• Ah Zeze...
    Okuduğum zaman beni alt üst eden bir kitap olmuştu. Beni ruhumun öyle derinlerinden etkiledi ki tahmin bile edemezsiniz. Bana aslında nasıl yetişkin olunur, nasıl olgunlaşır, nasıl her şeyin üstesinden gelinir onu öğretti. Zeze aklıma geldiği anda gerçekten içimde bir kıpırtı oluyor. Sanki içimden biriymiş gibi...
  • 447 syf.
    ·Beğendi
    Kitaptaki bakış açısına son derece katılmama rağmen kitabı ciddi derecede dağınık ve yer yer eksik buldum. Yani aslında alanında mükemmel bir kitap olabilecekmiş ama Aidin Salih kitabı tamamlayamamış gibi. Tam hoca ders anlatırken birden kapı açılmış içeriye birisi dalmış ve konu pat diye orada kalmış gibi. Hatta hoca asıl söyleyeceği şeyi söyleyememiş gibi. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın öğrencileri tarafından yazılan ders notları vardır basılmıştır okursunuz okursunuz da bir tat vermez. Vermesi için önce Tanpınar hakkında yazılmış tüm kitap ve makaleleri okumanız sonra Tanpınar'ın kendi yazdığı her şeyi okumanız en son öğrencilerinin tuttuğu ders notlarını okumanız gerekir. Aynı şey bu kitapta var. Ben Aidin Salih'in internette bulduğum konferans kayıtlarından daha çok faydalandığımı söylemeliyim. Kitap dağınık ve eksik. Bir kitap eskiziymiş, wordde kayıtlı başlıklar varmış, bunlar tamamlanacakmış, tamamlananadan yazar ölmüş ama bu eskiz basılmış gibi. Ya da yazarla bir röportaj yapılmış, her konuya yüzeysel olarak değinilmiş ama etraflıca anlatılmamış gibi. Bölümlerde giriş-gelişme-sonuç yok. Bir iddia ortaya atılıyor, bu iddianın dayanağı, nedeni, nasılı, en mühimi çözümü yok. İlginç bakış açıları var, nedeni anlatılmamış. Hatta neden anlatılmadığıyla alakalı da şöyle not düşülmüş, bunun büyük hikmetleri vardır fakat biz manevi kısmını anlatmadık. Eğer benim gibi yüksek lisans teziyle uğraşan, bilimsel makaleler okuyan ve her iddianın nedenini merak eden, her bakış açısına elbette mümkün ama niçin diyen biriyseniz, bu kitap sizi sinir eder. O nedenle Aidin Salih'in konferanslarını izlemenizi ve öğrencileri tarafından verilen ücretsiz eğitimlere katılmanızı öneririm. Ben öyle yaptım. Üsküdar'da bir dernek var orada zaman zaman ücretsiz katılabiliyorsunuz. Bu anlattıklarımı küçük bir örnekle açıklayayım: uykuda dişleri gıcırdayan yetişkinler sara hastalığına yakalanma riski taşır diye bir cümle var. Konu burada kapanmış saunaya geçilmiş. Uykuda dişleri gıcırdayan yetişkinler stres seviyeleri yüksek olduğu için mi saraya yatkınlık kazanıyor? Stres seviyesini azaltmak için akupunktur yaptırmak sara'yı önler mi? Yatkınlığın sebebi genetik, ortodontik, psikolojik ise sonuç aynı mıdır? En önemlisi uykuda dişleri gıcırdayan bir yetişkin ne yapmalı da sara olmamalıdır? Madem böyle bir yatkınlık var nasıl bir önlem almalıyız? Sorun ve tespit ortaya atıldı, (neye dayanarak ortaya atıldığı zaten belli değil orayı geçiyorum) peki çözüm niye sunulmuyor? Madem çözüm üretmeyecekti bu kitap neden şifadan bahsediyordu? Konu değişti ve saunaya gitmek uykuyu azaltır dendi. Ben sinir oldum. Benim gibi olanlar için de bir uyarı bâbında yorum yazmak istedim. Bunun haricinde kitapta yarım kalmış bunun cevabı niye yok dediğim konuları Aidin Salih'in bazı söyleşi ve televizyon programlarında bulduğumu belirteyim. Yani yaşam yahut beslenme şeklinizi değiştirmek istiyorsanız kitabı inceledikten sonra internet verilerini tamamen gözden geçirmek, sonrasında derneğe giderek takıldığınız konuları yazarın öğrencilerine sormak denenmiş, verim alınmış bir çözümdür. Tavsiye olunur. Ama kitabın bir marifetnâme tarzında tasnif edilmiş, derli toplu bir kitap olmadığını bilerek almanız önemlidir. Ben eğer kitabı satın almamış olsaydım bir kütüphaneye gider, gerekli yerleri -ki temel mesele çok az sayfada anlatılıyor- fotokopi çektirir, eğer isam gibi bir kütüphane ise 3-4 liraya asıl lazım olan kısmını fotokopi olarak alır, tamamını kütüphanede zaten muhakkak okur, akabinde internet kayıtları ve öğrencilerinin eğitimleri faslına geçerdim. Bu gibi şeyler siz vatandaşın en doğal hakkıdır. Türkiye'de basılan her kitaptan 6sı milli kütüphane, Beyazıt devlet kütüphanesi gibi kurumlara zorunlu olarak gönderilir. Vatandaş faydalansın diye. Kitap kallâvi bir kitapsa, kitap gibi kitapsa inceler iyiymiş abi der para biriktirir satın alır evinizde temel başvuru kılavuzu olarak bulundurursunuz. Kitap özü 2-3 liraya fotokopi olarak alınabilecek bir kitapsa tamamını kütüphanede okur, gerekli kısmı fotokopi olarak vatandaşlık hakkınızı kullanır alırsınız. Bazı kütüphanelerde fotokopi pahalı oluyor. O zaman vaktiniz varsa gerekli bilgileri yazarsınız. Bdk gibi yerlerde tarama makinası ile gelip kitabın gerekli gördüğü yerlerini taratıp bir saat sonra kalkıp giden insanlar oluyor. Fotoğraf çekmenin serbest olduğu kütüphaneler var. İsam gibi kütüphanelerde zaten fotokopi çok ucuz fakat tabi bir kitabın 3te birinden fazlasını çektirmek yasal ve mümkün değildir. Atatürk kitaplığında tamamını çektirdiğim pek çok kitap mevcuttur. Bunun haricinde bu tarz kitaplar genelde her duyarlı annenin evinde bulunduğundan konu komşuya sorup ödünç alıp okunabilir. Bdk, milli k, ya da Atatürk kitaplığı gibi bir yerden incelemeden satın almamanız gereken bir kitap. Bunun dışında çevremdeki herkese ödünç verip okuttuğum bir kitap. 3 yıldır yaşama tarzımı içerisindeki bilgilere paralel tuttuğum bir kitap. Bu anlamda 3 yıldır herhangi bir kimyasal ilaç kullanmama gerek kalmadan bütün hastalıklarımdan kurtuldum. Bu biraz şöyle; Ömer Aktaş, İbrahim Saraçoğlu, Ender Saraç gibi hekimlerin her dediğini muhakkak yaparım ama kitapları yıllardır kitaplığımda öyle yatar. Bir işe yaramaz çünkü adam zaten çok güzel anlatıyor. Dinliyor yapıyorsun. Sistem oturuyor. Kitabı açıp bakmazsın. Karen Hill açar izlersin daha verimli olur. Çünkü derli topludur, çünkü bilimsel kaynak verir, çünkü ikna eder, çünkü sistemi öğretir. Ben alınıp 8 sene kitaplıkta sadece tozu alınırken temas edilen kitaplara karşıyım. Git kütüphaneye, oku, çalış, defterine temel mantaliteyi özetle çıkar, hayata geçir. Bitti.
  • Nasıl yetişkin olunur sorusunu Google da ararsanız çoğunlukla iş görüşmeleri, maddi durumunuzu idare etmek, kendinize bakmak ve boktan biri olmamak hakkında şeyler bulursunuz. Bunlar önemlidir ve bir yetişkinden beklenen şeylerdir. Ama bence bunlar sizi bir yetişkin yapmaz sadece bir çocuk olmanıza engel olurlar ve bu da aynı şey değildir. Çoğu insanın bunları yapmasının nedeni kural ve pazarlık temelli olmalarıdır. Yüzeysel bir sonuca ulaşmanın yollarıdır. İyi bir şeye sahip olmak için iş görüşmesine hazırlanırsınız, evinizi temiz tutmayı öğrenirsiniz. Çünkü bunun insanların sizin hakkınızda ne düşündükleriyle doğrudan ilgisi vardır. Maddi durumunuzu idare edersiniz çünkü bunu yapmazsanız yolda bir yerde canınıza okunacaktır. Kurallarla ve sosyal düzenle pazarlık yapmak bu dünya da iyi işleyen bireyler olmanızı sağlar. Zamanla hayatta ki en önemli şeylerin pazarlık yoluyla kazanılmayacağını öğreniriz. Babanızla sevgisi, arkadaşlarınızla yoldaşlıkları patronunuzla size olan saygısı hakkında pazarlık yapamazsınız. İnsanlarla sevgi ve saygı pazarlığı yapmak kendinizi boktan hissetmenize neden olur. Tüm projenin altına mayın döşer. Birinin size saygı duyması için köşeye sıkıştırırsanız. Size asla saygı duymayacaktır. Birini size güvenmeye ikna ederseniz aslında size asla gerçekten güvenmeyecektir. Hayatta en kıymetli ve önemli şeyler tanımı gereği pazarlığa yatkın değildir. Ve onların pazarlığını yapmayı denemek onları yok eder. Mutluluk için işbirliği yapamazsınız, bu olanaksızdır. Ama insanlar genellikle bunu yapmayı denerler. Özellikle kişisel gelişim tavsiyeleri aradıklarında aslında şunu söylerler; bana oynamam gereken oyun kurallarını söyle ve bende ona göre hareket edeyim. Aslında onların mutlu olmalarına engel olan şeyin mutluluğun kuralları olduğunu fark etmezler. Hayatta pazarlık ve kurallarla ilerleyenler maddi dünya da ilerleme kaydedebilirler ama duygusal dünyalarında sakat ve yalnız kalırlar. Bunun nedeni pazarlık değerlerinin yarattığı ilişkilerinin manipülasyon üzerine inşa edilmesidir. Yetişkinlik bazen soyut bir prensibin sadece kendisi ve sizin için iyi olduğunu fark etmektir. Bugün size ve başkalarına acı verse de DÜRÜST olmak yine de yapılacak en doğru şeydir. Yetişkin dünya da çocuğun hazzından ya da acısından daha fazla şey olduğunu keşfeder. Erginlik sürekli onay, doğrulanma ve tatmin duygusundan daha fazlası vardır. Demek ki bi yetişkin olmak doğru olanı sadece doğru olduğu için yapma becerisini geliştirmektir.
  • Yetişkin dünyasında karşılıklı etkileşim halinde olan erkek ve kadınları -işte, ilişkiler ve evlilikte, ama doğruya doğru, esas olarak barlarda- izlemeye başlayınca, Tanrıça Greer de dahil birçok insanın inandığı gibi, erkeklerin kadmlardan gizliden gizliye nefret ettiğine inanmaz oldum. Erkeklerin kadınlardan nefret ettiğine, çünkü penis ve testosteronla ilgili bir şeyin vajina ve östrojene savaş açmak istediğine inanmamaya başladım.
    Hayır. Zamanımın yarışım sarhoş geçirsem ve genellikle teknik olarak kör sayılmamı gerektirecek kadar gözkalemi çeksem de durumu hiç de erkek kadma karşı olarak görmüyorum. Bunun yerine benim gördüğüm kazanan kaybedene karşı durumu.
    Cinsiyetçilik büyük ölçüde bizi, kaybedenler olarak görmeye alışmış erkeklerden kaynaklanır. İşte, sorun bu. Kötü bir konumdayız. Erkekler, bizleri İkinciler ya da baştan diskalifiye edilenler olarak görmeye alışık. Feminizm öncesi doğan erkeklerin yetiştirildiği zemin budur: İkinci sımf vatandaş olan anneler, evlendirilmesi gereken kız kardeşler, sekreterlik okuluna gidecek, ardından da ev kadını olacak kız arkadaşlar. Devreden çıkarılmış kadmlar. Kaybolmuş kadınlar.
    Bu adamlar büyük şirketlerimizin üst düzey yöneticileri, borsanın büyük adamları, hükümet danışmanları. Çalışma saatlerini ve doğum iznini, ekonomik öncelikleri ve toplumsal kuralları onlar belirliyor. Tabii ki eşitlik hissi taşımıyorlar; cinsiyetçilik muhallebiye, popo şaplağma ve gol-fe duydukları sevgiyle birlikte, kuşaklarına da kök salmış. Otomatik tepkileri kadmı "öteki" olarak görmek. Çalışan, özgürleşmiş kadına duyulan yerleşik önyargı, ancak onlar öldüğünde bitecektir.
  • Zaman geçer, yetişkin oluruz. Bir gün durup bakın, gördügünüze şaşıracaksınız. Çevrenizdeki birçok kişinin zihin yapıs
    ideolojik ve dinsel oğretilerle doludur. Çoğu zaman aşının tuttuğunu, bu zihinlerin esnekliğini kaybettiğini, özgür ve
    eleştirel düşünemediklerini göreceksiniz. Bunların felsefe yapması, hatta felsefenin ne olduğun anlaması bile zordur. Bu
    insanların belirgin bir özelligi vardır: Görüşlerine aykirı olan bir şey ne kadar nazikçe ifade edilirse edilsin hemen saldrıya geçmek. Onlardan farkli mı düşünüyorsunuz, bir de utanmadan bunu ifade mi ediyorsunuz işte o zaman yandınız. Onlara göre onlardan farklı duşünmek kötülüklerin en büyüğüdür.
    Gary Cox
    Sayfa 34 - Aylak kitap
  • 90 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Daha önce Hüseyin Nihat Atsız'ın Bozkurtlar ve Ruh Adam romanlarını okumuş ve oldukça sevmiştim. Ruh Adam kitabındaki şiirleri okuyunca Atsız'ın diğer şiirlerini de okumayı çok istemiştim. Kısmet bugüneymiş. Kitabımız Hüseyin Nihal Atsız'ın Yolların Sonu isimli şiir kitabı. Atsız'ın aşk şiirlerindeki coşkusu Türkçülük şiirlerinde bol miktarda var. Genel olarak şiirler aşk ve Türkçülük temalı. Üslup tabi ki sert. Atsız'dan bahsediyoruz neticede. Genel olarak severek okuduğum bir şiir kitabı oldu. Burada dikkatimi en çok çeken ve kitaptan önce okuma fırsatı bulduğum Topal Asker şiirinin hikayesine de değinmek lazım. Bu yazıyı yazarken Topal Asker şiirinin hikayesini bir kez daha okudum ve tüylerim diken diken oldu. Hikayesini okumadan şiiri okumayın. Daha doğrusu şiirleri okumadan varsa hikayelerini veya şairlerinin hayatlarını okuyun. İşte o zaman ister aşk şiiri olsun ister başka şiirler olsun okunan mısralar çok daha fazla mana kazanacaktır gönlünüzde. Hep derim bir şiir kitabındaki tek mısra ruhunuza dokunuyorsa o kitap okunmalıdır. İşte bu şiir, bu kitapta ruhuma dokunan ve hatta tüm Türkiye halklarının ruhuna dokunması gereken ve dahi dokunmayı geçtim yüzümüze bir şamar gibi inen bir şiir olacaktır. Tavsiye edebileceğim bir kitaptır. İyi okumalar.
    http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com

    TOPAL ASKER ŞİİRİNİN HİKAYESİ

    Hikaye Alıntıdır
    1915 yılının Aralık ayı. Kışın en şiddetli günleri. Türk Ordusu 37 yıldan beridir Rus ve Ermeni işgali altında bulunan Kars, Ardahan, Artvin ve Batum şehirlerini Rus ve Ermeni zulmünden kurtarmak için Doğu'ya sefer düzenler. Enver Paşa komutasındaki Türk Ordusu Allahüekber Dağları'ndan aşarak düşman ordularını arkadan kuşatıp imha etmek istemektedir.Öncü kuvvetler Sarıkamış, Selim ve Kars'ın yol güzergâhındaki köyleri gizlice seferber ederler. Türk Ordusu'nun harekete geçtiğini haber alan köylüler, Türk Ordusu'na yardım etmek için hummalı bir çalışmaya koyulurlar. Hayvanlar kesip kavurma yapar, buğday kavurup kavurga, kavut hazırlar, uzun süre bayatlamayan lavaş ekmekler pişirir; çoraplar, kazaklar örer, keçe çarıklar dikerler.
    Yıllardan beridir Ermenilerin ve Rusların baskı ve zulmünden canlarına yeten ve tahammül edemez duruma gelen bazı Türk gençleri ise Rusların, Ermenilerin tehdit ve takiplerine aldırmaksızın silahsız, donanımsız olarak köylerinden ayrılır, Türk Ordusuna katılmak için yollara düşerler.
    Palasını beline bağlayıp, azığını sırtına alarak Türk Ordusu'na katılmak için yollara düşen gençlerden birisi de Ahmet Turan'dır.
    Ahmet Turan, Kars'ın Derecik köyündendir. İki yıldır evlidir. Bir kızı vardır. Annesi, babası ve eşiyle vedalaşıp bir gece yarısı köyünden ayrılır.
    Bütün Türk anne ve babalar artık evlatlarının Ermenilerle, Ruslarla mücadele etmelerine, onlara karşı savaşmalarına engel olmuyorlar, hiç bir eğitim almayan yavrularının cepheye koşmalarına ses çıkarmıyorlardır. Çünkü yapacakları başka şey kalmamıştı. Rusların fedailiğini yapan Taşnak ve Hınçak Ermenileri ve Rumlar gemi azıya almışlardı. Türklere yapmadıklarını bırakmıyorlardı. Köyleri basıyorlar, insanları öldürüyorlar, mallarını yağmalıyorlar, kadınlarını kızlarını kaçırıyorlardı. Halk çâresizdi. Ya canlarından olacaklardı ya da sefil zelil yaşayacaklardı. Ölmeyi sefil ve zelil yaşamaya tercih ediyorlardı.
    Ahmet Turan'ın da annesi ve babası ona engel olmamışlar, bilâkis ardından su serpmişler dualar etmişlerdi.
    Ahmet Turan, Oltu önlerinde Türk Ordusu'na kavuşur. Ona destek kıtaların birisinde görev verilir. Ordu hareket halindedir.
    Türk Ordusu Aralık ayının son günlerinden Aşkale tarafından Allahüekber Dağı'na yönelir. Çok zorlukla çıktıkları dağın üzerindeki platoda tipiye tutulurlar. Ordunun büyük bir bölümü donarak şehit olur. Sağ kalan askerlerden birisi Ahmet Turan'dır. Hatta birkaç askeri de donmaktan o kurtarmıştır.
    Komutanı o geceki gayretlerinden dolayı onu çok beğenir ve yanına alır.
    Türk Ordusu, büyük bir talihsizlik olarak düşmanla savaşamadan iklimin azizliğine uğrar ve savaşamaz duruma gelir.
    Büyük kayıplar veren Türk Ordusu Erzurum'a çekilir. Kısa süre sonra destek kıtalarından birkaçı Irak cephesine gönderilir. Ahmet Turan da bu kıtalardan birisinin komutanının yaveri olarak Irak cephesindedir.
    İngilizlere karşı savaşan 6. Türk Ordusu'na destek verirler. İngilizleri bozguna uğratırlar. Bir İngiliz tümenini generalleriyle birlikte esir alırlar. Ne yazık ki Türk Ordusu bu cephede de Arapların azizliğine, daha doğrusu ihanetine uğrar. İngilizlerin bağımsızlık vaadlerine ve dağıttıkları altınlara aldanan Araplar Türk Ordusu'nu arkadan vururlar. Bu amansız çatışmalarda Ahmet Turan bacağından yaralanır. İyi bir tedavi göremez. Yaraları iyileşir ama bacak kemiğinin eğri tutması sebebiyle ayağı garip bir görünüm alır. Topallayarak yürümektedir.
    İki yıl kadar bu bölgede İngiliz-Hint ve aldatılmış Araplara karşı savaşırlar. Ne hazin ki Bağdat'ı Araplara bırakmak zorunda kalırlar. O günlerde İstanbul'dan bir emir gelir. Destek kıtalarından birkaçı Galiçya'ya gidecektir. Ruslara karşı savaşan Türk kolordusuna katılacaklardır.
    Ahmet Turan'ın içinde bulunduğu kıta da gidecektir. Komutanı onu götürmek istemez. Ahmet Turan, kıtasından ayrılmamak için komutanına yalvarır yakarır. Sonunda arzusuna kavuşur. Komutanı onu yine yanında götürür. Aylardan sonra Galiçya önlerindedirler.
    İki yılı aşkın bir süre de bu bölgede bulunurlar. Almanlarla birlikte Ruslara karşı savaşılar. Zaman zaman çok zor durumlarda kalırlar.
    Ahmet Turan birçok arkadaşını kaybeder. Birçok arkadaşı sakat kalır. Nice arkadaşı atılan bombaların altında parçalanıp meleklere katılır. Kendisi de bir kez daha yaralanır. Siperdeyken kafasına hedeflenen kurşun sakat bacağına saplanır. Bir şarapnel parçası da burnunu, çenesini dağıtır. Yine iyi bir tedavi yapılamaz. Ayağı daha da eğri ve sakat kalır. Yüzü gözü tanınmaz olur.
    Türkler bu cephede de Amerika'nın ve Bulgaristanların hıyanetine uğrar ve perişan bir vaziyette çekilirler.
    Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, Türkler, Avusturya-Macaristan ve Almanya ile birlikte savaşı kaybederler. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İstanbul'a dönerler.
    Askerler terhis edilir. Ahmet Turan da silahını teslim eder. Silahı ile birlikte ruhunu, canını bıraktığını zanneder. Kendisiyle özdeşleşen silahından ayrı yaşayamayacağını düşünür. Düşmanları için göz dağı, kendisi için arkadaş, kardeş olan, güvendiği, dayandığı silahı artık onunla değildir. Bir değnek bulur, şimdiden geri ona dayanarak yürüyecektir.
    Memleketine, köyüne dönmek istemektedir. Yedi yıldır köyünden, eşinden, çocuğundan, anne ve babasından haber alamamıştır. Onların hasretiyle buram buram yanmaktadır. Onlarla kucaklaşacağı anı, onlara savaş hatıralarını anlatacağı günü aramaktadır. Topal bacağıyla kanatlanmış kuş gibidir. Uçmak istiyor, havalanıp köyüne konmak, yıllardır yolunu gözleyen eşine, çocuğuna ulaşmak istiyor.
    Komutanı ülkesinin neresinde neler olduğunu iyi bilmektedir. Yunanlıların İzmir'i işgal ettiğini, İtalyanların Antalya'yı, Fransızların Kahramanmaraş'ı, İngilizlerin Adana'yı, Rus ve Ermenilerin doğu illerini aldıklarını biliyor. Hatta Rus ve Ermenilerin Erzincan'dan Gümrü'ye kadar yol güzergâhındaki bütün Türk köylerini yaktıklarını, insanlarını öldürdüklerini, bütün varlıklarını alıp götürdüklerini biliyordu. Bu köyler arasında Ahmet Turan'ın köyünün de talan edildiğini ve bütün halkının samanlıklara doldurularak yakıldığını öğrenmişti.
    Komutan, bütün bunları bildiği için Ahmet Turan'ı İstanbul'da alıkoymak istemektedir. Yıllardır yanından ayırmadığı ve cepheden cepheye birlikte koştukları bu kahraman ve yiğit vatan evladını bırakmak istememektedir. Ancak bir türlü gerçekleri de ona söyleyememektedir.
    Ahmet Turan vedalaşmak için komutanının yanına gelir. Elini öpmek helallik almak ister. Komutanı elini öptürmek, o yaralı dağ parçası yiğidi kucaklar bağrına basar. Bir süre onu bırakmaz. Vücudunun büyük bir parçasının kopup gittiğini zanneder. Yüreği yanar, gözleri yaşarır ama Ahmet Turan'a hissettirmez. Kollarını çözüp bu defa omuzlarından tutup bir müddet yüzünü seyreder. İç cebinden bir kağıt çıkarır, üzerine bir şeyler yazar ve katlayıp Ahmet Turan'a uzatır ve ekler:
    -Ahmetçiğim, adresimi yazdım. Sakın kaybetme. Memleketine, köyüne git. Bir müddet kal, hasret gider. Eğer sıkıntıya düşersen, iş güç bulamazsan dön, bana gel. Sana iş güç bulabilirim. Burada birlikte yaşarız.
    Ardından yan cebinden çıkardığı birkaç kuruşu da Ahmet Turan'ın eline tutuşturur.
    -Bu birkaç kuruşu da al, gereğin olur.
    Ahmet Turan pusulayı alıp sürekli göğsünde taşıdığı hamailin arasına koyar. Parayı almak istemez. Komutanın ısrarı üzerine onu alır paltosunun iç cebine koyar. Teşekkür eder.
    Ahmet Turan İstanbul'dan ayrılır. O artık Kars yolundadır. Eşine, annesine, çocuğuna, babasına gitmektedir. Köyden köye, şehirden şehire, o topal bacağı ile sürünüp yürümektedir. Kimi gün yaya, kimi gün rastladığı at arabalarına binerek kimi zaman at, katır kafilelerine katılarak aylardan sonra Kars'a ulaşır.
    Şehir tanınmaz hâldedir.Sanki yedi yıl önce bıraktığı şehir gitmiş yerine başka bir şehir gelmiştir. Sözün gerçek anlamı ile harpten çıkmış bir şehir. Çarşıyı pazarı dolaşır bir tek tanıdık simaya rastlayamaz. İçinde ağır bir sıkıntı oluşur. Kalbi sıkışır.. Duman dolmuş bir aşhaneye girmiş gibidir. Bir an önce şehirden çıkmak ister. Tenha bir bakkalda biraz şeker, çay ve şekerleme bulur, alır. Annesi, babası, eşi ve çocuğu için İstanbul'dan satın aldığı hediyelerin yanına kor ve bohçayı bağlayıp omuzuna atar. Köyün yolunu tutar. Ata ocağı, yâr kucağı olan köyü, Kars'ın 10 km. doğusundadır. Normal bir insan iki saatte varır. Ancak Ahmet Turan topaldır, üç dört saatte ancak varacaktır.
    Yol boyunca eşini, evlilik günlerini, kızı Elif'i, annesini, babasını düşünür. Elif'in şimdi sekiz yaşında güzel bir kız olduğunu hayâl eder.
    Köyün yanıbaşındaki derin vadinin karşı kaşına varır. Oradan köy nispeten görülmektedir. Elindeki değneğe dayanıp biraz dinlenmek ve köyünü seyretmek ister. Garip bir hava hisseder. Burnuna yanık kokuları gelir. Köyün camisinin ahşap minaresi, o güzelim ağaçlar, ağaç, direklerin başındaki leylek leylek yuvaları, hiçbirisi görülmüyor. Sanki köy yere gömülmüş. Bir şeyler göremez. Ortalıkta kimseler de yoktur. Herkes yaylaya gitmiş gibi. Oysa yayla mevsimi değil. Bir anlam veremez. Yerinde duramaz, kafası, beyni uğuldamaktadır. Aklına çok garip şeyler gelir. Bir solukta vadinin dibine iner ve karşı yamaca tırmanmaya başlar. Kocaman yokuşu nasıl çıktığını bilemez. Vadinin diğer kaşına çıktığında köyün tamamını karşısında bulur. Acı gerçekle yüz yüze gelir. Dünyası yıkılır. Köy baştan başa yakılmıştır. Kimse yoktur. Bütün evler yerle bir olmuştur. Donakalır. Birden kendi evine doğru koşar. Bütün köy evleri gibi onun evi de yakılıp yıkılmıştır. Ahmet Turan'ın vücudu çözülür. Kolu kanadı yanına düşer. Dökülüp dağılacak gibidir. Bohça omzundan yere düşer. Ayakta duramaz. Takati kesişir. Bir taşın üzerine yığılır. Ellerini değneğine, alnını da ellerinin üzerine dayayıp donup kalır. Gözlerinin yaşı yerleri ıslatmaktadır.
    Başından geçenler gözlerinin önünden geçer. Komutanının sözlerinin hatırlar. Adresini ona niçin ısrarlar verdiğini o anda anlar.
    Bir müddet yanıp kavrulduktan sonra kalkıp yakılıp yıkılan evlerin arasında dolaşır. Köyün kenarındaki mezarlığa varır. Alelâde yapılmış mezarları görür. Ölülerin, kimseler tarafından toplanıp gömüldüğünü anlamakta gecikmez. Çünkü birçok cephede defalarca bu işi kendisi de yapmıştı. Mezarların toprağına yüzünü sürer, ağlar. Fatihalar okuyup ruhlarına bağışlar. Yanıp kül olan annesinin, babasının, eşinin, çocuğunun, hısım akrabalarının, ellerini yüzlerini öpmeyi umarken küllerini, topraklarının öpmek durumunda kalır.
    Geceye kalmadan köyden ayrılır. Yola iner, Kars'a gitmekte olan bir at arabasına biner. Arabacı, epey ötede bulunan Subatan köyünün Ermeni katliamından kurtulan sakinlerinden birisidir. Tanışırlar. Ahmet Turan, köylerinin ve köylülerinin başına gelenleri sorar. Adam, içi sızlayarak anlatır.
    Kâzım Karabekir Paşa'nın ordusunun Erzurum'a geldiğini öğrenen Ermenilerin Kars ve çevresinden katliama başladıklarını, Derecik Köyü'nün 671 sakinini samanlıklara doldurup, gazyağı, benzin dökerek yaktıklarını, kaçmaya çalışanları ise balta, kılıç ve yaylım ateşi ile öldürdüklerini, 671 kişiden sadece 11 kişinin kurtulabildiğini, bütün bu bölgedeki köyleri aynı şekilde yakıp yıktıklarını, talan ettiklerini göz yaşlarını boğularak söyler.
    Ahmet Turan durumu bütün açıklığı ile öğrenir. Artık Kars'ta durmanın yersiz olduğunu anlar. Arabacıdan ayrılırken düşürdüğü bohçayı hatırlar. Arabacıya köyünün girişinde bıraktığı bohçayı almasını içindekileri ihtiyacı olanlara dağıtmasını rica eder.
    Tekrar yollara düşer. Aynı yollardan aynı sıkıntı ve engellerle karşılaşarak aylardan sonra İstanbul'a ulaşır.
    Komutanın adresi Avrupa yakasındadır. Yolcu vapuruna binerek karşı tarafa geçmek ister. Rıhtımın, güvertenin tutacaklarına tutunarak güçlükle vapura biner. Vapur fazla kalabalık değil. Kimsenin oturmadığı büyük bir banka sendeleyip tutunarak oturur. Perişan hâldedir. Vücudu ve ruh hâli ülkesinin durumu gibidir. Saçı sakalı birbirine karışmış, avurtları çökmüş, çenesinin eğriliği ve yüzündeki derin yara izleri çehresini garip bir görünüme sokmuştur. Ayağının topallığı ise yürek yakmaktadır.
    Karşı tarafta birkaç kadın ve yetişkin bir kız oturmaktadır. Bunlar Ahmet Turan'ı seyretmektedirler. Onun yedi yıldır sırtından çıkaramadığı parça parça olmuş paltosuna, şalvarının uyumsuz çarpık yamalarına, yüzünün yamukluğuna ve eğik bükük topal ayağına bakıp durmaktadırlar. Aralarındaki, dış görünüşü ve tavırlarıyla yabancıyı andıran bakımlı ve alımlı kız, Ahmet Turan'a bakıp bakıp güler. Ahmet Turan bu durumdan çok müteesir olur. Yıllardır onlar için savaştığı insanlardan ilgi, sevgi beklerden böyle bir tavırlar karşılaşması onu perişan eder. Kalkıp oradan uzaklaşır. Güvertenin en kenarından bir direğe tutunup denizi ve uzakları seyre dalar. Kendisine karşı yapılan bu hakarete bir anlam veremez. Aklına, bir arkadaşının geçende anlattıkları gelir. İşgal kuvvetleri komutanı Fransız generali İstanbul'a girerken bazı İstanbullu kızlar, kadınlar Fransız ve İngiliz askerlerine çiçekler atmış. Onlara pasta çörek ikram etmişler. Acaba bu kadın ve kızlar da onlardan mıdır diye aklından geçirir. Şaşkın vaziyettedir. Vatanında kendisini garip hissetmektedir. Herkese küsmüş gibi kimsenin yüzüne bakmaz.
    Vapurdan inip epey uzaklaştıktan sonra hamailin içerisinden adresi çıkarır ve rastladığı kimselere sora sora komutanının evine varır. Kucaklaşırlar. Gözyaşları birbirine karışır. Ahmet Turan çocuk gibi ağlamaktadır. Hıçkıra hıçkıra, içini çeke çeke dakikalarca ağlar, anlatır. O sırada komutanın arkadaşlarından Mehmet Nail Bey'in oğlu askerî tıbbiye öğrencisi Hüseyin Nihâl olayı seyretmekte anlatılanları dinlemektedir.
    Hüseyin Nihâl, bu fedâkar ve kahraman Türk gazisine yapılan densizliğe çok üzülür ve gençlik heyecanını da katarak Ahmet Turan'ın ağzından o arsız kıza bir şiirle cevap verir:

    TOPAL ASKER

    Ey saçları “alagarson” kesik hanım kız!
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Bacağımla alay etme pek topla diye.
    Bir sorsana o topallık nerden hediye?
    Sen Şişli’de dans ederken her gece, gündüz
    Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz
    Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;
    Siz salonda dans ederken bizler savaştık.
    Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Olan işler dimağını azıcık yorsun!
    Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;
    Biliyorum baldırını o kadar nazla
    Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla
    Benim bütün elbisemden… Hatta kendimden…
    Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben
    Neyim? Bir hiç… işe güce yaramaz, topal…
    Sen sağlamsın senin hakkın dünyadan zevk al:
    Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz
    Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!
    Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,
    Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!
    Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün
    Yapıyorduk bizde kanla, barutla düğün.
    Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur
    Dolaşırken… Biz de tipi, fırtına, yağmur,
    Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;
    Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık
    Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;
    Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık…
    Gülme bana bakıp pek arsız arsız
    Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!
    Sana karşı haykıranı mecbursun dinle;
    Bugün hesap göreceğiz artık seninle:
    Ben cephede geberirken, geride vatan
    Aşkı ile bin belalı işe can atan
    Anam, babam, karım, kızım eziliyorken
    Dağlar kadar yük altında… Gel, cevap ver, sen
    Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?
    Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!
    Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda
    Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda…
    Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:
    Sizin için harp ederken yedim kurşunu.
    Onun için topal kaldı böyle bacağım,
    Onun için tütmez oldu artık ocağım.
    Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda
    Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.
    Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,
    Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,
    Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız
    Size şarap oldu sanki… Şehit canımız
    Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;
    Zıpladınız, kudurdunuz arsız, edepsiz! …
    Gerçi salonlarda “yıldız” dı senin adın,
    Hakikatte fahişesin ey alçak kadın!
    Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:
    Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.
    Omuzunda neden seni fuzuli çeksin?
    Kinimizin şiddetiyle gebereceksin! ..
  • 274 syf.
    ·8 günde·10/10
    SİYAH DERİLİ KARDEŞLERİMİN GAZABINI ÜZERİME ÇEKSEM DE SÖYLEYECEĞİM: SİYAH İNSAN İNSAN DEĞİLDİR! (FRANTZ FANON)

    İnsan kozmik bir titreşim içinde titreşip duran bir EVET’tir.Kökünden koparılan,kovalanan,yokuşa sürülen ve kendi varoluş sorunsalı içinde bulup çıkardığı gerçeklerin birbiri ardından yokolup gittiğini görmeye mahkum edilen insanın,kendisiyle birlikle var olan bir zıtlık,bir çelişki çıkarmaktan vazgeçmesi beklenir.(Fanon) Peki o halde bu çelişkiler nasıl bir arada olabilir.Buna sadece diyalektik deyip geçecek miyiz? Hegel’in “Tin ancak negatifin yüzüne dimdik baktığında ,yuvasını orada kurduğunda bir güç haline gelir” önermesi bu noktada işimize yarar.Fakat son kertede bizi yarı yolda bırakabilir.İnsan bir varolmama uğraşının içinde konumlandırıyor kendisini.O halde negatif de kendine dayatılan pozitifin yüzüne dimdik baktığında bir güç haline gelir. Peki insan derisinin negatifliğinin sembolize eden kara derililer niçin pozitifine(üstüne basarak söylüyorum ona dayatılan) dimdik bakmaz da kendi kendine dimdik bakar,kendine konum alır,kendine yabancılaşır,kendi karşısında konum olur.Siyah adamın amacı nedir? Tek bir amacı vardır;Beyaz olmak?

    Peki niçin Beyaz olmak ister? Onu kendine yabancılaştıran,kendinden tiksindiren,onu tıp diliyle derealizasyona,depersonalizasyona sürükleyen nedir? Sebepleri çok fazla bir kısmını kendimce yorumlayacağım…Zaman zaman Fanon’dan biraz kopmam gerek,sebepleri daha iyi açıklamak adına kendi dilimden,kendi ülkemdeki zenci algısından da bahsedeceğim.İnceleme biraz öznel,bazen akademik,bazen duygusal olacak.Zaman zaman dekonstrüktif taraflara da kayma olabilir.Dolayısıyla sıkıcı olacak.Zaten çoğunun okumaya tahammül edeceğini düşünmüyorum.

    BENSE BU KİTAPTA SİYAH ADAMIN YARASINA EN ZAYIF YANINA DOKUNMAYA AZLETMİŞ GÖRÜYORUM KENDİMİ.NEŞTERLE VE BELKİ BİRAZ ACITARAK,DUYGUSAL YAKINLIĞI ELDEN BIRAKMADAN(Fanon)

    Siyah insanların bir çoğu zamanında Avrupalılar ve Amerikalılar tarafından yerinden yurdundan edilmiştir.Bir çoğu da sömürgeleştirilmiş,kendi vatanlarında gurbette gibi yaşamışlardır.Bazıları avrupaya göç etmiş,oraların dilini öğrenip bir Avrupalı olma(daha doğrusu beyaz olma) mücadelesi vermişlerdir.Fakat ne mümkün? Efendileri hiçbir zaman buna müsaade etmemiştir.Onların zenciliğini her zaman bir tokat gibi yüzlerine çarpmıştır.Zenci vazgeçmemiştir,evet kapkaradır.Zifir gibidir,bok gibidir,böcek gibidir.Efendisinin gözüne girmeli ve ondan aferin almalıdır.Bu aferinler onun için beyaz olmaya giden bir yoldur.

    ZENCİ VE ÇOCUK

    Faşizmin kol gezdiği tüm ülkelerde azınlıklar küçük bir çocuk gibi görülür.Bu çocuk görme asla masum değildir.Deliliğin Tarihindeki “deli” imgesiyle benzer minvaldedir.Çocuk buralarda akıl dışını,akıl eksikliğini gösterir.Zencilere bu yüzdendir ki hey babalık denir filmlerde.Adeta bir çocukmuş gibi konuşulur.Onların bozuk Amerikan aksanı taklit edilir,sözde onlara hoşgörü gösterilir,çocukla çocuk olunur.Benzeri ülkemizde Kürtlere de yapılır.Bir Kürtle bozuk bir Türkçeyle konuşmak onu verilen bir imtiyazmış gibi düşünülür.Esasında onun dil yetisi gelişmemiş bir çocuk yerine konduğunun birçoğu farkına varmaz.Nasıl ki bir yetişkin bir “çocukla şen yokmuşun şennn” demesi çocukla çocuk dilinden konuşmaksa bir Kürde “Çevayi başe” demek de aynı kapıya çıkar.Ya da bir Erzurumluya “Neydirsen Gardaş” demek de.Üç davranış türünde de aynı lütufkar bakış aynı riyakar gülümseme…Mantıksız geldiyse gözünüzde canlandırın,anlarsınız..İki tarafta da hem söyleyen hem söylenen,hem imleyen hem imlenen,hem bilgi-iktidar mekanizması hem sözce kendiliğinden,adeta itkisel olarak bunu yapar.Irkçılık sıradan bir olgu gibi,fark ettirmeden işler…

    Elbette zenci olayı bunun çok ötesindedir.Her dilde tüm kötücül çağrışımla siyah rengiyle özdeşleşir.Şiire sanata dahi bu şekilde yansır.(Savaşın kartalı(siyah) Barışın güvercini(beyaz) Beyaz bayrak barışı temsil eder,beyaz en hızlı kirlenen renktir.Yani hızlı siyahlaşan.Beyazın beyazlığı beyaz olmasından değil siyaha en uzak renk olmasından gelir ve bu yüzden değerlidir.Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır.Dil ise zaten kendiliğinden yapılanmıştır.Dilin kurmaca gerçekliğinden çıksak dahi Saussurecü yaklaşımla düşünürsek başka bir dile,başka bir bilgi-iktidar mekanızmasına çarpar başka bir (F)aşist imleme ekonomisine çarparız..Çünkü zencinin derisini soyan bir zımpara değil,beyaz gözlerdeki beyaz bakışlardır.Ama asla siyah değil,siyah rengini bu incelemede hiçbir kötücül anlamda kullanmamaya gayret edeceğim.

    Peki zenci bu durumda ne yapar.Fanon’a göre o da kendi bakışıyla kendi derisini soyar.Siyahlığından iğrenir,bir beyaz olmak ister.Bir beyaz gibi hür ve temiz.Bunun olmayacağını bilir,beyazlardan aldığı her aferin onu biraz beyazlaştırır.Bu yüzdendir ki tüm kameraların kadrajları 32 dişini gösterip bir Çocuk(!) gibi sırıtan zenciyi göstermeye her daim hazırdır.Çünkü bir çocuktur neticede,her şeye rağmen hiçbir şeyin farkına varmaksızın acı acı gülen bir çocuk..Hiçbir zaman kirlenme lüksü yoktur zencinin,çünkü zaten pistir.Çünkü zaten en kirli renge sahiptir…Beyaz olmak ister,ne kadar olabilirse o kadar beyaz.Çünkü vazgeçmenin renginidir kahverengi.(Hüseyin Köse) Vazgeçer zenci,derisinden,onunla aynı deriye sahip olan kendi soydaşlarından utanır.Bir zenci bir zenciyi arzulamaz,ancak ötekinin arzuladığı beyazı arzular bu yüzden.Bu yüzdendir zenci film izlerken beyazı öldürmek için gelen zenciden nefret eder.Ölmesini ister,kendini beyazla özdeşleştirir,onunla katarsis yaşar..

    ZENCİ VE CİNSELLİK

    Zenci penisinin büyük olduğunu hepimiz bir yerlerden duymuşuzdur.Ya da zihnimiz bizatihi bu nicelikselliği siyahlığın çağrıştırdığı vahşet yoluyla algılarımıza zerketmiştir.(araştırmalar bunun böyle olmadığını gösterse de) Örneğin zenci futbolcular için sık sık şu espriler yapılır; “O zaten her zaman 30cm ofsaytta” Buradaki 30cm her nedense birçoğunun diline dolanmıştır.Sanırım ülkemizin Weber Eşiği 30cm’den başlıyor.Bunu kolektif bilinçdışıyla bağdaştırmak saçma olur,niteliksel olarak belki ama niceliksel olarak kolektif bilinçdışının rolüne inanmıyorum.Evet siyahlık çağrışımları;siyah-kötü-karanlık-vahşet-acı-seks-bozma-büyük penis…Belki Jung böyle bir serbest çağrışım yöntemi izleyebilirdi,geçelim.. Hikayenin bir kısmı gerçek bir kısmı uydurmadır.Şimdi büyük penis imgesi esasında alıştığımız bir imge. Fakat bir gün öyle bir şey oldu ki bu büyüklük imgesinin kadın zencinin beyazın zihnindeki fenomeni karşısında dehşete düştüm.Arkadaşım bir gün abisinin bir seks macerasını anlatıyordu,hikayeye göre abisi zenci ile girdiği ilişkide zencinin vajinası adeta vakum gibi penisi içeri doğru çekiyormuş.Bu hikaye bana başlangıçta saçma gelmişti,şimdi ise gelmiyor.Şu anda olayın maiyetini daha iyi anlıyorum.Zenci kadın-derinlik-siyah vajina-kuyu-düşme-çekme…İşte bu olayın bilinçdışındaki birkaç imgesi.İlk defa siyah derili bir ilişkiye girecek beyaz bir erkekte olması muhtemel sanrılar.Çünkü zenci Fanon’un deyimiyle insan değildir(insanlara göre) Erkeğin zihnindeki meşhur mağara imgesi bu kez en yüksek dozda kendini var ediyordu.Adeta erkeğin dışarıdanlığını bir vakum gibi hem kendi azametine çekiyor hem de felaketiyle beyaz adamı zelzeleye tutuyordu.Bu arzunun bilinçdışındaki kaynağı nedir;”Negrofobi!” Belki fakat sadece bu değil…Hikayeye devam ediyorum(buradan sonraki olaylar o anda bizle beraber aynı odada bulunan olayı dinleyen bir arkadaşın sonradan bize anlattıklarından derlenmiştir) Bu olaya kadar zencilere yönelik hiçbir fantezim yoktu.Hatta olayı şaşkınlıkla dinledim,daha önce kendimi bir zenciyle hayal dahi etmemiştim.Fakat vakum hikayesi beni gerçekten çekti.Freud’un deneylerinde zencilerden korkup histeri krizine tutulan fakat zenci kelimesi geçtiği anda dahi çağrıştırdığı vahşi fantezilerle orgazm olan kadındaki gibi bir çeşit “Vahşetin Çağrısı”nı duyumsadığımı hatırlıyorum..Vakum,kuyu,bir kadında kaybolmak,içe çekilmek,içkinleşmek,bir kadın tarafından kadın organıyla becerilmek..Zihnim gerçekten beni yanıltıyor muydu bilmiyorum ama o anda hiç duymadığım bir hisse kapıldığımı hatırlıyorum.Aradan birkaç gün geçti.Bütünlemelerde bir zenci kadın bana sınavla ilgili yarım-yamalak bir Türkçeyle bir şeyler sordu. Sınavın başlamasına az kalmıştı,çalışmamıştım ama ona nedense bilmediğim halde bir şeyler söylemeye başladım.Biliyormuş gibi davrandım,arkama oturup kopya vereceğimi söyledimNedeni bir zenci tarfından bilgisiz görülmeme isteği mi,yani bir ego mücadelesi mi olduğunu bilmiyordum.Diğer taraftan ona kur yapmak için,iyi görünüp onu kendimce avlamak için mi olduğunu da bilmiyordum.Sınavda ara ara kağıdımı açtım,zenci kıza kur yaptım.O beni vakum gibi çekiyordu,bense bu sam yeline kapılıp gidiyordum.Sınav bitti teşekkür etti,elimi sıktı.Eli terliydi.Düşündüm niçin? Niçin terlemişti,o bir kadındı ve zenciydi.Değil mi ki derisi güneşi emmek için siyahtı? Onlarda ter bezi daha fazlaymış.Google’dan aradım ve buldum.Fakat niçin aradım.Aramamın sebebi zenci olması mıydı? Terlemesi mi? Bu pislik tiksintisi nereden geliyor? Diyordu Artaud? Yoksa Foucaltcu deyimle histerikleşmiş sekssiz bir seksin bilgi istencinden mi? Ya da Proust’taki entegre olmuş sekslerin altında fokurdayan cinsellikten mi? Bilemiyorum.

    ZENCİ VE PORNO

    Pornolardaki zenci imgesine girmek istiyorum.Fanon yaşadığı dönemde hem porno sektörü,hem pornolardaki hayal gücü bu kadar gelişmediğinden konuya dahil etmemiş.Fanon’un siyah erkek,beyaz kadın ve beyaz erkek siyah kadın imago’sunun ters yüz edilişini faklı bir şekilde ele almak istiyorum.Pornolarda en sık duyduğumuz cümlelerden biri “so big”dir. Hemen her pornoda penis boyu küçük de olsa bu cümleyi duyarız,fakat bunun zenci erkek beyaz kadın pornolarında müsavi derecede olmadığını söyleyebilirim.Beyaz erkeğin penisine atfedilen “çok büyük” iltifatı esasında onun bir penis boyu saplantısını gözler önüne serer.Neticede pornolar beyazların ülkesinde çekilir,beyazların büyüklük algısı normal bir penis boyu algısının dönüştürülmesi yoluyla beyaz adamın saplantılarını azaltacak şekilde inşa edilir.Peki ya siyah adamın pornodaki yeri nedir.Beyaz kadın siyah adamın penisiyle karşılaşır ve yüzünde sadece ufak bir gülümseme vardır;”Zaten bunu bekliyordum” Çünkü zenci onun gözünde yürüyen bir penistir.Zaten penisi olması gerektiği gibidir.Çünkü Fanon’un dediği gibi batının gözünde zenci yürüyen bir fallustur.Bir organdır sadece.Bir büyüklüktür,bir vahşettir,acılı seks fantezilerinin bir nesnesidir.Siyah bir dildodur sadece.Araştırmalar her ne kadar zencilerin penis boyunun beyazlarla eşit olduğunu gösterse de beyaz adam buna asla inanmaz.Çünkü kendi bilincinde vahşeti çağrıştıran bu insanın penisi elbette bir “eşeğinki” kadar olmalıdır.Çünkü zenci yarı homo sapienstir.Maymundan sonraki evredir onun gözünde.Evrim şemasının insandan birkaç basamak öncesine aittir o…İşte Fanon “Zenci insan,insan değildir” derken tam da bunu kasteder.Zaten batı erkeğinin onu iğdiş etmesindeki temel sebep penisindeki büyüklüktür.Çünkü her zenci iflah olmaz bir erkeklik salgılar beyaza göre.Onunla asla penis boyunu yarıştıramaz,zenciye göre yarı erkektir o..Bu yüzdendir nefretinin en büyük sebebi,bu yüzdendir ki onu sürekli iğdiş etme telaşesi içindedir.Bu yüzden “Bafetimbi Gomis” her daim 30cm ofsayttadır der Bein Sports’un kahvehane halkı..Onları, onlarda en kıskandıkları yönleriyle vururlar.Begsoncu deyimle Gülme’nin tüm kötücül eylemleriyle gülerler onların üzerine.Esasında dalga geçtikleri yalnızca kendi penislerinin küçüklüdür,lakin onların penis büyüklüğü bir bozukluk,bir vahşilikmiş gibi dalga geçerler..

    LACAN VE FANON

    Fanon her nedense Lacan’a çok az değinmiş.Değindiği yerlerde ise esasında doğru yerde durup Lacan’a yanlış bir gözle bakmış.Halbuki Lacan’ın Freud’un terimlerini yeniden yorumlayıp geliştirmesi gibi bir girişime,kendisi Lacan terimleri üzerinden zenci sorunsalına giden biraz çetrefilli de olsa bir yol yapabilirdi.O halde ben bu iki değerli düşünürü bir araya getirmeye çalışacağım,bu noktada ikisinin de kavramlarını aşındıracağım;Öyleyse Lacan’ın ruhsal yaşamın üç psişik düzlemini ele alarak başlayalım;
    İmgesel Zenci: insan kendini ancak dilde,
    yani Öteki'nin nezdinde gene Öteki tarafından ona
    dayatılan bu yabancı ortamda, kendine yabancılaşmış)
    olarak imleyebilir, Fanon buna katılmaz.Çünkü ona göre zenci sorunu diğer öteki sorunlarından çok farklıdır.Yahudiler,eşcinseller,trans bireyler şüphesiz bu yabancılaşmanın başat öznesi,gerçek öznenin de başat ötekisi olarak imlenebilir.Onlar bu toplumda kendilerine dayatılan düzeni kabul etmedikleri için ötekileştirilmiş,sonrasında “dil”in bilinçdışı işleviyle kendilerine yabancılaşmışlardır.Burada söz konusu olan virtüel bir yapı vardır,bir yapaylık,kısmen bilinçli bir süreç.Oysa zenci sadece dilde değil görünüşü itibariyle (ötekinin bilinçdışında)oluşturduğu imgesiyle doğal bir ötekileşmenin kısmi bir nesnesi olmuştur.Zenci sadece kelimelerle ve sadece özne tarafından değil;mensup olduğu zenci topluluklar ve hatta kendisi tarafından da (pis)zenci olarak görülür.Ve siyah olsun beyaz olsun her insan onları gözleriyle bir nevi rendeler,derisini söküp atmak ister.Bu imgeler de yine yine Lacan’ın deyimiyle bilinçdışında bir dil gibi yapılanıp adeta insan zihnindeki(insan çünkü zencilerde de böyledir) tüm kötücül çağrışımlarla bir dil gibi baştan başa kuşatılmıştır. Bu hem içeriden hem dışarıdan bir kuşatmadır.Deleuze’cu çokluk kavramında olduğu gibi bu ötekileşme bizatihi ortadan başlar.Ne belirli bir sistematiğin ürünüdür;ne de salt kendiliğinden oluşan bir negrofobluk..Burda öteki salt öteki tarafından değil,zencinin kendi kendine dayatmasından bahsedersek Lacan’cı kuramın Fanon tarafından yıkılmasa dahi oyulduğunu söyleyebiliriz.Zihin salt beyazın karşısına siyahı dikerek orada konumlanmış,öteki değil adeta bir “ var olmayan” fenomenine dönüşmüştür. Lacan’ın Kadın Yoktur’una binaen;Zenci yoktur! Yine Lacancı kuramın en çok ses getiren “Ayna Evresi” kuramından yola çıkabiliriz. Lacan’a göre bir yetişkin aynaya baktığında kendinin farkındadır.Fakat bir çocuk aynadaki varlığın başka bir varlık olduğunu düşünür.Ayna ile bütünleşmez.İşte zenci tam da bu noktadadır.Ve tüm ömrü boyunca bu noktada kalacaktır.Aynayla tüm ömrü boyunca bir kez bile özdeşleşmez,çünkü bedeni ve rengi bir beladır.Aynada tek gördüğü şey beyaz olmamanın yarattığı hezeyan,onun ruhuna giydirilmiş çürük bir kılıftır.Kendi bedeni değildir,aynadaki kendi değildir.

    İşte beyaz maske olayı budur.Maske için ne Jung’un Personasına başvurmaya ne tiyatro terimleriyle konuşmaya gerek var..Oscar Wilde’e kulak vermek yeterlidir;”Hayat zaten bir tiyatrodur,roller kötü dağıtılmıştır” Zenciye kötü bir rol düşmüştür,siyah olmanın cezasını çekecektir..Peki bu roller nasıl değişir? Nasıl yaşanabilir bir dünya yaratılabilir.Biraz bunun üzerine düşünelim…

    DÜNYAYI BİLMEK DEĞİL DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEK! MESELE BU!(FANON)

    Bilmek elbette ki yetmez.Bildikçe ölüyoruz hem niçin bilelim.Bilinçte bir kez var olan bir daha asla yok olmaz diyor Bergson.Peki vaz mı geçeceğiz? Üzerini m örteceğiz,görmezden mi geleceğiz? Elbette hayır.Unutmak asla insanın elinde değil.Siyahın anlamlarını değiştirmek,yeni bir bilinçdışı yaratmak da..Yine de çıkış yolunu yine Bergson gösteriyor.İnsanlar artı ve eksi terimlerle düşünmeye meyillidir.Bunu öncelikle aşmak gerek,düşünceyi bir çokluğa yaymak zaman zaman Spinoza gibi etrafından dolaşmak gerek.Bergsona göre insanlar doğa farkının olduğu yerlerde derece farkları görürler.Zenci meselesi tam da böyle bir meseledir.Zenciyle beyaz arasında derece farkı değil yalnızca doğa farkı vardır.Burada yanılsamanın kaynağı yine zekanın derinliklerindedir.Yok edilemez ancak bastırılabilir. Bu eğilime ancak “Sezgi” ile karşı koyabiliriz.Çünkü sezgi doğru ve yanlışı ayıracak ölçütleri zekaya iletir.Zeka ise problemi ortaya koyar.Problemi bulunca gerisi eminim ki kolay olacaktır ve insanlar bununla başa çıkabilcek,yaşanabilir bir dünya yolunda ilk adımı atacaklardır.Zencilere siyahi demek lütfunda bulunmak,engellilere engelsiz diyip riyakarlıklarını gizlemek,yüreğimiz kömür “KARA”sı ya da bugün “AN KARA” demek yerine gerçek “AN”ı yakalayıp akla karayı doğa farkı bakımından ayırmasını öğreneceklerdir..

    Yazının yetersiz ve kopuk olduğunun farkındayım.Bu sadece bir kısmıdır.Kaynakça vereceğim,gerisini size bırakıp bu yazıyı bitirme tezi yapmak için devam edeceğim…
    KAYNAKÇA
    SİYAH DERİ BEYAZ MASKELER/FRANTZ FANON
    BERGSONCULUK/GİLLES DELEUZE
    ŞAİR VE TAİFESİ/HÜSEYİN KÖSE
    FOUCAULT/GİLLES DELEUZE
    FALLUSUN ANLAMI/JACQUES LACAN