• "Şu bahçemize bakınız. Sanki terk edilmiş gibi görülü­yor değil mi?"
    Herkes bahçeyi alıcı gözle incelemeye başladı. İçlerinden bazıları benim bu bahçeyi görmediğim halde nasıl tarif ettiğimi düşünüyorlardı. Kızanlardan biri atıldı:
    "Zaten terk edilmiş bir bahçe derviş baba!"
    "Evet, bu bahçenin bir bahçıvanı olduğunu söylemeye de imkan yok sanki!.."
    "Yok elbette!.. O kadar bakımsız ki!.."
    "Ama yine de içinde hala yeşeren otlar veya ağaçlarda hayat emareleri de eksik değil?"
    "Ee .. evet, eksik değil! Ama yoksa sen görüyor musun?"
    "Hayır, sizin gördüğünüzü biliyorum, o kadar. Şimdi tekrar soralım; gerçekte bu bahçenin bir bahçıvanı var mı, yok mu?"
    Dinleyenlerin şüpheye düşmüş gibi duraksadıklarını hissettim. Verebilecek bir cevap bulmakta zorlanıyorlardı. Onların bu tedirginliğinden istifadeyle devam ettim:
    "Biz görmüyoruz diye bu bahçenin bir bahçıvanı yoktur diyemeyiz, öyle mi?"
    "Eh... Diyemeyiz."
    "Demek ki gizli bir bahçıvan var. Biz göremesek de... O halde bu bahçeyi duvarlarla örsek, hatta çevresinde çoban köpekleri gezdirsek... Hani diyorum, gizlice çalışan bu bahçıvanı tutabilir miyiz?!."
    Oğlum nihayet söze karıştı:
    "Sözü nereye getirmek istiyorsun Derviş Yunus?!."
    "Çevresine yirmi kat duvar örüp kapıya sayısız nöbetçi bıraksan yine de o bahçıvanın girip çıktığını görebilir misin oğul?!"
    "Göremem elbette. Ben göremediğim için de sen söz konusu bahçıvanın görülmez, dokunulmaz, hissedilmez, gürültü yapmaz olduğunu iddia edeceksin herhalde."
    "Yalnız bu kadar değil; gören, bilen, esirgeyen oldu­ğunu da söyleyeceğim ve soracağım: Görünmeyen, dokunulmayan ve tespit edilmeyen bir bahçıvan ile hayali olan veya hiç var olmayan bir bahçıvan arasındaki fark nedir?"
    "?!."
    "Şimdi oğullarım; siz bu bahçıvanı maddi ölçülerle tanımak istiyorsanız; yanılgıya düşersiniz. Oysa Allah tek, eşsiz ve maddi olmayan bir varlıktır. Maddi sınırlar içinde düşünülemez, anlaşılamaz, biçimlendirilemez. Ona inanır, güvenirsiniz. Bu bir iman meselesidir."
    "İyi de ba.. Ihım, Derviş Yunus!.. Benim varlığım madde iken ve duyularım bile maddeye yönelik iken onu maddenin imkanlarıyla bilmek, tanımak istemem neden yersiz olsun?"
    "Hayır, yersiz değil, bilakis doğru bir arayış oğul!.. Lakin sen onun her yerde ve her şeyde hazır olduğunu fark etmekle yetinmiyor, bir de madde gözüyle görmek istiyorsun. O senin gördüğün her şeyde vardır; bir yaratıcı olarak, bir düzenleyici ve hayat verici olarak. Çünkü o öncesiz ve sonrasızdır; değişmez ve dönüşmezdir; her şeye gücü yeten ve her şeyi bilendir."
    "Şu anda benim neyi merak ettiğimi de bilir mi?"
    "Elbette bilir."
    "O halde neden merakımı gidermez ba.. ?"
    İkinci hecesini yutmuş olsa da "baba" kelimesi herhalde hiç kimseye o anda bana göründüğü kadar sevimli gelmemiştir. Çünkü ikinci kez aynı hecede takılıp kalıyordu. İçime bir ferahlık yayıldı. Oğlumun inadından geçip beni kabultendiğini düşündüm. Allah'ı kabullenmesi artık daha kolay olurdu. Sesimi şefkatle yoğurup anlattım:
    "O merakı giderecek olan sensin oğlum. Zaman ve mekanı değerlendirerek, sebeplere ve sonuçlara bakarak... Hislere, tecrübelere ve d uygulara bakarak... O merak ancak sevgiyle giderilir. Alemde sevgiden büyük bir umut da, sevgiden öte bir korku da yoktur. Sevgiliden korkmak, korkunun en yüksek derecesi, sevgiliden umut etmek umudun en yüksek kertesidir. Sevgilisi olmayan biri, yaşadığını sansa da yürüyen ölüden ibarettir!.."
    İskender Pala
    Kapı Yayınları, 1. Baskı, Ekim 2011
  • Bir Kıssa

    GEL SANA EVLİYADAN BİRİNİ DAHA GÖSTEREYİM

    Vaktiyle irfan âşığı bir zât, çok hürmet etdiği kemâlli bir zâta:...
    "Bana ermiş bir velî gösterebilir misin?" diye yalvarmış.
    O zât da:
    "Haydi sokağa çıkalım, istediğini sana göstereyim" demiş.
    Sokağa çıkmışlar, kâmil olan zat bir kasap dükkânına uğramış bir okka et kesdirmiş, eti eline alır almaz:
    "Bu et yağlı" demiş, beğenmemiş.
    Kasap bir daha kesmiş, bu sefer de "Çok yağsız verdin" demiş yine beğenmemiş. Kasap bir daha kesmiş, bu def'a: "İyi amma çok kemikli oldu" demiş, reddetmiş. Hulâsa bir koyunu parça parça yaptırdıkdan sonra "Beğenemedim bugün et alamayacağım" diyerek dükkândan çıkmışlar, kasap da:
    "Kusura bakmayın size lâyık et yapamadım" diye özür dilemiş.
    Kâmil olan zât, yanındaki zâta dönerek:
    "Nasıl?" demiş. "İşte velî böyle olur. Koyununu parça parça etdirdik de adam gık demedi. Zîra her sözü, her işi Allah'dan diliyor ve biliyor. Şimdi gel sana evliyâdan birini daha göstereyim" diye bu def'a bedestana girmişler, çuha satan bir dükkâna uğramışlar, kâmil zât selâm vermiş, rafdaki toplardan birkaç top çuha göstererek: "Şu çuhaları bana gösterebilir misiniz?" demiş. Mal sâhibi cevâben:
    "Yook! Böyle alışveriş olmaz. Evvelâ çuhalardan birini kat'iyyen beğeneceksiniz, sonra fiatına karar vereceksiniz, ondan sonra da kesdirip alacaksınız. Ben kasap değilim, eti parçalatdırıp parçalatdırıp da beğenmedim diyerek çıkıp gidesiniz" deyince, oradan da ayrılmışlar.
    Kâmil olan zât, tâlib olan kimseye hitâben:
    "İşte bu da velî. Kasabın koyununu parçalatdığımızı biliyor. Şimdi sence bunların hangisi daha büyük velî?" diye sormuş.
    Tâlib:
    "Herhâlde kasap daha büyük velî olmalı" deyince, kâmil zât cevâben:
    "Hayır.Çuhaçı daha büyük velî. Zîra elinde şerîat terâzisi var. Kur'an ile hareket ediyor, ne zarara giriyor, ne zarar veriyor. Kasap ise deryâ-i vahdete dalmış, fenâ mertebesine kendini salmış, fakat henüz nâkıs. Bu makamın da daha ilerisi verdır ki bunlar da "beka" ve "irşad" mertebeleridir. Haydi şimdi gidelim kasapdan etleri alalım da zarar görmesin" buyurur.
  • hep sorular sordular, cevaplarını merak etmediler.

    ben hep doğru bildiğimi yaptım. kendi alın yazımla yaşadım hayatı.

    iyi ol dediler, kötü nasıl olunur bilemeden.

    iyi misin dediler bi kere bile gerçekten nasılsın demeden.

    ben iyi bir adam olamadım.

    iyiler ilk görüşte tanınmaz…

    ~Behzat Ç.
  • Not: Bu Şiiri Uygun Bir Müzikle Beraber Sakin Sakin Okuyun ve Bir Kadının Ruhunu Hissedip Tüyleriniz Diken Diken Olsun

    1-
    Bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
    Biraz kolonya sürünsem,
    Ferahlasam, pencereyi açsam.
    Şöyle bir şey yazdım sonra:
    Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
    Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
    Berbattı,
    Bir şiire böyle başlanmazdı.

    İç ses diye söylendim,
    Ardından Yıldırım Gürses...
    Aptal aptal güldüm bir de buna.
    Ayşecik vazoyu kırıyor
    Ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.
    Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
    Su sızdırıyordu çatlaklarından.
    Karnabahar kızartmıyordu asla
    Başrolde kadınlar.

    Güçlü bir el silkeledi beni sonra
    Sanırım Tanrı’nın eliydi.
    Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
    Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
    Çok şey görmüşüm gibi,
    Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
    Ah...dedim sonra
    Ah!

    İç ses, diye söylendim
    Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya:
    Tanrım bana hiç erimeyen,
    Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
    Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
    Kardeşimle kendimize durmadan,
    Olmayan çayları,
    Olmayan fincanlardan içerdik.
    Olmayan kapıları açardık,
    Olmayan ziller çaldığında.
    Siyah papyonlu olurdu mutlaka
    Resim defterimizdeki damat.
    Yedi günde yarattığımız dünya
    Mutlu olurduk pastel koksa.

    Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
    Olanlar oldu tanrım
    Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!

    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Kapının arkasında yokum demiştim
    Ve divanın altında da.
    Bulamazsınız ki artık beni,
    Hayatın ortasında.
    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Beni kimse bulamazdı
    Tanrı’nın arkasına saklansam.
    O Kocamandı, en kocamandı o.
    Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.

    Bir zamanlar kendimi
    Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
    Kaç metredir benim yokluğum?
    Benden daha çok var sanmıştım.
    Benim yokluğumdan dünyaya
    Bir elbise çıkar sanmıştım.
    Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
    Sonunda ben de alıştım.
    Ah...dedim sonra,
    Ah!

    Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım,
    İçim sıkılmasa o kadar
    Tek bir satır bile okumazdım.
    Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
    Bir derdi var derdim.
    Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
    Ninni derdim, ninni bebeğim!
    Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.
    Plastik gözkapaklarının ardında,
    Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,
    Gözyaşları da.
    Ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
    Bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,
    Kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.

    İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,
    Kırıklar dolar kucağına,
    İşte orası umudun tarlasıdır.
    Ve orada başaklar ağırlaştığında,
    Sayısız ah dökülür toprağa.

    İç ses, diye söylendim
    Ve ah dedim sonra,
    Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.

    Dallarına salıncak kurardı çocuklar,
    Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
    Meyveleri tatsızdı
    Eski bir lanetten dolayı
    Herkes dişlerdi acı meyvelerini,
    Ve herkes söverdi ona.
    İsmini yazardı herkes onun bağrına,
    Ah derdi o. Ah!

    Bıçağın ucundaydı insanların hafızası
    ‘İnsan unutandır
    ve insan unutulmaya mahkum olandır.’
    Tanrı şöyle derdi o zaman:
    Ah!

    Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,
    Ulaşılamazdı,
    Sen sarılmak istesen ona,
    O sana sarılmazdı.
    Ne çok dikenin vardı Tanrım!
    Ne çok isterdim,
    Sana sarılamazdım.
    Ve şöyle derdim o zaman:
    Ah!

    Ahlat ahların ağacıydı,
    Yaşlanmaya başlayanların,
    İtiraf edilememiş aşkların,
    Evde kalmış kızların.
    Ahlat ahların ağacıydı,
    Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
    Öyleydi işte.

    Ve etimoloji Eti’lerden kalma
    Bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
    Ve yanılmıyorsam yalnız insanların,
    Kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
    Mesela o zamanlar
    Mutsuz olduğunda insanlar,
    Yok olurmuş bazı dakikalar.

    Gülümsedim o sıra,
    Bazen sevinirim,
    Sevinmek nedense hep yedi yaşında
    Ve ah... dedim sonra,
    Ah!

    Bazen ah diyorum durmadan,
    Şimdi ben ahlatın başında,
    Otuz iki yaşımda.
    Ahlar ağacı gibi.
    Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
    Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
    İstedim, hep istedim,
    Sen iste derdim, iste yeter ki
    Vereyim.
    Her istediğimi verdim.Arttım, fazlalaştım,
    Eksikli yaşamaktan.
    Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
    Başka bir şey istemem
    Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
    Hesabımı vermekten başka.

    Vasiyetimdir:
    Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
    Ve kaybolmak o dalgınlıkta.

    At arabasıyla kağıt toplardı
    Her sabah çingene kadınlar.
    Üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
    Şaşırırdım
    Kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?

    Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
    Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
    Ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,

    Yeniden doğmuş olurdum oysa,
    Öldüğümü sandıklarında,
    Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.

    Vasiyetimdir:
    En güçlülerinden seçilsin
    Beni taşıyacak olanlar.
    Ahtım olsun,
    Yükleri ağırlaşsın diye iyice,
    Tabutumun içinde tepineceğim.

    2-
    Bir göl vardı evimizin karşısında,
    Mavi gözleri olan,
    Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.

    Ya siz,
    Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
    Nasıldı
    Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

    İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
    Annem sevindiydi hatırlarım.
    Ah demişti.
    Ah!
    Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
    Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
    Bazen sevinince annem gibi,
    Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
    Annem çok sevinmelerin kadınıydı,
    Sıcak yemeklerin.
    Başına diktikleri o taş,
    Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
    Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.

    İç ses!
    Bu bahsi kapa!

    Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
    Çoktandır öksüz olan mutfakta
    Buğulandı ve ağladı camlar,
    Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
    Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
    Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
    Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
    Sanki biraz rahatladım.
    Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
    Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
    Ah...dedim sonra,
    Ah!
    İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
    Aynı vampir gibi çıkacağız.
    Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
    Sanki biraz ferahladım.
    Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
    Hala aç mısın?

    Bir tren geçti yine tam o sıra
    Ustura gibi kara,
    Düdük çala çala,
    Geçti şiirimin ortasından.
    Kes şunu dedim, kes artık!
    Oldu olacak,
    Kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
    Merak ederdim,
    Kesik başları ve sarı ışıklarıyla
    Nereye gider bu insanlar?
    Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
    Bir kara yılan gibi,
    Bilemezdim menzil neresi?

    Ah...dedim sonra
    Ve acilen makas değiştirdim.
    İç ses, diye söylendim,
    Raydan çıkma bundan sonra.

    Kuyruk sallardı,
    annemden kalma maaşım
    her üç ayın sonunda.
    Sevinirdi,
    Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
    Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
    Muhabbet ederdik kuyrukta.
    Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
    Fötr şapkalı kelimeleriydik,
    Çürük dişlerimizle bizler,
    Dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
    Saf ve pembe gülümserdik.
    Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
    Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
    Neden hep aynı yerdeyiz,
    Hayattan söz edilirdi,
    Zor denirdi,
    Ve ardından susulurdu mutlaka.

    Fötr şapkalı amcalardan biri
    Ah derdi sonra,
    Ah!
    Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.

    3-
    “Bir Arap şairi şöyle demiş,
    Savaşta yenilen halkına,
    Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”

    Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
    Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
    Sorardı:
    Daha yazacak mısın?
    Hayır derdim,
    Artık yazmayacağım.
    Ama şöyle denir:
    Kılıç çeken kılıçla ölür.
    Ama şöyle denir:
    Kaderden kaçılmaz.

    Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
    Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
    Yıllarca biriktirdim
    rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
    Aşık olduğumda,
    Çikolata kokardı kırmızı yazgım.
    hayatıma hayat diyemem artık.
    sarı yazgım her sonbahar onu
    biraz daha fazla, ömür yaptı.
    Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.

    Kara yazgımı şimdi kim bilir
    Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
    Ah.. dedim sonra
    Ah!

    İç ses, diye söylendim,
    Başımda rüzgar vardı
    Başımda uğultular...
    Kalbim usulca kıpırdardı
    Ve ses çıkarırdı dokununca
    Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
    Bir başkası olsa.
    Başımda rüzgar vardı,
    Yine esiyordum
    Hızla dönmeye başladı kalbim
    Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
    Bir başkası olsa.
    Başımda uğultular...
    Fırtına çıktı sonra,
    Yaşadığını anladı kalbim,
    Böyle yaşanamaz derdi
    Bir başkası olsa.

    Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
    Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
    Yalnızca iki harfini öğrendim:
    A
    H!

    Ah benim nergis kokulu cehaletim...
    Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
    Anlatmak isterdin kendini durmadan
    Bir bardağa bile olsa.
    Ne diyecektin, ne söyleyecektin
    Şairlerin şahı olsan,
    Bir AH’dan başka.
    Ah benim nergis kokulu cehaletim
    Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
    AH!

    Güçlü bir el silkeledi beni sonra
    Sanırım tanrının eliydi,
    Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
    Çok şey geçmiş gibi başımdan
    Ah dedim sonra,
    Ah!

    İç ses, diye söylendim.
    Gel!
    Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.

    Vasiyetimdir:
    Bin ahımın hakkı toprağa kalsın...
  • -Arkadaşlar, bi yardım ediverin bee!

    Metro çıkışında yetmişli yaşlarda olan bir ihtiyar, kilolu biraz, elindeki bastona dayanmış, kaldırıma oturmuş, insanlara sesleniyor. Gözleri olabildiğince kısılı. Devam ediyor.

    -Nolusunuz gardaşlar, bir yardım…

    Para isteyen onca sahte insandan sonra, körelen yardım duygumla beraber adamın yanına yaklaştım, elimle gözlerine doğru uzandım, tepki yok. Yanına oturdum, tepki yok. Hava sıcak mı sıcak, kan ter içinde kalmış adam. Buna rağmen, uzun kollu kalın bir gömlek ve yelek var üstünde. Yaşlıları bilirim, ne kadar sıcak olsa da hava, onlar üşür. Bu duruma hep duygusal açıdan yorum getirmişimdir. Zamanla kaybettikleri insanların sıcaklıkları gittiği için üşüdüklerini düşünürüm. Yeri dolmayan insanlar, sıcaklıklarını da alıp giderler bazen. Yalnızlık ve kimsesizlik insanı üşütür. Hele ki yaşlıları! Ben de üşüyorum ara sıra, üşümem gitmelerdendir.

    Adamın görme engeli olduğuna kanaat getirdim. Amca, dedim, napıyon burda?
    -Hastaneye geldim oğlum Çanakkale’den. Yarın doktora görüncem ama şimdi dönecek param yok. Bi yardım et yavrum…

    Bu hikayeleri çok dinledim, bazılarına kandım yahu! Su ister misin, dedim. Olur yavrum içerim, dedi. Karşı büfeye gidip su aldım. Onu uzaktan izledim bir süre. Hala yardım istiyordu, sesi diğerleri gibi değildi, belki de bana öyle geldi, bilmiyorum. Daha sonra insanlara baktım, çoğusu adamın yanından yöresinden bile geçmekten imtina ediyordu. Tekrar adamın yanına gittim. Suyu içti, oh be, ne yanmışım, sağ ol yavrum, dedi.

    -İyi de burda ne bekliyon amca?
    -Hastaneye gidecem de gidemiyom, yoruldum. Yarın doktora görünecem ama dönecek param kalmadı yavrum. Bi yardım ediver.
    -Gece nerde kalcan ?
    -Hastanede kalırım, beni hastaneye götürün mü oğlum, ben yürüyemiyom.

    Adamın yakındaki hastaneye neden gidemediğini o an anladım. Evet gözleri görmüyordu ve yürümekte çok zorlanıyordu. Kol kola girdik yürüyoruz. On on beş adımda bir durup soluklanıyoruz.

    -Kimin kimsen yok mu amca?
    -Yok, yavrum, kimsem yok benim. Tek kalıyom köyde.

    Nasıl yani? Karın çocukların.. yok mu? diye içimden geçiriyorum. Bunu sanki bir zorunlulukmuş gibi kendime soruyorum. İnsanın, özellikle de köylü birinin ailesinin olmaması ilginç geldi.

    -Karın, çocukların felan?
    -Evlenmedim ben, hastayım, çocuğum da olmazmış. O yüzden kimsenin günahına girmeyi istemedim.

    İnsan neden evlenir ki? Mutlu olmak? Hayatı paylaşmak? Aile kurmak? Çocuk yapmak? Başkalarından geri kalmamak? Yalnızlıktan korkmak? Gelecekteki yalnızlıktan korkmak? Kaygılar ?…. Peki bir insan, çocuğu olmayacağını bilse de yine de o insanla evlenir mi? Hadi evlendi diyelim, ilerleyen zamanlarda sorun eder mi? Anne veya baba olamayacağını çok önceden bilmek ve ona göre hayatını şekillendirmek acı bir şey değil mi? Üstelik toplumda bu kadar iğrenç yargılar varken? Peki bu adamın günahı neydi? Onu bu fikre iten şey biz miydik?

    -Az dinlenelim yavrum, dedi ve beni bu soruların arasından çekip aldı.
    Biraz daha yürüdük, hastane bahçesindeki kafeteryaya oturduk.

    -Yemek yer misin amca?
    -Yok yavrum sağol, su alırsan içerim ama.

    Suyu pek iştahlı içtikten sonra bıyıklarını elinin tersiyle sildi, oh bee, dedi. Karşısına oturdum ama beni görmüyordu. Güneş havayı olabildiğince ısıtmış, şemsiye altında bile nefes almak güç. Adamın bağrı açık. İçtiği suyun bir kısmı, göğsündeki beyazlamış tüylerin üzerine dökülmüş. Atleti ıslanmış. Bastonuna çenesini dayadı ve öylece kaldı. Gitmem gerek ama onu bu halde görmek de içimi acıtıyor. Gitmeliyim.

    -Ben gidiyom amca,
    -Çok sağol yavrum.

    Biraz para çıkarıp cebine sokuyorum, geçmiş olsun Allah'a ısmarladık amca, diyorum ve gidiyorum. Biraz ilerde durup onu izliyorum.

    -Bi yardım ediverin arkadaşlar…kimsede tepki yok.

    O an evrendeki en yalnız ve çaresiz adama bakıyorum. Siyah gözlerle etrafını izliyor, yardım istiyor. Herkesin gerçekliği bir noktada son buluyor, benimki ise bu noktada başlıyor. Bir sigara çıkarıyorum, dudaklarıma kıstırıyorum, çakmak arıyorum, yok . Yoldan birini çeviriyorum:
    -Pardon ateşiniz var mı acaba?
  • Daha uzun cümleler kullanman lazım dedi. Neye göre, kime göre uzun dedim. Uzun kullanmazsan büyüyemezsin , büyük yazar olamazsın dedi. Ben buyum dedim, istesem de olamam zaten. Balzac gibi mi olayım dedim. Ya da mor ama bir o kadar da mor olmayan salkımların çevrelediği dışarı açalın iki sevimli penceresi olan bir taş duvarın arkasındaki yüzleri gülen ama içleri gökyüzünde parlayan aydan yoksun bir gece gibi olan orta yaşlı ama hayatının ortasını çoktan geçmiş uzun kara saçlı kara gözlü sönük yanaklı elmacık kemikleri küçük elmalarla hiç alakası olamayacak bir şekilde dışarı fırlamış küçük ve soluk bir dudağı ve yine minik bir çenesi olan sarıyı çok sevdiği her halinden ve elbisesinden belli kafasındakileri anlattığı zaman milyonlarca kişiyi etkileyebilecek ama anlatma yetisi olmayan hoş bir kadının hikayesini virgülleri nereye koyacağımı bilmeden mi anlatayım dedim. Yoksa Oğuz Atay ekolünden yetişen günümüzdeki her türk yazarı gibi, uzun uzun, bir o kadar da sevimli, bir o kadar da hayrete düşürücü, bir o kadar da pervasız, bir o kadar da isyankar ama en başta uzun cümlelerimi, hikayenin başına,ortasına, sonuna, girişine, gelişmesine, sonucuna, ana fikrine, yardımcı oyunculara, en iyi yönetmene, özel efektlerin arasına, sırada bekleyenlerin sonuna, eskiz çizerlerin eklerine, hiç bir şey çizemeyenlerin ellerine, sizin hikayenize, benim romanıma, Orhan Velinin en kısa şiirine, ama bilhassa uzun olacak şekilde kelimeler, dizeler, cümleler, hayat parçaları, ölüm kırıntıları ekleyerek mi dedim. Belki de son dönemdeki yazarlar gibi, anlamsız, alakasız, habersiz, uygunsuz, topraksız, kontaksız, yumurtasız ama domatesli, salçasız ama körili, kültürsüz ama mantarlı, sağlıksız ama kararlı, çok fazla edilgen olmayan, ama etmediğini de bırakmayan,hem üstüste hem altalta olup, aradaki farkı da anlamayan, rüzgarlı bir öğleden sonra uçsuz bucaksız ve tabii ki engin ve sonsuz denizin ortasında çırpınıp duran motoru bozulmuş küçük bir balıkçı teknesi gibi çaresiz, ama aynı teknenin bir balık sürüsünün önüne çıktığındaki açgözlülüğüyle, içinde hepimizden bir parça bulunan, ama hala bir parçası eksik bir metin şeklinde. Ya da eski masallardaki , özellikle binbir gece masallarındaki o ihtişamı, o ihtişam ki nice sultanları önünde diz çöktürmüş, nice acem beylerini el pençe divan ettirmiş, nice kocakarı masallarını bizlere klasik diye yutturmaya çalışan prenseslerin gözünü korkutmakla kalmayıp, Allah-ü Teala huzurunda ne fingirdek, ne oynak karılara kelime-i şehadet getirtmiş, nice dinleyicisine ıslak geceler geçirtmiş, işte o ihtişamı gözlere soka soka eski zaman dinleyicisi, şimdiki zaman okuyucusu , gelecek zaman hissedicisini kıvama getirecek şekilde mi uzatmak gerek cümleleri? Farketmez dedi, uzun yaz da nasıl olursa olsun. Zaten önemli olan yazdıklarının bir şey ifade etmesi değil ki, göze hoş görünsün yeter. Tarihi nasıl hep güzel yazanlar yazarsa, edebiyatta da uzun yazanlar kazanır her zaman. Yüzyıllardan beri süregelmiş bu gerçeği değiştiremezsin. Ha bir de eskiz nerden çıktı diye sordu. Bilmem dedim, fransızcadan geçme heralde. İyi dedi, böyle yabancı kelimeler seni daha da yüceltir cümlelerin uzun olduğunda. Filhakika mı dedim. Uzun olursa mütemadiyen dedi. Mutedil olmak lazım dedim o zaman, böyle böyle, muzafferiyete eriyoruz . Biliyorum dedi o şiiri, zorlama, sadece uzun yap. Niye dedim. Uzun severim dedi her insan gibi. Birden her insan geldi hayattımda karşılaştığım, incesi kalını, zayıfı şişmanı, kısası uzunu değil, bilfiil tanıdığım ve bende olumlu/olumsuz bir parça etki bırakan her insan. Hep kısa cümleler kullanmıştım hepsinde ve yalnızdım hala. Uzun mu sever gerçekten dedim insanlar. Anlayamazsın dedi. Anlayamamıştım zaten o zamanlar, bilseydim uzun cümleler, benim itibarım, alamet-i farikam, devr-i harikam olurdu. Peki dedim ey, dilber. Dilber değil , kaptırma kendini dedi. Peki Belinda o zaman-değiştirme ilk aklıma gelen Raciye'ydi- diyorsun ki bir yazar; daha doğrusu yazı yazmaya çalışan için hayatın anlamı uzun cümleler kurabilmek. O zaman belki yazarlığa evrilebilir bu sanat budalası. Bana bunu örneklerle anlatabilir misin ki, kapına kul olayım. Sen hiç bir şey düşünme dedi , fazla düşününce ayarların bozuluyor. Tutamıyoruz seni. Sadece uzun cümleler kur yeter bize. Zaten biz varız sadece, başka kimseyi memnun etmen gerekmez. Peki dedim nihayet, zamanı gelince düşünürüm diye kabullendiğim şeye olan direncimi kırabilen bu normal görünümlü ama içinde yüzyıllara yetecek kadar birikim olan, fakat benim bu birikimin ne olduğu hakkında hiçbir fikrimin olmadığı, fikir veren kadına . Vaz geçmiştim uzun cümleler kurabilecekken, kısa cümlelerle olayı daha açık, daha anlaşılır, daha basit ama bu birikmli kadının da söylediği gibi daha sevilmeyen, daha itici ve daha kısa şekilde ifade etme alışkanlığımdan. Uzun esastı artık benim için, kısanın tarihin hiç bir döneminde olamadığı kadar gerçekti, kısa buzsa, uzun onu eriten ateşti. Peki dedim ve sordum, bana verebileceğin başka bir fikir var mı ey Belinda diye. Uzun yaz dedi, bir de plan yap. Plan mı , bak o olur işte dedim.
  • günseli son günlerde öyle bir durumdayım ki bir iki dakika bile aklımı toparlayıp düşünemiyorum sevgilim şeytan bilir nelere takılıyorum neler düşünüyorum günlerdir yatıyorum hastalıktan mı bilmiyorum şimdi biraz düşünebileceğimi hissediyorum ve uzun süredir aklımda yüzen belirsiz bir cismi aydınlatmaya karar verdim evet aklım gene karışmadan acele etmeliyim ölmeye karar verdim günseli vakit geçirmeden yapmalıyım bunu yoksa ne olacağımı nereye sürükleneceğimi tahmin edemiyorum bu kısa aydınlıktan yararlanmalıyım ne yazık senin için ne yazık bunu karşılıklı konuşamayacağız ve düşündükçe ürperdiğimi itiraf ederim ölümü değil senin bu satırları okuduğun zaman ölmüş olacağımı acıklı şeyler yazmak istemiyorum acıklı sözler benim üzerimde etkisini kaybetti fakat seni etkileyecektir bunu düşünmeliyim her şeyi iyi hesap etmek zorunda olduğum için özür dilerim fakat düzeltmek imkânım kalmayacağı için buna mecburum yıllardır hayalimde bu mektubu yazacağım insanın beni kurtarmasını yaşadım fakat şimdi bu hayalden çok uzak olduğuma göre hayatımda hiç olmazsa bir kere hatasız hareket etmek zorundayım mektubu attıktan sonra hemen yapmaya kararlıyım biliyorsun biz ışık ailesi sözümüzün eriyiz bizim kaderimiz bu hiçbir şey yazmasaydım daha mı iyi olurdu diye düşündüm fakat bunu daha büyük bir insafsızlık saydığım için her şeyi yazmak istiyorum biraz sonra meydana gelecek olayın ayrıntılarını yazmayacağım onları nasıl olsa öğreneceksin belki beni de kararsızlığa götürür ne yapacağımı çok açık bilirsem belki elim titrer seni seviyorum fakat neresini düzelteceğimi bilmediğim bu yaşantımı sürdürmenin anlamsızlığını seziyorum yok olmaya doğru hızlı bir gidişin farkındayım henüz koruyabildiğim bazı özelliklerim varken daha insan olduğumu hissederken bu gidişe bir son vermeliyim yoksa çok geç olacak ve kendimi affetmeyeceğim seni seviyorum ve beni unutmanı istiyorum ben seni bir an için de olsa unutabileceğimi düşünerek buna girişiyorum selim olmayan bir selim görmektense hiç görmemek daha iyidir bana inan düşün ki gittim ve bir daha aramadım seni bir daha beni görmeyeceğine göre böyle düşünemez misin senin varlığına rağmen böyle düşünebiliyorsam sana bir sadakatsizlik var işin içinde beni görmeyecek olduktan sonra var olup olmamanın ne önemi kalır sadece yaşadığımı bilmen seni nereye götürür görüyorsun biraz daha gevezelik etmek istiyorum yeteri kadar yazdığım halde kalemi elimden bırakamıyorum bunu biraz da tabancayı henüz masamın üstüne yerleştirmemiş olmama borçluyum dışarı çıkacağım mektubu postaneye götüreceğim engel olamamak ne yazık değil mi bana kalan süreyi bu kadar kesin belirttikten sonra biraz daha anlatabilirim herhalde seninle biraz daha konuşmamda kötü bir şey yok sen de bu satırları okurken benimle biraz daha konuşmuş olacaksın bunu düşünmek güzel annemi tanımadın bundan sonra tanımanın da bir yararı yok sanıyorum sen ve annem bu resmi güzel bulmuyorum kafamda annemi üzeceğini biliyorum bu olayın ama dayanır herhalde beni bencillikle suçlamaya başlayıncaya kadar dayanırsa mesele yok bu sürenin kısa olmasını temenni ediyorum bunun dışında insanlarla ilişkimi kestiğim için kimseyi düşünmüyorum kimse üzülmek zorunda kalmayacak senin için de son günlerdeki perişan durumumla bir şeyler yaptığımı seni de biraz hazırladığımı sanıyorum birlikte geçirdiğimiz güzel bir günden sonra kendimi öldürerek yıldırımla vurmuyorum seni ya da bana öyle geliyor şimdi şu anda artık ne kadar yaşayacağımı bilmenin rahatlatıcı bir düşünce olduğunu ve kâbuslardan gelecekten korkmadığımı söyleyebilirim düşün son günlerde ne duruma gelmiştim artık bilmem bu ıstırap daha ne kadar sürecek gibi bir alaturka şarkıya yer yok yaşantımda yarın sabah kalkınca kim bilir gene ne olacak endişesi yok bu duruma ben bile zor inanıyorum gene tatsız bir şeyler olması ihtimali nasıl ortadan kalkar diyorum birkaç gün önce sevmediğim kimselere birer mektup göndererek onları hayatlarının sonuna kadar üzecek ya da üzeceğini sandığım sözler yazmayı düşündüm ne yazık ki insan ölmek üzere olduğu anda bile hayal gücünün eksikliğinden olacak yeteri kadar kötülük edemiyor bizi tutan bu garip engeli şimdi bile anlayamıyorum son fırsatı da kaçırdığım için biraz mahzunum belki müthiş bir ümitsizlik anında yapabilirdim bunu fakat talihin garip cilvesi gücüm yok tam bu sırada kuvvetim tükendi bu adamlara hadlerini bildirmek gerekiyordu neyse fazla üzülmemeliyim ölmenin nedeni bu değil beni odama kapanmış kendimi duvardan duvara atarken düşünmeni istemiyorum böyle bir durum yok beni unutmanı istediğim halde bunu yapamayacaksan beni güzel bir durumda düşünmeni isterim onun için beni hiç görme ne demek istediğimi anlıyorsun herhalde senin için daima güzel ve bozulmamış bir bütünlük içinde kalmak istiyorum gereksiz ayrıntıların aklındaki resmi bozmasına razı değilim kötü hatıralar insanın aklından kelime olarak çıksalar bile görüntü olarak kalırlar kimsenin fazla üzüleceğini sanmıyorum yaşarken ilgilendiğim birkaç kişiyle olur ya görüşmek istersin benden bahsederken ortak anılarınız olamayacağı için sizi bir arada düşünmek bana kötü görünmüyor aydın kişileri saymıyorum ankara’da eski bir iki arkadaş vardı süleyman kargı vasıtasıyla bulabilirsin onları kargı’dan sana söz etmiştim sanıyorum yalnız uygun bir fırsat bulup söyleyememiştim birkaç şarkıdan ibaret uzunca bir yazım var onda belki bir gün okursun yolun o şehre düşerse fazla duygulanma yazılırken de fazla duygulanılmamıştır yazmanın çekiciliğine kapılıp biraz ileri gittiğim söylenebilir bir aldatmadır belki de uzunca bir şakadır ne yazık bir kopyasını almamışım belki okunmaya değer bir duruma getirebilirdim ilk yazıldığı gibi öyle düzeltilemeden kaldı şimdi sorsan başından sonuna kadar anlatamam süleyman da ilginç adamdır garip içine kapalı biraz kendini beğenmiş artık görüyorsun yakınlarımı da yargılıyorum bu kadar imtiyazı çok görmezsin bana herhalde süleyman’da “sense of humour” kuvvetlidir gene de benzerliğimiz yoktur başka türlüydü onunla yaşamak nerede susulacağını bilirdi bana benzemezdi dedim ya ona hayrandım anladığını belli etmeden anlardı ne zaman gitsen onu aynı yerde bulursun görüşmediğin sürede seni nasıl hissettiğini sanmışsan öyle düşünmüştür inanılmaz bir özelliktir bence bu yönü seni anlamazsa yadırgama beni tanıdığı süre içinde senin gibi bir insanla böyle bir yaşantım olabileceğini ona sezdirmemiş bu yönümü saklamış olabilirim insanları öyle farklı açılardan değerlendirdim ki hayatım boyunca arkadaşlarımı sana bile övmeye çekiniyorum burhan’ı da görebilirsin akıllıdır bir kusurunu görmedim diyebilirim bu da yeter bir sebep sıkıcı olması için turgut vardır biliyorsun bahsetmiştim her şeyini anlatamazsın ama zekidir durumu hemen kavrar insan onu kendisiyle bir yarışma içinde görmezse ya da bu izlenimi vermezse anlayışlı ve şefkatlidir sana çok yakınlık gösterir benim kişiliğimle ilgili bir mesele kalmayacağına göre turgut’u çok sevimli bulacaksın bu bakımdan durup dinlenmek bilmez bir sevimli olmak konusunda demek istiyorum evlidir belki biraz kalıplaşmıştır belki bu kalıbın içine bir noktada kimseyi almak istemez bu husus çok önemli en uslanmaz insanlar bile yanlışlıkla da olsa bir kere evlenince çevrelerini kendileri gibi görmek istiyorlar bu yüzden az mı meyhane arkadaşı kaybettik turgut böyle değildir sınırlarını bilir bana sorsan bilmez bildiğini sanır bir sürü okumuş yazmış adamdan çok değerlidir benim için yargıları bana göredir ona değer verdiğimi uygun bir fırsat bulup söyleyemedim sen bir yolunu bulup söyle onun için ne düşünmüş olduğumu kenan nasıl acaba merak ediyorum sorsana turgut’a doğrusu ben aranızda acı bir görüntü olarak kalmak istemem tatlı bir resim ya da nasıl söylemeli kelime oyunu gibi bir şey olarak kalmak isterim bazı tekerlemeler vardı aramızda ne bileyim ne kadar tekrar etsek bıkmazdık hoşumuza giderdi işte onlar gibi yaşamak isterim aranızda turgut’a söyle o anlar aramızda yüzlercesi dolaşırdı selim selim dediler onu da gördük gibi sözler icat etsin benim için tabii ortak yaşantımızı unutmamışsa bu öyle bir havaydı ki insan içindeyken akıllıdır dışarı çıkar aptallaşır sakın bu isteklerimi ciddiye alma belki bunları yapmak içinden gelmez yapma istediğin gibi yaşa bana ait bir şey ne bileyim bir kitap bir resim ya da buna benzer bir eşyaya sahip olmak istersen turgut’a söyle bizim evden alır annem onu çok sever belki de benim odamı görmek istersin şimdi biliyorum dayanamayacağını söyleyeceksin sonrası için bir gün olur bir gün özleme gibi bir duyguya kapılabilirsin ölümün acılığı dağılırken böyle olabilir o zaman annem evde yokken bir göz atarsın fazla ümide kapılma çok sevimsiz bir odadır birtakım hayaller saklar doğmadan ölen çocuklar gibi gizli hayaller bir bakıma iyi olacak içimde gerçekleştirme telaşı kalmayacak sakinleşeceğim yapamadığım o kadar çok şey var ki nasıl olsa hepsini gerçekleştiremeyecektim ve yapamamanın acısı zehirleyecekti içimi insan sonu geldiği zaman iyileşiyor odamda benimle ilgili yazı bırakmak istemiyorum bakarsın birtakım insanlar çeşitli nedenlerle orayı burayı karıştırırlar biliyorsun birtakım karalamalarım var hepsini yakmalıydım yapamadım sana gönderiyorum pakettir geç gelir bu mektuptan sonra eline geçer bir kutu içine koydum hemen açmamanı istiyorum oldukça karanlık hemen okursan seni bunaltabilir bir süre geçsin mesela beş altı ay kadar sonra istediğini yaparsın büyük bir kısmını senden gizli yazdım bilmeni istemedim ben yaşarken bu yazdıklarımı bilmene dayanamazdım gene de fazla üzülme edebiyat hevesi olarak kabul et gerçek sayma bunları mustarip bir ruhun çırpınmalarını ifade etmekten çok okuyucuların duygularını kötüye kullanmak isteyen acemi bir yazarın karalamaları dersin başkalarına göstermek isteyeceğini tahmin etmiyorum fakat dilediğini yap bu mektupta bile şunu yap bunu yapma demişsem ona da aldırma ne diyor yukarıdaki adam isteyiniz verilecektir demek ben bir şey istemiyormuşum bir bana parmağını uzatarak bu kadar gürültü ediyorsun sızlanıp duruyorsun doğru söyle gerçekten istiyor musun diye sorsaydı ona ne karşılık verirdim bilemiyorum hayır biliyorum derdim ki ona ya da büyük bir olasılıkla derdim ki görüyorsun türkçe kelimeler de kullanıyorum arada öztürkçeye dargınlığım kalmadı tabii kimse bilmiyordu benim dargın olduğumu geçelim içimde birbirine karşı savaşan yönlerin birbirine dargın olduğunu söyleyerek geçiştirelim bunu da son anda mesele çıkarmayalım evet istemesini bilene gerçekten verilecektir verilmektedir isteyip istemediğini bilmeyenler için de yukarıda sözünü ettiğim adamın işaret parmağı meseleyi halledecektir en önemli sözü en sonda yazacağımı sanıyorsan aldanıyorsun hiçbir zaman benden bekleneni vermeyi becerememişimdir bekleyenleri utandırmışımdır daha fazla yazamayacağımı hissediyorum son anda acıklı bir sözle canını sıkmamalıyım
    işte bu kadar işte canım sevgilim günseli selim