• ARŞ, KENDİNİ AŞ!

    ''Bu yıkılışın sırrını bul, kendini çöz, içini ayıkla, şuurundan utanan ve ruhunun izbelerinde kaçacak delik arayan suçlu hislerini yakala, getir.''(S.245)

    *Hepimiz ismini duyarız ama Peyami Safa gerçekte kimdir? Kitap okuyanlar bilhassa onu okuyanlar bilir lafını hiç esirgemez Peyami Safa. Ne düşüncesi var ise onu korkusuzca dile getirir. Yaşadığı dönemin yazarlarıyla deyim yerindeyse savaş halindedir. Safa'yı bilenler en çok kimi sever diye sormaz en çok kimden nefret eder diye merak ederlermiş. Kimler yok ki nefret dünyasında: Sait Faik Abasıyanık, (bir numaralı düşmanı), Nazım Hikmet, Aziz Nesin ve maalesef Sabahattin Ali!

    *İki yaşında babasının kaybettiğinden sebep ''Yetim'i Safa'' olarak da bilinir. Babası İsmail Safa Bey, amcası Ahmet Vefa, diğer amcası Ali Kamil Akyüz, abisi İlhami Safa, kuzeni Behçet Kami yazar ve şairlik yapmışlardır. Safa'nın bu kitabında yer alan üçüncü tabaka diye nitelendirdiği genetikten doğan davranışlar belki de onu yazarlığa iten sebeplerdendir. Bahsettiğim isimlerden tek kelime bile okumadım ancak Safa beni tam anlamıyla mest etti!

    *Peyami Safa romanlarında genelde;
    doğu-batı,
    madde-mânâ,
    ruh-beden,
    idealizm-materyalizm gibi ikilemleri işler.

    *Yalnızız hepsinin toplamıdır. Ütopik hayat Simeranya, ruhsal çözümlemeler, karakterler üzerinden olağanüstü tahliller, çevreye olan alakayı uyandırma adına yapılan tasvirler. Ne diyebiliriim, ne diyebiliriim.

    *Şüphelerin, tereddütlerin, dünyasında kendinize bir yer açın. Zihinlerinizi boşaltmakta acele edin. 414 sayfalık bir muhaberenin ortasında kılıçlarını terk edip kalemlerinizi kuşanın.

    -PEYAMİ SAFA'nın kitaplarını cümle içinde değerlendirme-
    Burası ''Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'', ''Yalnızız!'' En çokta burada yağmurlar yağar ''Şimşek''ler dolar koğuşa, ''Biz insanlar'' ''Mahşer'' kalabalığında bile olabildiğince ''Yalnızız.'' Burası ''Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'' oturmuşum ''Matmazel Noraliya'nın Koltuğu''na onu düşünüyorum. Bir tek onu. İsteğim beni sevmesi için ömür biçtiğim ismi sıfatı bir ''Canan!'' şeytan günaha davet eder der ''Sözde Kızlar'' nerede? Bilmez midir ben sadece bir ''Canan'' isterim. O da kalbimi mahşere çevirmiştir.
    ''Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'', ''Fatih-Harbiye''nin ortasında sıkışmış kalmış bir koğuştur. Hastanenin içinde cehennem yaşar. Yeraltı kişiliğe bürünür. Korkarım sıkıntılar beni zikrediyor. Şüphelerim beni bırakmıyor ''Canan''! Hayatım olsa olsa ''Bir Tereddün Romanı'' olur. Çünkü yazdığım bütün romanlar iki yaşımdaki acıma dönüyor. Dönüşün ancak geriye olduğunu tekrarlıyorum tavana. Lanet tavanları hiç sevmem! Hatırlar mısın, bilmem. Yine İstanbulda güzel ''Bir Akşamdı'' dört kişiydik. Sen, ben, ''Selma ve Gölgesi.'' Selma iyi kızdı esasen ancak tek isteği ''Cumbadan Rumbaya'' erişmekti. Kendisi mahallemizin en ''Cingöz Recaisi''dir zannımca. Muhitimize ihtilaf olan ve abesle iştigal çıkmazında sefil bir hayat süren ''Atilla'' ağabeyimizin de gönlü Selma'da idi. Bir Akşamdı ve Biz İnsanlar Mahşer kalabalığında kendimizi Yalnızız sanıyorduk.

    DİP ZITLIK

    İnsanın içinde iki farklı benlik vardır. Safa, bunu bir ve iki diye kodlamıştır. Birinci daima masumiyeti simgeler iken ikinci birincinin hislerini karanlığa davet eder. Kurnazdır. Bir şey aynı anda hem var hem yok olamaz. Ancak var yoka, yokta vara ihtiyaç duyar. Zıtlıklar kendi içlerinde bir bağlılığı da barındırır. Varlaşma ve yoklaşma diye iki kutup vardır. Bu kutuptan diğer kutba geçiş genellikle mümkün olmaz.

    ''KENDİ KENDİMDEN NEFRETİMİN ÇERÇEVELEDİĞİ VE ÇİRKİNLEŞTİRDİĞİ BİR DÜNYADA YALNIZIM.''

    Özerkliği kendin yitirdin ve özverili çoğul bir maddeye dönüştürdün, yangınları sen çağırdın muhitine, sefil bir karanlığa itildin. Gorki'nin de dediği gibi ''Kadının gidecek kimsesi yoktur, kimse onun günahını yiğitlik saymaz.'' Saymadılar Meral, saymadılar! Günahlarla, kötülüklerle çevreledinse de bendini hiçbir madde, hiçbir canlı üzerinde seni ölüme götürmemeliydi. Küçük devrimler besledin içinde, kaçıp kurtulmayı arzuladın, durdular önüne, yok oluşunun önüne geçtiklerini zannettiler. Kafaya koymuştun sende, gidecektin! Öyle ya da böyle ya Paris'e ya da pek az umursadığın ölüme. Bir kıvılcıma ihtiyaç duydun. Kendi kıvılcımını yine kendinde buldun. İnsan önce kendini keşfetmeli diye içinden terkarlıyordun. Her bir şeyi kendisi başarmalıymış gibi. Sen de kendi kıvılcımınla kendi gidişine yön verdin. Belki istediğin, arzuladığın bu değildi ancak gitmek kaderinde esastı. Yokluk hissinin verdiği tatta kaybolup, tüm hayatını bir çırpıda gözlerinin önüne serişin, aynada tanıyamadığın benliğinle, bilhassa taşıyamadığın, taşımak istemediğin bedeninle buralardan gitmeyi en çokta sen istedin. Ne diyorlar senden için ''rezil''. Kendi günahlarını sırtından atıp hüküm vermenin yiğitliği, nüktedanlığı. Seni en çokta dostların öldürdü Meral. Erkeklere biçtiğimiz değer ile kadınlara biçtiğimiz değer arasındaki uçurumu kabullenemediğinde aşikardı. Günahlarınla sen yüzleşmeliydin, sen. Sırf rezil olma korkusuyla yanıp tutuşan pek sevgili çevren değil. Muhitinden kaçamadığın gibi, kendinden de kaçamadın.

    SIR, SONSUZLUĞUN PRENSİBİ!

    Samim Bey, cemiyet bey, ahlâk bey, namus bey! olmazsa olmazlar listesinin başında mantık abidesi, çevresinde saygı uyandıran, en büyük saygıyı da yine kendisinden görmüş bir adamsın Samim. Hem sen demiyor muydun? Tüm bu olanlar aşk mücadelesi değil, mücadele aşkıdır. Senin aşkın mücadeleye hitap ediyordu besbelli. Meral'in dünyasında tuhaf bir bağlılıktan öteye gidemeyişinde bundan. Kendimizle hesaplaşamıyoruz değil mi Samim? İnsanların hayatlarına yükselttiğin merceğini bir kez olsun kendinde denemedin. Olağanüstü tahlillerini bir kez olsun kendi perspektifinde yoğunlaştıramadın. Doğrunun, esasın kendinden başladığını iddia edipte neden kendini hiç keşfedemedin. Başkalarının günahlarıyla aziz olabilir miydik sahi? Hiç kimse senin aydınlığında körleşmek istemezdi. Kalbin içinde balta ile yaptığın ameliyat, oğlu tarafından öldürülen ananın feryadı, hiç bir şey içinde kendini avuttuğun yalana bu kadar benzemiyor. Kimsesizler mezarlığı gibi için. Bugün kayıpların içinde kaybolma vakti. Her şey olmak için kendine mahsus şartlara muhtaçtı, olmadı. Ölümler yığıldı, suretler dağıldı, bir yangın ki yüreklerin dışına taşıp bedenleri yakmış, sen dönmüş arkanı gidiyorsun. Samim bey, cemiyet bey, ahlak bey, namus bey!

    Evet bitti, öylece geldi geçti. Sis perdesinden uzanan sırlar olmadan ne yaparım şimdi. Belirsizliklerin, şüphelerin, tereddütlerin sonuç ile kavuşmasından mahrum mu kalacağım yani? Ne de güzel tanışıklıktı oysa. Kalbim unut bu kitabı, unut ki yabancı olalım, öyle yabancı olalım ki bir daha karşılaştığımızda yeniden tanışmamız gereksin. Olmaz mı?

    Etrafta gezen yorumlar görüyorum kadın düşmanlığına benzer yorumlarla karşılaşıyorum. Saygı duymasına duyuyorum da aynı kitabı mı okuduk. Burada anlatılmak isteneni gerçekten anlamamışsınız siz. Bir daha okuyup farklı pencereden değerlendirmeyi deneyin. Sabahattin Ali'ye olan sevgimi beni tanıyanlar bilir. İlk defa Ali ile kıyas edebileceğim bir yazar var şuan karşımda. Etkisinden nasıl çıkarım ne zaman çıkarım kestiremiyorum. Ve ve ve kirmizicekic sana esaslı bir teşekkürü borç biliyorum :) Bol yıldızlı, altı çizili cümlelerinle ayrı bir esinti vardı kitabında. Hakkını vererek okumuşsun.

    Peyami Safa'nın değerini, derinliğini anlamanızı diliyorum hepinize. İyi okumalar.

    https://www.youtube.com/watch?v=reuDS84657o
    https://www.youtube.com/watch?v=brecMZGToLE
    https://www.youtube.com/watch?v=-ixXF3l96vo
  • https://youtu.be/MYCMF1K-D3o


    Bana bir günümü verebilir misin Hakim Bey?

    Bugün ne yaptım. Rastgele YouTube'da gezinirken bir adama denk geldim, kaç kere izledim bilmiyorum ama o sigarayı öyle içiyordu ki ben de bir paket sigara bitene kadar izledim 15 dakikalık videoyu. Suçsuz yere tam 33 yıl 9 ay 17 gün 11 saat hapishanede kalmış bir adamın hikayesi. Mehmet C. Kayseri'nin Develi ilçesinde doğmuş abimiz.
    İzliyorum...
    Bir de baktım ki adam küllükteki külleri kağıda döküp eliyle dağıtıyor ve bir kalem yardımıyla da ona o kadar güzel bir kadın şekli verdi ki yutkundum. sonra bir şiir.

    Hangi cennetten geldim ben bu cehenneme.
    Her yokluk bende her acı benim.
    Baltalar kıyasıya inmiş gövdeme.
    Bak şu devrilen Hayat Ağacı benim.

    Kendi yiyeceği bir şey var mı bilmem ama beslediği kediler vardı dışarıda.
    " Tahliye oldum elimde kafesler ile beraber kuşlarım vardı" derken gözlerinin içinin gülmesi. Muhabbet kuşları vardı bir de adamın, kendi kendime insan olmaktan bıktım öyle söyleyince.

    " Kitap en iyi arkadaşımdı gereksiz denen kitapları bile okudum çünkü okunacak kitap kalmamıştı. Onlar da bittikten sonra ilkokul matematik kitaplarını okumaya başladım bir tutkuydu benim için kitap okumak"
    " Suçsuz olduğuna göre böyle yaşamaktansa açlık grevinde ölürsün" diye akıl vermiştir biri ona siyasilerden. Yirmiyi geçkin açlık grevi tahliye olana kadar.
    "Suç yok dosya yok ama yatıyoruz" diyordu tahliyesi de ayrı trajikomik.
    Olmaz öyle demeyeceksin diyen haber kanalları. Maliyeye gidiyor Mehmet abimiz 1 milyon 500 bin uygun mu diyor ona maliye hakimi.
    " Bir insan hayatı ile pazarlık yapabilir mi, geçmişi ile geleceği ile pazarlık yapabilir mi. Sen bana bir günümü verebilir misin. O para senin olsun bana bir günümü verin.

    Sona doğru sigaralar artıyor. " Ben sevdiğim kıza seni seviyorum diyemiyorum eğer ondan da bir tepki alırsam yaşamanın bir anlamı kalmazdı benim için" Nasıl bir Umut...
    Tazminatını alamadığı gibi iş de bulamayan bir adamın hikayesi Mehmet C. " Hâlâ o cehennem binasının eseri beynimde, hayatımı gasp ettiler BIRAKMADILAR YAŞAYAYIM.

    Şu an ne hissettiğimi bilmiyorum. Hissediyor muyum ya da ? Geçmiş olsun, geçmiş zaten bir ömür hapislerde. İzleyince bambaşka oldum. Adaletin terazisi bir gram kaçınca neler oluyor.
    İzlemenizi tavsiye ederim...
  • adressiz sorgular

    Zulme sessiz kalanlar, zulümle karşılaştıklarında ilk hatırlayacakları şey, zulme sessiz kalmaları olacaktır.bugün olağan hale gelen zulüm,yarın herkese sirayet edecek ve belki de kurtuluş için çok geç olacaktır.haiti kölelikten isyan ile kurtuldu.siyahların müthiş birlikteliği ve inançları onları beyaz bağnazlıktan,esaretten kurtulmalarını sağladı. “Özgürlüğümüzü kazanmak için tehlike ile nasıl yüzleşeceğimizi öğrendik ve onu korumak için ölümle nasıl yüzleşeceğimizi de öğreneceğiz.” Toussaint L’Ouverture’ü bize bu sözleri ile ,özgürken ve henüz herkes teslim alınmamışken,toparlanmanın,ve yüzleşmenin önemini açıklıyor.

    Köleliği kaldıran din kitapları dolayısı ile dinler değil,isyanlar olmuştur.
    Her dönem birileri,ezilir,sömürülür,birileri de isyan eder…bizim ülkemiz de ise bu günler de ,orta da bekleşen, acabacılar ve söz de tarafsız görünüp iktidarın değirmenine su taşıyanların yoğunlukta olduğunu sizler de gözlemliyorsunuzdur.ana muhalefet partisinden,sendikalara,kitle örgütlerinden,lagal,illegal sol hareketlere ,bizim bu kadar ağır baskıya maruz kalmamız da payı vardır diye düşünüyorum.çünkü yeteri kadar toplumsal basınç sağlanamadı.kütleler istikrar ve din adına sırf çıkarları gerekçesi ile iktidarın oy ve sivil deposu konumuna geçtiler.darbe girişimi ertesi ,darbe başarılı olamasa bile yine asıl hedef rte veya feto fark etmez az sayıda direnen odaklar ve çevreleri oldu.
    Emperyalizm bugün Suriye de,ırak ta fay hattını mezhep ayrılıkları ile kırmıştır.biz de geçmiş te Alevilere yönelmiş katliamları hiç unutmadık ve maalesef her geçen gün gerici güruhlardan ve şeriata doğru koşar adım giden ülkemiz de hiç unutmuyoruz.
    Emperyalizmin bölge de ki yapılanması bop ve eş başkanı bugünler de başkanlık hevesin de büyük ihtimal toplumsal bir patlama ve çok istemesem de dış bir müdahale olmazsa eğer, olacak da,o zaman her türlü oyunları,hak,hukuk,yasa demeden hiçbir şeyi gizlemeden,hesap vermeden daha rahat tezgahlayacak ve kitlesel yıkımları,acıları daha iyi organize edebilecekleridir.
    Muhafazakar popülüzm,şartları daha da ağırlaştıracak ve direnmek mecburiyete dönüşecektir.ya bademleri tanıyacak ve köleleşeceksiniz, ya da zindanı,sürgünü,ölümü göze alıp bademlere karşı topyekün direnişi örgütleyecek ve içinde yer alacaksınız.
    Sade de gelecek olursam sevgili okurlar,bu karanlık günler de okumalara,örgütlenmeye ağırlık vermeliyiz.birleşik mücadele şarttır.muhalif odakların birleşmesi umudunu hala koruyor ve umutla bekliyorum.
    Sizlere bu hafta adressiz sorgular isimli kitabı önereceğim,12 eylül darbesine,ilk kurşun,ilk mevzi,ilk isyanın ismi Osman yaşar yoldaşcan ın imzası ile yayınlanmış olan adressiz sorgular şubat basım tarafından basıldı.
    Adressiz Sorgular - Osman Yaşar Yoldaşcan

    Marksist anlamda devrimcilik, hayatın her alanını kapsayan bir bütünsellik ve süreklilik taşımak zorundadır.
    Adressiz Sorgular, bu yönüyle de ibret alınması gereken bir deneyim hazinesidir.bu deneyimlerden bugünler de fazlası ile yararlanmamız gerekiyor.
    12 Eylül 1980 sabahında ülke yönetimine el koydu faşist cunta. Kendine karşı olan ne varsa kırmaya, yıkmaya, yok etmeye başladı. Tutuklamalar, işkenceler, infazlar ve hapishaneler... Cunta ,halkı teslim almak istiyordu.lütfen yazımı okurken ,sadece 12 eylülü düşünmeyin ve bugünlerle kıyaslayın.başarısız bir darbe girişimi sonrası ,yaşananlar da tıpkı 12 eylül 1980 de olduğu gibi benzerlikler göstermiyormu?hedef herkesin akplileşmesi ve tektipleşmesi değimlidir?
    Osman yaşar yoldaşcan bizlerin mehmet fatih öktülmüş ile birlikte kutupyıldızımız olmuşlardır.o karanlık işkencelerden alnının akları ve direngenlikleri ile çıkabilmiş ve faşizme boyun eğmeyen duruşları neticesin de katledilmişlerdir. ODTÜ birinciliğinden devrimci önderliğe giden bu kanlı süreç te günümüze ilham kaynağı olmayı sürdürüyorlar.nice direniş destanın yer aldığı adressiz sorgular isimli kitap sizlere klavuz niteliği olacaktır.avukatsız,30 günlük içeri deneyimini,işkence,ve hücre gerçeklğini yaşamış devrimcilerden okuyacaksınız.
    Sıkılmadan okuyacağınızı umduğum up uzun alıntıyı Osman yaşar yoldaşcanı bilmeyenler,kitabı edinemeyecekler için paylaşıyorum :
    Bir kale var Bağcılar'da. Kalenin içinden silah ve slogan sesleri duyuluyor. Dışını cehennem zebanileri çevirmiş, kusuyorlar tüm pisliklerini. Kıran kırana bir savaş yaşanıyor. Kalenin ne gösterişli burçları ne de onu koruyan topları var. İçinde tek kişilik bir ordu var. Savaş ne feodallerle köylüler arasında ne de mavi kanlı asillerle burjuvazi arasında. Bu savaş girdiği inşaatı kale haline getiren, proletaryanın temsilcisi yiğit komünist Osman Yaşar Yoldaşcan ile faşist diktatörlüğün kolluk kuvvetleri arasında. Bu savaş proletarya ile burjuvazi arasında.

    Oysa bu yiğit komünist çok değil daha birkaç saat evvel yoldaşı ile birlikte bir arsada emekçilerin çocukları ile top oynuyordu. Bu çocuklara daha güzel bir gelecek bırakmak için mücadele ediyor, uğraşıyorlar. O gün top oynadıkları çocuklar şimdi ya üniversite çağındalar, ya da yaşamlarını kazanabilmek için bir işe girmiş çalışıyorlardı. Belki de yaşamları ile ilgili bir tercih yapıyorlardır. Belki özde bu tercih sömürüsüz, eşitlikçi, özgürlükçü bir toplum için savaşım ile düzen sınırları içinde rahat bir yaşam arasında yapılacaktır.

    Oysa kalenin tek kişilik ordusu ve komutanı, yiğit komünist, tercihini 13 yıl önce yapmıştı. 1967 yılında 46 bin aday arasından üniversite sınavını birincilikle kazanarak ODTÜ'ye girmişti. Aile ortamından aldığı ilerici kişiliğinin, yükselen devrimci gençlik hareketi ile çakışmasının etkisiyle kendini ODTÜ'nün kaynayan kazanında buldu. Mitinglere, forumlara, eylemlere katılan bir sıra neferiydi. Aynı zamanda zeki ve başarılı bir öğrenci. Derslerine girmediği halde sınavlarından hep yüksek not alıyordu. Okulda katıldığı eylemliliklerden dolayı cezaevine girdi. Cezaevinden çıktığında sıradışı bir uygulama ile girmediği sınavlardan geçirileceğini öğrendi. Hocaları Osman'ın şahsında bir bilim adamı gördükleri için, onun okula devam etmesini istiyorlardı. Onlara göre bu gençlik heyecanı elbet geçecekti. Osman'ın önünde burjuvazinin hizmetinde, rahat ama sınırlı bir yaşam vardı. Emekçi sınıfların yaşamlarını iyileştirecek çalışmalar yapamayacak, ömrü boyunca sömürenler daha fazla kâr etsin diye çabalayacaktı. Öte yandan bilimin ve bilimadamlığının ezilen sınıflara hizmet ettiği bir toplum ve bu toplumun yaşanmış deneyimleri vardı. Osman seçimini kendi ülkesinde sosyalizmi kurmak için mücadele etmekten yana yaptı. O tarihten sonra da yaşamı önder komünist olmaya doğru ilerleyen basamaklarla dolu oldu.

    Bu kalenin ve tek kişilik ordunun komutanı 1974'lerde proletarya içinde örgütlenme çalışması yapmaya İstanbul’a geldi. Kısa bir süre içinde bölgede önemli fabrikalarda mevziler kazanıldı. Osman yorulmak nedir bilmeksizin çalışıyordu. Sadece işçi sınıfı içinde örgütlenme çalışması yapmakla yetinmiyordu. Baskı ve teknik işlerinden, anti-faşist mücadeleden, askeri eylemlerin örgütlenişinden ve bu eylemlere komuta etmekten, kitle gösterileri örgütlemeye kadar, irili ufaklı birçok işe koşturuyordu. Bu çalışma içinde yer almadan önce de çalışkan ve çok yönlü biriydi ama, çalışma, olumlu özelliklerini proleter disiplin ile pekiştirmesine hizmet etti. Proleterlerin yaşantısından farksızdı artık onun yaşantısı da. Sabah gün ağarmadan yola çıkıyor, gece geç vakitlere kadar yarı aç yarı tok dolaştığı halde bana mısın demiyordu. Yüksek temposu, şehit düşene dek böyle sürdü.

    Grup yapısından, ML örgüte doğru dönüşmenin sancıları yaşanmaya başladı. O günlerde kitle mücadelesi yükselen bir grafik izliyordu. Mücadelenin taşıdığı en büyük zaaf ise öncü partinin olmayışıydı. Böyle bir dönemde komünist örgütün kurulmasının önemi büyüktü. Ve küçük burjuva zaaflarla araya net bir sınır çekilmeliydi. Geçici yol arkadaşları örgüt disiplinine ve yapısına ayak uyduramadıkları için dökülüyorlardı bir bir. Osman bu dönemde revizyonizmle araya net bir sınır çekilmesi için ML teorik bilgisini geliştiriyordu. Öte yandan devrimin ve örgütün çıkarlarına zarar veren tüm hataları sakınmadan eleştirdi. Bunu yaparken gelişmek isteyenlerin, önünü açıyor, onlara yardımcı oluyordu.

    Bu kalenin ve tek kişilik ordunun komutanı daha 17 gün önce ilan edilen 12 Eylül Askeri Faşist Diktatörlüğü'nün gelişini "gelecekleri varsa, görecekleri de var" diye karşılamıştı. Hemen o gün bir bildiri hazırladılar. Osman bildiriyi okuduğunda sevinçle yumruğunu sıkıp, havaya kaldırarak –sevindiği anlarda hep olduğu gibi– "Hücuuum" diye bağırdı, herhangi bir sorunla karşılaşılsa düşünür ve mutlaka bir çözüm yolu bulurdu. Kitabında moral bozukluğuna yer olmazdı, hayata iyimser bakardı. Yoldaşlarına da sürekli "hücum ruhu"nu vermeye çalışıyordu. 12 Eylül geldiğinde bir yandan örgütün cuntaya karşı direniş çizgisini yaşama geçirmeye çalışırken bir yandan da yeraltmı sağlamlaştırmak için uğraşıyordu. Dönemi kısa sürede kavramış ve ona uygun bir çalışmaya girmişti bile. 17 gün sonra da faşist diktatörlükle bu kalede birkez daha yüz yüze gelmişti. Örgütünün taktiğine uygun olarak savaşıyordu, çatışıyordu...

    Savaş başlayalı 3,5 saat olmuştu. Bu sürede değişen tek şey kumandanın sloganları oldu. Saat 21:00'i gösteriyordu ki, ortalığı bir sessizlik kapladı. Düşman önce şaşırdı, sonra sevince boğuldu. Ne kadar da uğraştırmıştı bu "terörist" onları. "Kahraman" bir başkomiser kaleye doğru yaklaştı, aklı sıra gösteri yapacaktı. Bir anda kaleden yiğit komünistin bedeni belirdi, bir elinde silah, bir elinde bombası vardı. Bomba, başkomiserin üzerinde patladı ve bir el silah sesi duyuldu. Sonra faşist it sürüsünün silahlarından çıkan kurşunlar komünistin bedenini buldu.

    Osman'ın kişiliğinde ölümsüzleşen sınıfsız ve sömürüşüz topluma olan inançtı, proletaryanın demir yumruğuydu faşizmin beyninde patlayan ve çığlık oldu suskunluğu yırtan, umut oldu yılgınlığı kıran, tohum oldu gelenek ağacına...

    “sokaklar kanarken içten içe kimsesiz / kentler ağlarken / ve ihanet tortularıyla kirlenirken deniz / yürüyordu soluğu rüzgar bir adam / her adımda bir geleneği kucaklar gibi / sonsuz ışıklar taşıyordu ufuklardan…”kutupyıldızı grubu Osman yaşar yoldaş için ,Osmanın türküsü isimli bir parça üretmiştir.bulup dinlemenizi,hararetle tavsiye ederim.
    Kitap ta sadece Osman yaşar yoldaşcan ve Mehmet fatih öktülmüş yok,o dönem de yolu işkencehanelere düşmüş,ihtilalci geleneğin komünist neferleri ve anlatımları da mevcut…

    Dostlukla kalın….
    Gürbüz Deniz
  • Torun, pamuk gibi bembeyaz sakallı, nur yüzlü dedesine merakla sorar: “Dedeciğim! Bir insanın ömrü ne kadar olur?” Dede tatlı bir gülücükle: “Ezanla namaz arası kadar yavrucuğum.” deyince torun: “Nasıl yani, ömür bu kadar kısa mı?” der. Dede: “Evet yavrum. Ömür, namazsız ezanla, ezansız namaz arası kadardır.” diye cevap verir. Torun yeniden sorar: “Namazsız ezan ve ezansız namaz sözlerinden ne kastettiğini anlamadım dedeciğim. Bu ne demek açıklar mısın?” Dede şefkatle ellerinden tuttuğu torununa: “Bak yavrum, geçenlerde komşumuzun çocuğu doğdu. O çocuğun kulağına ezan okundu değil mi? İşte o ezanın namazı kılındı mı? Kılınmadı. O ezan “Namazsız ezan”dı. İnsan öldüğü zaman kılınan cenaze namazının da ezanı yoktur. O da “Ezansız namaz”dır. Aslında o namazın ezanı insan doğunca okunmuştu kulağına. “Bak ey insan! Doğdun, ama öleceksin, ömür çabuk biter, hayatını iyi değerlendir. Boşa vakit harcama!” ikazını yapıyordu o ezan. İşte yavrum ömür, ezanla namaz arası kadardır. Sakın boşa geçirme.
  • "Ey hanımım, ben senin için en iyi ve en sevecen öğütçüyüm! Böyle olunca aşk tutkusunun ne denli acımasız olduğunu ve boşalmaksızın bir yürekte yoğunlaşırsa, onu, çelikten bile olsa, nasıl erittiğini ve bedende hastalıklar ve sakatlıklar yaptığını sana bildirmek isterim. Aksine, Aşk derdinden acı çeken bunu bir başkasına açıklarsa, onu yatıştırır! " demiş.
    Dadısının bu sözlerini duyan Goncagül, ona" Ey dadı, sen aşkın ilacını bilir misin? " diye sormuş. O da ''Bilirim. Bağlanılan kimseyle sefa sürmektir!" diye yanıt vermiş.