âşık olduğu kişiyi sizin tasvir etmeniz için bir sayfayı boş bırakmış. Ve bir boşlukta okurun ona yaratıcı bir küfür etmesi için bırakılmış. Bunun gibi şeyler o dönemde büyük ilgi görmüş, Sterne’in haklı ününü duyurmuştur. Bu kitap için kendinizi hazır hissettiğinizde hemen okumaya başlayın. Eminim okur hayatınıza farklı bir bakış sağlayacaktır.

    2- Sterne sürekli asıl olaydan uzaklaşarak farklı olaylara zaman mekân gözetmeksizin değinerek, benzersiz yazım biçimi ile bize hayatın aslında araya giren olaylardan, geri ileri gidip gelmelerden ibaret olduğunu gösteriyor.

    Yukardaki yazıda size kitabın yazılış biçimini göstermeye çalışmıştım. Gayet de benziyor. Anlatıcımız Tristram nasıl peydahlanacağını anlatmak istiyor, tıpkı benim bu kitabı nasıl okumaya karar verdiğimi anlatmak istemem gibi, ama ilk yüz sayfa bırakın nasıl doğduğunu bahsi geçmiyor. Daldan dala atlayarak asıl anlatacağı şeyi geciktiriyor. Milan Kundera Roman Sanatı kitabında şöyle diyor: “Sanatta biçim hep biçimden daha fazla bir şeydir. Her roman şu soruya iyi kötü bir cevap sunar: İnsanın varoluşu nedir ve şiirselliği nerede yatar?...Sterne’in romanında alttan alta verilen yanıt farklıdır: Ona göre şiir olayda değil olayın kesintiye uğramasındadır.” Kundera’nın söylediği gibi Tristram Shandy biçimiyle hayatın asıl yapısını gösteriyor.

    3- Kitap 3 ana karakter üzerine kuruluyor. Nasıl peydahlandığını anlatmak isteyen oğul Tristram Shandy, sözcüklerin ucunda yaşayan Walter Shandy, eşyaların sağrısında bocalayan Toby Amcam.

    Tristram kendisinden çok başkalarını anlatmayı seviyor. Kitapta en çok konuşan, konuşturulan kişiler baba Shandy ve Toby Amcam. Sterne sözcüklerin, düşüncelerin dünyası ve eşyanın dünyasında yaşayan bu iki karakterle sözcük-nesne ilişkisini değerlendiriyor. Baba Shandy sözcüklerle çok uğraşıyor bu da onun takılıp kalmasına sebep oluyor. Toby Amcam daha garip bir adam. Savaşta yaşadıklarını iyi anlatmak için evin arkasına savaş sahnesi kurduruyor çünkü adam sözcüklere güvenmiyor. Haklı da. Karakterleri daha fazla anlatarak büyülerini kaçırmak istemiyorum.

    4- Bu kitap hakkında en zor cevaplanacak soru ne anlatıyor sorusu. Bu kitap insanı, doğayı, felsefeyi, dini, hayatı içine alan ‘BÜYÜK HİKAYE’yi anlatıyor.

    Okur dedik, biçim dedik, karakter dedik ama bu kitap ne anlatıyor gerçekten cevap vermek güç. Aklınıza ne gelirse kitapta onu görebilirsiniz. Orhan Pamuk önsözde konu için Tristram Shandy hayatın ta kendisini ele alıyor diyor. Hani araya sürekli farklı olayların girdiği hayatı. Ama şöyle bir rivayete kulak asmakta fayda var: Tolstoy’a Anne Karenina’da ne anlatıyorsun diye sormuşlar. Tolstoy da Anna Karenina’da ne anlattığımı açıklamak için size kitabı baştan sona okumam gerek, cevabını vermiş. Tristram Shandy’de ne anlatıldığını sadece ben kendim için söyleyebilirim. Siz ne anlattığını merak ediyorsanız okursunuz zaten.

    Zamanınızı çok fazla çaldığımın farkındayım en başa bir kez daha dönüp bitiriyorum. Baştaki yazının kime ithaf edildiği çok çok basit bir hileyle belli oluyor. Ama tabii öyle olmasının bir açıklaması var. O açıklamada yazının içinde gizli. Güvercin ve Ziya geceleri konuştuğum roman kahramanlarından ikisiydi. Yazıda onları konuşturmak istedim. Zira Güvercin’i hiç konuşurken görmemiştik(Güvercin-Gölgesizler’den, Ziya-Heba’dan). Farklı bir kitap okudum tüm okuma düzenim bozuldu, okuyunca sizin de bozulması dileğiyle. Keyifli okumalar.
  • Aramayı bilmiyoruz ya da aradığımızı bulduk, farkında değiliz. Belki de bu yüzden bunca derdimiz. Tarihin en çirkin döneminde Stefan Zweig şöyle yazmış: "İyilikle gülümseyebilen insanlar vardı hâlâ." O vakit, ne umudu kesmeli ne de aramaktan vazgeçmeli sevgili okur. Var olun.

    Ferhat Özkan - Yoksunlar
    Yapı Kredi Yayınları, s.14-15

    Evet, büyük bir sanatçı olmayabilirim. Fakat hayatı bir sanat eserine dönüştürecek küçük duyarlıklar sayesinde hayatımı yaşama sanatında bir ustalığa erişebilirim. Bir elmayı, o ilk yasak meyve nasıl bir heyecan ve merakla yendiyse, öyle yiyebilme hazzını bana çok görmezsiniz umarım. Elma tadının, o lezzeti hiç almamış bir bilinçte çözülmesini yaşayabilsem her elma yediğimde keşke. Eğer gurmelik bir sanatsa, bir portakalın en lezzetli dilimini bulabilmekle yetinebilirim. (Bir portakalın tüm dilimleri lezzet bakımından eşit değildir.) Bir şehrin, insanlarıyla birlikte oluşturduğu fakat yapay kokularla bastırılmamış hakiki kokusunu alabilir; trafik ve inşaat gürültülerini aşarak şehir halkının keyifli sohbetler arasında attıkları ufak kahkahaları duyabilirim. Bir şehrin kahkahalarını işitebilmek bana göre hiç de basit bir sanat değildir, ne var ki insanoğlunun sanatsal ihtirasları arasında görünmeyecek kadar ufak kalacağını söylememe gerek yok sanırım. Birileri, tam da umutsuzluğa düşmek üzereyken veya bir konuşma yavaş yavaş tatsızlaşmaya başladığında ortaya çıkıp insanları farkında olmadıkları bir senfoniden haberdar edebilseydim... "Bir saniyenizi rica ediyorum hanımefendi. Şu uzaktaki kuş cıvıldamasını duyuyor musunuz? Biraz daha dikkatli lütfen... Hah, evet, kesik kesik ve çok zor duyulan o cıvıldamayı... Ne hoş ama değil mi? İşte bakın bir de kahkaha eklendi şimdi ona, çok güzel olmadı mı?" Sokaklar, insan kalabalıklarının uğultularına, korna, motor, veya iş makinesi seslerine boğulmuş olsa da, her zaman dinlenecek güzel bir ses vardır, inanın bana. Umarım o insanlardan biri kılarak sevindirirsiniz beni. Şehir demişken... Her şehrin olmasa da , bildiğim birkaç şehrin tam kalbinden geçen rotayı bulup insanları harika bir turistik geziye çıkarabilirim. Şehrin tarihini değil, şehrin ruhunun tarihini anlatırım: "Yan tarafta Roma döneminden kalma bir hamamın yıkıntıları olsa da, hemen yanı başındaki küçük pastanede bundan tam otuz yıl önce birbirlerine gerçekten âşık bir çift, ilk kahvaltılarını yaptı. Kimseler bilmese de, gök kubbesi altında yaşanan bu muazzam duygu alışverişiyle şehrin çehresi önemli ölçüde değişti. Adamın, kadını birçok kez beklediği bu pastanenin çalışanlarıyla yaptığı sohbetlerde şehre dalga dalga insan sevgisi yayıldı. Hemen karşıdaki apartmanda birkaç gün önce yaşlı bir çift torunları olduğunda birbirlerine ne çok sevdiklerini, gençliklerinde hissedemedikleri kadar hissettiler. (Ve laf aramızda, bunu itiraf etmeyi kendilerine yediremediler.) Biraz ileride göreceğimiz küçük bahçeli evin ise başka türlü bir hikâyesi var. Bir erkek, annesi tarafından bazen ince ince, bazen hakaretler eşliğinde aşağılanmak bahtsızlığını tam kırk beş yıl boyunca aralıksız yaşadı. Hazin dersek şiddetini hayli hafifsemiş olacağımız bu acı hikâye, kahramanının geçirdiği bir cinnet sonucu, aralarında annesinin de olduğu yarım düzine insanı katletmesiyle daha acı bir şekilde devam etti. Hapishanede şişlenen adam, şehirdeki fırıncılık standartlarını yükseltmesiyle biliniyordu. Şey... Doğrusu, hiç kimse bu gerçeğin farkında değildi. Fırıncılar Odası'nın üyeleri hariç elbette. Zaten bu üyelerin de ona diş bileyen rakiplerinden ibaret olduğunu ilave edip hemen şu sokakla devam edebiliriz turumuza. Ya, evet, haklısınız, hayat işte..."