• 108 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Son 10 gündür bu kitapla yatıp kalkıyorum desem yalan olmaz... Okuma serüvenimde bu kitap bir kilometre taşı oldu benim için. Nedenlerini dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Çünkü anlatacak gerçekten çok şey var bu kitapla ilgili. Hepsini bir incelemeye sığdırmak mümkün olamayacağı için kendimce önemli gördüğüm bazı konuları masaya yatıracağım... Hazırsanız başlayalım o halde:)

    ----------------------

    Ara sıra fırsat buldukça tekrar okumalar yapmaya çalışıyorum. Öyle ki, 15-20 yıl önce okuduğumuz bazı kitaplar zaman aşımına uğrayarak bugün hiç okumadığımız kitaplarla eşit seviyeye gelebiliyor. O yüzden kendinizce özel olduğunu düşündüğünüz bazı kitapları yıllar sonra tekrar elinize almanızda fayda var! Nereden nereye geldiğinizi ölçmek için de güzel bir test oluyor bu tekrar okumalar... Ben açıkçası kendi adıma çok katkısını görüyorum...

    Uzun zamandır yeniden okumayı düşündüğüm iki kitap vardı kafamda; Albert Camus'nün Yabancı 'sı ve Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli ... İki kitabın da ilk okunmaları üzerinden en az 15-20 yıl geçti...

    Çok bilinçli bir tercih değildi benimki ama iki eseri de okuduktan sonra anladım ki, ard arda okumak için bundan daha güzel bir ikili az bulunurmuş gerçekten de :)

    Zaten akademik çevrelerde ve benzeri araştırma gruplarında, özellikle 'karşılaştırmalı edebiyat' denildiğinde en çok okunan ve incelenen kitapların başında geliyormuş bu ikili... Gerek yazarlarının hayata bakış açısı, gerek karakterlerin orijinalliği, farklı bir iç dünyaya sahip olmaları ve yaşamlarında kesişen pek çok benzerlik, karşılaştırmalı okumalar için harika malzemeler sunuyor size... Meursault ve Zebercet için evrensel edebiyatın iki kardeşi veya iki sırdaşı tabirini kullanabiliriz:)

    Diğer konulara da kısa kısa değinmek için bu faslı küçük bir tavsiye ile burada noktalayıp Anayurt Oteli özelinde yola devam edeceğim. Vereceğim tavsiye belli aslında; daha önceden okumuş olsanız da ilk defa okuyacak olsanız da 111 ve 108 sayfalık bu iki eseri peş peşe okumanızı kesinlikle öneriyorum...

    ---------------------------

    Anayurt Oteli bir matruşka, karmaşık bir labirent, bir sır küpü aslında... İçinde yüzlerce sayfayı gizleyen ama sadece 108 sayfasını okurla paylaşan bir beyin fırtınası... Standart bir okurla çok daha derine inebilen bir okur arasındaki ayrımı size şıp diye gösterebilecek bir turnusol kağıdı...

    Pek çok okur negatif duygular besliyor bu kitaba karşı... Ben de gerekli takviyeleri almadan önce salt kitabı okuyup bitirdiğimde benzer duygularla ayrıldım açıkçası. Karanlık bir kitap, iç sıkan, insanı boğan, kimi zaman ruhunu karartan, kimi zaman Zebercet ve onun gibilere lanet okutan, bittiğinde odanın havası dağılsın, içeriye biraz oksijen girsin diye kapı pencere açtıran zor bir kitap Anayurt Oteli...

    Bu noktada, kitapla ilk tanışma hikayemi de kısaca paylaşmak isterim;

    Ben çocukluğumda sadece film sanıyordum Anayurt Oteli'ni... Çünkü film piyasaya çıktığında o yılların Türkiye'sinde öylesine bir nefret nesnesi haline getirildi ki, benden yaşça büyük kardeşlerim bile film hakkında konuşacakları zaman eğer ben yanlarındaysam kendi aralarında bir sırrı paylaşır gibi fısır fısır konuşurlardı. Filmin bir kitap uyarlaması olduğunu, dolayısıyla eserin aslının bir kitap olduğunu sonradan öğrendim.

    O yıllarda iki kişi fısır fısır konuşuyorsa konu ya siyaset ya da cinsellik olurdu genelde:) Küçük bir araştırmayla kitaba 'uranyum atığı' muamelesi yapılmasının nedeninin cinsellik olduğunu öğrendim. Ortaokul-lise yıllarıma denk gelen bu dönemde, algıda seçiciliğin de etkisiyle kitaba/filme olan merakım birkaç kat daha arttı haliyle:) Yalnız yaşadığım bu küçük şehirde ne kitaba, ne de filme ulaşmak söz konusu bile değildi.

    Ta ki, birgün ders çalışmak için şehrin tarihi kütüphanesine gidene kadar... O gün 'Türk edebiyatı' rafları arasında okumak için kendime kitap araken bir anda kapkara ciltli ve üzeri numaralı onlarca kitap arasında Anayurt Oteli yazısı takıldı gözüme... Şok dalgasını üzerimden attıktan sonra kitabı adı görünmeyecek şekilde elimde tutup kuytu bir köşeye attım kendimi. Sanki Hz. Musa'nın kayıp sandığını bulmuşum gibi gözlerim heyecanla kitabın satırlarını taramaya başladı. O satırlarda ne aradığımı az çok tahmin edersiniz sanırım:) Cinselliğin bu ülkede nasıl bir tabu olduğunu ve ilk gençlik dönemini yaşayan birinin cinsellik üzerine birşeyler yakalama uğruna edebi bir eseri dahi nasıl sömürdüğünü anlatması açısından örnek bir hikayedir bu hikaye:)

    Her neyse, kitaptan pek bir şey anlamamıştım, cinsellik konusunda ise açıkçası aradığımı bulamamıştım:) Yine de 2-3 gün kütüphaneye giderek sıkıla sıkıla kitabı sonuna kadar okuduğumu çok net hatırlıyorum:) Bilemiyorum, belki de benim gibiler yüzünden bu kitap 100 temel eser listesinden çıkartılmış olabilir:))

    -----------------------------

    Bu kısa aranın ardından tekrar günümüze dönebiliriz... Bu sefer tabii ki ne okuduğumu bilerek (ya da bildiğimi sanarak) aldım kitabı elime... Düz ve yüzeysel bir okumanın ardından yukarıda bahsettiğim boğucu ve karanlık hisler içerisinde kitabı rafa kaldırdım... Hayatın kendisi zaten yeterince boğucu ve dramatik olduğu için bir de üzerine böyle kitaplar okumak insanı gerçekten daraltan bir durum... Ancak tam bu esnada puzzle'ı tamamlayacak olan ve bana yazının girişinde 'bu kitap benim okuma serüvenimde kilometre taşlarından biri oldu' cümlesini yazdıracak olan yepyeni bir kitap çıktı karşıma: Zebercet'ten Cumhuriyete Anayurt Oteli

    Bu kitabın kitaplığıma katılma hikayesi de ilginç aslında... Bizim gazeteye zaman zaman yayınevlerinden tanıtım amaçlı kitaplar gelir. Herkes genellikle bu kitapların içinden en popüler yazarları ve kitapları seçip evine götürür. Kimsenin ilgisini çekmeyen ve ortada kalan kitaplar ise, benim 'kimsesizler çekmecesi' adını verdiğim çekmeceye kaldırılır. Geçen yıl o çekmeceye göz atarken almıştım bu kitabı, belki okurum diye... Meğerse bilmeden de olsa hayatımın en güzel kararlarından birini vermişim o gün:)

    Bu kitabın kendi sayfasına ayrı bir inceleme yazmayı planladığım için çok detaya girmeyeceğim. Kısaca ifade etmek gerekirse, bu kitap bir anlamda Anayurt Oteli'nin deşifresi diyebiliriz. Anayurt Oteli demirden bir kilitse işte bu kitap da o kilidin anahtarı...

    Bilgi Üniversitesi'nden Prof.Dr. Murat Belge ve öğrencileri gerçekten harika bir çalışmanın altına imza atmışlar. Aslında çok detaylı olan bu akademik çalışma, daha sonradan kısaltılıp düzenlenerek kitap haline getirilmiş. Kitap, Anayurt Oteli'ni neredeyse kelime kelime büyütecin altından geçirip, içindeki tüm simgeleri, bilinç akışını, neyin neye karşılık geldiğini, karakterlerin psikolojik tahlilini, kitabın siyaset ve toplum bağlantısını, gizleri, sırları ve hatta Yusuf Atılgan'ın dahi yazarken düşünmediği pek çok detayı 'derin okuma' yöntemiyle tek tek önümüze seriyor.

    Kitabın sonuna geldiğinizde 'Eğer Anayurt Oteli bu ise, o zaman benim okuduğum şey neydi' yorumunu yaparken buluyorsunuz kendinizi...

    İşte böylelikle, bu kitap sayesinde Anayurt Oteli hakkında edindiğim tüm bilgi ve izlenimlerimi unutup her şeye yeniden başladım.

    -------------------------------

    Yusuf Atılgan gerçekten çok özel bir yazar. Gerçek bir entelektüel... Siyaset, tarih, sosyoloji ve özellikle psikoloji alanlarında muazzam bir birikime sahip. Sıkı bir Freud takipçisi. Zaten kitapta adım adım Freud etkilerini görmek mümkün... Yazdığı eserlerde kelime kullanımı konusunda çok cömert bir yazar olduğu söylenemez. Size sadece kapıyı açıyor bu kitapta. Yolun tarifini kendiniz bulmak zorundasınız. Eğer bu zahmete katlanmam diyorsanız o zaman kitaptan negatif ayrılmanız çok olası. Ancak bu iki kitap gösterdi ki, kesinlikle bu zahmete katlanmaya değer!

    İncelemenin başından beri kitabın içeriğine çok fazla girmeyişimin nedeni sadece spoiler kaygısı değil, biraz da yaşadığım bu okuma tecrübesi aslında... Kitap hakkında yazılmış 167 sayfalık bir inceleme okuyup, ardından gelip de 'Anayurt Oteli'nde yazar aslında şunu demiş...' temalı cümleler kurmayı içime sindiremedim açıkçası:)

    Ancak günümüz Zebercet'lerine de söyleyecek iki çift lafım var tabii ki... :) Ama öncesinde, madem o kadar lafını ettik, birkaç cümle de filmden bahsedelim.

    1987 yapımı ve Ömer Kavur imzalı Anayurt Oteli filmini de bu hafta tekrar seyrettim... Film zamanında çok ses getirmiş olsa da, bana göre gerçekten çok başarısız bir uyarlama... Şöyle ki; kitap hakkında konuşurken dedim ya, bu kitabı olduğu haliyle yüzeysel bir şekilde okursanız, yani kendinizi 108 sayfa ile sınırlandırırsanız çok da keyif alamazsınız diye... Çünkü, kitaptaki her karakterin, her cümlenin, her kelimenin, her nesnenin çözümlenmeyi bekleyen ayrı bir alt metni var... Kitabı gerçek anlamda okumak için o derinliğe inmek zorundasınız. İşte filmin de başaramadığı şey tam olarak bu olmuş. Ömer Kavur, aslında 108 sayfayı filme uyarlamış. O nedenle film, kitapta anlatılan pek çok detayı atlamış ve ortaya birbirinden kopuk, anlamsız sahneler çıkmış. Belki de tek olumlu yanı, kitaptaki karakter ve mekanlara bir görüntü kazandırmak olmuş diyebiliriz.

    ---------------------------------

    Sona doğru yaklaşırken gelin biraz da günümüz Zebercet'lerinin dünyasına küçük bir pencere açalım... Geceli gündüzlü 10 günümü adadığım bu kitap bana günlük yaşantımız hakkında da yeni bakış açıları kazandırdı...

    Zebercet, pek çok insan gibi, bilinçaltında biriktirdiklerini günlük yaşam içerisinde harcayan sıradan bir insandı... Günün sonunda, bu bilinçaltı evreninin hem faili hem de maktûlü oldu... Tabii ki bozuk ruh sağlığı, onun zaafı ve aynı zamanda tetikçisiydi... Ancak şunu da kabul etmek lazım ki, bu ruh sağlığı dediğimiz şey, kışın soğuk havada bozulan birşey değil! Gece yatmadan önce bir Benical alarak kontrol altında tutulan bir şey hiç değil...

    Günümüzde henüz Zebercet seviyesine gelmeyen ama ruh sağlığı da kesinlikle fabrika ayarlarında olmayan binlerce insan var... Bu tespiti yaparken kendimizi de çok dışarıda tutmamamız gerekiyor aslında... Bilinçaltı evrenimiz biz farkında olmadan her gün sayısız duyuma maruz kalıyor. Bu duyumların, fay hatlarında oluşan birikimler gibi kendi içimizde nasıl bir birikim oluşturduğu ve bize ne zaman, nasıl bir oyun oynayacağını kestirmek kolay değil...

    Dışarıdan bakınca gözle görülen, elle tutulan bir hayat yaşıyoruz ama bu hayatın gözümüzle göremediğimiz, elimizle tutamadığımız soyut gerçeklikleri her gün üzerimizde daha fazla hasar meydana getiriyor.

    Zebercet'in karakterini, bilinç akışını, nispeten geçmişini ve karşılık bulamadığı beklentilerini az çok bildiğimiz için, onun kararları ve davranışları üzerinde bir neden-sonuç ilişkisi kurabiliyoruz.

    Oysa kendi dünyamızda ve kendi davranışlarımızda bu neden-sonuç ilişkisini rasyonel bir şekilde kurabilmek için ciddi bir çaba ve mesai harcamamız gerekiyor.

    Günümüzde bilinçaltı üzerine uygulanan baskı geçmişle kıyaslanamayacak kadar fazla... Instagram'da geçirdiğiniz her saat, seyrettiğiniz dizinin her bölümü, açıktan veya örtülü bir şekilde maruz kaldığınız reklamlar, alışveriş için çıkıp hiçbir şey almadan döndüğünüz sıradan bir AVM günü ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz pek çok etken, tıpkı beklenen büyük İstanbul depremi gibi her geçen gün zihninizdeki fay hattının biraz daha birikmesine, biraz daha gerilmesine neden oluyor.

    Sosyal medya hayatı, idealize edilmiş bir hayat... 24 saat tepeden tırnağa bakımlı güzel kadınlar, yakışıklı erkekler, lüks restoranlarda yenilen yemekler, sürekli konsere giden insanlar, yılın 12 ayı seyahat eden gezginler, bir giydiğini bir daha giymeyenler, tüm günü spor salonunda geçirecek kadar boş vakti olanlar, çocuklarının odalarını Disneyland'e çevirenler ve salonunun dört duvarını kitaplıkla donatıp kedili kupalarındaki kahve eşliğinde bütün gün kitap okuyup bunu gözümüzün içine sokanlar aslında gerçek bir hayatı temsil etmiyorlar... Sosyal medya sadece tekil parçaların seçilip yapıştırıldığı sanal bir kolaj... Acımasız bir bilinçaltı savaşındaki düşmanın ta kendisi!

    Yani Zebercet'i kendi içimizde yargılamadan önce onun bilinçaltı savaşını seyretmemiz ve önce onun bilinçaltı düşmanlarıyla yüzleşmemiz gerekiyor. Ancak bu şekilde kendi düşmanlarımızın da farkına varabiliriz.

    Dediğim gibi, ruh sağlığımız bizim değil, çevrenin kontrolü altında... Onu tekrar kendi kontrolümüz altına almak ve olabildiğince dış etkenlere karşı korumak için; bize çuvallar dolusu mutsuzluk taşıyan, zihnimizi tahrip eden, bizi vahşileştiren, vicdanımızı küçülten, yaşama sevincimizi emen, küçük mutlulukları bize unutturan, tatminsizleştiren, kendimiz başta olmak üzere herkesle kavgaya tutuşturan o kaynağı belirsiz 'arzu nesneleri'ni daha fazla vakit kaybetmeden hayatımızdan bertaraf etmek zorundayız...

    Eğer bunu başaramazsak, bu savaşı kaybeder ve nihayetinde kendimizi bilinçaltımızı tamamen ele geçiren düşmanın sinsi elleri arasında boğulurken buluruz...

    Kitabın en meşhur cümlelerinden birinde şöyle diyordu yazarımız;

    "Değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: Ölüm"

    Cevap mahiyetinde ben de şunu söylemek istiyorum o halde:

    "Değişmez bir kesinlik daha vardı insan için: Ölümden önce YAŞAM"

    Henüz elimizdeyken, lütfen onun farkına varalım ve lütfen ona hak ettiği değeri verelim... Bilinçaltımızın güzel şeyler duymaya ihtiyacı var:)))

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • İnsanoğlu, ağzından çıkan cümlelerin ve beyninden çıkan düşüncelerin, bütün evreni dolaşıp tekrar geri döndüğünü bilse eminim çok daha dikkatli olurdu.

    Albert Einstein
  • Ece Ayhan, Kınar Hanımın Denizleri ve Bakışsız Bir Kedi Kara'dan sonra Yeni Dergi'de yayımladığı şiirlerini Ortodoksluklar (1) adı altında topladı. Üç şiir kitabı çıkarmasına karşın Ece Ayhan hem okurlardan, hem de eleştirmenlerden gereken ilgiyi görmedi. Bunun nedenlerini, anlaşılması güç, değişik bir şiir yazmasında, daha doğrusu, anlaşılmak istememesinde, eleştirmenlerin ise oldukça yükseklerde gezen ozanı biraz aşağılara indirmek için, çok zor, üstelik kolayca yanılgılara düşülebilecek bir çalışmadan kaçınmalarında arayabiliriz.

    Şimdiye değin Ece Ayhan üstüne yazılan yazılarda daha çok onun şiir anlayışından söz edildi, okura bu yönden ipuçları verildi. Ama zaten karmaşık, ağır bir konu üstüne olan bu yazılar çoğunlukla ele aldıkları konudan da ağır oldukları için, genellikle şiir bilgisi pek fazla olmayan okurlara göre Ece Ayhan'ı büründüğü örtülerden çıkaracak, hattâ bunları aralayacak nitelikte olmadılar.

    Ece Ayhan'ı tamamen ortalığa çıkaracak, açıklayacak bir inceleme yapılabilir mi, bilmiyorum. Yalnız, hemen hemen bütün şiirlerinde rastlanan anlamlarını bilmediğimiz, bu bakımdan kimisini bir uyum, bir gizlilik, bir kendine özgülük sağlamak için kendisinin uydurduğunu sandığımız sözcüklerin anlamlarını verip, bunların uydurma olmadığını, çoğu zaman şiirlerin açıklanmasına yardım ettiklerini göstermekle onu anlamak yolunda bir parça daha ileri gidebiliriz.

    Ece Ayhan'ın şiirine 'hiçbir zaman özenle seçilmiş birtakım tuhaf, ilginç sözcükler, imgeler, görüntüler dizisi gözüyle bakmak doğru değil. «Çocukların yırları bir yana, hiçbir yır başıboş değildir. Tutumuna, ne yapmak istediğine gelince: ikinci cephe'yi açmak, us dışında da bir anlam olduğunu savunmak, yır kuralları konusunda anarşist davranmak, anlamsızlığın anlamına doğru gitmek, bu gerçeklikleri dil kurallarıyla sınırlayamadığı için dili aşmak, yeni özün sonucu olan yeni biçimi, yeni biçimin de zorunlu sonucu olan yeni özü getirmek diye özetleyebilirim,» (2) diyor Ece Ayhan İkinci Yeni ve kendi şiir anlayışıyla ilgili bir soruya cevap verirken — daha şiir serüveninin başında.

    Gizli bir bağ var görüntüleri arasında; hepsi bir bütüne bağlı, tek bir düşünceye, tek bir duyguya yönelik. Bu görüntüleri çizmek, sıralamak için, örneğin, şiirinin Bakışsız Bir Kedi Kara ile Ortodoksluklar'da bir düzyazı biçimini alan serbest düzenini, kendine özgü cümle kuruluşları, tamlamaları, sözcükleri gibi özel yöntemler izliyor. Anlaşılması, görülmesi güç bu görüntüleri çözümlemek bakımından sözcükleri incelemek yararlı olur kanısındayız. Hiç değilse sözcüklerin kurduğu göz korkutan engeli aşarak herkes kendi şiir duyarlığına göre Ece Ayhan'la karşı karşıya kalabilir.

    Yazımızı «sözlük» ve «açıklamalar» olmak üzere iki bölüme ayırdık. «Sözlük» bölümünde kullanılma, rastlanma oranlarına bakarak «bilinmediklerini» kabul ettiğimiz sözcükleri kitaplarda (Kınar Hanımın Denizleri, Bakışsız Bir Kedi Kara, Ortodoksluklar) geçiş sıralarına göre topladık. «Açıklamalar» bölümünde ise Ece Ayhan üstüne yapılacak başka incelemelere yardımcı olacağını umduğumuz sözlüğün nasıl değerlendirilebileceğini çeşitli açılardan göstermeye çalıştık.


    I. SÖZLÜK



    Kınar Hanımın Denizleri


    Digan: (argoda) ben.

    Pera: Beyoğlu.

    Cezayir menekşesi: Zakkumgillerden, rutubetli yerlerde yetişen, parlak, mavi renkli bir çiçek.

    Dikran Çuhacıyan: Türk melodilerini Avrupa tekniğiyle besteleyerek bizde ilk kez yerli operetler yazan değerli bir Ermeni sanatçı. «Leblebici Horhor Ağa», «Arif», «Köse Kâhya» gibi operetleriyle ün yapmıştır. (Bunlardan «Leblebici Horhor Ağa» ile «Köse Kâhya» dan da söz edilmektedir şiirlerde.)

    Neyyire Hanım, Neyyire Neyyir: (1903-1942). Tanınmış, değerli sahne sanatçılarımızdandır. Uzun yıllar Darülbedayi'de çalışmıştır. Muhsin Ertuğrul ile evliydi.

    Saffet Nezihi Şener: Ece Ayhan'ın Siyasal Bilgiler'de okuduğu yıllarda Tıp Fakültesinde okuyan bir genç. O zamanlar şiirler yayımlamış birkaç dergide. (Açıklamalar bölümünde bir şiirini tam olarak verdik.) Çok genç yaşta ölmüş.

    Zanzalak ağacı: 1. Bir ağaç türü. 2. Saffet Nezihi Şener'in bir şiirinin adı.

    Zincifre: Eskiden deri hastalıklarında kullanılan doğal, kırmızı civa sülfürü.

    Tuba: Romalılardan kalma bakırdan yapılmış bir nefesli saz.

    Teodor Kasap: (1835-1905) Abdülaziz ve II. Abdülhamit devirlerinin tanınmış gazetecilerinden. Kayserilidir. «Diyojen» adlı mizah gazetesini çıkarırdı.

    Perhiz: Hıristiyanlarda oruç.

    Kel Hasan: Tanınmış bir tiyatro oyuncusu. Süpürgesi ve tenekesiyle sahneye çıkarmış.

    Serkldoryan: Bir burjuva kulübü. Bu kulübün adıyla çıkarılan sigaralar.

    Kantocu Peruz: Zamanında çok ün yapmış bir kantocu. Radyoda da söylermiş. Çok şişman olduğundan tahtırevanla taşınırmış.

    Atonal: Yeni bir bestecilik çığırına göre ton ve makam temeline bağlı kalmadan yapılan beste. (Ece Ayhan şiir yayımlamaya yeni başladığı yıllarda şiirlerini atonal müzikle karşılaştıran incelemeler yapılmıştır.)

    Art Tatum: Amerikalı caz bestecisi ve piyanist. Kör ve zenci.

    Leon Blum: (1872-1950). Fransız yazar, siyaset adamı. 1936'da front populaire'i kurarak birçok partileri birleştirdi, başbakan oldu. (Şiirde 1936 yılından da söz edilmektedir.)

    Kanlı Nigâr: Çok güzel bir kadınmış. Güzelliğiyle bütün İstanbul'da ün yapmış. Gençlere düşkünmüş. Seviştikten sonra öldürtürmüş sevgililerini.

    Goygoycu: Dilenci. Cumhuriyet'in ilânından önce muharrem ayının ilk haftasında aşure yapmak vesilesiyle sırtlarında torbalarla bir makam tutturarak mahalle aralarında buğday, nohut, şeker, pirinç, vb. toplamak üzere dolaşan, çoğu kör, topal olmakla birlikte aralarında gözü açık olanlar da bulunan dilencilere denirmiş. İlâhiye benzeyen ve kendilerine özgü bir makamla bir tekerleme söylerlermiş. İçlerinden gür sesli biri, «Gökte melek, yerde her can ağlar,» dedikten sonra hepsi bir ağızdan «Hoy goygoy canım» diye makamı tamamlamak âdetinde oldukları için bunlara halk arasında «goygoycular» denirmiş.

    Okarina: Güney Amerika'da topraktan yapılan nefesli bir çalgı.

    Hoffmann, E.T.A.: (1776-1882). Alman edebiyatçısı. Çok realist bir dille garip öyküler yazmıştır. İnsanları, özellikle kentlerde yaşayanları büyük bir dikkatle incelemiştir. Müzikle de uğraşmış, bu konuda birçok yazılar yayımlamıştır.

    Deniz Kızı Eftalya: Zamanında çok ünlü, çok güzel bir şarkıcı kadın.

    Kula: Al ile kır arasında bir at rengi.



    Bakışsız Bir Kedi Kara


    İlenç: Beddua, lanet.

    Selenli: İlenç, alp, hınç gibi sözcüklerde rastlanan ve sesli değerinde olup kendinden sonra sessiz alabilen r, l, m, n, s, f gibi sessizlerin bu bakımdan ortak adı.

    Malta humması: Akdeniz kıyılarında görülen, keçi sütüyle insana geçen ateşli bir hastalık.

    Boliçe: Yahudi kadını.

    Epitafio: (İspanyolca) Mezar taşına, ölen için yazılan yazı.

    Angut: Kazdan büyük, tuğla renginde bir kuş. Çok garip bir hayvan. Masallarda ölü yiyen, mezar açan bir kuş olarak da adı geçer. Angut, argoda küfür olarak da kullanılır.

    Yalvaç: Kitap getiren peygamber, resul.

    Danyal Yalvaç: Milâttan 700 yıl önce yaşadığı söylenen bir İsrail peygamberidir. Rüya yorumlarıyla ün yapmıştır. Remil (Bakışsız Bir Kedi Kara'da, bu sözcük de kullanılmış) denilen falı ve rüya yorumlamasını onun bulduğu söylenir.

    Canfes: Parlak, ince, çoğu zaman iki renkli gibi görünen ipek kumaş.

    Mısrâyim: Eski İbrani metinlerinde Mısır'ın adı.

    Dimi: Verevine, sık dokunmuş, pamuklu bir bez. Döşeme yüzü ve perdeler için kullanılırdı.

    Simruğ: Kafdağı'nda yaşayan efsanevi bir kuş. Sözlüklerde «simurg» (otuz kus) olarak geçer.

    Ming: Çin ismi. Ece Ayhan'ın çocukluk yıllarında filmlerde de bu adda bir kötü adam varmış.

    Hamsin: Kuzey Afrika'da esen sıcak güney rüzgârı.

    Kargabüken: İkiçeneklilerden zehirli bir ağaç ve bunun meyvası. Bundan striknin elde edilir.

    Zakkum: Çok güzel çiçekleri olan zehirli bir bitki.

    Esrik:'Sarhoş, mest.

    Albastı: Lohusa hastalığı.

    İpeka: Güney Amerika'da yetişen kusturucu bir bitki.

    Remil: Bir fal türü, özellikle kum falı.

    Ağınmak: Yere yatıp debelenmek. (Hayvanlar için kullanılır).

    Kösnü: Erkek ve dişinin birbirlerine karşı duydukları istek; şehvet.



    Ortodoksluklar


    Ortodoks: Dinsel anlamda «doğru insan» demektir. Sertlik, gâvurluk, orostopolluk anlamlarına da gelebilir.


    I

    Sapkı: Bir görevin, özellikle fizyolojik bir görevin ters bir yön alması.

    Berbername: Osmanlılarda bu «name»lerde açık, ayıp şeyler anlatılırdı. Bunlara berbername, hamamname gibi isimler verilirdi. Aralarında padişahlar için yazılanları olduğu gibi halk için yazılmış olanları da vardır.

    Erselik: Hünsa, kendinde hem erkek, hem de kadın organları bulunan.

    Lavta: Uta benzer, gövdesi uttan küçük bir çalgı.
    Malta Yahudisi (Jew of Malta) : C. Marlowe'un birkitabı.


    II

    Madrigal: Konusu daha çok aşk olan kısa şiir. Sonnet'e benzer. Sözleri böyle şiirlerden alman şarkılar.

    Gesualdo da Venosa: Venosa, İtalya'da bir kent. .Gesualdo, Venosa prensiymiş. Karısını çılgınlar gibi seven bu prens çok da kıskanırmış. Kendisini başkasıyla aldattığını sanarak kadını zehirlemiş. Sonradan yaptığına çok pişman olmuş ve hayatının geri kalan yıllarını bu konuyla ilgili madrigaller yazarak geçirmiş.


    III

    Bürümcük: Ham ipekten dokunan ince bir bez. 
    Hamamname: bak. berbername (I).
    İğdiş: Hayaları burulmuş.


    IV

    Bindallı: Mor kadife üstüne sırmayla kabartma dal, yaprak ve çiçek işlemeli giysi. 

    Köse Kâhya: Dikran Çuhacıyan'ın bir operetininadı.


    V

    Kirmastorya: Sonradan Mustafakemalpaşa adını almış olan ilçeyi kuran kadın.

    Sodomita: (İspanyolca) ibnecik.

    Cihannüma: Her yanı seyredebilmek için bazı evlerin çatılarına yapılan küçük oda ya da taraça.

    Ut yeri: Vücudun gösterilmesi ayıp olan yeri.


    VI

    Varak: Yaprak yaldız.


    VII

    Barduğomeos: Ermiş bir Ermeni. Sağ eli bugüne dek kalmış ve kutsal sayılıyor. Birçok manastırlarda böyle sağ ellere rastlanıyor.

    Ruzukan: 1. At adı 2. Bir Ermeni kralının adı.


    VIII

    Vire: Durmadan, habire.


    IX

    Üzgü: Eziyet, cefa.

    Tını: Bir cismin titreşiminden çıkan ses. (Müzik terimi).

    Tablatura:. Müzikte (Batı müziğinde) bir nota çeşidi.


    XI

    Çaça: Genelevdeki kadınlara yardımcılık, aracılıkyapan kadın.

    Lonca: Aynı meslekten olanların kurduğu örgüt.

    Ziba: İstanbul'da, kapanmış çok ünlü bir genelev sokağının adı.


    XII

    Fınduktar: Ermeni tarihinin garip bir kişisi. Kızları esir alınır, hayatı hep onları aramakla geçer.

    Diyakos: Papaz çömezi, papaza âyinde yardım eden kimse.


    XIII

    Angut: bak. Bakışsız Bir Kedi Kara bölümü.
    Akneri-Vank manastırı: Kars-Bitlis yöresinde bir zamanlar Türkiye'de bulunan Ermenilerin merkezi olan bir manastır.

    Domra: Kafkaslarda rastlanan bir çalgı.

    Hult ağacı: Cennette bir ağaç. Doğu ülkelerinde masallarda adı çok geçer.

    Vardapet: Ortodokslarda dinsel aşamada bir mevki.


    XIV

    Cinaedi: Puşt, oğlan

    Tavşandudağı: Doğuştan yarık üst dudak.

    Sayrılık: Hastalık.

    Pericik: Kilit dili.

    Aleko: Bir tiyatro oyuncusu. Sahnede ölmüş.


    XV

    Panola: (İspanyolca) Bir çalgı. Türkçeye Yahudilerin getirdikleri sözcüklerden biri.

    Nite: Nasıl.

    Büküntü: 1. Düğüm. 2. Barsakta meydana gelen ağrı.

    Puhu kuşu: İri cins bir baykuş. Ruslar İsa'nın bir dilenci kılığında Rusya'dan geçeceğine inanıyorlar ve bunu bekliyorlar. Puhu kuşu kılığında şimdi şehirlerde dolaşıyor geceleri.


    XVI

    Karabitsi oyunu: Eski bir Bizans seyirlik oyunu. Bizim şenliknamelerde de adı geçiyor. 

    Pençik: Beşte bir anlamına gelir. Rumelide devşirilen oğlanlardan padişaha verilen beşte biri.

    Tar: Bir çalgı.

    Hamparsum: Osmanlılarda ilk notayı bulan, şarkıları notaya çeken müzisyen.

    Ayvazovski: (1817-1900). Ünlü bir Ermeni ressamıdır. Kırım'da doğmuş ve orada ölmüştür. Rusya'da saray ressamlığında bulunmuştur. Bizim müzelerimizde olduğu gibi, Avrupa müzelerinde de tabloları vardır. Özellikle deniz resimleriyle ün yapmıştır.

    Raspop: Rusya'da Ortodoksluktan atılan papazlara verilen ad.

    Porne: (Rumca) Orospu.


    XX

    Maydos: Şimdiki Eceabat.

    Vartuvaria: Gül bayramı, özel ad.
    Selluka: Ege bölgesinde yetişen bir çiçek. Bu bölgede özellikle iplere dizilip satılıyor.


    XXI

    Kimesne: «Kimse» sözcüğünün eski şeklidir.

    Karakoncolos: Karakoncolosların kovulması şeklinde oynanan bir oyun. Karakoncoloslar (karakandzali) ne olduğu belirsiz birtakım yaratıklardır. Türkler bunları karakoncolos olarak adlandırıyorlar ve bunların Noelden on ikinci geceye kadar kötü etkileri olduğuna, gittikleri evlerin bolluğunu, bereketini yok ettiklerine inanıyorlar.

    Kayağantaşı: Yaprak yaprak ayrılabildiği için evlerin damlarını örtmekte ve üzerine tebeşirle yazı yazılan taş tahta yapımında kullanılan yumuşak, mavimtırak bir taş, arduvaz.

    Manil: Eski bir oyun. Dominoya benzeyen, çok dikkat isteyen bir oyun. Oyunun başında da olsa en ufak bir yanlış yenilgiye sebep oluyor.

    Kiril: Bugün kullanılan Rus alfabesini bulan Ortodoks papaz; bu alfabeye «kiril alfabesi» adı verilmiş.


    XXII

    Novotni: İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul'da bir gazino.

    Lala: Gene İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul'da bir birahane.


    XXIII

    Levanten: Orta Doğuda uzunca kalıp, yerleşmiş ya da evlenerek soyu karışmış Avrupalı.
    Kokot: Aşifte.
    Anzorot: (Argoda) Rakı.
    Ötümlük: Sonorite.
    Zangoç: Kilise çanını çalan.


    XXIV

    Üç Horan Kilisesi: Beyoğlu'nda bir Ermeni kilisesi.

    Sorokust: Ayin.

    Karatodori Paşa: Osmanlı Devletinin bir paşası. Müzikle uğraşırmış.


    XXV

    Potrebnik: Rusların dinsel kitabı.


    XXVI

    Fakfon: Gümüş gibi görünen bir alaşım.

    Arkegon: Yosunlarla eğrelti otlarının dişilik organı.


    XXVII

    Ayapera: Pera, Beyoğlu'na verilen addır. Aya ise «aziz» anlamına gelir.

    Değimsiz: Değersiz (sözlükte). Değerli (şiirdeki anlamı).

    Dudu: Yaşlı Ermeni karısı.

    Eprimek: Dağılıp parçalanacak hale gelmek, dağılıp parçalanmak, inhilâl.

    Arda: İşaret olarak yere dikilen çubuk.

    Arkebüz: Omuzda taşınan, uzun bir tabanca. Çok eski zamanlarda kullanılmış olan bu silâha Fransızlar «el topu» da derler.



    II. AÇIKLAMALAR


    Şiirin sözcükleriyle ilgili olarak: «Yırın tilciğe dayanması demek, tilcikle 'kurulur' demek gibi yalınç bir anlama geliyorsa amenna (ötekiler tilcikle 'yazıyorlardı'), ama 'salt' tilcik olanakları bakımından bir anlam veriliyorsa, hayır. Tilcik 'salt' görüntü yakalamak için bir araçtır demek de, yırı, bugünkü yırı anlamamak, yırın kendisini, tilciğin 'değerini' bilmemektir,» (3) diyor Ece Ayhan. Şiirlerinde sözcükler çok önemli bir rol oynuyor, ama başta da belirttiğimiz gibi, bu sözcüklerin incelenmesi üstüne kurulan yazımızla her şeyi çözümleyeceğimizi sanmıyoruz.


    a.) Sözcüklerin üç kitaba dağılışı:

    Verdiğimiz küçük sözlüğe bir göz atacak olursak açıklanması gereken sözcüklerin en çok Ortodoksluklar bölümünde bulunduğunu görürüz. Bu nedenle Ortodoksluklar'daki şiirlerin öbürlerine bakımla daha kapalı olduğu, daha güç anlaşıldıkları gelebilir aklımıza. Ama aslında Ece Ayhan bu şiirlerde biraz açılmıştır, aydınlıklaşmıştır.

    Daha okumaya başlarken yapıtın adının, içeriğiyle ilgili çok açık bir ipucu verdiğini, içeriği özetlediğini görüyoruz: Ortodoksluklar: sertlikler, orostopolluklar. İçindeki şiirlerin başlık yerine numaralar taşımaları bunların — konusunu yapıtın adıyla öğrendiğimiz — büyük bir bütünün bölümleri olduğunu gösteriyor bize. Öbür iki yapıtın adları, Kınar Hanımın Denizleri ile Bakışsız Bir Kedi Kara, ilki anıları, geçmişteki olayları, ikincisiyse masalsı bir dünyayı aklımıza getiriyorsa da, içerikle ilgili böyle kesin, kolay anlaşılır bir ön açıklama yapmıyor; okur belirli bir şüphe, bir soru işaretiyle açıyor o kitapları.

    Ortodoksluklar'ı okumaya başlayınca Bakışsız Bir Kedi Kara'dan, özellikle Kınar Hanımın Denizleri'nden çok alışık olduğumuz tekil birinci şahsa göre çekimlenmiş yüklemlerin, tekil birinci şahıs iyelik zamiri eklerinin, kısacası «ben» in bu kitapta yok olduğunu farkediyoruz. Üçüncü şahısta bir anlatımla, sanki Ortodokslukları bir gözlemcinin dilinden dinliyoruz; gözlemlerini yapmış, belki kimi zaman aralarına karışmış, şimdi de bize anlatıyor çevresindeki bu Ortodokslukları. I ve VI numaralı şiirlerde «ben» kullanılmış, ama bu tümceler italik dizilerek ötekilerden ayrılmış.

    Kınar Hanımın Denizleri ile Bakışsız Bir Kedi Kara'da çoğunlukla kendinden söz eder, çocukluk, gençlik günlerine dalar, «karaduygululuğunu» yalnızlığını anlatır, yakınır; gözlemci bir niteliği yoktur bu şiirlerde.

    Örneğin, Bakışsız Bir Kedi Kara'da

    Ey serseriliğin denizleri! Ey ahtapotları atılmışlar kıyıya mutsuzluğun! Bir kraliçedir oğlum kanatlarını açmış. Örtünür canfes. Unutur gitgide yakılmış babası büyücü. Selanik'te geçirir kışı.
    (Kılıç)
    dizeleriyle oğlunun hem dişi, hem erkek olma durumundan usulca, örtülü bir şekilde söz ederken Ortodoksluklar'da bunu çekinmeden, «göğse yazdırılmış, kezlerce yinelenmiş» bir sözcükle açık seçik belirtmiş:
    Arık bir çocuğun yüreğindeki eğriliktir. Bileğinde doldurulmuş ve bütün bir atmaca taşıması. Çalışır toplamaya tüylerini. Yazdırır göğsüne zafranla. Yinelediği bir sözcük kezlerce: Erselik!
    (I, Ortodoksluklar)

    Buradaki «Erselik» örneğinin gösterdiği gibi küçük sözlüğümüzdeki «bilinmeyen» sözcüklere çok şey sığdırılmış, yüklenmiş. Ortodoksluklar'daki hemen her şiirde böyle birkaç tane «bilinmeyen» sözcük var ve çoğu zaman bir anahtar görevinde bunlar. Çok çeşitli kaynaklardan gelen bu sözcüklerin anlamlarını düşünüp onlara gerekli boyutları vererek imgeleri genişletebilir, etkilenilen kaynağa yaklaşır ve şiiri anlayabiliriz. Aşağıdaki öbür bölümlerde bu düşüncemizi açıklayacak, pekiştirecek örnekler göreceksiniz.


    b.) Sözcüklerin ilgili olduğu konular:

    Sözlük bölümünde verdiğimiz sözcüklerin şöyle bir ayrımını yapabiliriz: Müzikle, tiyatroyla uğraşmış, bugün artık yaşamayan kişiler — çoğu Rum, Ermeni bunların —; efsanelerde, masallarda rastlanan kuşlar, kişiler; falcılıkla, büyücülükle ilgili sözcükler; zehirli bitkiler; İbrani, Ermeni-Bizans tarihinden kişiler, yerler, sözcükler. Bu çok genel, kaba ayırımdan Ece Ayhan'ın hoşlandığı konuları görüyoruz. Renkli, çarpıcı görüntülerini çizdiği sözcüklerin kaynağını onun okuduğu kitaplarda bulabiliriz. Dünyasını kitaplar üzerine kurar ve şiirinin ham maddesini bunlardan devşirir. Çoğu zaman ham madde olarak aldığı bu sözcüklerin anlamını bilmek yetiyor bize. Ama bazan da bir ansiklopedinin çerçevesi dışında, ilgili oldukları konularda özel bir bilgi gerektiriyorlar. Arkebüz, arkegon, domra, tar, okarina, ipeka gibi sözcükleri kitap karıştırmadan bilmek, bulmak biraz güç. Yalnız bu söylediklerimizden Ece Ayhan'ın değişik, anlaşılmaz bir şiir yazmak için birtakım kitapların başına geçip ilginç sözcükler aradığı gibi yanlış bir anlam çıkarılmamalı. Şiiri bir sözcükler yığını diye görmek olurdu bu.


    c.) Sözcüklerin anlamları yardımıyla şiirlerin açıklanması:

    Yukarda «erselik» sözcüğünü örnek göstererek «bilinmeyen» sözcüklerin anlamlarını bulduktan sonra bunlara gerekli boyutları vererek çoğu zaman şiirleri açıklayabileceğimizi söyledik. Başka örnekler verelim şimdi:

    Seriyor zambaklarını kıskançlığın bir delikanlı. Yeraltı gömütlüğü açık.

    Bir madrigal söylüyor Gesualdo da Venosa'dan. Yazıklanmanın kamburu.

    Kunduz karnı bir kadına, beklenmedik bir çılgınlık daha giyindirildi.
    (II, Ortodoksluklar)

    Gesualdo da Venosa'nın karısını çok seven bir prens olduğunu, ama sevdiği kadar kıskandığını da, hiç yoktan kendisini başkasıyla aldattığını sanıp kadını zehirlettiğini ve sonradan yaptığına pişman olup madrigaller yazdığını bilirsek, yani kısaca, Gesualdo da Venosa'yı sözcüğün tarihsel boyutları içinde düşünürsek şiirde anlaşılmayan bir yan kalmıyor. Garip bir sevgi belirtisinin ve kıskançlığın Ece Ayhan'ı etkilediğini anlıyoruz. Gerçi Gesualdo da Venosa'nın kim olduğunu bilmeden de «kıskançlık» motifi seziliyor, ama o kadar, o da belki şiirde «kıskançlık» sözcüğü geçtiği için.

    Örtemiyor üzüntüsünü, fakfon kanatlarıyla bir kokona, arkegon bozuğu. Bulanık çekimler.

    Ayrılırken esrikti, elinde potin ayağında şemsiye. İki parmakla istavroz çıkarmak bilir.
    (XXVI, Ortodoksluklar)

    Burada da fakfon ve arkegon sözcüklerinin anlamını bilmeden pek ileri gidemeyiz. «Gümüşe benzeyen bir alaşım» ve «yosunların, eğrelti otlarının dişilik organı» anlamlarına gelen fakfon ve arkegon sözcüklerini bilmediği için de kimseyi kınayamayız, ayıplayamayız. Bunların anlamlarını öğrenince şiir tamamen açıklanıyor. Arkegon ve fakfon'un ne olduğunu bilmeden «bulanık çekimler», «ayrılırken», «elinde potin ayağında şemsiye» sözcükleri yardımıyla bir şeyler seziyor, bir kokonanın konuşmasını andıran arkegon ve fakfon'da «on»ların yinelenmesiyle yaratılan dış güzellikle, uyumla avunuyoruz.

    Kınar Hanımın Denizleri ile Bakışsız Bir Kedi Kara'da da sözcüklerin yardımı oluyor gene, ama çoğunlukla anahtar niteliğinde değiller. Öyle şiirler var ki içindeki sözcüklerin hepsinin anlamlarını bilmemize karşın gene de anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu iki kitapta genellikle etkilerin geldiği kaynaklar farklı. Ortodoksluklar'da çoğunlukla «bilinmeyen» sözcükler halinde ortaya çıkan etkiler, çağrışımlar, bunlarda «bilinen» sözcükler halinde ortaya çıkıyor, imgeleri kuruyor. «Bilinmeyen» sözcükleri açıklamakla, onları izleyerek etkilerin, çağrışımların kaynağına yaklaşabilirken bu yapıtlarda böyle yol gösterecek yardımcılar yok.

    Aşağıdaki örneklerde kaynağı ve etkinin dışsallaşmasını göstererek bu düşüncemizi açıklayalım.

    Ece Ayhan'ın özellikle ilk kitabında, sonraları gittikçe seyrekleşerek Ortodoksluklar'da yok olan, «abla» ve «ablanın intiharı» motiflerine çok rastlanır. Bunları sözlükte kısaca sözünü ettiğimiz genç ozan Saffet N. Şener'in aşağıda tam olarak verdiğimiz şu şiirine bağlayabiliriz:

    Ablamın Ölümü
    Bir kova devrildi taşlığa
    Sular serin serin akıverdi.
    Sıkıldı bu taraflardan
    Karanlığa çevirdi yüzünü
    Garipçe bakıverdi. (4)

    Şiirlerin tamamı çok yer kaplayacağından sadece «abla» sözcüğünün geçtiği dizeleri veriyoruz. (Örnekler çoğaltılabilir.)

    Uzamış masallardan güzleri
    bir halı sermek taşlığa ablamın
    biraz konuşmak istemek sonra çekip gitmek.
    (Kanlı Nigâr.)

    intihar karası bir faytona binmiş geçerken ablam.
    (Fayton.)

    Benim hiç çin'de bir ablam olmamış korkunç hû.
    (Put, Zanzalak Ağacı, Saffet N. Şener, Zincifre, Ölüm.)

    nereye gitsem gelip beni buluyor
    çıkmaz bir sokakta ablam.
    (İbraniceden Çizmek.)

    Saffet N. Şener'in ince duyarlığı çevresinde dolaşan bu etkilenmenin ne denli değişik biçimlerde ortaya çıktığını görüyorsunuz. Ece Ayhan'ın şiiri bir ozanın etkilenebileceği kaynakların çeşitliliğini, değişikliğini göstermesi bakımından çok ilginç.

    Şimdi de Metin And'ın Bizans Tiyatrosu (5) adlı kitabından aldığımız şu bölüme bakalım:

    «Doğudaki inanca göre pantomimus ve mimus oyuncuları her türlü cinsel sapıklığa yatkın kişilerdi. Arnobius oyuncuları doğrudan doğruya cinaedi (oğlan, puşt) diye nitelendirir. Mima'ların hepsi de Theodora gibi utanmaz değilse de herhangi birinin tam namuslu bir hayat sürdüğü ileri sürülemez. Mimalar çok defa porne (fahişe) olarak nitelendirilir.»

    Gene aynı kitapta kiliseyle çatışma halinde olan tiyatroyu, bu cinaedileri, porneleri, kilisenin sonunda içine aldığını, çatışmayı hallettiğini öğreniyoruz.

    Bu bölümde görülen cinaedi ve porne sözcüklerinin geçtiği şiirlere bakalım.

    Kendini doğuruyordu bir cinaedi. Dimdoğru. Borçludur bir sayrılığa tavşandudağını.

    İndirdi periciğini kilidin. Dörtkaşlı Aleko. İğneardı mıydı başındaki ışkırlak?
    (XIV, Ortodoksluklar)


    Miydi? Bir levanten miydi? kokot'un yeğeni. Türiyor sözcükler anzarot'tan. Bir klarnitacının divan'ına giderdi.

    Vardı ötümlüğü ne güzel bir ses, her yortunun kilisesinde. Kuyu yüzüne çıkıveriyor zurnalarla da buluşup görüşmek.
    Bir zangoç, unutamadığı bir cinaedi'yi yeniden kurarken, bir gravür kazıyacaktır, tortudan. Şiir elinden tutuyor.
    (XXIII, Ortodoksluklar)


    Yüzükuylu çevrilirse, sırtında daha büyük bir yara görülür. Raspop kafasıyla porne türevleri.
    (XVII, Ortodoksluklar)


    Ancak cinaedi'yi, porne'yi tarihsel boyutları içinde düşünerek yukarıdaki şiirlere bir anlam verebiliyoruz. Cinaedi'lerle porne'lerin kilisede yaşamaları, kilisedeki yaşantıları ve bu durumun, bu zıtlığın yaptığı çağrışımları duyuyoruz yukarıdaki dizelerde.

    Ece Ayhan
  • ...] Diogenes bu durumda da her zamanki gibi davranıyordu; insanların onu övmesi ya da kınaması önemli değildi; kendisini görmeye geldikleri zaman zenginlerle ve ünlülerle de, bir komutanla ya da bir hükümdarla da, ama önemsiz kişilerle, yoksullarla da konuşuyordu. [8] Bu insanlar kimi zaman saçmalayınca onları dikkate almıyor, ama gösteriş yapmak, zenginliklerinden, soylarından ya da nüfuzlarından dolayı gururlanmak istedikleri zaman aman vermeden üstlerine gidiyor ve ağızlarının payını veriyordu. Bazıları onu, insanların en bilgesi diye takdir ediyor ve övüyordu, bazıları da onun deli olduğunu söylüyordu, başkaları ise onu dilenci, değersiz biri diye hor görüyordu; bazıları ona sövüyordu; [9] aralarında, bir köpeğe atar gibi, önüne kemik atarak hakaret etmeye çalışanlar da bulunuyordu, bazıları yaklaşıp harmanisini çekiştiriyordu; ona katlanamayan ve öfke duyan çok insan vardı. Penelope’nin taliplerinin Odysseus’la alay etmesi gibi, onu da alaya alıyorlardı. O da insanların küstahlığına, taşkınlığına -ancak birkaç gün için- katlanmak zorunda kalıyordu. Ve Diogenes her bakımdan ona (Odysseus’a – Çev. n.) benziyordu, zira aslında o, bir dilenci gibi yırtık pırtık giysiler içinde olsa da, bir kraldı, bir efendiydi; zevk ve sefa içinde yaşayan, kendisinin kim olduğunu bilmeyen kölelerle ve uşaklarla da vakit geçiriyordu, ve sarhoş olan, budalalıklarından ve bilgisizliklerinden dolayı aklını kaybeden insanlara sabırla katlanıyordu.
    [10] İsthmos oyunlarını düzenleyenler, yöneticiler ve sorumlular genel olarak(15) utanç içindeydiler ve onun yanına yaklaşmaya çekiniyorlardı; hepsi önünden sessizce geçiyor ve ona sadece kötü kötü bakıyorlardı. Ancak o ileri gidip başına çam dalından bir çelenk takınca, Korinthoslular kendisine uşaklar vasıtasıyla, çelengi çıkarmasını ve yasak şeyler yapmaması gerektiğini bildirdi. [11] Bunun üzerine o, çelenk takmayı niçin ötekilere değil de kendisine yasakladıklarını sordu. Aralarından biri, “çünkü sen hiçbir yarışmada galip gelmedin, Diogenes” diye cevap verdi. – “Tam tersine” diye karşılık verdi, “hem de birçok zorlu rakibi yendim, şimdi şurada güreşen, disk atan, yarışan köleleri değil, [12] mücadele etmesi her bakımdan daha zor olan rakipleri: Yoksulluk, sürgün, şöhretsizlik, ayrıca öfke, acı, açgözlülük ve hayvanların en zapt edilemeyeni, hem sinsi hem de korkak olan haz. Onunla mücadele etme, onu ruh gücüyle yenerek alt etme hakkını hiçbir Grek, hiçbir yabancı kendinde göremez, benden başka hepsi -Persler, Medler, Suriyeliler, Makedonyalılar, Atinalılar, Spartalılar- bu savaşta yenilir ve başarısız kalır. [13] Şimdi benim bu çelengi hak ettiğime inanmıyor musunuz, yoksa onu benden almak ve en çok et yiyen birine mi vermek istiyorsunuz? Bunu, sizi gönderenlere bildirin ve kendilerinin yasak şeyler yaptığını söyleyin: Onlar hiçbir yarışmada galip gelmeden çelenk takıp dolaşıyorlar. İsthmos oyunlarını, başıma kendim çelenk takarak, görkemli hale getirdiğimi de söyleyin; bunun, insanlar değil, keçiler uğruna mücadele edilmesi gereken bir ödül olduğunu söylemeyi de unutmayın.”
    [14] Daha sonra atletlerden birinin yarış alanını terk ettiğini gördü, etrafını insanlar kuşatmıştı, onu yerde yürütmeyip omuzlarında taşıyorlardı, tezahürat yaparak kalabalığın peşinden gidenler vardı, bazıları sevinçle havaya sıçrıyor ve ellerini göğe uzatıyordu, bazıları da ona çiçekten hevenkler ve şeritler atıyordu. Atlet nihayet yanına yaklaşınca Diogenes, ona çevresindeki bu curcunanın ne anlama geldiğini ve ne olduğunu sordu. Beriki, “erkekler iki yüz metre yarışını kazandım,” dedi. Diogenes, “peki bunun anlamı ne?” diye sordu, “rakiplerinden daha hızlı koşarak biraz daha akıllı olmadın, eskisine göre daha ölçülü ve daha az korkak da olmadın; ileride acıya daha az duyarlı olmayacaksın, daha az iddialı, daha az tasasız yaşamayacaksın.” [16] “Elbette değil, ama ben Greklerin en hızlısıyım.” – “Evet ama bir tavşandan ya da bir geyikten daha hızlı değil, ve bu hayvanlar bu kadar hızlı olmalarına karşın, bütün hayvanların en ürkeği ve en korkağıdır. Onlar insanlardan, köpeklerden, kartallardan korkarlar ve acınacak bir ömür sürerler. Çabukluğun bir korkaklık belirtisi olduğunu bilmiyor musun? Ne rastlantıdır ki, özellikle en hızlı hayvanlar aynı zamanda en korkakları oluyor.
    [17] Birçoğundan daha yavaş olan ve kötüleri, koşarak yakalayamayan Herakles ise bu yüzden önünden kaçanlara karşı kullanmak için ok ve yay taşıyordu.” – “Evet ama ozanın dediği gibi, Achilleus hem hızlı hem de çok cesurdu.” – “Achilleus’un hızlı olduğunu nereden biliyorsun? Bütün gün peşinden koşmasına karşın Hektor’a yetişememişti.(18) En değersiz hayvana bile yenildiğin bir konuda çalım satmaya utanmıyor musun? Sanırım sen bir tilkiye bile yetişemezsin. Aradaki fark ne kadardı?” – “çok azdı Diogenes, ama galibiyetimin en güzel yanı da buydu.” – “Öyle mi, demek ki sadece bir adım farkla talih senden yana oldu?” – “Evet, ama yarış alanı birinci sınıf koşucularla doluydu.” – “Tepeli tarla kuşları iki yüz metrelik bir mesafeyi ne kadar çabuk kateder?” – “Ama onların kanatları var!” – [19] “Bu durumda en iyi şey hızlı olmaksa, tepeli bir tarla kuşu olmak insan olmaktan çok daha iyi olurdu. O zaman mitte anlatıldığı gibi, başlangıçta insan olan, sonra kuşa dönüştürülen bülbüle ve hüthüt kuşuna üzülmeye ihtiyaç kalmazdı.” – “Ancak bir insan olarak ben, insanların en hızlısıyım.” – “Nasıl? Karıncalarda da birinin ötekilerden daha hızlı olduğunu kabul etmememiz mi gerekiyor? Ama bu yüzden onlara hayranlık duyuluyor mu? Bir kimsenin karıncaya, hızlı olduğu için hayranlık duyması sana gülünç gelmez miydi? [20] Bütün koşucular kötürüm olsaydı, bir kötürüm olarak kötürümleri yenmiş olmaktan gurur duyar mıydın?
  • Ya Nietzsche'nin özgürlüğü! Onun yaşadığı gibi yaşamak nasıl bir şey olurdu ? Ev yok bark yok, zorunluluk yok, ödemesi gereken maaşlar, yetiştirmesi gereken çocuklar yok, programı yok, toplumda bir yeri, bir rolü yok.
  • 286 syf.
    https://www.youtube.com/watch?v=rzVhLQTukAs
    “İçsem de bir kadeh hayat iksirinden,
    Zamansız ayrıldım, bilinsin Fikriye’den.
    Bıkmadım ki doyayım o narin ellerinden,
    Ümmid-i aşkım saracak seni, cefakâr teninden.”

    Fikriye; duygusal, iyi yürekli, cesur bir Türk kadını. Hayatını tam manası ile sevdiği adama adamış bir âşık. Paşası (M. Kemal) için yapamayacağı tek bir fedakarlık dahi yok. Canını da buna dahil. Mustafa Kemal’i karşılık beklemeden, yürekten ve sadece “o” olduğu için seven annesinden sonraki tek kadın…
    Latife; Aşkın diğer kadını Latife, M. Kemal’in söylediği gibi onu mevkii için seven, kıskanç ve kaprisli bir kadın.
    Keşkelerimiz olmasın isteriz, ama hayat hep eksikleriyle gelir. Hep yarım kalır hayata dair yaşanılacaklar. Ülkenin yangın yerine dönmesi, dört bir tarafın düşman postallarının altında eziliyor olması müsaade etmedi belki yaşanılacak güzelliklere…
    Yunanlıların İzmir’ den giderlerken çıkarmış oldukları yangının kıvılcımları Latife'nin yüreğinde aşk ateşini alevlendirirken, garip Fikriye’ nin yüreğini ise ayrılık ateşiyle kavurmuştu. Kaybedilen anne, baba ve kardeş acılarının dindirildiği ve huzurun limanı olan Paşa’ sının yüreğinden, Latife fırtınası alıp savurup atacaktı. Oysa neler yapmazdı ki Paşa’ sı için… Bir kuş yüreği gibi pır, pır atan gururlu ve asil yürek kaldıramamıştı ayrılık acısını. Hastalanmıştı kan tükürüyordu ama Paşa'sından ayrılmamak adına saklıyordu hastalığını. Sanatoryuma yatırılması yönünde karar alınmıştı ve Almanya’ ya gidecekti. Oysa onun en çok yüreği acıyor ve ağrıyordu, Paşasından ayrı kalacak ve gurbette olacaktı çünkü. Sanatoryumlar yürek acılarını dindirip iyileştirebiliyorlar mıydı acaba?
    Almanya’ da belki bir cerrah tarafından değil ama bir gazete haberi ile alacaktı neşter yarasını kalbine, tükürdüğü kanlar ciğerlerinden değil kanayan yüreğinden geliyordu garip Fikriye’ nin. Dindirilmesi gerekiyordu bu acıların, lakin ne bir doktor, ne de bir ilaç çare olurdu artık, Paşa’ sı için atan kalbi vücudunun her hücresine, her dokusuna ezberletmiş ve öğretmişti büyük aşkını. Gururlu ve çok seven yüreği kaldıramıyordu artık ve tek bir çare kalıyordu ne yazık ki….
    Sorsalar ömrünü iki yıl derdi kesinlikle çünkü o iki yılda çok sevdiği Paşa'sıyla beraberdi.
    Ah Fikriye Ahhh… Nasıl bir hayat yaşadın böyle acı ve burukluklarla dolu! Bizlere miras kaldı acın ve hüznün…
    Gizli sevdin, gizli büyüttün, gizli çektin acılarını. Elbette ebedi istirahatgahın da gizli olacaktı…
    Garip geldin, garip gittin vesselam…
  • 1983'te Kalp ameliyatı sırasında aldığı bir kan nedeniyle Aids'ten ölen efsanevi Wimbledon oyuncusu Arthur Ashe 'ye taraftarlardan birisi ölmeden önce bir soru sorar;

    Tanrı neden böyle kötü bir hastalık için seni seçti?

    Arthur, buna şöyle cevap verdi.

    50 milyon çocuk tenis oynamaya başladı,
    5 milyonu tenis oynamayı öğrendi,
    500 bin'i profesyonel tenis oynamayı öğrendi,
    50 bin'i devreye girdi,
    5 bin'i Grand Slam'e ulaştı,
    50'si Wimbledon'a katıldı,
    4'ü yarı finallere kaldı,
    2'si finale yükseldi...

    ...ve ben kupayı elime aldığımda Tanrı'ya hiç sormadım,

    ''Neden ben ?''

    Şimdi acı çektiğim için bunu Tanrıya nasıl sorabilirim?

    Neden ben?

    Bazen hayatınızdan memnun değilsiniz, bu dünyadaki birçok insan sizin yaşadığınız hayatı yaşayabilmeyi istiyor.

    Bir çiftlikte yaşayan bir çocuk uçakları hayal eder. Ancak, uçaktaki bir pilot, çiftlik evini ve eve dönme hayallerini kuruyordur.

    Hayat işte!

    Keyfinize bakın ... Zenginlik mutluluğun sırrı olsaydı, zenginler sokaklarda sürekli dans ediyor olurdu.

    Ancak sadece çocuklar bunu yapıyor.

    Güzellik ve şöhret ideal ilişkiler getirseydi şayet, ünlülerin mükemmel evlilikleri olurdu.

    Yaşayın, mutlu olun! Alçak gönüllülükle yürümek ve gerçekten sevmek!